|
İLK BİR
AYIN İMZALARI İLK
YORUMLAR
Giriş
Emperyalizm
yüzyıllardır dünyaya kan kusturuyor! Ancak her geçen gün bu
uğursuzluğa karşı örgütlenme ve ortak hareket etme gereği tüm
vicdanlarda ve tüm duyarlı kesimlerde derinden hissediliyor. Çünkü
emperyalizm, varlığını sürdürmek için sürekli saldırıyor;
saldırdıkça maskesi de hızla düşüyor. O saldırdıkça, insanlık ayağa
kalkıyor, Antiemperyalist dalga çığ gibi büyüyor. Dünya tarihsel bir
kırılmanın eşiğinden geçiyor; ve tarihsel sorumluluklarımız
emperyalizme karşı olan herkesi ortak bir cephede buluşmaya
çağırıyor.
Son 25 yılda, dünya
daha yaşanmaz bir hale geldi. Ekonomik ve toplumsal dengesizlikler
giderek artıyor; emperyalist (merkez) ülkeler dünyayı
istikrarsızlaştırma ve çatıştırma politikalarını gün be gün
uyguluyor, zayıf halkların ve devletlerin üzerine azgınca saldırıyor,
onların topraklarını işgal ediyor ve sömürüyor. Başlıca politikaları
ise böl/parçala/yönet.
Emperyalistler
kendilerini haklı göstermek, olası dirençleri yok etmek ve
işbirlikçilerini iktidarda tutmak için kendilerine uygun bir dil ve
söylem yaratıyorlar. Öyle ki, ezilenlerin, sömürülenlerin, haksızlık
ve zulüm karşısında susmayıp onurunu korumak isteyenlerin insanlık
tarihi boyunca ürettiği her türlü değer ve ilkeyi kendilerine maske
yapacak kadar yüzsüzleşiyorlar. Eşitlik, özgürlük, insan hakları ve
demokrasi gibi ezilenlerin binlerce yıldır sesi, çığlığı, umudu olan
tüm kazanımları kendilerinin ayrılmaz bir parçasıymış gibi
sunuyorlar. Bu değerleri kirletiyor, araçsallaştırıyor ve utanmadan
ezilenlere karşı kullanıyorlar.
Emperyalistler kendi
çıkarlarını gerçekleştirmek ve sömürü ilişkilerini sürdürmek için
sürekli yeni mekanizmalar üretiyorlar. Gün geliyor dünyayı,
insanlığı, varlığı, toplumları sınıflandırıyor, kamplara ayırıyor.
Gün geliyor insanları renklerine göre hiyerarşiye diziyor, çıkarları
için köleliği ve ırkçılığı yaratıyor. Gün geliyor modernleşme
teorilerini üretiyor, kendisini dünyanın merkezine yerleştirip
kendisi gibi olmayanları aşağılıyor, kendisine bir köle gibi hizmet
etmenin diğerleri için erdem olduğu propagandasını yapıyor. Gün
geliyor, ortaçağı, feodalizmi çıkarları için ortadan kaldırıyor;
bunun için mutlakıyeti ve zorba yönetimi iş başına getiriyor,
devletle oynuyor, çıkarları için onu dönüştürüyor; devleti her zaman
bir hizmetçi konumunda tutuyor. Gün geliyor bugün olduğu gibi,
küreselleşme adı altında toplumsal farklılıkları, çokkültürlülüğü,
etnisiteyi yeniden keşfediyor, sosyal devleti bir rant aygıtı olarak
tanımlayıp yeniden ortaçağa dönüşün yollarını arıyor. Kendisine
hizmet etmeyi reddedenleri düşman olarak damgalıyor. Masum halkları
acımasızca katletmekten, birbirine düşürmekten bir an geri durmuyor;
kısacası emperyalistlerin bilinen her türlü hilesine başvuruyor ve
yenilerini de sürekli üretiyor.
Emperyalistler
sömürü ağlarını gizlemek, çok uluslu şirketlerinin kârlarını kan ve
göz yaşı üzerine artırmak ve tüm dünyayı kendi çıkarlarına göre
dönüştürmek, parçalamak ve yönetmek için bugün adına küreselleşme
dedikleri bir ucubeye sığınıyorlar. Bu süreçte tüm aktörlerin
kazandığı ileri sürülüyor; kazan-kazan diyerek sömüren ve
sömürülenler arasındaki iktisadi ve toplumsal eşitsizlikler ve
dengesizlikler gizlenmeye çalışılıyor. Sivil toplum örgütlerinde,
kamu kurumlarında, meslek örgütlerinde, üniversitelerde, kısacası
tüm dünyada toplumların farklı kesimlerinde küreselleşmeyi
savunanlar apaçık bir biçimde emperyalizmi savunduklarını ya
bilmiyorlar ya da küçük hesaplardan dolayı bilerek sömürüye payanda
olmayı tercih ediyorlar. Albenili ve bir o kadar da iğrenç
söylemler sakız gibi birçok ağızda çiğneniyor.
Halbuki, emperyalist
sömürü, saldırı ve tahakkümün en üst düzeye ulaştığı günümüzde
dünyanın yarısı, yaklaşık 3 milyar insan, günlük 1-2 dolardan daha
az bir gelir ile yaşamını sürdürme mücadelesi veriyor. Öyle ki, en
yoksul 48 ülkenin gayri safi milli hasılası dünyanın üç büyük
zengininin toplam servetinden çok daha az. Dünyanın % 5ini
oluşturan mutlu azınlık genişleyen ticaretin % 82sinden ve
yatırımların % 68inden yararlanıyor, alttakiler ise ölüm-kalım
mücadelesi veriyor. En zengin ve en yoksul ülkeler arasındaki fark,
adına küreselleşme denilen yeni emperyalist süreçte giderek açılıyor.
Öyle ki, 1820de bu fark 3 iken; 1913te 11; 1950de 35; 1973te 44;
1992de 72; 1997de 74 ve günümüzde 100 katı aşmıştır. Emperyalist
ülkelerdeki nüfusun % 20si dünyadaki tüm mal, kaynak ve ürünlerin %
86sını tüketmektedir. Dolayısıyla emperyalist ülkelerdeki birkaç
milyoner 2.5 milyarlık dünya nüfusundan daha fazla bir servete
sahiptir. Hiç kimse bunun bir rastlantı olduğunu ya da o kişilerin
daha akıllı olduğunu söyleyerek bu eşitsizliği ve dengesizliği
maskeleyemez. Çünkü bir taraftan da biliyoruz ki, İMF, Dünya Bankası,
BM, Dünya Ticaret Örgütü vb emperyalist sömürüye hizmet eden
kurumlar aracılığıyla yoksul ülkeler borç veya kredi olarak
aldıkları her 1 $ için 13 $ borç ödemek zorunda bırakılmakta,
yoksulluk ve borçlanma el ele gitmekte ve daha da vahimi bu borçlar
veya krediler, o borçlardan haberi olmayan ya da bu borçlardan
hiçbir şekilde yararlanmamış olan ezilen halkın sırtına
yüklenmektedir. Yoksul ülkelerdeki halk inim inim inlerken,
emperyalistlerin ve işbirlikçilerin soysuzca mutlu yaşamalarının
sırrı da budur. Bir de utanmadan, bu ilişkilerden tüm insanların
yararlandığını söylemektedirler.
Dolayısıyla, bugün
insan hakları ihlallerinin en şiddetlisi ve yaygını ekonomik ve
sosyal alanda ortaya çıkmaktadır. Bir zamanlar sömürülmüş, posası
çıkarılmış ya da halen sömürülmekte olan ülkelerde yaklaşık 800
milyon insan kronik bir şekilde eksik beslenmektedir. Bunların çoğu,
Afrikada, Asya-pasifikte ve Ortadoğudadır. Her yıl 7 milyon çocuk
yalnızca borç krizlerinden dolayı ölmektedir. 1 Ocak 2000-24 Mart
2001 tarihlerinde sadece borç ödemesi dolayısıyla 9 milyon çocuk tüm
dünyanın gözleri önünde ölmüştür. Milyonlarca insan da bugün ve
yarın aynı nedenlerle ölüme mahkum edilmiş durumda. 1980den bu yana
dünyada ve Türkiyede yaşam beklentileri küçük bir azınlıkta artmış
geri kalanlarda hızla azalmıştır. Bebek ölümleri, eğitim ve okur
yazarlık konusu da küreselleşme denilen yeni emperyalist çağda
kronik sorunlar olarak varlığını sürdürmüştür.
Diğer yandan, dünya
nüfusunun sadece % 12si dünya su kaynaklarının % 85ini
kullanmaktadır; ve bu % 12lik mutlu azınlık elbette sömürülen
ülkelerde yaşamıyor. Öte yandan 1998deki harcamalar dünyadaki
önceliklerine bakıldığında ise çok çarpıcı sonuçlarla
karşılaşılmaktadır:
Tüm dünyada temel
eğitim için 6 milyar, emperyalist ABDde kozmetik için 8 milyar, tüm
dünyada su ve sağlık için 9 milyar, emperyalist Avrupada dondurma
için 11 milyar, tüm dünyada kadın doğum sağlığı için 12 milyar,
emperyalist AB ve ABDde parfüm için 12 milyar, tüm dünyada temel
sağlık ve beslenme için 13 milyar, Avrupa ve ABDde evcil hayvan
için 17 milyar, Japonyada iş eğlenceleri için 35 milyar, Avrupada
sigara için 50 milyar, alkollü içecekler için 105 milyar, dünyada
uyuşturucu ve bağımlılık yapan madde ve ilaçlar için 400 milyar ve
tüm dünyada bu çarpık manzarayı sürdürmek için ise silah vb askeri
harcamalara 780 milyar dolar harcanmıştır.
Günümüzde dünyadaki
çocuk sayısı 2.2 milyar; yoksulluk içindeki çocuk sayısı ise 1
milyardır (her iki çocuktan biri). Sömürülen dünyadaki 1.9 milyar
çocuk arasında 640 milyonu yeterli barınmadan mahrumdur (her üçünden
biri). 400 milyon çocuk kullanılabilir sudan mahrumdur (beşte biri).
270 milyon çocuk sağlık hizmetlerinden mahrumdur (yedide biri).
Dünya çapında eğitimden mahrum bırakılan çocuk sayısı ise 121
milyondur. Dünya ölçeğinde 2003te 5 yaşına ulaşmadan ölen çocuk
sayısı 10.6 milyondur (Fransa, Almanya, Yunanistan ve İtalyadaki
çocuk sayısına denk). Her yıl 1.4 milyon çocuk sadece sağlıklı içme
suyu ve yeterli sağlıktan mahrum olduğu için ölüyor. Dünya ölçeğinde
aşı olamadıkları için her yıl 2.2 milyon çocuk ölüyor; 15 milyon
çocuk ise sadece HIV/AİDS nedeniyle öksüz kalıyor.
Tüm bunların
emperyalistlerin sömürü mekanizmalarıyla ilgisinin olmadığı
söylenebilir mi? Halbuki emperyalist merkezlerin yerel
işbirlikçileri tüm bu olup bitenler karşısında sessiz kalmayı ve
efendilerini memnun edecek politikaları uygulamayı yeğliyorlar.
Çanak yalayıcılığı bir kurtuluş olarak görüyorlar. Bilmiyorlar mı ki,
dünya tarihi sömüren ve sömürülenlerin çatışmasının tarihidir;
bilmiyorlar mı ki, bu tarih içinde nice işbirlikçiler çıktı,
niceleri kişisel çıkarları için emperyalistlerin ve zalimlerin
yanında yer aldı. Bilmiyorlar mı ki, dünyada sömürü ve zulüm
sürdükçe bunlara karşı çıkan, aklını, vicdanını, kalemini,
enerjisini zalimin, haksızın karşısında kullanan ve onurunu
yitirmektense yaşamını yitirmeyi tercih eden insanlar hep
varolmuştur ve olacaktır. Ve bilmiyorlar mı ki, emperyalistlere
köleliği, hizmetkarlığı ve uşaklığı tercih edenler dün olduğu gibi,
bugün ve yarın da lanetle anılacaklar; emperyalistler ve
işbirlikçileri mutlaka bir gün bu yaptıklarının hesabını
vereceklerdir.
Emperyalist
Sömürü Mekanizmalarının Kuruluşu ve İşleyişi: Dünya ve Türkiye
Üzerine Bazı Saptamalar
16. Yüzyıl ile
birlikte dünya önce ulusal, daha sonra ise iç mantığı ve işleyişi
gereği uluslararasılaşan kapitalizmin, sermaye birikiminin
kıskacındadır. Dolayısıyla Türkiye de yüzyıllardır emperyalist (merkez-metropoliten)
ülkelerin bir çevresi (uydusu) konumundadır.
Merkez ve çevre
ülkeler arasındaki eşitsizlikçi dolayısıyla sömürüye dayanan ilişki
dünyada ve Türkiyede zaman zaman kırılmaya çalışılmış ancak büyük
kazanımlar elde edilememiştir.
Bunun esas nedeni,
emperyalist (merkez) ülkelerin kendi içlerinde ve arasında sıkı ve
merkezi örgütlenmeleri gerçekleştirmiş olmalarıdır. BM, DTÖ, İMF,
Dünya Bankası, NATO, NAFTA, AB vb. gibi yapılanmaların
emperyalistler arasındaki örgütlenmeler olduğunu kim inkar edebilir?
Buna karşın, çevre
ülkeler sömürülmelerinin de bir sonucu olarak zayıf bırakılmış,
örgütlenememişlerdir. Sürekli sömürüye ve tahakküme maruz
kalmışlardır. Öyle ki, hem kendi içlerindeki farklılıkların sürekli
çatışmaya dönüştürülmesi hem de merkezin kutuplaştırıcı ve
çatıştırıcı politikalarının bir sonucu olarak hiçbir zaman bir araya
gelememişlerdir. Sömürülen (çevre) ülkeler ne kendi içlerinde, ne
de kendi aralarında örgütlenmeyi ve birlikte hareket etmeyi
başarabilmişlerdir. Dolayısı ile, çevre ülkelerin kendi içlerinde ve
arasındaki çatışmalar emperyalist sömürü mekanizmaların hem bir
sonucu olmuş, hem de emperyalist politikaların uygulanmasına ve
sömürünün sürmesine olanak sağlamıştır.
Emperyalist (Merkez)
ülke(ler) çevre ülkeleri kendi yörüngelerinde tutmak için
yüzyıllardan beri sömürülen ülkelerde işbirlikçi bir elit
bulundurmuş, böylece iktidarı denetleyerek tüm toplumu denetim
altına almıştır.
Bu çerçevede
dünyanın her bir köşesinde sivil ve askeri darbeler düzenlemişler;
toplumları denetim altında tutmak ve sömürüye açık bir hale getirmek
için toplumsal grup ve dinamikleri çatıştırarak zayıf bırakmışlardır.
Sovyetler Birliğinin
çökertilmesi ile birlikte, emperyalist ABD ve AB Soğuk Savaş
döneminde uygulamak zorunda kaldıkları refah devleti (sosyal devlet)
uygulamasını derhal askıya almışlar; tüm ülkelerde neoliberal olarak
adlandırılan uluslararası sermaye yanlısı politikalar devreye
sokulmuştur.
Buna paralel olarak,
emperyalistler dünyayı istikrarsızlaştırarak sömürü ve
tahakkümlerini sürdürebilmek amacıyla gerçekte yoksul ülkelerle
kendileri arasındaki ekonomik temelli kuzey-güney çatışmasının
eksenini kültürel temelli doğu-batı çatışmasına kaydırmışlardır. Bu
doğrultuda ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan
çatışmaları etkisizleştirebilmek ve gözlerden uzak tutabilmek
amacıyla medeniyetler çatışması tezini geliştirmişler, bu tezlerini
destekleyebilmek ve tüm dünyada kabul görmesini sağlamak amacıyla da
11 Eylül senaryosunu uygulamaya koymuşlardır. Bir anlamda 2'nci bin
yıla nasıl ki adına reform dedikleri Hıristiyanlık içindeki kanlı
hesaplaşmayla girmiş ve sonuçta kapitalizmin ve ona eşlik eden
Protestanlığın zaferiyle çıkmışlarsa, 3'üncü bin yıla girerken de
yine Protestanlığı yedeklerine alarak İslamı düşman olarak
seçmişlerdir. Bu senaryoda emperyalistler arasındaki çatışmalar da
belirginleşmiştir. Çünkü emperyalist ABD 1990larla birlikte AB
ülkeleri tarafından artık gereksiz olduğu ileri sürülen NATOyu
korumanın telaşına düşmüştür. 11 Eylül her şeyden önce emperyalist
ABDnin diğer bir emperyalist ülkeler topluluğu olan AB ve her
ikisinin sömürüsü altındaki ülkeler üzerindeki hegemonyasını
sürdürecek çok temel bir işlev görmüştür. 11 Eylül sonrasında
ABDnin dünyanın farklı yerlerinde yeni üsler kurduğu dikkatlerden
kaçmamalıdır. 11 Eylül ayrıca BM gibi örgütlerin emperyalist
ülkelerin taşeronu olarak rol oynadığını iyice açığa çıkarmıştır.
Türkiyenin kendine
özgü tarihi de merkez-çevre çatışmasının tarihi olagelmiştir. Bir
çevre ya da uydu ülkesi haline sokulan Türkiyenin kendi içindeki
merkez-çevre çatışması sağ-sol, Müslüman-laik, Alevi-Sünni,
Türk-Kürt eksenlerinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.
Özellikle son
zamanlarda Türk-Kürt ve Müslüman-laik şeklinde sahte ayrım ve
çatışmalar körüklenmektedir; böylece bir yandan yukarıda belirtilen
senaryo doğrultusunda esas çatışmanın ekonomik temelde yani
kapitalist üretim tarzına bağlı olarak sömürenler (elit) ve
sömürülenler (halk) arasında olduğu gizlenmektedir. Türkiyede
merkez böylece sahte bir biçimde ikiye bölünmekte, iktidarda
kalabilmek ya da iktidara gelebilmek için çok kolaylıkla
emperyalistlerle işbirliğine gitmektedirler. Merkez içindeki sahte
çatışmalarla gerçek çatışmaların üzeri kapatılmakta, halkın farklı
kesimleri arasında çatışma yaratılarak halkın bir araya gelmesi
önlenmektedir. Böl ve yönet ilkesi bütün açıklığıyla Türkiyede
uygulanmaktadır.
Tüm bu sahte
çatışmalara karşı, biliyoruz ki, hem Türkler içinde hem Kürtler
içinde merkezde ve çevrede olanlar var, hem Sünniler içinde hem
Aleviler içinde merkezde ve çevrede olanlar var; hem Müslümanlar hem
laikler arasında merkezde olanlar kadar çevrede olanlar var. Öyleyse
sorun kişinin kökeninin ne olduğu değil, nerede durduğu ve kime
hizmet ettiğidir. Dolayısıyla bu tür ayrışma ve çatışmaların sahte
olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, gerçek ayrım
merkez ve çevre ya da elit ve halk arasında yapılmak durumundadır.
Çünkü sermayenin kırmızısı, mavisi, yeşili olamayacağı gibi, sömürü
de Türk, Kürt, Müslüman, Laik, Alevi, Sünni tanımıyor.
Sonuçta, emperyalist
ABD ve AB menşeli damızlık siyasetçiler halkın gündemini belirliyor
ve zihinleri kirletiyor. Bugün de emperyalist merkezlere hizmet
edecek iktidarlar üretilmeye devam ediliyor. Aynı oyun farklı
zamanlarda farklı aktörlerle ve küçük kurgusal değişikliklerle
yeniden sahneleniyor.
Tüm bu oyunları
bozmak için ciddi bir paradigma değişikliğine, antiemperyalist bir
halk cephesinin kurulmasına acil ihtiyaç bulunuyor.
Antiemperyalist
Bir Program Neleri Kapsar?
Antiemperyalist bir
program, her şeyden önce emperyalizmin bütün yapılarıyla ve
boyutlarıyla çözümlenmesini gerektirir. Bu yolla emperyalizmin
görünür ve görünmez tüm mekanizmaları açığa çıkarılarak
etkisizleştirilebilir.
Emperyalizm
tüm insanlara ve halklara refah, özgürlük, haklar ve demokrasi vaat
eder, ancak sömürü, eşitsizlik ve kölelikten başka bir şey vermez.
Buna karşı, Antiemperyalist program sömürü, eşitsizlik ve
köleliği ortadan kaldırarak tüm insanların ve halkların refah ve
mutluluk içinde özgür ve onurlu yaşayacağı, böylece, dünya görüşü,
etnik köken, dil, din, mezhep ve cinsiyet gibi farklılıklarımızın
bir çatışma konusu olmadığı, tam aksine her türlü bireysel ve
toplumsal farklılığın karşılıklı saygı ve anlayış çerçevesinde
kendisini ifade edeceği ve yaşama alanı bulacağı demokratik bir
ortamının kurulmasını amaçlar.
Emperyalizm
insanlar ve toplumlar arasında her türlü farklılığın değerli olduğu
propagandasını yaparak yurttaşları ve halkları parçalayacak ve
çatıştıracak politikalar uygular; kendisine uygun bir dil yaratır.
Etnik ve dinsel farklıkları artırmaya ve çatıştırmaya çalışır.
Politikalarına karşı çıkanları düşman olarak damgalar ve ayrıştırır.
Antiemperyalist cephenin oluşmasını özellikle önlemeye çalışır ve bu
doğrultuda antiemperyalist cepheyi kâh milliyetçilikle, kâh
şovenizmle, kâh sosyalizmle ve gericilikle itham eder. Böylece
yurttaşlar ve halklar arasında kin ve nefret tohumları eker;
şövenist, faşist tutumların tüm taraflarda gelişmesi için her türlü
yola başvurur. Buna karşın Antiemperyalist program tüm
yurttaşlar arasında ortaklıkları ve asgari müşterekleri merkeze alır.
Evrensel değerleri ve demokratik-sosyal yurttaşlığı ön plana alan
bir toplum sözleşmesinin gerçekleşmesini amaçlar. Hiçbir etnik,
dinsel ayrım ve ayrımcılık yapmadan Türkün, Kürtün, Çerkezin,
Abhazın, Alevinin, Sünninin kısacası tüm yurttaşların her türlü
demokratik haklarını kullanacağı barış ve kardeşlik ortamının
sağlanmasını amaçlar.
Emperyalizm
küresel kapitalizmi enternasyonalizm gibi sunmaya ve yutturmaya
çalışır, böylece tüm dünyada ve Türkiyede sosyalistleri
kapitalizmin uşakları konumuna getirmeye çalışır. Küresel
kapitalizmin önündeki en büyük engel olarak gördüğü sosyal ve üniter
devletleri etkisizleştirmeye çalışır. Küreselleşmeyle küresel
düzeyde mücadele etmek gerektiğini söyleyenler farkında olarak veya
olmayarak küresel sermayeye hizmet ederler. Antiemperyalist
program modern devletle sanayi kapitalizmi arasındaki tarihsel
ilişkilerin farkında olarak, modern devletin sosyal boyutunun
geliştirilmesini ve modern devletin gerçek anlamda demokratik bir
yurttaşlar topluluğu haline gelmesini öngörür. Bu yolla evrensel
değerlerin korunacağını ve geliştirileceğini, küresel sermaye ile
mücadele edilebilecek bir ortamın oluşabileceğini düşünür.
Emperyalizm
dünyada barış çığlıkları atar, ancak insanlara kan, göz yaşı ve
savaştan başka bir şey getirmez. Emperyalizm dünya barışı adına tüm
dünyanın kaynaklarını sömürür, tüm dünyayı pazar haline getirir ve
tüm dünyayı ve insanlığı metalaştırır. Özelleştirmelerle, tekelci
zihniyetle insanları işsizleştirir, yoksullaştırır. Buna karşı,
Antiemperyalist program yurttaşların kendi kaynaklarına sahip
çıkması gerektiğini, herkesin yeteneğine göre üretime katıldığı,
herkesin ihtiyacının karşılandığı bir toplumsal yapının
kurulabileceğini, emperyalist sömürü mekanizmalarının ortadan
kaldırılmasıyla işsizlik ve yoksulluğun da ortadan kalkacağını
öngörür. Üretim ve tüketimde hakça uygulamaların gerçekleşmesiyle
hem yurtta hem de dünyada barışın gerçekleşeceğine inanır.
Emperyalizm
tüm dünyayı, evreni, canlıları ve insanları sömürülecek birer meta
olarak görür; kendi varlığını sürdürmek ve sınırsız kâr dürtüsünü
tatmin edebilmek amacıyla tüm dünyaya saldırır ve yayılır. Aleyhine
işleyebilecek her türlü düzenlemeyi deregülasyon politikaları ile
ortadan kaldırır; çalışma yaşamında önünde engel gördüğü tüm
kazanımları birer birer yıkar geçer. Çalışanların her türlü
haklarını kısıtlar ve örgütlü gücünü paramparça eder. Bu doğrultuda,
kamu yönetimini ve devleti de bir rant aygıtı olarak tanımlar;
kaynakların etkili ve verimli kullanımını savunarak küresel
sermayeye hizmet eden bir kamu yönetimi yaratır. Böylece özerklik
adı altında kamu kurumlarını ve kamu yönetimini demokratik denetim
mekanizmalarının dışına çıkarır. Buna karşı, Antiemperyalist
program kamu kaynaklarının tüm yurttaşların ortak malı olduğu
bilinciyle hareket eder ve bu yönde kamu yönetiminin halkın ortak
yararını gözetecek şekilde düzenlenmesini ve demokratikleşmesini
öngörür. Dolayısıyla, Son on yılda denetleme ve düzenleme gibi adlar
altında kurulan her türlü üst kurulun halkın ortak yararını
gözetecek doğrultuda yeniden düzenlenmesini ya da ortadan
kaldırılmasını öngörür. Halkın iradesini hiçe sayan ve egemenliğini
gölgeleyen uluslararası tahkim gibi amacı sadece sömürenlere ve
emperyalistlere hizmet etmek olan her türlü düzenlemeyi kaldırır.
Emperyalizm
tüm mekanizmalarıyla insanları mülksüzleştirir, evsizleştirir,
topraksızlaştırır. Mortgage sistemiyle insanları borçlandırır ve
mülkiyetlerini ipotek altına alarak onları ömür boyu kiracı, serf
durumuna düşürür. Buna karşı Antiemperyalist program
insanların barınma, yaşama ve çalışma alanlarını güvence altına alır;
bu doğrultuda insanca yaşayacakları ve üretecekleri bir konut
politikası ile atıl toprakların işlenmesi için halktan yana bir
toprak politikası izler.
Emperyalizm
çevreye ve doğaya saygıdan söz eder; ehlileştirilmiş ve kendisine
hizmet edecek çevreci hareketler üretir; ancak gerçekte sınırsız kâr
dürtüsüyle hareket eder, yaşamın tüm alanlarını vahşi bir üretim ve
tüketim ilişkisi üzerine inşa ederek ekolojik kirliliğe, dünya
ölçeğinde ısınmaya, birçok canlı türünün yok edilmesine yol açar.
Dünyayı hunharca sömürerek küresel bir çöplüğe çevirir. Buna karşı,
Antiemperyalist programda, üretim ve tüketim ilişkilerinde
insan ihtiyaçları merkeze alınır; üretim tarzının
insancıllaştırılması sağlanarak doğanın sömürüsü ve çevre kirliliği
önlenir, hiçbir şekilde dünyanın bir çöplüğe çevrilmesine izin
verilmez.
Emperyalizm
insan hakları havariliği yapar; ancak tahakküm mekanizmalarıyla
insanlara baskı, işkence ve katliamdan başka bir şey vermez.
Emperyalizm kadın haklarından söz eder; ancak kadınlara yönelik
sömürü, şiddet ve cinsiyetçiliğin kendisinin siyasal, toplumsal ve
ekonomik yapısının ayrılmaz bir parçası olduğunu gizler. Tüm
mekanizmaları ile kadını sömürülecek ve kullanılacak bir metaya
dönüştürür. Siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamda kadına ikincil
bir rol tanınması, dayak, işkence veya cinsiyetçilik ile kadının
ötekileştirilmesi ve aşağılanması emperyalizmin tüm dünyada
öngördüğü makro sömürü düzenlemelerinin ve köle-efendi ilişkisinin
ayrılmaz bir parçasıdır. Dolayısıyla, Antiemperyalist program
her türlü tahakkümün ve baskının karşında yer alarak temel insan
haklarını korumanın ötesinde her türlü sosyal ve ekonomik hakları
geliştirir. Her türlü köle-efendi ilişkisini ortadan kaldırarak tüm
insanların özgürleşmesine olanak sağlar. Herkesin kendi kimliğini
özgürce yaşayacağı ve yaşatacağı bir ortam oluşturur.
Emperyalizm
demokrasiyi elitler arasındaki bir oyuna dönüştürür ve bu yolla onu
biçimselleştirir ve seçimlere indirger. Halkın gündemini belirlemek
için milletvekili dokunulmazlığı gibi sudan-sabundan konuları
sürekli işler; böylece hem iktidarı hem de sözde muhalefeti kendi
paradigması ve yörüngesinde tutar. Demokrasi adı altında oligarşik
ve aristokratik yapılar kurar. Halbuki Antiemperyalist program
demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak kavrar ve tüm yurttaşların
gelişiminin bir parçası olarak tanımlar ve katılımı sürekli kılacak
mekanizmaları öngörür. Yurttaşların tüm karar ve uygulamalara
katılmasını öngörür. Emredici vekalet yolu ile tüm karar ve
uygulamaların yurttaşların ortak yararını gözetecek şekilde
oluşmasını ve uygulanmasını sağlar. Bu doğrultuda yurttaşların
talebine ve onayına dayanmayan hiçbir siyasal, ekonomik, toplumsal,
eğitsel vb. düzenleme ve uygulama geçerli ve meşru sayılmaz. Ayrıca,
emredici vekaletin ayrılmaz bir parçası olarak halkın taleplerine
göre hareket etmeyen temsilciler halk tarafından geri çağrılarak (azledilerek)
halkın iradesi kayıtsız şartsız egemen kılınır.
Emperyalizm
İMF, Dünya Bankası gibi örgütler aracılığıyla ekonomik ve sosyal
gelişmenin ve refahın sağlanacağından söz eder; ancak bu yolla
sadece çevre ülkeleri ekonomik ve sosyal açıdan istikrarsızlaştırır,
bu ülkeleri borç sarmalına sokarak zayıflatır ve sürekli sömürülecek
bir durumda tutar. Antiemperyalist program bu sömürü
yapılarını ve mekanizmalarını ortadan kaldırarak toplumsal barışı ve
adaleti sağlar. Bu nedenle, emperyalist mekanizmalar içinde ustaca
gizlenen iç ve dış borçlanmanın kaynaklarını tespit eder ve kurutur.
Emperyalizm
çevre ülkelerle uluslararası bağımlılık, işbirliği, yardımlaşma,
dayanışma adları altında kendi çıkarlarını koruyan ve kollayan
ilişkiler geliştirir, açık ve gizli kültürel, askeri, ekonomik
andlaşmalar yapar. Antiemperyalist program yurttaşların ve
halkların ortak yararına aykırı her türlü açık veya gizli askeri,
siyasal, ekonomik anlaşmayı halka açıklar ve iptal eder. Böylece,
ulusal, bölgesel ve dünya ölçeklerinde barış, kardeşlik ve
dayanışmanın yolunu açar. Her koşulda, emperyalizme direnen çevre
ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesini savunur, mazlum halkların
yanında yer alır ve ezilen halkaların kardeşliğine, birlikteliğine
ve özgürleşmesine katkıda bulunur. Dünyayı istikrarsızlaştıran ve
hegemonik güçlere hizmet eden NATO gibi saldırı paktlarından ayrılır,
her türlü üsleri kapatır.
Emperyalistler
Ortadoğu ve Türkiyeyi demokratikleştirmekten ve bu doğrultuda BOP
gibi emperyalist projelerden söz ederler. Avrupanın yüksek
değerlerinden söz ederek Türkiyeyi ABnin kapı bekçisi ve
jandarması konumunda tutmaya çalışırlar. Toplumun çok farklı
kesimlerinden yandaş bulabilmek ve emperyalist amaçlarını
gerçekleştirebilmek için AB projeleri, hibeleri vs adı altında
dağıttıkları fonlarla insanları üretmemeye, çalışmamaya yönlendirir,
kendi ellerine bakan birer dilenci durumuna düşürürler. Bu nedenle,
Antiemperyalist program Türkiyenin ABD ve AB ile olan tüm
ilişkilerini, AB üyeliği gibi halka sorulmaksızın uygulanan ve
dolayısıyla hiçbir meşru zemini bulunmayan her türlü tepeden inmeci
dayatmaları ve düzenlemeleri gözden geçirmeyi amaçlar.
Emperyalistler
toplumlararası etkileşimden ve halkların birbirini anlamasından söz
ederler; bu doğrultuda bilimsel, kültürel, sanatsal, eğitsel
programlar uygularlar; ancak gerçekleşen sadece emperyalist kültürün,
dilin ve yaşam biçiminin çevre ülkelere ve toplumlara yayılması ve
buna alternatif olabilecek düşüncelerin ve tutumların yok
edilmesidir. Buna karşın, Antiemperyalist program öncelikle
kendi insan gücüne dayanarak evrensel değerleri dikkate alan bir
eğitim, dil, kültür, sanat ve bilim anlayışının gerekleşmesini
amaçlar. Her alanda Antiemperyalist tutumun gelişmesini özendirir ve
emperyalistlerin her türlü sahte bilimi ile başa çıkabilecek
eleştirel bilimin temellerini atar. Dolayısıyla bilimsel ve eğitsel
maskeler altında emperyalistlere devşirme yetiştirmeyi amaçlayan her
türlü politika terk edilir; bu amaçlarla halkın kaynaklarıyla
yurtdışına gönderilenler geri çağrılır. Ayrıca tüm kurumlardaki
emperyalistlerin hizmetçileri açığa çıkarılır ve halka açıklanır.
Emperyalistler
küreselleşme dedikleri heyulaya dayanarak sınırların
kaldırılmasından ya da açılmasından söz ederler; ancak gerçekleşen
sadece zayıf toplumların sınırlarının açılmasıdır. Emperyalistlerin
çalışanlara ve mültecilere yönelik politikaları dikkate alındığında,
merkezileşmekten ve yoğunlaşmaktan dolayı patlama noktasına gelen
küresel sermayelerinin rahatlaması, yeni pazarlara ulaşması ve yeni
alanlarda işlem görmesi için sınırların açılmasından söz ettikleri
gün gibi ortaya çıkar. Dahası, kendi sınırlarını sıkı sıkıya
kapatırken, sömürülen ülkelerin kamusal görevler dahil tüm çalışma
alanlarını dahi kendilerine açmalarını talep etmeleri bu niyetlerini
apaçık ortaya koyar. Dolayısıyla, Antiemperyalist program bu
tür iki yüzlü uygulamaları tamamen ortadan kaldırmayı ve kurumların
emperyalistlerin işgaline uğramasına izin vermemeyi öngörür.
Aynı şekilde,
Emperyalizm yaşayabilmek amacıyla yeni sömürgeler elde etmek ve
koloni hareketlerine girişmek durumundadır. Emperyalistlerin ve
işbirlikçilerinin sürekli tarım ve köylülük üzerinde durmaları ve
kırsal nüfusu % 5e düşürme planları toprakların emperyalistlerin
eline geçmesini ve tarım alanlarının büyük sermayeye entegrasyonu
amaçlar. Kuş gribi gibi hayali tehlikelerle, tohum yasası gibi
düzenlemelerle, Dünya Bankasının tarımla uğraşan köylüleri hibe ve
yardım adı altında üretmek yerine kendilerine bağımlı kılmaya
çalışan politikalarıyla kırda yaşayan insanlar sefalete
alıştırılmakta, topraklarını terk etmeye ve mülksüzleştirilmeye
çalışılmaktadır. Bu şekilde toprakların büyük bir kısmı işlenmez bir
hale getirilmiştir ve ucuza satılacak durumdadır. O halde,
Antiemperyalist program emperyalistlerin söylediğinin ve
uyguladığının tam aksini yapmak durumundadır. Antiemperyalist
program Türkiyenin kolonileştirilmesinin önünü alır, tüm ülkede
yerleşim ve yaşam koşullarını yeniden düzenler, kentlerde oluşan
işsizlik ve bunun sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma, değersizleşme,
suç, fuhuş, uyuşturucu bağımlılığı, intihar gibi patolojik olguların
önüne geçmek amacıyla hiç zaman kaybetmeden tam istihdam politikası
uygular. Bu amaçla tüm yurttaşların enerjilerini harekete geçirir ve
çalışma hakkını içi boş bir söylem olmaktan çıkarıp uygulamaya koyar;
bu anlayışla ormanları, nehirleri, madenleri, toprakları tüm halkın
ortak kaynakları olarak dengeli bir biçimde değerlendirmeyi amaçlar.
Çağrımız Tüm
Yurttaşlara,
Çağrımız tüm
Yurtseverlere, Atatürkçülere, Sosyalistlere, Milliyetçilere,
Muhafazakarlara, Sosyal Demokratlara, Liberallere, Anarşistlere,
Feministlere,
Çağrımız Laiklere;
Müslümanlara, Alevilere, Şiilere, Sünnilere, Hıristiyanlara,
Yahudilere,
Çağrımız Türklere,
Kürtlere, Lazlara, Zazalara, Gürcülere, Çerkezlere, Abhazlara,
Tatarlara,
Çağrımız Kadınlara,
Erkeklere, Gençlere, Yaşlılara,
Çağrımız İşçiye,
İşsize, Memura, Esnafa, Üretene, Çalışana,
Çağrımız öğrenciye,
öğretmene, akademisyene, meslek örgütlerine, demokratik kitle
örgütlerine, siyasal partilere, aydınlara, yazarlara,
Çağrımız Kentliye,
Köylüye,
Çağrımız Tüm
Antiemperyalistlere,
Çağrımız
Onurundan Başka Kaybedecek Bir Şeyi Olmayan Tüm Duyarlı İnsanlara,
Türkiye çok ciddî
bir çaresizliğin içinde ve giderek derinleşen bir bunalımın
eşiğindedir. Toplumu toplum yapan değerler her geçen gün yıpranmakta,
ülkemiz hızla yoksulluğa, kutuplaşmaya, dağılma ve parçalanmaya
doğru gitmektedir. Halbuki, herhangi bir toplumdan söz etmek için
insanların biyolojik ve fiziksel varlığını sürdürmesi gerekir;
dolayısıyla fiziksel ve coğrafi bir alana, diğer bir deyişle ülkeye
ihtiyaç bulunur.
Bugün toplumu bir
arada tutacak ve o toplumu oluşturan üyelerin bir arada insanca ve
onurlu yaşam sürmesini sağlayacak düzenlemelere acil ihtiyaç
duyuluyor. Mevcut koşullarda Egemenlik kayıtsız şartsız halkındır/milletindir
ilkesinin tam anlamıyla teoriden pratiğe geçmesi olanaksız görünüyor.
Seçimlere az bir süre kala, ABD ve ABnin desteğini kazanabilmek
amacıyla her türlü taviz veriliyor; öte yandan yapay gerilimler ve
tartışmalarla Türkiye derin bir uçuruma doğru itiliyor. Alternatif
olarak sunulan veya sunulmaya hazırlanan sözde hareketler veya
siyasi oluşumlar da meşruiyetlerini halkta değil, her zamanki gibi
emperyalistlere dalkavuklukta görüyorlar.
Halbuki, karşı
karşıya bulunduğumuz sorunlar hepimizin sorunlarıdır,
emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin yüzyıllardır tüm dünyanın ve
bizlerin başına sardığı belalardır. Tüm sorunların üstesinden
gelinebilir. İhtiyacımız olan tek şey kendimize ve birbirimize
güvenmemiz, inanmamızdır. Unutmamalıyız ki, umutsuzluğa düşmemizi,
toplumsal yaşamdan ve mücadeleden kendimizi tecrit etmemizi
isteyenler bizlerin ortak yararını gözetenler değil,
emperyalistlerdir. Yapmamız gereken tek şey, her birimizde varolan
gücü ve enerjiyi bir araya getirmektir. Yapmamız gereken ilk iş, her
birimizin ortak sorunlar üzerinde, ortak çözümler üretebileceği bir
zeminde ve ortak paydada buluşmaktır. Böyle bir zeminde ortaya
çıkacak doğrular hepimizin ortak doğruları, belirlenecek yollar
hepimizin takip etmek isteyeceği yollar, üretilecek politikalar
hepimizin onayını alan politikalar olacaktır. Unutmamalıyız ki,
örgütlü hareket edemediğimiz takdirde emperyalistler ve
işbirlikçileri aynı oyunlarını yeniden yeniden oynayacaklardır.
Bu ülke bizim, bu
ülke hepimizin.
Eğer ki siyasetin ve
toplumsal yaşamın amacı, filozofların bilgece ifade ettikleri gibi,
yalnızca yaşamayı olanaklı kılmak değil, yaşanmaya değer bir yaşamı
kurmaksa, gelin el ele verelim. İçinde yaşamak isteyeceğimiz bir
dünyayı, hepimizin ortak katılımıyla, birlikte inşa edelim.
Yukarıdaki nedenler
ve ilkeler doğrultusunda;
1. Halkın
ortak yararını düşünen tüm siyasal partileri, sendikaları, ulusal ve
yerel dernekleri, vakıfları, meslek kuruluşlarını, inisiyatif ve
platformları, ulusal ve yerel medyayı, internet öbeklerini ortak bir
cephede buluşmaya,
2. Tüm
duyarlı yurttaşları; her türlü meşru zeminde, üyesi bulundukları
siyasal partilerde, sendikalarda, ulusal ve yerel derneklerde,
vakıflarda, meslek kuruluşlarında, inisiyatif ve platformlarda,
ulusal ve yerel medyada, internet öbeklerinde antiemperyalist bir
ortak cephe bilincinin gelişmesine katkıda bulunmaya;
3. Tüm
duyarlı yurttaşları; bireysel veya kolektif olarak her türlü meşru
zeminde ulusal ve yerel düzeyde Türkiyenin her bir köşesinde, her
bir ilde, her bir ilçede, her bir kasaba ve köyde antiemperyalist
bir cephenin kurulmasında veya gelişmesinde inisiyatif ve sorumluluk
üstlenmeye;
Çağırıyoruz.
Emperyalistlerin ve
işbirlikçilerinin umutlarımızı ve geleceğimizi yok etmelerine izin
vermeyelim.
Anti Emperyalist Halk Cephesi
|