ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  BEN IHTILALCIYIM

XII BÖLÜM

 

VE ONLARIN ARDINDAN

 

“27 Mayıs devriminin nirengi-noktasına oturtuluşu gerekti. Bunu en az sarsıntı ile yapabilecek "Tek Adam" İsmet Paşa'ydı. Paşa'nın görevi, 27 Mayıs derdimendi Aydemir-Gürcan ikilisinin asılmasıyla bitti. Artık koalisyon kabinesine finans-kapilalin ihtiyacı kalmamıştı. Kendi kabinesi başı çekmeliydi. Amerikan casus başlarından CİA Generali Porter, Ankara'ya gönderildi." 

 

 

       “  27 Mayıs'ta, yığınlara tanınan sınırlı özgürlükten sonra devrimci hareket gelişmeye yığınların ekonomik mücadelesi gün geçtikçe güçlenmeye başladı. 27 Mayıs'ın devrimci özününün canına okuyan yerli - yabancı parababaları, güçlenen devrimci kavgadan da gocunmaya başladılar. Silâhlı milis (toplum polisi) teşkilâtı kurdular. Devrimci öğrenciler sokak ortalarında kurşunlanmaya başladı.

         Devrimci ordu gençliği, halkının devrimci kavgasını görmezlikten gelemezdi. 69 deniz subayı bildirisi ile Devrimci İşçilerin, köylülerin, gençliğin yanında olduğunu kamu oyuna bildirdi.” 

Fethi GÜRCAN’dan Öner GÜRCAN’a

Sarp KURAY

9 Ocak 1970’te sabah erken saatlerde, tutuklu bulunduğum Gölcük - Güllübahçe Askeri Cezaevi’ne gelen bir deniz albayı:  “Hemen hazırlan, resmi elbiselerini giy, donanma komutanı seni istiyor.” dediği zaman Bütün eşyalarımı alayım mı ? sorusunu sordum.

Albay resmi bir tavır içinde “Hepsini al, bir daha buraya dönmeyeceksin” yanıtını verdiği anda, hayatımda yeni bir sayfanın açıldığını hissetmiştim.

O tarihte Donanma Komutanı Oramiral Turgut Uzel idi. Daha önce kendisiyle bir kez, komutan vekilliği yaptığım Işın Gemisi’ni özel olarak denetlemeye geldiği zaman konuşabilme fırsatım olmuştu. O gün bana bazı övücü sözler sarf etmiş ama siyasetle bu denli yakın ilgilenmemin başıma büyük işler açabileceği uyarısını da yapmıştı.

 Turgut Paşa’nın yeniden hareketlenmeye başlamış cunta örgütlenmeleriyle yakın bir ilişkisi yoktu. Deniz Kuvvetlerinde bu örgütlenmede hiyerarşide Oramiral Kemal Kayacan’ın ismi öndeydi.

 Turgut Paşa beni odasında kabul etti. Komutan, dört arkadaşımla birlikte Yüksek Askeri Şura’nın kararıyla ordudan atıldığımızı bildirdi ve resmi evrakı bana imzalattı.

YAŞ kararında isimleri geçen diğer dört arkadaşımın kimliklerini öğrendiğim anda şaşkına dönmüştüm. Çünkü bu genç subayların gelişen olaylarda, ordudan atılacak bir boyutta rolleri olmadığını biliyordum. Liste yanlış düzenlenmişti.

Bu itirazımı Donanma Komutanı’na ilettiğim anda, kendisi sakin bir tavırla “bunu ben de biliyorum ama Ankara böyle istiyor” yanıtını verdi ve devamla “sizi çok uyardıklarını ama söz dinlemediğinizi söylüyorlar, son bildiri bardağın taşmasına neden oldu.” diyerek beni sivil hayata doğru uğurladı.

Donanma Komutanı ile yaptığım kısa konuşma ister istemez kafamda bazı geriye dönüşleri ateşleyici olmuştu.

 Daha bir yıl önce, Deniz Harp Okulu Subay Taburu’nda okurken özel olarak ziyaretime gelen ve benimle uzun bir görüşme yapan Tuğamiral Bülent Tarkan (Bu subay, 9 Şubat 1962 tarihli bir protokol ile ihtilal yapmaya karar veren illegal bir örgütün üyesidir ve protokolde imzası vardır. Aynı zamanda Yassıada İrtibat Komitesi’nde görev yapmış ve Adnan Menderes’in idamında hazır bulunmuştur.) beni adeta sorgulamış ve ordu tabanında giderek yaygınlaşan hareketimizin düşünce yapısını öğrenmeye çalışmış ve benden aldığı yanıtlar karşısında asabileşerek, adeta gözdağı verir bir biçimde;

  “Ankara’da ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen komutanlar var, ayrı örgütlenmeye gerek yok, bir çatı altında toparlanmak gerekir” sözleriyle bir çıkış yaptı.

 Ben o tarihte bu kitapta tüm detaylarıyla anlatılan 22 Şubat ve 21 Mayıs dönemleriyle ilgili derinlemesine bilgi sahibi olmadığımdan, Bülent Paşa’ya verdiğim yanıtı yalnızca ideolojik bir çerçeveyle sınırlayabildim ve “Yön ve Devrim Gazetesi çizgisinde olmadığımızı” örgütlenmede de bu hiyerarşik yapıdan uzak durarak bağımsız kalacağımızı bildirdim.

Konuşma bitmişti. Ankara’dan özel olarak gelmiş paşa benim tespitlerimden memnun olmamıştı.

Demek ki Donanma Komutanı’nın da sözünü ettiği “Ankara” bizim bağımsız duruşumuzdan, eylemlerimizden ve düşüncelerimizden rahatsız olmuş, tasfiyeyi başlatmıştı.

 Yalçın Küçük “Türkiye Üzerine Tezler” kitabında bu dönem için, tarihe ciddi bir not düşüyor ve Deniz Kuvvetleri’ndeki Ordu Gençliği Eylemciliği ile Hava Harp Okulu’nun Göksen’in kadroları arasındaki dayanışmayı anlattıktan sonra “Orgeneraller kendi dışlarında bir inisiyatif görüyorlar. Kabul etmeleri mümkün görünmüyor.” demektedir.

Evet şu tespiti yapmak gerekiyor: 12 Mart öncesinde, devrimci ordu gençliği içinde başlatılan ilk tasfiye hareketi budur.

 Daha 12 Mart’a 15 ay vardır ve Ankara düğmeye basmıştır. Mesaj nettir: “Ya bizimle birlikte olacaksınız yada tasfiye edileceksiniz.”

Bu noktayı iyi kavrayamadığımız taktirde hem, 12 Mart’ın kirli ve karanlık yüzünü yani Derin Devlet operasyonunu çözemeyiz hem de ordu içindeki devrimci birikimin başından geçenleri tam olarak anlayamayız.

 Benim ordudan atıldığım tarihte Kara ve Hava Kuvvetleri bünyesinde güçlü beraberlikleri olan hareket, hiyerarşik yapıdan tamamen bağımsız, anti emperyalist ve sosyalist düşünceli bir yapıdır.

 “69 Subay Bildirisinde” belirtildiği gibi,

            “Ne rütbe, ne nişan peşindeyiz

            Erzurum kongresinde üniformasını bırakan

            Mustafa Kemal’in sönmez ateşindeyiz.”

 

Diyerek ve bunu uygulayacak bir mücadele anlayışına sahiptir.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı da bu konuda tarihe bir not düşmektedir.

 “27 Mayıs’da yığınlara tanınan sınırlı özgürlükten sonra devrimci hareket gelişmeye, yığınların ekonomik mücadelesi gün geçtikçe güçlenmeye başladı.

27 Mayıs’ın devrimci özünün canına okuyan yerli - yabancı para babaları, güçlenen devrimci kavgadan da gocunmaya başladılar. Silahlı milis (Toplum Polisi) teşkilatı kurdular.

Devrimci öğrenciler sokak ortasında kurşunlanmaya başladı.

Devrimci Ordu Gençliği, halkının devrimci kavgasını görmemezlikten gelemezdi.

 “69 Deniz Subayı Bildirisi” ile devrimci işçilerin, köylülerin, gençliğin yanında olduğunu kamuoyuna bildirdi.

 O sırada uluslararası para babalarının yayın organı Times şöyle yazıyordu. “Türkiye de sosyalistler orduyu iktidara getirmek istiyor” para babalarının ne yapıp yapıp ordu gençliğini frenlemeleri gerekirdi.

 İlkin bildiriye imza koyan Beş  Deniz Subay’ı atıldı”

İçinde yaşadığımız günlerde, bazı emekli paşaları bütün ulusal kanallarda izliyorum.

ABD karşıtı ve anti emperyalist nutuklar atıyorlar. Geçmişi bilmesek neredeyse biz de inanacağız.

 Öner Gürcan’ın yazdığı bu kitapta, bir dönemini, belgelerle çok açık bir şekilde anlattığı gibi, 27 Mayıs politik devrimi sonrasında ordu gençliğinin öncülük yaptığı 22 Şubat, 21 Mayıs ve 9 Martta gerçekleştirilen tasfiyeler “NATO ve ABD’nin kontrolünde komuta kademesi” tarafından yürürlüğe sokulmuştur.

Tasfiye süreçleri kirli ve karanlıktır.

 Aynı zamanda çeşitli politik oyunlarla doludur.

Bir derin devlet tartışması yapılacaksa, 27 Mayıs’ın tasfiyesi, 21 Mayıs Askeri Ayaklanması’nın bastırılma planları, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbesindeki NATO ve ABD’nin rolü, devlet içinde ve dışında illegal teşkilatlanmaları ve bunların eylemleri tam anlamıyla açığa çıkarılmadan sonuca gidilemez.

Bu gün bütün ulusal kanallarda, devamlı konuşturulan emekli generallerin bu süreç kirli ve karanlık yüzüyle ortada dururken, o dönemleri atlayarak veya yok sayarak ABD karşıtı anti emperyalist bir söylem içine girmeleri “Öteki” gördükleri her kesime: “Amerika’nın oyunlarına ne diyorsun?” gibisinden sorular yöneltmeleri, kendilerini gülünç duruma düşürmekten ve kafalarda yeni sorular uyandırmaktan başka bir işlerlik görmemektedir.

Tarihsel olarak bu dönemi yaşamış ve ağır bedeller ödemiş bizlerin, kendilerine, şu soruları sorma hakkı vardır:

a)         Bugün tüm yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya geldiğimiz, 1946’ lardan bu yana ülkemizde uygulanan NATO ve ABD konseptleri konusunda ne düşünüyorsunuz?

b)         Sizler o dönemlerde herhangi bir “tekstil fabrikasında ütücü” olmadığınıza göre bu gün lanetlediğiniz ABD politikalarına karşı ne gibi bir davranış içine girdiniz?

9 Ocak 1970 Günü Gölcük Donanma Komutanlığı’ndan gelişigüzel bir sivil kıyafetle ayrılıp, önce İstanbul’a geldim.

Benimle birlikte ordudan atılan teğmen arkadaşlarla buluşup bir bildiri kaleme alarak basına dağıttık.

 Bu bildiri o dönemdeki düşünce ve davranış yapımızı ortaya koyması açısından bir tarihi referans niteliği taşımaktadır.

“Biz beş subaydık, bir gün halktan yana çıktık, ordudan çıkarıldık.

 Biz beş devrimci subaydık Mustafa Kemal dedik, bağımsızlık dedik, emekli edildik bir sabah vakti.

Biz genç devrimcileriz şimdi, kendini halkın kurtuluşuna adamış savaşçılarız ve devam ediyoruz kavgamıza kaldığımız yerden.

Devrimcinin her yerde ve her zaman devrimci olduğunu bilerek ve söyleyerek devrimci andımızı ve uygun adım yürüyerek halkımızla birlik, devam ediyoruz kavgamıza kaldığımız yerden.

Ve başkaları devam edecekler kavgalarına yani savaş arkadaşlarımız, yani kavgadaşlarımız.

69 değil, yüzlerce, binlerce devrimci kardeşimiz halk olan, halktan yana olan ve onun bağımsızlık ve demokrasi kavgasına, insanca yaşama savaşına arka çıkan devrimci arkadaşlar devam edecekler kavgalarına.

 Hem de hiçbir kişisel çıkar gözetmeden, hem de halktan kopuk ihtirasların izlerini içlerinde taşımadan, hem de her şeyin gerçek sahibinin, her şeyin gerçek üreticisi emekçi halkımız ve yoksul yığınlar olduğunu bilerek devam edecekler kavgalarına.

Buna inancımız tamdır.

Çünkü düne kadar biz de onlardan biriydik.

 Farkımız yoktu 69’lardan, yüzlerden, binlerden. 69’ları, yüzleri, binleri bir avuç başı bozuk, beş solcu hayta biçiminde ufalayıp küçültmenin hesabına emekli olduk.

 Ama neyi değiştirecekti bu, devrimci kardeşlerimizin savaşma azmine gem mi vuracaktır, devrimci dayanışmayı mı kıracaktır, bağımsızlık kavgasını mı durduracaktır. Korku mu salacaktır yüreklere durumumuz.

           

 Bilmezler mi ki biz kişisel çıkarlar peşinde değiliz, bilmezler mi ki biz kendimizi devrime adamışız ve bilmezler mi ki bizim kavgamız onlarla değildir.

 Biz başta emperyalizm ve onun yerli uşaklarıyla savaşıyoruz.

  Savaşa katılan herkes dostumuz karşı çıkan herkes düşmanımızdır.

Bizim onlara söyleyecek başka sözümüz yok. Bizim artık boşa söyleyecek sözümüz de yok.

Artık kavganın göbeğindeyiz. Demokratik halk iktidarı için yola çıktık.

 Görevimiz devrimciler olarak halkımızla organik bağlar kurmak, savaşı onun içinde, onunla omuz omuza sürdürmektir artık.

Bu görev yalnız bizim değil bütün devrimcilerindir. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin bir takım oyunlarla çelişkileri gizlemeye çalıştığı bir ortamda ayrılıklar ve tartışmalar sona ermeli ve eylem içinde birlik sağlanmalıdır.

Biz beş devrimci olarak üniformalı ya da üniformasız bütün devrimcilere bir çağrıda bulunuyoruz: bizi daha fazla bölmeden düşman, gelin kavgada birlik olalım, birbirimizi “hain” diye damgalamadan fabrikaya, tarlaya dostça dalalım.

Artık boşa söylenecek sözümüz yok. Kederli de değiliz askerlikten ayrılışımıza.

 Biliyoruz ki  bu bir üniforma değişimidir.

 Bundan sonra üniformamız köylünün tarlada, işçinin fabrikada giydiği giysi, kışlamız tüm Anadolu dur.

 Yüreğimiz devrime inançla doludur.

Selam olsun halkımıza.”

Ertesi gün ailemin yanına Ankara’ya geçtim.

 24 yaşındaydım ve yıllar önce büyük ideallerle terk ettiğim Hukuk Fakültesi’ne geri dönüyordum.

Benim cezaevinde kaldığım süre içinde Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi’nden de tasfiyeler başlatılmıştı.

Ankara’da babamın evine indiğim gece Deniz Lisesi’nden atılmış çok sevdiğim Murat Yedican yanında Atatürk Lisesi’nde okuyan devrimci bir arkadaşıyla ziyaretime geldi.

Murat ile gelen, devrimci genç, Türk Ordusu’nda özellikle de genç subayların gönlünde efsaneleşmiş Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın küçük oğlu Öner Gürcan’dı.

 Onu karşımda görünce heyecanlanmıştım. Babasına yönelik büyük bir sevgim ve bağlılığım vardı. Babası idam edildiği zaman 12 yaşında bir çocuk olan, bu genç şimdi 18 yaşında bir devrimci olarak karşımda duruyordu.

Babasına çok benzeyen bu delikanlı, son derece terbiyeli, zeki, heyecanlı ve samimi bir kişiliğe sahipti. Onu ilk tanıdığım andan itibaren çok sevdim. Öner’i o gece tanıdım ve Marmara Üniversitesi Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde hayata gözlerini kapadığı 10 Ağustos 2004 tarihine kadar uzanan mücadele sürecinde hep birlikte oldum.

 İlişkimizi hiç bozmadı ve yoldaşlığımıza asla darbe vurmadı. Yükselme dönemlerimde köşe kapmaya zıplayan soytarılara, çöküş döneminde gemiyi terk eden kapkaççı bezirgan farelere hiç benzemedi.

 Zaman zaman hayatımızda bazı kopukluklar yaşandı, aramıza coğrafyalar girdi. Beni eleştirdiği dönemler oldu. Ama her defasında bunları birlikte aşabilecek yoldaşlığı ve güveni yaralı yüreğinde hep taşıdı.

 Öner de üzerinde büyük oyunlar tezgahlanmış ama yılmadan savaşmış iki devrimci kuşağın içinde kararlı bir tarzda yerini aldı ve mücadelenin hakkını verdi. Her koşulda dillendirdiği gibi babası Fethi Gürcan’a layık bir hayat yaşadı.

 Zaman zaman büyük acılar çektiğini biliyorum ama onun en güzel yanı bunları dillendirmemesi ve içine atmasıydı.

Güzel yanı diyorum, belkide bir çok okuyucu bu tespitime katılmayacaktır ve keşke konuşsaydı diyecektir.

 Bu dönemler bir sevda masalı gibidir, bir türkü peşine gitmek kadar sahici ve sadedir.

 “Ferhat ve Şirin’in Masalı’na” çok benzer.

 Belki dağ delinmemiştir ama halka bunun imkansız olmadığı ve nasıl delineceği gösterilmiştir.

 Öner de bu masal gibi mücadelenin yitik Ferhat’larından biridir, yaralı yüreğiyle oyunun kuralına hep uymuştur.

Ağabeyi Ömer Gürcan onun yeniyol.org sitesindeki “22 Şubat 1962 Direnişi” adlı makalesine yazdığı giriş yazısında onun bu yanının altını çok anlamlı bir şekilde çizmiştir:

“Öner Gürcan, 1964 yılında 12 yaşında, babası “İhtilalin Süvarisi Fethi Gürcan’dan” aldığı “devrimci bayrağı” azimle ve onurla taşıdı.

   12 Martlar’da 68’li ağabeyi ve ablalarıyla omuz omuza DEV-LİS ‘li olarak hasta kalbine, sürünen ayaklarına rağmen, ezilenlerin yanında yiğitçe yerini aldı.

12 Eylül’de yeni kalp ameliyatı olmasına rağmen yurt içinde ve yurt dışında karşı devrimcilere ve cuntacılara karşı mücadelesine devam etti.

Vücudu bu devrimci yüreği daha fazla taşıyamadı. Bu yazı onun hasta yatağında dahi çalışmasına devam ederek, 10 Ağustos 2004 günü son noktayı koyduğu on yılı aşkın çalışmanın bir bölümüdür”

Türkiye devrimci hareketinin en büyük eksiklerinden biri de “referans” bozukluğudur.

Devrimci mücadelenin ikinci miladını oluşturan 1968 Devrimci Gençlik Mücadelesi’nde en birikimli öncü arkadaşlarımızın çoğu şehit edilmiş veya idam edilmişlerdir.

 Sonraki yıllarda onlar adına mücadeleyi devam ettirme iddiasında olanlar, kendi egemenliklerini ve meşruiyetlerini genç kuşaklar üzerinde sağlamak amacı ile yarattıkları kendi tarihleri “referans” olma kalitesinde değildir.

 Yanlış ve eksiktir.

 Bu çarpıklığın bedeli ağır ödenmiştir.

 Öner Gürcan 12 yaşından itibaren, korkusuzca ölüme giden devrimci bir babanın, bir efsanenin manevi sorumluluğu altında yetişmiş çok küçük yaştan itibaren, bedenine yapışan kalp romatizması ile birlikte yaşamış, ama yılmadan mücadele etmiş doğru ve namuslu “referans” olma kalitesinde bir devrimcidir.

Bu açıdan da yazdığı kitabın değeri daha da artmaktadır.

Öner beni kendisiyle buluştuğumuz hemen o gece ODTÜ de askeri öğrenci olarak okuyan ağabeyi Ömer Gürcan ile tanıştırmıştır.

 Ömer ile o gün  başlayan  mücadele arkadaşlığımız, en ufak ihanete yer vermeyecek şekilde bu günlere kadar sürüp gelmiştir.

 Ablaları Gülderen, en küçük kardeşleri Sema ve onun sevgili eşi Celal, ağır bedeller ödeyerek, her zaman ve her koşulda benimle birlikte olmuşlardır.

 İhtilalin Süvarisi Binbaşı Fethi Gürcan’ın ideallerine ve arkadaşlarına olağanüstü bağlılığı ve mertliği, onu çok küçük yaşlarında kaybeden çocukları tarafından sevgili anneleri Esma Hanımefendi’nin şefkatli korumacılığı ve fedakarlığıyla gelişerek bir gelenek olarak sürdürülmüştür.

Beni Askeri Tıbbiye’lilerle buluşturan Ömer olmuştur.

 10 Ocak 1970 sonrası, Askeri Tıbbiye’lilerle kader birliği yaptığım bir dönemdir.

Askeri Tıbbiye’liler olarak anılan “Askeri Fakülte ve Yüksek Okullar” daki devrimci askeri öğrenciler dönemin en aktif ve örgütlü güçlerinden birisidir. DEV-GENÇ saflarında son derece prestijli devrimci duruşları vardır

Bu örgütlenme de hiçbir hiyerarşik bağlantısı bulunmayan ve sosyalist düşünceli bir yapıya sahiptir.

Askeri Tıbbiye’lilerle buluştuğum gece, bu gün bile hafızamda tüm canlılığı ile yaşayan bir anımı aktarmak istiyorum : Ömer ve Öner beni onlarla tanıştırmak üzere Cebeci Tıp Fakültesi’nin bahçesine getirdiği zaman, fakültenin bütün duvarlarının denizcilerin yayınladığı “69 Subay Bildirisi’nden” bölümlerle donatılmış olduğunu gördüm. Fakülte kantininin yanındaki duvarda boydan boya:

            “Katiller

            Türkiye’de meydan boş değildir.

            Tüfeklerimizdeki mermi

            Mermilerimizdeki barut

            Yüreklerimizdeki ateş, yeter size”

Yazısı duruyordu ve altında THKO imzası vardı.

 Askeri öğrenciler o gün mücadelelerini bu isimle ifade ediyorlardı. Sonraki günlerde Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu ismi çok beğenmiş, arkadaşlarımızdan kullanmak üzere izin istemiş ve kullanmışlardır

 Heyecanlanmıştım.

Bildiriye Ankara ve İstanbul’da devrimci öğrenciler arasında büyük bir sahiplenmenin olduğunu duymuştum ama duvarları bu denli süslediğini ilk defa görüyordum.

 Demek ki Askeri Tıbbiye’liler bizlerle kucaklaşmaya hazırdılar.

12 Mart öncesi çetin döneme onlarla omuz omuza girdim.

Birlikte olduğumuz dönemde Askeri Tıbbiye’de de tasfiyeler başlatılmıştır.

Askeri Tıbbiye’deki tasfiye sürecini o dönemin popüler bir yayın organı olan Devrim Gazetesi’nden izleyelim.

 “Gerçekte, özellikle Baki Tuğ tarafından tezgahlanan devrimcileri sindirme tertipleri, iki Askeri Tıbbiye’linin derste sivil ve üniformalı on kişilik bir “komando” güruhu tarafından bıçaklanmasıyla başlamıştır.

Bu üniformalı üç - beş “komando” daha sonra devrimciler tarafından yakalanmış ve üstlerinde silah bulunmuştur. Ancak “komando”lar himaye görmüştür.

Bir başka Askeri Tıbbiye’li de Site Yurdu önünde Selim Kaptanoğlu’nun kışkırtması ile tartaklanmıştır.

 Siyasal Bilgiler vahşetinde toplum polisleri, Hacettepe vahşetinde ise irtica sürüleri Askeri Tıbbiye’lilere saldırmışlardır.

 Denizci bir asker öğrenci Kocatepe’de açıkça kurşunlanmıştır.

 Şimdi de devrimcilerin Askeri Tıbbiye’deki kesin hakimiyetini kırmak için ihraç oyunları başlamıştır.

Ayrıca dört Askeri öğrenci “komando” ları dövdükleri, elli asker öğrenci ise sol yayınlar okudukları için mahkemeye verilmişlerdir. Ancak okuldan çıkarılan arkadaşlarının düzenledikleri basın toplantısına katılan yüzlerce askeri öğrenci hep bir ağızdan haykırmışlardır…

“Askeri Tıbbiye’lilerin mücadelesini hiçbir gerici güç önleyemeyecektir. Askeri Tıbbiye tek bir öğrenci kalana kadar devrimci mücadeleye devam edecektir. Buna karşı koymaya gerici hiçbir kuvvetin gücü yetmeyecektir. Bu bir gelenek meselesidir. Türkiye’de ordunun geleneği budur.”

Öte yandan haklarını geri almak için Danıştay’a baş vuran beş Askeri Tıbbiye’li genç basın toplantısında:

 “Yüreğimizde ülkemizin bağımsızlığı, kafamızda halkımızın kurtuluşu, çıkardık üniformamızı bir sabah Erzurum’da  üniformasını bırakan Mustafa Kemal gibi.

Orduya dönmezsek, üniformamız bundan böyle işçinin fabrikada, köylünün tarlada giydiğidir. Kışlamız tüm Anadolu’dur” diye haykıran bildiri dağıttılar.

Genç Kara Harp Okulu Öğrencileri onları “Ya İstiklal ya Ölüm”  “Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşımız” diye selamladılar.

Bu satırlarda Askeri Tıbbiyeli iki devrimci kardeşimizi anmadan geçemeyeceğim.

Sivas’ta kışkırtılmış gerici güruh tarafından yakılan Behçet Aysan ve bir trafik kazasında yitirdiğimiz Cengiz Kılıç.

Her iki arkadaşımız da Kuleli Askeri Lisesi çıkışlı olduklarından, 71 öncesinde başta Kara Harp Okulu olmak üzere, ordu içindeki faaliyetlerde çok aktif ve başarılı olmuşlar ve taşıdıkları üstün insani değerlerle örgütlenmeye güç katmışlardır. Onları saygıyla anıyorum.

Öner, 71 öncesinde Ankara’da örgütlenmesi başlatılan Devrimci Liseliler (DEV - LİS) in kurucularındandır.

Öner, Barış, Sabri, Alaattin, İhsan, Naki, Nuri, Taki, Suat, Gültekin, Selim, Güntekin ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım diğer liseli öncüler, dönemin ağır koşulları altında ve türlü imkansızlıklar içinde çok kısa bir sürede bu örgütü bir güç haline getirmişlerdir.

Ben bu genç devrimcilerle hem kuruluş aşamasında hem de daha sonraki süreçte her zaman dayanışma içerisinde oldum. Şimdi çoğunun, nerede ne iş yaptıklarını bilmiyorum, bazıları ile uzun bir süre birlikte olmuş, sonradan aramıza uçurumlar girmiştir.

Ne olursa olsun, 71 öncesi DEV - LİS, mücadele tarihinde hak ettiği yeri alacaksa, bu devrimci öncü liselilerin gayretlerini asla atlamamak gerekir.

Sevgili Öner, bu mücadele alanında hep önde savaşmış ve bizlerle olan ilişkisini örgütlü bir boyutta devam ettirmiştir. Öner’in sağlığı bu koşuşturmalar içerisinde iyice bozulmaya başlamıştır. Zaman zaman yürüyemeyecek  hale gelmekte ayakları ve elleri şişmektedir. Ancak bu konuda ona laf geçirebilecek kimse yoktur.

Birkaç defa sağlığı ile ilgili sert uyarılar yaptığım zaman her zamanki terbiyesi içinde gülümseyerek: “Beni bırak ağabey, ben yatarsam ölürüm, mücadele bana hayat veriyor.” yanıtını vermiştir.

Sonra 12 Mart yenilgisi geldi. Tutuklanmalar, cezaevleri uzun seneler Öner ile aramıza mesafeler koydu.

Ailemin cezaevi ziyaretlerine gelişinde onun selamını hep aldım. Cezaevinden çıktığım gün Ankara Bahçelievler’deki evimizde yeniden yan yana geldiğimizde sevgili annem onun saçlarını okşayarak “çoğu eski arkadaşının yüzünü bile göremedik ama bu çocuk bizi hiç yalnız bırakmadı” sözleri Öner’in yoldaşlık anlayışının özet anlatımıdır.

1978 yılında YOL Dergisi etrafında yeniden örgütlenmeye başladığımız anda Öner ve İhtilalin Süvarisinin diğer çocukları yine benimle omuz omuzadır.

YOL Dergisi’nde babaları Bnb. Fethi Gürcan ve 21 Mayıs Askeri Ayaklanması konusunda birlikte yaptığımız açılımlar, devrimci ortamda bu yiğit insana ve mücadelesine yönelik ilk adımlardan birisi niteliğindedir.

“… ne var ki 21 Mayıs devleti kurtarmaya değilse bile, bir başka misyona çağrılı idi.

Tarihsel devrimcilik Alb. Talat Aydemir ve Bnb. Fethi Gürcan’ın şahsında mağlup olurken, aynı karakterin sosyalizme ulaşacağı bir dönemin kapılarını açıyordu.

Hapishaneye devleti kurtarma kafası ve yapısıyla giren iki devrimci, hücre duvarlarına aynı yapıyla fakat bu kez sosyalizmi kazıyarak darağaçlarına giderken adeta gençliğin sosyalizmle buluşmasını sembolleştiriyorlardı.

21 Mayıs Türkiye siyasi tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra ordu müdahaleleri artık geleneksel biçimleriyle gündeme gelmedi.

Müdahale ordu gençliğine dayanarak doğrudan değil, hiyerarşik olarak Milli Güvenlik Kurulu v.s. ler yoluyla yapılmaya başlandı.

Silahlılık faşist saldırılara karşı tepki de olsa gençliği de içine alarak, ordu gençliği ile birlikte “sosyalizm” içinde ele alınacak bir muhtevaya dönüştü. (YOL Eylül 1979)

Derginin kapağına Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve Kolağası Resneli Niyazi Bey ile birlikte Alb. Talat Aydemir ve Bnb. Fethi Gürcan’ın da resimlerini koyuyor ve başlığı “Tarihsel Devrimciliğimiz’den Sosyal Devrimciliğimiz’e” olarak belirliyorduk.

Öner mutluydu. Babasının dergide çıkacak resimlerini bana getirdiğinde son derece heyecanlıydı. Yıllardır üzeri sinsice örtülmüş, adeta yok sayılmış iki yiğit devrimcinin üzerindeki örtüyü kaldırmak üzere çocuklarıyla birlikte bir adım atılıyordu.

YOL Dergisi bu dönemde aynı zamanda 12 Mart’ın kirli ve karanlık yüzünü deşifre etmeye ve 9 Mart Olayı’nın ardında yatan “ittifak” girişimini devrimci ortama açıklamaya başlamıştır.

Bu yayınlar diğer yanıyla “ittifak” girişiminde belirleyici rol oynamış, devrimci maskeli halk düşmanlarının da maskelerini düşürme girişimleridir.

9 Mart “ittifak” olayı devrimciler tarafından yıllarca devrimci ortamdan saklanmıştır.

12 Mart öncesi (Orhan Kabibay - İrfan Solmazer - Numan Esin - Talat Turhan) dan oluşan dörtlü çete ile görüşmelerin başladığı anda bizim için olmazsa olmaz iki koşul öne sürülmüştür.

1-  Hareketimizin ideolojik - teorik planda önderliğini kabul ettiği Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya öneri sunulacak ve onun kararı belirleyici olacaktır.

2- DEV - GENÇ ve Ordu Gençliği bünyesindeki bütün gruplarla ortak bir toplantı yapılacak, kollektif hareket etmenin zemini aranacaktır.

Sonuçta Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile görüşülüp ‘ittifak’a katılma konusunda olumlu yanıt alınmıştır.

Esasen o dönemde Kıvılcımlı tarafından yazılan “Halk Savaşının Planları” adlı kitapta Türkiye’nin en az Tanzimat’tan beri geçmiş devrimcil olaylarına bakıyor ve antika “İlmiye - Seyfiye” yani Üniversite - Ordu ikilisinden özellikle “Seyfiye” ye karşılık düşen tek sözcükle ordunun, hep düzenlice ileri devrimci aksiyon gücü olduğu tespitini yapıyor ve “olmaktadır” diye de ekliyordu. Kıvılcımlı’ya göre pratikte var olan bu toplumsal gerçekliğimizin teorideki izahı özet olarak şöyle idi:

“Niçin olan şeylerin adlarını koymayalım. En son birinci Milli Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, 27 Mayıs İhtilali’nde de sosyal sınıflar yönünde, neredeyse bağımsızca görüntüler alan bir vurucu güç vardır. Bu vurucu güç “devleti” ve “memleketi” koruma ve kurtarma sorumluluğunu duyan antika Osmanlı “sünufu devlet” inin (ilmiye + seyfiye + mülkiye + kalemiye) diye adlandırılmış dört devlet sınıfının tarihcil ve sosyal kalıntısıdır. Bu olumluluk “kalıntı”dır diye hor görülemez.

 Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, teoride yerini ister istemez alır.

O vurucu güç, belirdiği gibi en derin ve en geniş tarih ve toplum olanaklarına dayanır. Onun için, hem bu günkü Türkiye toplumunun, hem de dünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun türlü ilişki ve çelişkileri içinde o vurucu gücün en inanılmaz canlı elemanları ve etki tepkileri yaşamaktan kalmamıştır. Toplum içinde “Alevi” yahut “Türkmen” adlı varlıklar, eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan birer parça olan özellikle Arap ülkeleri (Mısır - Cezayir - Libya - Sudan İlh. Ve ilh.) devrimci örnekleri gözlerimizin önündedir.

Vurucu güç, gerici iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası öne geçen öz gücün niteliğine kalıyor.

Bu nitelik karşı devrimci ise, vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise sosyal devrim yörüngesine oturabilir. Demokratik devrim özgücü olan işçi sınıfının yanına konulan proletarya aydınları deyimi, o devrimci özgücün daha özel karşılığı olur. Vurucu güç: proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir. “(Halk Savaşının Planları Dr. Hikmet Kıvılcımlı)”

DEV - GENÇ ve ordu gençliği bünyesindeki bütün gruplarla, bizlerin önerisi üzerine yapılan toplantı bazı devrimci yayınlarda “Dikmen toplantısı” olarak adlandırılmıştır.

Kabibay Grubu tarafından bize yapılan öneri toplantıya katılan gruplara sunulmuş ve sonunda THKP-C li arkadaşlarımız “biz yokuz” diyerek toplantıyı terk etmişlerdir. Kalanlar görüşmeleri tamamladıktan sonra bir komite kurmuş ve ertesi gün Orhan Kabibay’ın evine giderek “ittifak” ilkeleri saptamışlardır.

THKP-C li arkadaşlar zamanla anlaşılmıştır ki “biz yokuz” lafını bizimle olmamak anlamında kullanmışlardır. Aslında Hava Kuvvetleri’ndeki hiyerarşik örgütlenmeyle kontaklanmış ve 9 Mart Gecesi görev yerlerine gitmişler ve gelecek talimatı beklemişlerdir. 

Bu tarihi kontak ile ilgili hiçbir spekülasyona geçit vermeyecek açıklıkla şu tespiti yapıyorum:

9 Mart gecesinden, Dikmen toplantısında içeride kalıp devam edenlerin haberi olmamıştır. Tabi bunun nedenleri vardır.

Kabibay’ın evinde yapılan nihai toplantıdan sonra bizden taktik planda siyasal iktidarı yıpratma çizgisinde bazı eylemler yapmamız istenmiştir.

Bunlar yapılmıştır.

Bizim de bazı isteklerimiz olmuştur. Bir kısmı karşılanmış, bir kısmı da  oyalamaya sokulmuştur.

Deniz Gezmiş’in saklanması konusunda isteklerimiz olmuştur, ucu kendilerine dokunmayacak tarzda bazı yardımlar yapmışlardır.

Ancak bizim devrimci yapımız, hiçbir hiyerarşik bağlantı içinde olmadığından, onların karşısında bağımsızlığımızı korumuşuzdur.

Yapılan ‘ittifak’a önümüze koyduğumuz ideolojik – politik perspek-tiflerimize göre yaklaşmışızdır.

Yaşanılan olayda üzerinde örtünün kaldırılması gereken boyutu şöyledir

Devrimciler, ordu içindeki radikal örgütlenmeyle değil onların taşeronluğuna soyunmuş ve devrimci dinamikleri toprak etmekle görevli bir çeteyi baştan muhatap kabul ederek, sonuçları belli bir oyunun içine gözü kara bir boyutta çekilmişlerdir.

Girilen ilişkiler tuzaklarla doludur. Olayın bir yanı budur.

Diğer yanı da aslında elinizdeki kitapta anlatılan bir sürecin bilinmemesinden, bilinç eksikliğinden, uyandırılamamaktan   kaynaklanmaktadır.

22 Şubat ve 21 Mayıs’ta devrimci askerleri oyuna getiren ve sonunda İsmet Paşa ile anlaşıp tasfiyeyi gerçekleştiren generaller, 9 Mart girişiminde de, baştan devrimci demokrat bir maske takan “sözde” liderlerdir.

Demek ki yukarıdan “sözde”ler aşağıdan da “taşeron”larla kuşatılan bir tezgah hazırlanmıştır.

Bu tezgah NATO ve ABD tezgahıdır. Bu tezgaha hizmet edenlerin hepsi görevlilerdir. Bu baştan planlanan oyunda Devrimci Gençlik katledilmiş ve söndürülmüştür.

1978 yılında YOL Dergisi etrafında yeniden örgütlenmeye başladığımız noktada, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım bu süreç bütün açıklığı ve öz eleştirisi de yapılarak irdelenmiş ve harekete anti cuntacı bir bakış açısı egemen olmuştur.

Dergideki açıklamalarda batı tarzı bir sosyal devrimi gerçekleştirememiş ülkemizde, insan kollektif aksiyonu ve tarih üretici güçlerinin temsilcisi olan ordu ve diğer varlıklar tarihsel süreçler içinde, sosyal ve siyasal fonksiyonlarıyla ele alınıp incelenmiş, tarihin aydınlık yüzünün altı çizilmiştir

Aynı zamanda bu varlıklar üzerine türlü oyunlarla çöreklenmiş dışa bağımlı profesyonel bir kadronun devrimci ortamda deşifre edilmesi çabasına girişilmiştir.

Bunlar, değirmenlerine su taşıdıkları egemen sınıfla birlikte tarihin karanlık yüzüdür.

Bu yaklaşım bir yanıyla da “doğu” adı verilen geri ülkelerde “klasik burjuva kutsal ve üstün kişi mülkiyetine metelik vermeksizin doğrudan sosyalizme akın etmişliğin” teorik izahı olmakta, diğer yanıyla da, kabuklaşmış bürokratik iktidarlar tarafından  teslim alınış ve söndürülüş gerçekliğinin de izahını içinde taşımaktadır.

Yakın geçmişimize yönelik oluşturduğumuz bu ilkeli yaklaşım, 12 Mart sonrasında bir çok devrimci demokrat kadroyu etrafına toplayarak ve para gücüne güvenerek “Vatan” gazetesini çıkaran dörtlü çeteden Numan Esin’e tavır almamızı, cezaevinden itibaren ortaklıklar dahil yaptığı bütün teklifleri reddetmemizi ve hatta bu tezgahçının kervanına katılan birçok devrimciyi uyarmamıza neden olmuştur.

YOL dergisi 12 Eylül 1980 faşist darbesi öncesi yayınlarda önemli bir devrimci görevi daha yerine getirmiştir.

O günlerde bazı devrimci yayın organlarında ilerici demokrat bir komutan olarak lanse edilen Org.  Haydar Saltuk konusunda bütün devrimcilerin dikkati çekilmiştir.

Özellikle hareketin güçlü olduğu işçi sınıfı tabanında fabrikalardan başlayarak DİSK’e kadar Haydar Saltuk ve cuntacılar deşifre edilmeye çalışılmış ve bu doğrultuda kurulması düşünülen DİSK partisi projesi ile ideolojik - politik mücadele yapılmıştır.

1980 darbesi öncesinde, yurtdışına çıkmam nedeniyle Öner ile aramıza bu defa da büyük coğrafyalar girmiştir.

Kendisiyle ülkeyi terk etmeden önce yaptığım son konuşmada sağlık durumunun ağırlaşmaya başladığını görmüştüm, biraz da gelişmelerin dışında durmasını arzu ediyordum. Ancak 1981 yılında içlerinde Türkiye sorumlusunun da bulunduğu, büyük bir tutuklamanın başladığının bana haber verilmesi üzerine, deneyimli bir arkadaşımızın hemen duruma müdahale etmesi gerektiğini düşündüğümde aklıma gelen ilk isim Öner Gürcan oldu.

Kendisini Ankara’da bulup, konuşma yaptığım zaman Öner bir kalp ameliyatı geçirmiş ve hastaneden yeni çıkmıştı. Görüşmemizde bu konu ile ilgili bana hiçbir şey söylemedi. Ameliyattan bahsetmedi ve daha dikişlerinin bile alınmadığını belirtmedi.

Öner buydu.

Her zamanki canlı ve samimi sesiyle: “Tamam ağabey yarın İstanbul’a geçiyorum, sana güvenli bir telefon numarasını hemen iletirim.” demiş ve dönemin ağır sorumluluğunu sırtlanmak üzere İstanbul’a geçmiştir.

Öner’in örgüt sorumluluğunu üstlendiği dönem faşizmin en azgın olduğu ve bütün ülkenin de av alanına dönüştürüldüğü bir süreçtir.

Öner bu dönemde yüzlerce devrimcinin hangi örgütten olursa olsun, tam bir dayanışma anlayışı ile yurtdışına çıkmalarını sağlamış ve panik içinde ülkenin dört bir yanına savrulmuş kadroları yeniden bir araya getirerek tüm öncü kadroların tutuklandığı karanlık bir dönemde, hasta kalbine rağmen babasına layık bir cesaret ve bilinçle yılmadan mücadele etmiştir.

Bir süre sonra etrafındaki polis çemberinin iyice daralmaya başlaması üzerine, kendisinin direnmesine rağmen benim isteğimle sorumluluğu başka bir arkadaşına devrederek, örgütün o zamanki üslerinden biri olan Orta Doğu’ya geçmiştir, iki küçük oğlu ve eşi ülkede kalmışlardır.

Öner Orta Doğu’da kaldığı süre içinde, sağlık şartlarının iyi olmamasına rağmen inatla Lübnan’a geçmiş ve kamplara katılmıştır. Sağlığı ile ilgili uyarıların sıklaşmaya başlaması üzerine yine benim dayatmamla tedavi olmak üzere Avrupa’ya geçmiştir.

Paris’te yıllar sonra Öner ile yeniden birlikte oldum.

Onunla Avrupa’daki beraberliğimizi düşündüğüm zaman derin izleriyle aklımda kalan en canlı anı: Benim İsviçre’de tutuklandığım zamanki içten tavrıdır.

1983’te İsviçre’de yaşanılan bir olay üzerine, İsviçre polisi tarafından tutuklanıp içeriye alındığım bir dönemde Öner yalnız kalan iki kızım Sema ve Zeynep’in yanlarına gitmiş ve benim başlarında olmadığım bir dönemde bir ablalarıyla birlikte onlara ağabeylik yapmıştır.

O benim yalnız örgüt arkadaşım değil her zaman kardeşim olmuştur. Avrupa’da yaşadığı senelerde asla mutlu olamamıştır. Avrupa’yı sevmemiştir. Kafası ve gönlü hep ülkede olmuştur.

Önceleri iki oğlu Fethi ve Önder’i ve annelerini dışarıya çıkarmayı arzulamıştır. Sonradan bu planın çeşitli nedenlerle hayata geçmemesi üzerine, ülkeye dönmeyi iyice kafasına koymuştur. Ben Öner’in o şartlarda ülkeye dönmesine karşı çıkmışımdır ama onun özelliği kafasına koyduğunu gerçekleştirmesidir. 1986 yılında çok özlediği, çocuklarına, annesine, ailesine ve ülkesine doğru kanatlanıp uçmuştur.

1988 sonrasında, örgütte ortaya çıkan ayrışmada beni tasfiyeyi amaçlayan şahıslarla Öner’in ve çevresinin hiç işleri olmamıştır. Birkaç kere de beni telefonla arayarak bu gelişmeler konusunda bilgilendirmiştir.

Devrimciler aynı yolda ikinci kez yürümemeli ve yaşanmış bir gerçekliğin kötü bir kopyasını yaratma çabasında olmamalıdırlar.

1978 sonrası hikayemiz, büyük özveriler, çabalar taşımasına rağmen bu yola girmiştir.

Sonunda ağır bedeller ödenmiştir. Öner ve benzerleri, bu mücadelede benimle birlikte kaldılar ama şunu iyice bilmek gerekiyor ki bu beraberlik sıkışmış ve daralmış bir yapıda kimin haklı olduğu tartışmasına göre değil, taşınılan insan değerlerine ve birikime göre belirlenmiştir.

1993 yılının sonunda ülkeye dönüp cezaevinden çıktıktan sonra Öner ile yeniden buluşmuşuzdur.

12 Eylül büyük bir yenilgidir ve egemen güçler orduyu da arkalarına alarak devrimcilerin üzerinden bir silindir gibi geçmişlerdir.

Ülkede uygulanan ekonomik politikalar toplumun büyük bir kesimini açlığa ve yoksulluğa mahkum etmiştir.

Devrimci yapıların çoğu dağılmış ve insanlarımız hiçbir altyapıları olmaksızın kendilerini hayat kavgası içinde bulmuşlardır.

Öner, ailesinin olağanüstü dayanışması ile bu kaosu iradesini ve inadını zorlayarak aşmıştır. Ağabeyi Ömer’in teşvikiyle bilgisayar öğrenmiş ve bir şirkette çalışmaya başlamıştır. Bu koşullarda Öner ile yoldaşlığımız ve arkadaşlığımız hep eski canlılığı ve samimiyeti ile devam etmiştir.

Bir ihmal olduysa mutlaka benden kaynaklanmıştır diyorum. Çünkü ölümünden 10 – 15 gün önce, hastanede bir gece yine her zamanki terbiyesi ile, son dönemlerde kendisinden uzak durduğumun eleştirisini yapmıştır.

Doğrudur ama ben Öner’in İstanbul’da yaşadığım kurtlar sofrasına dahil olmasını istememişimdir. Yalnız onu değil hiçbir devrimci arkadaşımı bu kaosun içine çekmemişimdir.

Öner 1994 yılından itibaren, 1960 – 70 arası süreci tüm detayları ile derinliğine araştırıp, iki kitap haline getirilmesini önüne hedef olarak koymuştur. Elinizdeki kitap projenin birinci kısmıdır. İkincisinin hazırlanmasına ömrü yetmemiştir.

Bu görev bizlere kalmıştır. Ağabeyi Ömer Gürcan’ın devrimci kardeşimiz Tuncay Çelen ile birlikte hazırladığı 12 Mart kitabı bu görevi yerine getirmenin ilk adımı olacaktır.

 

Sevgili Öner 

Şimdi çok sevdiğin anne ve babanın koynunda yattığın mezarında rahat uyu.

On yıl emek verdiğin ve basılmasını çok arzu ettiğin değerli kitabın binlerce okuru ile buluşmuş durumda.

Bizler de üzerindeki örtünün kaldırılmasını istediğin dönemlerle ilgili tüm kalleşliklerin ve satılmışlıkların üzerine üzerine gidiyoruz.

Kırk sene önce çok sevdiği ve güvendiği Harbiyelileri ile birlikte “Türk Halkı’nın kaderi aldatılmışlığın bir serüvenidir” diyerek onun kaderini değiştirme yolunda silahlı ayaklanmaya kalkışmış ve bu uğurda korkusuzca ölüme yürümüş baban Bnb. Fethi Gürcan ve Alb. Talat Aydemir’in üzerindeki örtü kalkmış durumda.

Nesrin Turhan’ın güzel kaleminden çıkan “İhtilalin Süvarisi” kitabının ardından ağabeyin Ömer Gürcan da “Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri” kitabını yazdı. O da okurlarının elinde. Senin kitabın ile birlikte dönemin sis perdesi tamamen aydınlanmış oluyor.

Marmara Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyata girerken, ameliyathanenin kapısında: “Hiç merak etme ağabey buradan sağ olarak çıkacağım, daha yapacak işlerimiz var” diyerek bana veda etmiştin.

Şimdi bedenin aramızda yok ama sen yine sözünü tuttun bak aramızdasın.

 

 

Torunundan Dedesine

 

Dokunamadım belki hiç sana,

Tutamadım uzun parmaklarını

Ve tutunamadım istesem de yüreğinin parmaklığına.

Saçlarının ve gözlerinin karası,

Ve bunlara rağmen dimdik duran yüreğinin akı,

Ki şahlanan o yürekti asıl,

Atın gölgesinde kalsa da…

Atladı maniyi dimdik vücuduyla,

Gözleri uzaklarda…

Yere indi diye rahat bir nefes alanlar

Yanılmıştı aslında;

O, kanadıyla doğanlardandı,

“Ölüm” adlı maniyi kolaylıkla aştı

Ve en derin maviye işte o zaman kucak açtı!!!

 

GÜLCE ÖZCAN, 24/NİSAN/2005