ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  BEN IHTILALCIYIM

XI BÖLÜM

 

YOK EDİLİŞ

 

TEMPO DERGİSİ - 29 HAZİRAN 2000

Şimdiye kadar neden konuşmadınız?

“Ben bu ‘dal gibi Kurmay’ı’ 74 yaşındayken tanıdım. Birbirimizi ilk görüşte sevdik. O benim "Osman Amcam" oldu. Dürüst, mert, tavizsiz kişiliği beni etkiledi. Anılarını dinlemeye başladım. Konuşmaya başlayınca kükrüyordu. Bana şimdiye kadar hiç kimseye anlatmadığı, gün ışığına hiç çıkmamış olayları anlattı. Bir tek şey dışında; çok sevdiği iki ideal arkadaşının idama götürüldüğü geceyi.

Yasemin Özdemir  soruyor, Osman Deniz anlatıyor

Yasemin Özdemir : Şimdiye kadar neden konuşmadınız

 

Osman Deniz : Çok nedeni var ama en önemlisi şu; Fethi Gürcan ihtilalci kadro içinde en çok sevdiğim kişiydi. Birbirimizi çok severdik. Vedalaştığımız gecenin üzerinden 36 yıl geçti. O gece benim hayatımda en çok etkilendiğim gecedir. Yaşadıklarımı içime gömdüm, çünkü şimdiye kadar açıklayacak cesareti kendimde bulamadım. Hayatımın son yıllarına geldim. İçimdeki duyguları, yaşadıklarımı açıklamak, tarihe bir belge bırakmak istedim.

 

Y.Ö: Fethi Gürcan adını her anışınızda heyecanlanıyorsunuz. Nasıl biriydi Fethi Gürcan?

O.D: Talat Aydemir başta olmak üzere idama mahkum olan dördümüz de sonuna kadar değişmeyen bir vakar ve şuur içindeydik. Ancak Fethi Gürcan her haliyle bambaşka bir yapıya sahipti. Üstün bir cesareti ve aksiyoner bir karakteri vardı. 27 Mayıs'ta bir binbaşıyken koskoca bir süvari alayını ele geçirip, onları ihtilale sokmuştu. 22 Şubat 1962'de içinde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet  İnönü, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın toplantı halinde oldukları Çankaya Köşkü'nü kuşatan odur. 21 Mayıs 1963'te ise hem süvari grubunu, hem de Harp Okulu'nu harekete geçirmiştir.

Y.Ö : Her üç ihtilalde de başroldeydi...

O.D : Evet. Kitleleri kolaylıkla peşinden sürükleyebilecek bir kişilikti. Eğer ihtilale katılanlar Fethi'nin yaptıklarının yarısını yapsalardı başarı şansımız yüzde 100'dü. Talat Aydemir idamların onaylanmayacağını düşünüyordu. Fethi ise emindi. "Bir an önce şu kanun onaylansa da işimizi bitirsek. Beklemek ölümden beter. Bu herifler bizi kaç kere öldürdü, diriltti. Bir kere ölmek en kolayıdır." diyordu. Cezaevinde gür sesiyle söylediği kendine has bir şiiri vardı. İç bahçede tur atarak dolaşırken devamlı bu şiiri okur sonunu "içimde ihtilal hevenk hevenk"  diye bitirirdi. Hala kulaklarımda onun sesi yankılanıyor. Sonuna kadar tavırlarında, düşüncelerinde hiç bir değişiklik olmadı.

Y.Ö : Bir ara çok sıkı korunan Mamak'tan kaçmayı planlamış, değil mi?

O.D : O kadar gözü pekti. Hücresine kadar bir takım asker elbisesi getirtti. Hücrenin kapı kilidini söküp şablonunu çıkararak dışarıda anahtar bile yaptırdı. Planının son kısmını da şöyle açıklıyordu: "Bir gece asker elbisesini giyip buradan çıkacağım. İç bahçeden dama tırmanacağım. Damdan dış bahçeye atladıktan sonra tel örgülerin arasından araziye çıkacağım. Mamak deresi vadisinden Mamak Köprüsü’ne vuracağım. Orada beni bekleyecek bir araçla kaçacağım. En büyük tehlike damdan tel örgüleri aşıncaya kadar... Nöbetçiler bu sırada ateş açıp beni öldürebilirler. Bu riski göze alıyorum. Bir ihtilalci sonuna kadar savaşmalı. Ölürsem ihtilalci gibi ölürüm, benim ipimi çekmelerini bekleyemem.

Y.Ö : Neden planını uygulamaktan vazgeçti?

O.D: Onu bu planından ben ve Erol devamlı karşı koyarak vazgeçirdik. Çok güç, projektörlerin ışığı altında bu kaçış gerçekleşmez. Seni öldürdükten sonra da korkak ilan ederler. Nitekim korkaklık damgasını hazmedemediğinden bu planı terk etti.

Y.Ö : Bir de intihar tabletleri olayı var...

O.D : Anlatayım. Mamak Cezaevi'ne bizden sonra Hamoverdi adlı bir Irak’lı Teğmen getirilmişti. Irak’ta ihtilale karışmış başarısız olunca da Türkiye'ye kaçmış. Sınırda yakalandığında üzerinde Türkiye'ye ait haritalar çıkmış. Bu Iraklı Genelkurmay'da beş yüz yıl isteğiyle casusluktan yargılanıyordu. O sıralarda gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkıyordu. (gülüyor; “bizi unutup O'na başlamışlardı”diyor)

 Bu teğmen bizim de orada kaldığımızı duymuş ve Cezaevi Müdürü’ne ısrarla tanışmak görüşmek istediğini bildirmiş. Bir gün bir baktık ki karşımızda beyaz yerel giysiler içinde otuz yaşlarında bir Irak’lı, yanında da bir gardiyan başçavuş bekliyordu. Yarım yamalak türkçesiyle önce hikayesini anlattı, sonra da şunları söyledi: "Ben ihtilalciyim, başarılı olamadık. Eğer orada kalsaydım kurşuna dizeceklerdi. Burada da yakalandım. Üzerimde bulunan haritalara gelince; asker olduğum için bende böyle şeylerin olması normal. Bizde ihtilalci karşı tarafa teslim olmaz. Ya ölür, ya kaçar. Sizde kaçmak yok, mahkemeler idam beklemeler var.

İhtilalci ipini karşı güçlere teslim etmemeli.Ben hem sizinle tanışmak hem de yardım etmek istedim. Şimdi sizlere birer hap vereceğim, bu haplar ağrı yapmaz. Uyutur uykudayken öldürür. Siz de aranızda karar verin ihtilalci gibi ölün."

Y.Ö: Bu sırada Gardiyan yanınızda değildi herhalde?

O.D : Önceki sohbetlerde bir tehlike görmedi, bir iş için ayrıldı. Iraklı teklifi o sırada yaptı. Dördümüze de yeşil mercimek gibi birer hap verdi.

Y.Ö : Peki hiç kuşkulanmadınız mı? Piyon olabilir, sizden sorunsuzca kurtulmak isteyenlerin bir oyunu olabilirdi bu?

O.D : Biz bu ziyaretten kuşkulanmıştık. Onu bize getirmeden önce bir danışmaları lazımdı. O gittikten sonra aramızda bu konuyu tartıştık. Bu adam buraya askeri ceza evine gelecek de, bu hapları da içeri sokabilecek...

Dedik ki : Herhalde bizi asacaklar. Bu tezgah bizden kurtulmak istediklerinin bir göstergesi.

Y.Ö : Hapları ne yaptınız?

O.D : Talat Aydemir sordu: “Öyle veya böyle bu hapları kullanmayı düşünüyor musunuz?”  Üçümüz aynı anda Hayır böyle bir ölüm istemiyoruz, dedik. O da “Hepiniz bunları tuvaletlerinize atın, sifonlarınızı çekin.” dedi. Biz de attık, sifonları çektik.

Y.Ö : Hücreleriniz nasıldı?

O.D : Koca bir hapishanede kalan sakıncalı dört kişiydik. Teker kişilik hücrelerdi. Üç yanı duvar, bir yanı duvarlık. İçinde küçük bir banyo tuvalet vardı. Tek eşya iki katlı karyolaydı.

Dördümüz yan yana hücrelerde kalıyorduk. Hücrelerimiz bir koridora açılıyordu. Karşıdaki duvarda küçücük ışık pencereleri vardı. Yemek zamanlarında koridora çıkartılıyorduk ve dördümüz birlikte masada yemek yiyorduk. Bir, bir buçuk saat birlikte oturabiliyorduk.

Her gün sabah yarım saat, öğleden sonra yarım saat teker teker havalandırılmaya çıkartılıyorduk. Onun dışında hücrelerimizde birbirimizi göremeden seslenerek konuşabiliyorduk.

Y.Ö: Hayatımın en acı gecesi, en uzun günü dediğiniz zamanı anlatır mısınız? Yani 26 Haziran 1964'ü 27 Haziran 1964'e bağlayan geceyi...

O.D: 25 - 26 Haziran 1964 günleri geceli gündüzlü cezaevinin çevresinde araç gürültüleri ve faaliyetler belirgin bir şekilde artmaya başladı. Cezaevi çevresindeki emniyet tedbirlerinin arttırılması ve 25 Haziran günü hiç bir gazetenin cezaevine sokulmaması bir gerçeği açıkça vurguluyordu: “Ne olacaksa bugün olacak.”

O günlerde beni ve Erol'u hücreden çıkarmışlar, koridorun başındaki bir odaya koymuşlardı. Talat ve Fethi eski hücrelerindeydi. Her zaman aramıza giren ve dolaşan cezaevi personeli de o gün görünmez oldu. İçeriye hiçbir sorumlu girmiyordu.

Erol'la benim kaldığım odanın karşısındaki koğuşun kapısını ‘Baba’ dediğimiz yaşlı bir astsubay gelip açtı ve içeriden dört sivil adam çıkardı. Erol'la ben bunları görebiliyorduk.

 

Bu dört kişiyi hastaneye götürüyorlardı. Ben Baba'nın bir anlık müdüriyete gidişinden yararlanıp, hiç tanımadığım bu kişilere Gazeteler gelmedi, herhalde bizimle ilgili ciddi bir haber var. Müdüriyet gazeteleri içeri sokmadı, fırsat bulursanız bize ait bir haber varsa dönüşte bize getirin. Kestiğiniz kupürü iyice saklayın, muayenede yakalanmayın. Yapabilir misiniz? diye sordum” İçlerinden biri: "Merak etmeyim ben getiririm, zaten ben de subayım” dedi.

 Biz dörtlü olarak her zamanki gibi öğlen yemeğimizi yedik, sohbet ettik, hatta aramızda acı da olsa: “Bu son yemeğimiz galiba” diye konuştuk.Yemekten sonra her günkü gibi öğle uykusuna yatmak üzere birbirimizden ayrıldık. Ben dört gözle hastaneden dönecekleri bekliyordum. Nihayet beklediğim an geldi, kapı açıldı, aynı anda ben de koridora çıktım.

Konuştuğum ve subay olduğunu açıklayan kişiye yaklaştım. Bükülmüş küçücük bir ruloyu elime sıkıştırdı. Odama girdim ve Erol'la birlikte kara haberi öğrendik. Gelen kupür Akşam Gazetesi'nden kesilmiş, kısacık bir yazıydı.

Diyordu ki: “Cemal Gürsel, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın idam cezalarını onayladı. İnfazların bugün veya yarın yapılması beklenmektedir.”

Y.Ö : Ne düşündünüz o anda, neler hissettiniz?

O.D : Bu öyle bir trajediydi ki; şimdiye kadar kader birliği yapmıştık. Dördümüz birlikte kararlı bir biçimde sehpaya gitmeye kendimizi hazırlamıştık.

Bir kaç gün önce bizi ikiye bölmüşlerdi ve şimdi de onları geri dönüşü olmayan bir yere göndermek üzereydik. Erol'la ben birbirimize bakıyorduk. Ne yapacaktık?

İkimiz beklenen sonu öğrenmiştik, ama o ikisi her şeyden habersiz hücrelerinde yatıyorlardı. Sorunu çözmenin iki yolu vardı; biri onları yavaş yavaş alıştırıp söylemek, diğeri önümüzdeki belirsiz zamanı onlara zindan etmeden yaşantımızı devam ettirmek yani hiçbir şey söylememek.

Erol'la bu iki görüşü uzun boylu gözden geçirdik ve sonunda hiçbir şey söylememeye karar verdik.

Y.Ö : Hiçbir şey sezinlemediler mi?

O.D : Bizden gazetelerin niye getirilmediği konusunda haber bekliyorlardı. Talat sordu: “Ne oldu gazetelerden haber yok mu?” Soruş tarzında bir endişe yoktu, ben de hiç tereddüt etmedim. Gazeteler henüz gelmedi, müdüriyet de üzgün. Yarın hepsini birden getiririz diyorlar, dedim.

Fethi atıldı: “Eğer dilinizin altına bakla varsa çıkartın, biz her şey için hazırlıklıyız. Hatta biraz önce ikimiz de banyo yaptık ve abdest aldık. Bugün bizi alacaklar! siz de bunu biliyorsunuz! Bizi üzmemek için saklıyorsunuz.”

Ben şöyle yanıtladım: Herhangi bir şey bilsek tereddüt etmeden söyleyeceğimizi biliyorsun. Ortadaki bulanık havadan biz de kuşkuluyuz ama gerçek nedir bilemiyoruz. Artık akşam oluyor, bekleyeceğiz ve birlikte göreceğiz.

Talat Aydemir de beni onaylar gibi konuştu. “Fethi, bir şey öğrenmiş olsalar söylerler. Belki de bizleri askeri ceza evinden sivil ceza evine götürecekler. Gazeteler bunu yazmış olabilir. İdare de işi gizli tutuyor.”

Onlar hücrelerinde, biz koridorda konuşuyorduk. Konuşuyorduk ama sanki beynim durmuştu.

 Devamlı kendimi telkin ediyordum dayanma gücümü arttırmam lazım diye. Demir parmaklıkları ellerimle tutarak ayakta durmak için güç arıyordum. Baktım Erol da aynı şekilde demir parmaklıkları tutuyordu, yüzü çok soluktu. Anlatılması çok güç bir sahneyi yaşıyorduk.

Artık hava kararmıştı. Yemek zamanı yaklaşıyordu. ‘Baba’ geldi onların kapılarını açtı. Yanımızdan ayrılırken arkadan seğirttim. Baba, bu gece onların alınacağını ben ve Erol biliyoruz. Şimdi müdüre durumu aynen söyle ve de ki; sakın ola ki bizi odamıza hapsedip kilitlemesin ben ve Erol onlarla son anda vedalaşmadıkça onları buradan alamazsınız. Biz dört kişi ölür fakat teslim olmayız. Öylece söyle.

Ben arkadaşlarımın yanına döndüm ve onlara katıldım. Bana Baba ile ne görüştüğümü sordular ben de, bugünkü gazeteleri yarınkilerle birlikte mutlaka istiyoruz, vermezseniz sizin için hayırlı olmaz, dediğimi söyledim.

 Yemeğimizi sohbet ederek yedik, yemekten sonra biraz oturup havadan sudan konuştuk.

 Bir süre sonra Baba geldi ve onları her zamanki gibi hücrelerine kilitledi. Biz de içimiz burkularak iyi geceler dileyip odamıza çekildik. Baba bizden ayrılırken dedi ki; “Müdürle görüştüm. Sizinle vedalaşmadan gönderilmeyeceklerine söz verdi.”

Artık bitmek bilmeyen dakikalar başladı. Erol tahammül gücünü yitirmişti. Uyumak istiyordu. Israrı karşısında uyuması için uyku ilacı verdim. Biraz dalar gibi oldu ama yine de uyuyamadı. “Bu korkunç bekleyişe tahammül edemiyorum. Bir uyku hapı daha alacağım” dedi.

Erol sarhoş gibi olmuştu, sızdı kaldı. Ben uyuyamıyordum, zaman durmuş gibi geliyordu bana. Dışarıdan araç gürültüleri ve silahların çıkardığı madeni sesler geliyordu. Odamın penceresinden dışarıyı seyretmeye başladım. Projektörler durmadan çevreyi aydınlatıyordu.

Gece yarısı olmuştu, 26 Haziran'ı geride bırakıp 27 Haziran'a girmiştik.

 Birdenbire koridorun ana kapısı açıldı, kalabalık bir grup içeriye girdi. Konuşmalar, endişeli adımlar duyuluyordu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Erol yarı baygın halde uyuyordu. Dürtmeye başladım. Geldiler kalk! diye bağırıyordum.

 Erol üst üste içtiği uyku ilaçları nedeniyle koma halindeydi. O sırada hücrelerden Fethi Gürcan'ın gür sesini işittim. “Ne oluyor, nereye götürüyorsunuz, bizi alamazsınız, açıklama yapmadan teslim olmam!” diye bağırıyordu.

 Gürültüler arasında bir ses “Sizi başka bir ceza evine naklediyoruz, endişe edecek bir şey yok Fethi” diye karşılık veriyordu. Bir süre sonra sesler bizim olduğumuz yere doğru yaklaştı.

 Kapı kolumuzun zorlandığını gördüm ve ardından Fethi'nin sesini duydum. “Arkadaşlarımla görüşeceğim, onların haberi yok, vedalaşacağım” diyordu. Yine bir ses “Merak etme görüştüreceğiz, vedalaşacaksın” deyince tekrar yürümeye başladılar.

 Nutkum tutulmuştu. Haykırmak istiyor ama beceremiyordum. Bir anlık müdahale olup bitmişti.

Cezaevi ölüm sessizliğine bürünmüştü. Kapıya güm güm vurmaya başladım. Açın şu kapıyı diye bağırıyordum. Kısa bir süre sonra kapı açıldı. Astsubay gardiyan “Gelin efendim vedalaşacaksınız” dedi. Cezaevi Müdüriyeti koridoruna götürdü beni.

Cezaevi Müdürü, yarbay, beni odasının önünde karşıladı ve “Çok kısa görüşün” dedi.

 İçeri girdiğimde de Talat Aydemir'i oturur vaziyette buldum. Beni görünce konuşmaya başladı; “Osman, bizi sivil cezaevine naklediyorlar, sizi de yarın götüreceklermiş. Şimdilik bizi ayırıyorlar, ileride yine görüşeceğiz, mektuplaşırız.”

Görünüşünde, konuşma ve davranışlarında hiçbir endişe yoktu. Söylenenlere inanmış bir hali vardı. Böylesine bir inanmışlık içerisinde olan Aydemir'e ne diyebilirdim ki? “Evet albayım bize de aynı şeyi söylediler. Müsterih olun, ileride yine görüşeceğiz mektuplaşırız. Yine de vedalaşalım ve hakkımızı helal edelim” diyebildim.

Aydemir ayağa kalktı, birbirimize sarılarak öpüştük ve karşılıklı olarak: “Hakkım helal olsun” diyebildik. Kapı açıldı ve Müdür: “Hadi Osman daha Erol var sırada” dedi. Birbirimizden koptuk ve dışarı çıktım. Hayret o sırada Erol sendeliyerek bir astsubay eşliğinde vedalaşmaya getiriliyordu.

Y.Ö : Ya Fethi Gürcan?

O.D : Fethi'yi vizite odasına koymuşlardı. Odaya girdiğimde pijamasıyla olduğunu gördüm. O sırada astsubayın getirdiği altı pantolon üstü mont olan giysilerini giymekteydi. Hiçbir zaman yanından eksik etmediği ucu kıvrık ve kısa ağızlığıyla da sigarasını tüttürüyordu.

Beni her zamanki çok ciddi tavrıyla karışık, güleç yüzüyle karşıladı. “Osman bunlar zannediyorlar ki ben söylediklerini yuttum. Şimdi bizi doğru asmaya götürüyorlar. Bunu sen de biliyorsun. Benim hiçbir şeyden korkum yok. Her zaman konuştuğumuz gibiyim. Benim kızdığım gerçeği söylemekten kaçmaları.

Ben onlar gibi korkak değilim, sapına kadar ihtilalciyim. Benden korkuyorlar, bunun için de beni asacaklar.

 Son dakikalarımı yaşarken senin gibi vefalı ve mert bir ihtilalci ile vedalaşmak istedim o da oldu işte. Senden son isteğim eşime ve çocuklarıma sevgi dolu selamlarımı iletmen.

Onlara hiç sarsılmadığımı vatan ve millet uğruna ölüme gittiğimi söylemeni istiyorum. Şu anda bile senin idamdan döndüğüne sevindiğimi tekrar etmek istiyorum.

 Bütün dostlara ve gerçek ihtilalcilere veda ediyor, hakkımı helal ediyorum.

 Sen de hakkını helal et kardeşim” dedi.

(Burada röportaja ara vermek zorunda kaldık. Dört yıldır tanıdığım sert, sarsılmaz, tavizsiz Osman Deniz, bu yaşlı aslan, yukarıda okuduklarınızı anlatırken hıçkırmaya başladı. İlk defa ağladığına tanık oldum. Gözyaşlarının olmadığı bir ağlama biçimiydi bu, yalnızca hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir insanın savunma mekanizmalarının bu kadar güçlü olabileceğine ilk defa tanık oldum ve bana niçin dört yıl boyunca bu geceyi anlatmaktan kaçtığını da o zaman anladım.)

Kendisine son söylediğim sözler: “Hakkım helal olsun. Sen Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük ihtilalcisin.

Müsterih ol, seni herkes her zaman gerçek ihtilalci Fethi Gürcan olarak anacaktır.

Sen benim tek arkadaşım olarak kalbimde yaşayacaksın” oldu. O sırada kapı açıldı Erol Dinçer içeri alınıyordu. Fethi beni bırakıp coşkuyla Erol'a sarıldı.

 İki kahraman, gözünü tehlikeden esirgemeyen iki süvari subayını baş başa bırakarak dışarı çıkıp odama gittim. Bir süre sonra Erol perişan bir durumda odamıza geldi ve kendini yatağa attı.

 Durmadan “Olamaz, olamaz. O'nu asamazlar. O bir efsaneydi.” diye sayıklıyordu.

Aldığı uyku ilaçlarının etkisindeydi. Kısa süre sonra yine uyudu. Erol her zaman Fethi'nin sağ kolu olmuştu ve içinde bulunduğumuz duruma dayanamıyordu.

Y.Ö: Bu onları son görüşünüz oldu. Ya sonrası...Fethi Gürcan idama nasıl gitmişti?

O. D: Vedalaşmadan sonraki saatleri sabaha kadar uykusuz kahır içinde geçirdim. Erol sabah kendini toparlamaya başladı ama gece olanları hatırlayamıyordu.

Saat 11:00'a doğru Deniz Astsubayı Ethem yanımıza geldi, çok üzgündü.

 İlk sözü: “Fethi Gürcan idam edildi, Talat Aydemir'in infazı tehir edildi. O da Cebeci Sivil Cezaevi’nde hücreye kondu.”

Astsubay Ethem'i Fethi çok severdi. Rahmetli O'na devamlı: "İdama giderken yanımda olacaksın. Sen olmazsan öteki kalleşlerle gitmem!" diye takılırdı. O gece de rahmetli Ethem'le gitmiş sehpaya! Biz vedalaşmadan sonra olup biteni Ethem'den dinledik.

Y.Ö : Talat Aydemir'in idamı niye ertelendi?

O.D :  (Astsubay Ethem anlatıyor)

Aydemir ile Gürcan Cebeci Cezaevi’nde ayrı ayrı hücrelere konuldular ve birbirleriyle görüştürülmediler.

Cezaevi Müdürü'nün odasında savcı Turgut Akan, sivil infaz savcısı, mahkeme başkanı Albay Basmacı, hapishane müdürü ve gardiyanlar vardı. Cezaevinin çevresi çok sıkı denetim altındaydı. Gazeteciler yaklaştırılmıyordu. İnfaz savcısı Aydemir'in avukatının bir dilekçe verdiğini bir usül hatası yüzünden yasal olarak infazın yapılamayacağından bahsederek, erteleme isteminde bulunduğunu açıklıyordu.

Bu istek haklı bulundu ve Aydemir'in infazı ertelendi.

 

Aynı anda Fethi Gürcan'ın hücresinden getirilmesi için emir verildi.

Getirildi ve oturtuldu. Savcı herkesin huzurunda infazın yapılacağını kendisinin yüzüne karşı söyledi ve kararnameyi okudu.

Fethi Gürcan bütün bunları büyük bir soğukkanlılıkla dinledi, bu sırada orada bulunanları tek tek inceliyordu. Savcı “bir isteğiniz var mı?” diye sordu.

 Ailesine bir veda mektubu yazacağını ve bir sigara içeceğini söyledi.

Getirilen kalem kağıtla mektubunu yazmaya başladı, bir yandan da sigarasını içiyordu.

 

27/6/964

Cuma Saat 02:55

Canım karıcığım ve yavrularım,

Ölümümden dolayı üzülmeyiniz. Bu benim alın yazımmış. Kalben müsterih olarak öteki dünyaya göç ediyorum. Kendini Vatana ve Millete adamış insanların gönül rahatlığı içindeyim. Size şerefimden başka bir miras bırakamadığım için üzgünüm. Bu emanetimi sonuna kadar muhafaza edeceğinizden eminim.

Yavrularım, Annenizi üzmeyiniz, tahsilinize devam edin Vatana ve Millete yararlı insanlar olmak için çalışın, Allah sizi fena insanlardan korusun.

Hepinizi önce Allaha sonra Asil Türk Milleti’ne emanet ediyorum. Hepinizi ayrı ayrı kucaklar son defa gözlerinizden öperim.

                                                                         Sizi çok seven

                                                                   Babanız Fethi Gürcan

                                                                             {İmzası}

 

Ortalığı sessizlik kaplamıştı. Mektubu bitirdi, zarfa koydu. Sigarayı da bitirdikten sonra mahkeme başkanına döndü ve dedi ki:

“Ölüme seve seve gidiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum ancak sizin adaletinize de inanmıyorum. Siz aldığı emirleri uygulayan insanlarsınız.

 İhtilal başarılı olsaydı, orduya binbaşı rütbesiyle dönmekten başka bir dileğim yoktu. ancak siz de biliyorsunuz ki örneğin Albay Emin Arat başbakan olacaktı. Ona verdiğiniz ceza ile benimkini karşılaştırmak adaletsizliğini kanıtlamak için yeterlidir. Ben sapına kadar ihtilalci olduğum için benden korkanların verdiği emirlere uyarak bu karar çıkartıldı. İşte sizin adaletiniz budur.”

Ortalık birden karıştı. Oradakilerin yüzleri sararmıştı. Turgut Akan: “Ama Fethi bak mahkemede ne demiştin: bugün serbest kalsam yine ihtilal yaparım, benim giremeyeceğim garnizon yoktur. Girdiğim garnizonu da alarma geçirir ve ihtilal yaparım. Bu sözler yeterli değil mi?”

Fethi Gürcan: “Evet öyle dedim ve öyleyim. Gerçeği söyledim. Siz de gerçekleri söyleyenleri idam ediyorsunuz. Kıvıranlara da kim olursa olsun hafif cezalar veriyorsunuz.

Hayıflanmıyorum, korkmuyorum ama sizin gibi uşakların adaletsizliğini haykırıyorum.

Şimdi hazırım bitirelim bu işi” dedi ve ayağa kalktı. Verilen emirle gömlek giydirildi, elleri bağlandı.

 Bu sırada bana dönerek: “Ethem bir sözümüz vardı; sehpaya seninle gideceğim.” Bu isteğine karşı gelinmedi. İnfazın yapılacağı avluya çıktık. Avluya askeri bir ceraskal (otoları kaldırıp indirmek için kullanılan araç) zincir takılı yere halat bağlıydı altında da bir iskemle duruyordu.

 Fethi Gürcan o tarafa durup baktı sonra dimdik ve sert adımlarla oraya doğru yürümeye başladı. Bana: "Hakkını helal et Ethem, dediğim gibi oldu" dedi.

Sandalyeye çıktı, ilmik boynuna takıldı O'nu seyredenlere karşı yüksek sesle: “Vatan ve Millet sağ olsun!” dedi ve kendini sandalyeden aşağıya boşluğa itti.

Naşını gusülhaneye taşıdık orada Fethi'nin levent gibi taptaze vücudunu ağlayarak terk ettim.” 

 

“Rüzgar kanatlı atlı”, dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacaktı.

Bir süre sonra, Silahlı Kuvvetler’den “Süvari Sınıfı” kaldırıldı.

 

SIRA AYDEMİR’DE

“İhtilalin Süvarisi” Nesrin Turhan, Doğan Kitap

Albay Aydemir, Ankara Merkez Cezaevi'ndeki hücresinde, elindeki kitabı okumaya hazırlanırken, en yakın dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın idam edildiğini bilmiyordu. Oğlu Metin'in, artık babası için hiçbir umut kalmadığını görerek, dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın mezarının yanındaki mezarı aldığını da... Albay, idamların bir şekilde önleneceğine yönelik inancını hep diri tutuyordu.

Gardiyana: “Fethi Binbaşı nasıl?” diye sordu. Genç adam son beş gündür yaptığı gibi, “En İyi Aktör” ödülünü hak edecek rolünü oynayarak gülümsedi ve iyi olduğunu söyledi. Albay, onun gülümsemesine aynı şekilde karşılık verip, “Ona benden bir çay götürün” dedi. Sonra yatağa yerleşip, oğlu Metin'in getirdiği kitabı eline aldı.

Fransız devrimci Gracchus Babeuf’un Devrim Yazıları adlı kitabı Çan Yayınları tarafından, Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Gün-yol'un çevrisiyle yayımlanmıştı.

Kitabın çevirmenleri, Devrim Yazıları’nı bastırmanın bir zorunluluk olduğu düşüncesiyle, özenerek, severek çalışmışlardı. Fransız Devrimi'nin solcu kanadını temsil eden Babeuf, yüz yılı aşkın bir zaman ötesinden Türkiye'ye ışık tutabilirdi.

Bütün devrimlerde olduğu gibi, Fransız Devrimi ile 27 Mayıs Türk Devrimi arasında da benzerlikler vardı. Devrimin yıkmak istediği ve bir süre için yıkar göründüğü çıkarcı güçler, demokrasiye dönüşle birlikte, kısa zamanda palazlanıp, devrime cephe almış, eski iktidarın dışa dayalı iç sömürü düzenini yeniden yaşatır hatta ölümü göze alarak, gerçekleri dile getirmeye çalışmıştı, iki devrim birbirine çok benziyordu. Babeuf, Türkiye'ye sanki yüz yetmiş küsur yıl ötelerden (1964'te), piç olan eski bir devrimin acı deneylerinden ders alınmasına ortam hazırlamak için gelmişti.

Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol, Devrim Yazıları'nın böylesi bir ortamda, aydınların gözünü açabilecek uyarılarıyla yararlı olabileceğini düşünmüşlerdi. Ancak, 1964 yılında iki binlik bir baskıyla yayımlanan eser pek yankı uyandırmamış, beş buçuk ay içinde ancak yedi yüz kadar satmıştı.

Albay hücresindeki yatağa yerleşip, kitabı ilgiyle okumaya başladı.

1789 Fransız Devrimi'nin kuramcıları arasında yer alan Babeuf, devrim öncesinde, özel mülkiyetin haksızlıklar üzerine kurulduğu sonucuna varmış, toprakların dağıtılmasıyla, toplumsal eşitsizliği önlemeyi önermişti.

Fransız Devrimi'nin coşkusunu paylaşan Babeuf, devrimden bir yıl sonra ise, yoksul halka yüklenen vergileri protesto ettiği için ilk cezaevi deneyimini yaşamış, 1795'te halkı direnmeye çağırınca ikinci kez cezaevine atılmıştı.

Cezaevinden çıktığında fikirlerini yaymak için daha yoğun bir propaganda yürütmüş, Eşitler Manifestosunda, siyasî ihtilalin, bir sosyal devrimle tamamlanacağı tezini ileri sürmüş, yeniden cezaevine gireceğini anlayınca kaçak hayatı yaşamaya başlamıştı.

1796'da gizli devrim örgütü Eşitler Derneği'ni kuran Babeuf, 1797'de bir ihbar üzerine yakalanmış ve yakın dava arkadaşı Darthe'yle birlikte giyotinde can vermişti.

Babeuf, toplumun amacının herkesin mutluluğu olduğunu söylüyor, tabiatın nimetlerinden herkesin eşit yararlanması gerektiğini savunuyor, sosyal düzenin kökten değiştirilmesi tezini, sınıf mücadelesi kavramıyla besliyordu.

Albay, daha ilk satırlarda adeta büyülenmişti...

Babeuf, Fransız Devrimi'ni irdelediği yazısında, "Bir ulusun kötü ve yolsuz kurumları halk yığınlarını yıkıma sürükledi mi, onu alçaltıp, dayanılmaz zincirleri altında ezdi mi, çoğunluğun hayatı dayanılmaz hale geldi mi, genel olarak, ezenlere karşı ezilenler ayaklanır..." diyordu.

Aydemir, 27 Mayıs’la özdeşleştirdiği bu satırların devamını dikkatle okudu:

“Devrimin amacı da genel mutluluktur; çünkü, devrimin yaptığı, amacından uzaklaşmış olan toplumu yeniden amacına yöneltmektir.”

Aydemir, bundan sonra okuduğu satırların altını çizdi:

“Bir döneme kadar, bu amaca doğru büyük adımlar atıldı, sonra gerisin geriye dönüldü, toplumun amacına, devrimin amacına karşı yüründü, genel mutsuzluk pahasına küçük bir azınlığın mutluluğuna doğru.”

Babeuf'e göre, bir ayaklanma sonucunda iktidarı aldıktan sonra bu iktidarı, siyasî demokrasi ilkelerine uyarak bir meclisin eline yeniden bırakmak çocukça bir hareketti. Toplumun yeni baştan kurulması ve yeni kurumların yerleşmesi için gerekli süre boyunca devrimci bir azınlığın diktatörlüğünü sağlamak zorunluydu. Devrim yerleşene kadar, iktidar ihtilalci komitenin elinde olmalıydı.

Albay, Babeuf’ün, “Zenginlerin kazanç hırsını gemleyecek tedbirler almadığımız sürece, onlara istediğiniz kadar vergi kesin, boşunadır. Çünkü, zenginler bütün tüketim maddelerini ellerinde tuttuklarına göre, öçlerini her zaman yoksullardan almanın yollarını bulacaklardır” sözlerinin altını çizmekle yetinmedi, yanına kendi yorumu yazdı:

İsmet Paşa'nın ikinci Dünya Savaşı sırasında hesapsız Varlık Vergisi'nin acısını milletin fakir halkı çekti.

1791 nerede, 1942-1943 Türkiye’si nerede imiş... iktisadî ve sosyal görüşü olmayan devlet adamlarının yanlış hareketleri bugün daha iyi meydana çıkıyor.

Babeuf’ün muhaliflerinin “Bir hükümetimiz var, ona yürümesi için zaman vermeli” cümlesinin altını çizdikten sonra yine yorumunu ekledi:

“Bu fikirler aynen 21 Ekim 1961 Protokolü imza edilmeden önce benim karşımda olan generallerindi.”

Okuduğu her satırda kendi yaşadıklarına bir benzerlik, kendi düşüncelerinden bir parça bulan albay heyecanlanmıştı.

Babeuf’ün: “Diyorum ki, bu durum artık sürüp gidemez, eğer hükümet bu yürekler acısı durumu değiştirmenin yollarını aramazsa, ondan şikayete hakkımız vardır. Hükümetin elinden bir şey gelmiyorsa, bu yollan araştırmak ve onları göstermek hakkımızdır” satırlarının yanma da not aldı:

“Bu da benim ihtilallere kalkıştaki felsefemin kaynağıdır.”

Fransız devrimcisinin, halkın hizmetinde bir meclis için, üyelerinin, halkın çektiklerini ve gereksinimlerini daha içten duymaları, yoksulluğu ve bilgisizliği ortadan kaldırma isteğinde daha yürekli, daha güçlü olmaları yolundaki dileklerini dile getirdiği satırların yanına da kendi satırlarını ekledi:

“Böyle bir Millet Meclisi'ni Allah Türk Milleti’ne ne zaman nasip edecek acaba? Görenlere ne mutlu. Ben de görürsem gözüm arkada gitmem.”

Duygularını, okuduğu kitabın kenar boşluklarına sıkıştırdığı satırlara döken albay, "Zavallı Türkiye, 1964'te 1792 Fransa’sını yaşıyor, ne acıdır" dedi, yazmayı sürdürdü:

“Açık rejim diye milleti aldatarak idare eden demokrasi kahramanı efendiler” bu kitabı okursa, öldürülmek istenen Aydemir'in neden asi albay olarak iki defa silaha sarıldığını daha iyi anlarlar.

Yaşadığım müddetçe toplumu bu insan sömürücülerinden kurtarmak için yapmayacağım mücadele yoktur.

 Büyük Allah’ım bunlarla savaşmak için bana biraz daha ömür ve fırsat ver.

Bütün bölümlerinde olduğu gibi, kitabın son bölümünde de kendisiyle benzerlikler bulan albay, idam cezasına çarptırılan Babeuf'ün karısına ve çocuklarına yazdığı son mektubu birkaç kez okudu.

 Fransız devrimcisinin, ailesine yazdığı, “Bana olan sevginiz sizi bütün bu belalara soktu. Türlü eziyetlere ve yoksulluklara katlandınız, vefalı yüreklerinizle bu uzun, bu ezici duruşmanın acı zehrini benimle beraber içtiniz, sonuna kadar” satırlarının yanına, “Benim aile efradım da aynı günleri yaşadı” diye not aldı.

Babeuf’ün uzun mektubunu belki dördüncü kez yeniden okurken, onun “İnsan, yurdu için ölmeye, ailesinden, çocuklarından, sevgili eşinden ayrılmaya katlanabilir, ama, özgürlüğün elden gideceğini, bütün gerçek cumhuriyetçilerin en korkunç akıbetlere uğrayacağını göre göre ölmek zor” satırlarının da altını çizdi. Bu satırların karşısına da not aldı:

Şu anda taşıdığım hisleri, kaç yüz sene evvel taşımış, hayret ediyorum. Ne kadar benzerlik var, şaşıyorum.

Albay, mektubun son bölümünü okudu:

“Hiç ummuyorum ya, şimdi Cumhuriyet’in ve ona bağlı kalanların göklerinde patlamak üzere olan o korkunç fırtınadan sağ çıkarsanız, yeniden rahatlığa kavuşup kara bahtınızı değiştirmenize yardım edecek dostlar bulabilirseniz, size öğüdüm şudur: bir arada, birbirinize bağlı yaşayınız!

 Eşimden istediğim, çocuklarını bağrına basması; çocuklarımdan istediğim de, analarını sayıp sözünden çıkmamaları, şefkatine layık olmalarıdır. Özgürlük uğrunda ölen birinin ailesine yaraşan erdemlilik örneği olmak ve bütün iyi insanlara kendilerini saydırıp sevdirmektir.”

Babeuf, karısına da şöyle yazıyordu:

“Sana bıraktığım tek şey, yalnız ünüm olacak benim. Senin de, çocukların da onunla avunacağınızdan eminim.

 Kocanızdan, babanızdan söz edilirken, ‘Sapına kadar dürüst bir insandı’ dendiğini duymak hoşunuza gidecek.”

Albay, kitabı kucağına bırakıp, gözlerini hücresinin duvarına dikti. Mamak'taki duruşmalar sona erdiğinde, Yargıtay'ın kararının  Meclis görüşmelerini beklemeden vasiyetini hazırlamış, ölümünden sonra açılmak üzere güvendiği ellere teslim etmişti.

 Dokuz ay geçmişti üzerinden. Babeuf'ün son mektubunda yazdıklarıyla, kendi vasiyetinde yer alan satırlar arasındaki tek fark ifade değişiklikleriydi.

 Kitaba, “Vasiyeti karşılaştıranlar hayret içinde kalabilirler. Ben de aynı şeyleri eşime ve evlatlarıma bıraktığım için şu anda rahatım zaten” diye not aldı.

Babeuf'ün, ölüme gitmeden önce yazdığı mektubun son satırlarını da dikkatle okudu:

“Kötüler benden güçlü. Savaşı bırakıyorum. Tertemiz bir vicdanla ölmenin de tadı var. Benim için tek acı, yürekler acısı olan, sizden ayrılmak, canım dostlarım, en çok sevdiklerim! Kopuyorum aranızdan. Yapacaklarını yaptılar. Allahaısmarladık. Tekrar tekrar allahaısmarladık.”

 

Albayın, onu ölüme götüren asi kanı harekete geçti.

O, savaşmak için biraz daha ömür istiyordu. Ölmek olasılığı ne büyük olursa olsun, yaşamaya dair küçük olasılığa, büyük ümitler yüklüyordu. Ölümünün ailesine nasıl bir acı yaşatacağını düşününce, asi kanı daha hızlı akmaya başladı, yeniden kalemini oynatmaya başladı:

“Büyük Allah bu sayfadan beni mahrum bırakacak inşallah. İmanım, ümidim tamdır. Yeni bir kurtuluş mucizesi doğacaktır. Bu kitap tam beni anlatan ve bugünkü Türkiye'yi iyice canlandıran bir şekilde yazılmış. Bu kadar benzerliğe şaşmaktan başka bir şey diyemeyeceğim. Kritik bir günümde okudum. Fakat Gracchus Babeuf'ün sonucundan sarsılmadım. Şu anda demir gibiyim. Geleceğime her zamanki gibi ümitle bakıyorum. Allah'a güveniyorum. İnşallah kurtulacağım. Geride kalan sevdiklerime gözyaşı döktürmeyeceğim.”

Albay, o geceyi ve bir sonraki geceyi de umut içinde geçirdi...

4 temmuzu 5 temmuza bağlayan gece, yatağında derin düşünceler içindeyken, kendisine doğru yönelen ayak sesleriyle yerinden doğruldu, hücre kapısının açılmasını büyük bir soğukkanlılıkla izledi...

 O anda her şeyin bittiğini anlamıştı... Üzerinde Harbiye rozetinin takılı olduğu siyah dik yakalı kazağını, gri pantolonunu giydi, yanındakilerle birlikte cezaevi müdürünün odasına kararlı adımlarla yürüdü, Beyaz idam gömleğini giydi... infaz yerine giderken de aynı soğukkanlılık içindeydi.

 Darağacına doğru hızlı adımlarla yürüdü, sehpaya çıktı...

 Cellata, “Kendi işimi kendim görürüm” dedi ve “memleket için hayırlı olsun...” diye bağırdıktan sonra ayağının altındaki sandalyeyi tekmeledi... Saat 02.55'i gösteriyordu...

Albayın evinde o gece büyük bir kalabalık ve acı bir bekleyiş vardı... Eşi ve kızına saatler önce sakinleştirici ilaçlar verilmişti. Sabaha doğru kapı çalındı ve albayın eşyalarıyla birlikte, idamın gerçekleştirildiği haberi de geldi... O gün albayın evine koşup gidenler arasında yalnızca Mustafa Türker değil, daha bir hafta önce aynı acıyı yaşamış olan Esma Gürcan da vardı...

Yenik ihtilalcinin cenazesi, ailesi ve yakınlarından oluşan dokuz kişilik bir topluluk huzurunda, Cebeci Asri Mezarlığı'nda, dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın yanındaki mezara kondu.” 

 

HARBİYELİLER

Harbiye II. sınıftan Günugur  Teciman, Benal Tanıl, Abdullah  Akyurt ve Sülayman Kansız  I.Sınıftan İlker ve Oktay ve sivil olarak Aptullah’ın Hemşerisi Mesut  Komutanlarını son yolculuğuna uğurlamak  için mezarlığa gelmişlerdi.

 

Harbiyeli Benal TANIL :

“Biz Harbiyeliler sanki her gün asılıyorduk. Komutanlarımız ölüme giderken bir şey yapamamaktan kahroluyorduk.

Komutanımız AYDEMİR’in asılacağı cezaevi  çevresini de dolandık. Emniyet güçleri zor kullanarak bizi uzaklaştırdılar. Biz de naaşını getirecekleri Cebeci asri mezarlığına gittik. Komutanımın gömüleceği mezar yeri belliydi.Bir hafta önce asılan komutanımız Binbaşı Fethi Gürcan’ın  mezarının yanındaki yer ayrılmıştı. Süleyman Kansız’ı  mezarı kazdırıp hazırlaması için gönderdik. 05:00 civarındaydı. Albayımın naaş’ı geldi. Komutanımın naaş’ı yıkanırken bizde dışarıda albayımın akrabası Ayhan ağabey ile ağlayıp bekliyorduk. Sanki ciğerlerimiz sökülmüştü. O sırada askeri araçlar geldi.Arabanın birinden iki yıldızlı general indi. Tümgeneral  Burhan ERCAN’dı.

Bizi görünce sinirden köpürdü.

-Sizlerle burada mı buluşacaktık. Dirisinin peşinden gittiniz akıllanmadınız şimdi de ölüsünün peşinden mi gideceksiniz?”

Koca koca yarbaylar,  albaylar saklanacak delik ararken genç Harbiyeliler sorumluluk altında  eziliyor genç yürekleri deliler gibi atıyordu. Neredeydi, mangalda kül bırakmayan koca ihtilalci kurmaylar…

 

Dışarı bırakılan Harbiyeliler kendilerine yol göstermeleri için, komutanlarını kurtarmak için bunlara koşmuşlardı. İhtilalci diye bildikleri bu kurmaylardan ne ses ne çaba görmüşlerdi. Değişik ihtilalci grupların liderleri suspustu. Talat Aydemir’i burun kıvırarak beğenmeyen büyük kurmaylar yer yarılmıştı içine girmişlerdi.Tam siperdiler.

 

 

 

Fethi Gürcan onların bir kısmına teşhisini koymuştu daha önceden. “Onlar İhtilalci değildiler.. Yazı yazarak, bildiri dağıtarak, demeç vererek, çene yaparak ihtilalcilik yaparlardı.”

Bir teğmenin deyimiyle “Apartman sandıkları gecekondu” çıkmıştı. Bu gecekondular, sanki için için komutanlarının ölüme gidişini ister gibiydiler.

Tabii senatör olanlar  oylamada açık gizli bu tavrı sergilemişlerdi. Meclis dışındakiler 27 Mayıs’ta omuz omuza oldukları Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın ipe çekilmelerini adeta bekler gibiydiler. Onlar ortadan kalkınca meydan onlara kalacaktı. Albaylar, yarbaylar, binbaşılar, yüzbaşılar…. Yoktu…Yalnızca onlar vardı. Harbiyeliler. Harbiyeliler. Yalnızca Harbiyeliler…21  Mayıs günü silahı da en son bırakan Harbiyeliler.”

 

CESUR YÜREK

 Fethi Gürcan’ın asılıp, Talat Aydemir’in 1 hafta sonra asılması üzerine; Yeni Tanin Gazetesi Fıkra Yazarı Aziz Nesin tarihin akışı içinde “bu bekletilişi” aşağıdaki yazısı ile değerlendirmiştir.

 

Kırk Sekiz Saat Bekletilen Gemi

 Aziz Nesin

Dünya tarihinin en alçakça yargılanmalarından biri belki de başlıcası Mithat Paşa davasıdır.

 Bu davanın acı sonu ve o korkunç siyasî cinayet, satılmışlarını bu siyasî davada oynadıkları alçakça rol bir yana, bu eski olayda beni en çok üzen, Ahmet Mithat Efendi gibi büyük bir yazarın, yazılarıyla Abdülhamit'i desteklemiş, bir büyük caniyi haklı göstermeye çalışmış olmasıdır.

 Bilindiği gibi, Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) yapıcısı Mithat Paşa Yıldız'daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, yapma ve uydurma suçlardan mahkûm edilir.

 Sonradan boğdurulacağı zindana sürgün edilecektir. Bir gemiye bindirilip, gemi kalkar... Ama Boğaz'dan dışarı çıkmaz. Kız kulesi önüne gelinde demir atar, durur. Kırk sekiz saat burada yatar gemi, ondan sonra yol alır.

 Meraklı birkaç kişi;geminin neden Kızkulesi önünde demirleyip kırk sekiz saat kaldıktan sonra yola çıktığını bir türlü anlayamamışlar.

 Pek öyle üstünde durup düşünen de yok ya...Mithat Paşa kimdir, ne yapmak istemiştir, Abdülhamit ona neden kızmıştır? Bütün bunlar kimin umurunda...

Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı var. Mithat Paşa'nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı makinası mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırk sekiz saat Kızkulesi açığında demir atıp durdu ?

Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit'e sormuşlar. Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermiş:

 “Mithat Paşa'nın uğruna kendisini feda ettiği millet, bakalım onun için ne yapacak Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde kırksekiz saat beklettim.”

 Mithat Paşa'yı, milletinin Anayasa’yla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, kırksekiz saat değil, kırksekiz gün Kızkulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yok: Sağır bir ortam, sağırlaştırılmış bir ortam, vurdum duymaz olmuş bir ortam...

 Tanrının yeryüzündeki gölgesi (Zillullah-ı fil-alem) olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyor. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyor.

 Mithat Paşa'nın hapsedildiği gemi Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalar, İstanbul'da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma ayaklanma başlangıcı olsa, kurnaz padişah, Mithat Paşa'yı Taif Zindanı’na göndermekten vazgeçecek. Ya bir aff-ı şahane, ya bir karar değişikliği...

Ama, Mithat Paşa'nın kiralık, satılık kalemleri, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmakta, onun doğru olduğunu millete ispata çalışmaktadırlar.

Kısaca anlatmaya çalıştığım, ortamın sağırlığını gösteren bu olay, beni çok düşündürür.

Mustafa Kemal'i düşünürüm; milletinin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını saltanatı suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal'i...

Makamı saltanatın elinde Mustafa Kemal'in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığı’nın en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal'in idamına fetva vermiştir.

Biliyorum, pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler, kızacaklardır.

 Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum: İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal'i padişahçı ve emperyalist uşağı kuvvai inzibatiye ele geçirip yakalamış olsaydı.

Mithat Paşa’yı hapsettiği gemiyi de İstanbul Limanı’nda kırksekiz saat bekleten Sultan Abdülhamit gibi, Sultan Vahdettin de Mustafa Kemal'i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye kırksekiz saat, kırksekiz gün, kırksekiz hafta bekletseydi, ne olurdu, dersiniz ?

Uğruna canını koyduğu insanlar, Mustafa Kemal için ne yaparlardı?   Bu varsayımın pek çok kişinin canını sıkacağını biliyorum: Başka birşey, bir başka varsayım daha söylemek isterim. Mustafa Kemal'in idam fetvasına meşihat mührünü basmış olan din adamı, bugün aramızda yaşayabilmiş olsaydı, hepimizden çok Atatürkçü kesilecek ve herkesten çok "Atam sen ölmedin, kalbimizde yaşıyorsuuuun!" diye bağırmaktan sesi kısılacaktı.

Toplumumuz, Mithat Paşa dönemi sağırlığından bugün ne oranda bir duyarlığa gelmiştir?  Sağır bir ortam...

Ama gerçek ulus severler ortamın sağırlığına kızmazlar, bilinçle duyarlı bir ortam yaratmak için yine de çalışırlar.

 

 

FETHİ GÜRCAN’IN MUŞTASI=VURUCU GÜÇ

Dr. Hikmet Kıvılcımlı  azdığı kitap ve makaleriyle bilimcil sosyalizme not düşüyor.İşte yazılarından bir demet;

“Bir avuç fınans kapitalistin yerli tefeci-bezirgânları dümen suyuna alarak memleketi soyup soğana çevirmesi, başta dargelirli silâhlı kuvvetler gelmek üzere tümüyle halkı öyle çileden çıkarmıştı ki, 27 Mayıs dinamit fıçısının içine atılmış bir kıvılcım olmuştu. Yığılan hoşnutsuzluk, yalnız silâhlı kuvvetler bendi ile tutulabiliyordu. O bendin, en beklenilmedik yerinde açılan bir çatlak, bütününü sebâ sellerine kaptırıp sürüklemişti.” 

 

”Bir de 27 Mayıs'ta gözlerimizi açınca baktık ki: Atı alan Üsküdar'ı geçmişti. Sıvas Kongresi'nde gerçekleştirilemiyen Amerikan mandalığı : NATO, CENTO, SEATO'nun atom şemsiyeleri altında, Türkiye'yi uluslararası Finans - Kapitalin "Topa-et, İşe-et, Zevke-et" dedikleri kasaplık koyun eti etmişti. Millî Kurtuluşun yerini yabancı üslerin ABC silâhları tutmuştu. Ve Türkiye dünyanın en geri, en dinamizmini yitirmiş ülkeleri sırasına girmişti.”

        “ Türkiye'de Genç Osman'danberi, oportunistlerin "Tepeden inme" diye kötülemiye yeltendikleri bir "Yukarıdan" etkili ilericilik ve devrimcilik eylemcileri vardır. Onun benzerlerini Batı'da, hattâ Deli Petro tipiyle Rusya'da da görürüz. Daha çok doğuş halindeki Burjuvazinin özlemleri yönünde bir gelişim sayılabilir. Özellikle Tarihcil Devrim gelenek - görenekleriyle kurulmuş toplumlarda bu eğilim daha başlıbaşına bir anlam taşır.

         Türkiye'nin en az Tanzimat'tan beri geçmiş devrimcil olaylarına bakalım. Antika "İlmiyye - Seyfiyye" ikilisinden özellikle "Seyfiyye"ye karşılık düşen, tek sözcükle Ordu : hep düzenlice ileri devrimci aksiyon vurucu gücü olmuştur, ve olmaktadır. Bu bir "tesadüf" veya "şans" değildir. Osmanlılık "400 arslandan" (Engels'in "Askercil Demokrasi" dediği) göçebe Savaşçılların (cengâver Gaaziler, Savaş İlb'lerinin) kurdukları ve 500 yıl güttükleri bir toplumdur.

         Gerek Birinci Kuvayimilliye günlerinin, gerekse 27 Mayıs ihtilâlinin vurucu gücü olan Ordu İlb'leri, Tarihimizin o idealist Dirlikçi gelenek - göreneklerinin mümessilidir. Bilimcil Sosyalizmde : Gelenek - Görenek adıyla özetlenecek Tarihcil Üretici Güçler ile, Kollektif Aksiyon (Elbirliğiyle Eylem) İnsancıl Üretici Güçler vardır. Türkiye Devrimler Tarihinde Ordu, o 500 yıllık Dirlikçi Ülkü İlb'inin (Tarihcil Gelenek - görenek + İnsancıl Kollektif Aksiyon) güçlerine en orijinal odak olmuştur, ve olmaktadır.

         Niçin olan şeylerin adlarını koymıyalım. En son Birinci Millî Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, 27 Mayıs ihtilâlinde de Sosyal Sınıfların yönünde, neredeyse bağımsızmışça görüntüler alan bir Vurucu Güç vardır. Bu Vurucu Güç, "Devleti" ve "Memleketi" koruma ve kurtarma sorumluluğunu duyan Antika Osmanlı "Sünûf'ü Devlet"inin, (İlmiyye + Seyfiyye + Mülkiyye + Kalemiyye) diye adlanmış 4 Devlet Sınıfları'nın Tarihcil ve Sosyal kalıntısıdır. Bu olumluluk, "Kalıntı"dır diye hor görülemez. Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, Teoride yerini ister istemez alır.   

 

27 Mayıs'ın Devrimci askerleri, mutlak askercil "İtaat"in sirkesini, sarımsağını Anayasa bilincine üstün tutsaydılar : Türk Ordusunun Horasan Erleri çağından kalma "Tarihçil Devrim" gelenek ve göreneklerini ne yaşıyabilirler, ne yaşatabilirlerdi. 27 Mayıs'tan sonraki gelişimde beliren bütün eksiklikler : askercil "Körü körüne itaat" alışkanlıkları lehine zekâlardan bile bile yapılmış fedakârlık telkinlerine dayanır. Türkiye'de üretici güçlerin gelişim temposu yalnız "İŞÇİ SINIFI"nın aksiyonu ile hızlanabilirdi. 27 Mayıs, Türkiye'de işçi sınıfı düşünce ve davranışlarına ilk defa tolerans göstermekle, Ağalarla Şirketlerin 27 Mayıs'tan bekledikleri "İtaat" uğruna "Zekâ"larının daha aşırıca zincirlenemediğini ispatlamıştır.

 

O zaman Türk ordusuna tek yol kalıyor. Halk ordusu olmak. 27 Mayıs ve sonrası, o çabanın bir denemesidir. Bilince çıkamadığı için kör dövüşüne dönmüştür