ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  BEN IHTILALCIYIM

IV. BÖLÜM



6 HAZİRAN 1961 DEVRİMCİ TEPKİSİ



TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ

Sadık Göksu:

“13 Şubat 1961’de TİP kurulmuştu, benim gönlüm oradaydı. Kurucu ve ilk Genel Başkan sendikacı Avni Erakalın’ı yıllardan beri tanıyordum. Parti’nin yerini ararken bir gün yolda rastlamış ve üye olmak istediğimi söylemiş; henüz aydınları kaydetmedikleri, bunu

nasıl, hangi koşullarda yapacaklarına daha karar vermedikleri yanıtını almış, bir şey anlamamış ve çok şaşırmıştım. Gerçekten, sonradan öğrenecektim ki, kendilerinin M. Ali Aybar’la yaptıkları, -bugün de bu ölçüde olsun açıklanmamış olan- “Yarım Elma” anlaşmasını kabul edecek ve kendilerine, “Sendikacılara”, siyasette olabildiğince büyük bir pay sağlayacak bir “Aydın”, bir Lider arıyorlardı.

27 Mayıs olmuştu ama, henüz gerçekten umut verici aydınlık günlere ulaşmış değildik. Daha sonra “paketlenecek” olan 14’ler’in MBK’ ne ne yaptıracakları belli değildi. Yeni Yol dergisi bu dönemde, daha piyasaya çıkmadan toplanmış, M. Belli, A. Nesimî ve Fehmi Yazıcı tutuklanıp 100 gün hapis yatırılmıştı. Yeni Tanin gazetesi ise 1 Mart 1961’de, hem de 14’ler’in tasfiyesinden epey sonra, Kasım Gülek tarafından çıkarıldığı halde, çok geçmeden genel yayın yönetmeni eski CHP milletvekili İhsan Ada ve yazarlardan Aziz Nesin tutuklanmış, onlar da üç ay hapis yatırılmışlardı.”



İKTİDAR MÜCADELESİ

13 Kasım 1960, 14'lerin tasfiyesinden sonra, ordu içindeki 27 Mayısçıları temizleme hareketi bir noktada durmak zorunda kalmıştı. Statükoya bağlı güçlerce yapılan bu tasfiyenin ardından DP'nin devamı olan Adalet Partisi'nin kurulması ve 27 Mayıs aleyhine başlatılan kampanyalara karşı 27 Mayıs'a sahip çıkan genç subayların tepkileri, bu dengeyi oluşturuyordu.

Çünkü hala görünürdeki iktidar Org. Cemal Gürsel'in başında olduğu MBK'siydi. İnönü de hala açıkça ortaya çıkamıyordu, çünkü Yassıada mahkemeleri sürmekteydi.

İnönü'nün açıkça ortaya çıkmayışının bir başka nedeni de, Adalet Partisi'nin güçlü bir şekilde örgütlenmesiydi.

Şartlar Ordu’nun tekrar kullanılmasını gerektirebilirdi. Yalnız bu kez hiyerarşiye bağlı metotlar seçilmeliydi. Bu da 27 Mayıs'ta itibarını kaybetmiş generallerin otoritelerinin sağlanmasıyla olabilirdi. Bir an evvel bu otorite sağlanılmalıydı. Üyelerinin tek tek bir aşiret lideri gibi ordu içinde etkin olmaya çalıştığı MBK'sinin tamamen tasfiyesi ancak bu şekilde başarılabilirdi.

Üstelik, üniversitelere polisin girmesini engelliyecek, bilimsel ve idari özerklik verecek ve de toplumun çalışan kesimlerine büyük örgütlenme özgürlüğü getirecek olan Anayasa'nın halk oyuna sunulması yakındı. Aslında, bu Anayasa tasarısının çoğu maddesi CHP muhalefette iken istediği demokratik açılımlardı. Muhalefet her zaman demokrasi isterdi. Şimdi ise İnönü başkanlığındaki CHP generallerle birlikte iktidar yoluna başlamak üzereydi.

Silahlı Kuvvetler içinde İnönü ve CHP'ye en yakını havacılar idi. Alb. Halim Menteş'in başını çektiği havacılar grubu, Menteş Türkiye'ye döndüğünden beri iktidarı İnönü ve CHP'ye bırakılması görüşünü savunuyordu.

O zaman Hükümet ve MBK ile Silahlı Kuvvetler arasındaki otorite kavgasına bu noktadan bastırılmalıydı. Hükümet, daha 14'ler tasfiye edilmeden önce sivilleştirmişti. Hükümet çoğunluğu CHP'ye yakın sivil isimlerden oluşturulmuştu.

Milli Birlik Komitesi, 14'lerin tasfiyesinden sonra gücünü iyice kaybetmişti. Üyelerinin çoğu CHP'yi başa getirmek istiyordu ama kendi krallıklarını da koruma güdüsündeydiler.

İşte, Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in tayini olayı bu nedenle patlatıldı.

Asker kazanırsa, hem komite karşısında bir general prestij kazanacak, hem de İnönü yanlısı havacılar Silahlı Kuvvetler içinde güçlenecekti. Ayrıca komite bir kez daha tırpanlanmış olacaktı.

Hükümet ve Komite kazanırsa, komiteye güç veren ordu içindeki belli başlı 27 Mayısçılar temizlenecekti. Yani komite bindiği dalı tamamen kesecekti.

Her iki durumda da 27 Mayısçılar zayıflatılıp, yeni anayasa girişimi engellenecek, Ordu hiyerarşi olarak İnönü'nün emrine girecekti.

Ama İnönü'nün hesaba katamadığı faktörler vardı!

MBK'nin ve Hükümet'in Silahlı Kuvvetler içindeki tayin işine karışmasına (H.K.K. Org. İrfan Tansel'in tayini) tepki olarak başlayan 6 Haziran 1961 olayı, havada jetlerin uçmasıyla sesini duyurmasına rağmen beklenenin aksine Silahlı Kuvvetler içinde havacı generallerin değil, Talat Aydemir, Emin Arat ve Halim Menteş'ten oluşan Albaylar Cuntası'nın egemenliğini getirmişti

Çünkü generaller 27 Mayıs'tan yana görünseler de bu zorakiydi; 27 Mayıs'a vurulan her darbeye generaller değil genç subaylar tepki gösteriyordu.

Yine beklenenin aksine, Albaylar Cuntası'nın en güçlüsü Halim Menteş değil, Talat Aydemir olmuştu. Üstelik Aydemir çelik gibi bir gücü temsil ediyordu.

27 Mayıs öncesinden daha kararlılardı. İstedikleri ise 27 Mayıs'ın DP'yi indiren basit bir hükümet darbesi olmaktan çıkaran devrimci yanının garantiye alınmasıydı. Bu amaçla oluşturulan Silahlı Kuvvetler Birliği, 27 Mayıs'ın devrimci yanını korumak, hasbelkader Milli Birlik Komitesi’ne girmiş arkadaşlarını himaye altına almak, seçimlere ise “Türkiye'yi 27 Mayıs'a getiren suçluların cezalandırılmasından sonra gitmek” olarak hedeflerini tespit etmişti.

Provokasyon silahı bu sefer geri tepmişti. İnönü'nün, 27 Mayıs'ı DP'yi indirip CHP'yi getirten bir görünüme sokma hevesi kursağında kalmıştı. Tek kazancı ise 27 Mayısçıların bir kez daha birbirine girmesiydi. Umudunu ise ihtilalcilerin zaaflarına ihale etti.

Talat Aydemir:

“Biz 2 - 3 Haziran gecesi hazırladıkları liste ile yeni bir on dörtler gibi emri vaki ile karşılaşacaktık. Bereket versin, elimizi çabuk tuttuk, bu zaferi dört saat ara ile kazandık.

Cemal Madanoğlu Millî Savunma Bakanı Kara Kuvvetleri Kumandanı Alkoç ile birlikte bir liste tanzim eder. Derhal alarma geçtik, yoksa bizi şu suçlar ile radyoda dinleyecektiniz. Tabii ki en başta suç şu :

1. Harp Okulu Komutanı, Komite’deki havacılar ile anlaşmıştır.

2. Bunlar Ordu’yu ayıran insanlardır.

3. En kötüsü komünistlere hizmet edenlerdir.

Bize haberi ikinci başkan olan Muhittin Paşa verdi.

Ondan sonraki icraat tamamıyla bizim hakimiyetimiz altında cereyan etti. Bu adamlar fazla inat etselerdi, harekata geçip ortalığı kana boyayacaktık...

7 Haziran’da Komiteye bir ültimatom çektik, benim kalemimden çıktı. Genelkurmay Başkanı, Memduh Paşa köşke götürdü

Hasta Devlet Reisi’ne kabul ettirdi. Yirmi dört saat mühlet vermiştik. On birinci saatte yerine getirdiler, yoksa hepsini silecektik. İş o kadar gergin safhaya girmiş, sabrımız tükenmişti. Ültimatom şu idi:

1. Hava Kuvvetleri Komutanı derhal vazifesine iade edilecek. Öğle radyosunda yayınlanacak.

2. Bizi ihbar edenler ve Hava Kuvvetleri Komutanı’nın harcanmasını sağlayanlar vereceğimiz listeye göre derhal emekli olacaklar.

3. Cemal Madanoğlu, 0sman Köksal derhal kumandanlıkları bırakıp Komite’ye dönecekler.

4. Bir daha Silahlı Kuvvetlerin ve Komite’nin haberi olmadan kilit başında bulunan komutanlar tayin edilemeyecek ve emekliye sevkedilemiyecek.

5. Deniz Kuvvetleri Komutanı Kara Kuvvetleri Komutanı ve Milli Savunma Bakanı derhal emekli olacak.

6. Komite seçimlere kadar azaltılamaz. İstifa edemez, istifaya zorlanamaz.”



MADANOĞLU'NUN TEMİZLENMESİ (FİNANS-KAPİTAL'E VURUŞ)

Hikmet Kıvılcımlı:

“14'lerden geri kalan MBK üyeleri "BİRLİK" miydiler? Doğrusu, yalnız 14'ler değil, hepsi: MBK üyelerine kimsenin dokunamayacağı andıyla, kendilerini "millete adamış" idiler. 14'lerin atılmasıyla, herkes sözünden dönmüş, yahut birlik olmaktan çıkmıştı. Bu çözülüşten en çok yararlanmak isteyenler, fırsatı kaçırmayacaklardı. 14'lerin sınır dışı edildikleri gün, Madanoğlu grubu, öteki MBK üyelerini ortadan kaldırma yoluna girdiler. Kimdi bu Madanoğlu'cular? 14'lerin başında yurtdışı edilen Kabibay'ın sonradan harekete sokulan kişiler olmaları, yeterli tanımlama değildir. Millet Meclisi seçimlerinde İstanbul caddelerine, hele Beyoğlu caddesine çıkanlar, banknot yağar gibi Madanoğlu propaganda kağıtları yığmış olduğunu görüp şaştılar, kafile kafile otomobillerle Madanoğlu'nun ültimatom çeşnili ünlendirilişi ile karşılaştılar. Madanoğlu'nun ardında finans-kapitalin gölgesi güçlükle saklanabiliyordu.

Madanoğlu'nun temizleyecekleri: Gürsel çerçevesine pek sığmayan albay cuntalarıydı. Albay cuntaları devletçiliğimizin büyük çoğunluğu alt-kademe silahlı kuvvetlerdi. Henüz diriydiler. Kimin adına diktatörlüğe adaylığını koyduğu açıklanmayan Madanoğlu grubunu daha tez davranıp temizlediler.”



GENÇ SUBAYLARIN GÜCÜ

6 Haziran 1961’den itibaren Türkiye yeni bir döneme girdi.

22 Şubat 1962’ye kadar süren bu 8,5 aylık döneme özelliğini veren şey genç subayların hakimiyeti ve genç subayın anlayışına uygun (aslında kendilerinin dile getirmediği, fakat bilinçaltlarına sinmiş Osman Gazi ruhunun eşitlikçi) demokrasi tavrıdır.

Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in görevden alınıp Amerika’ya ateşe olarak gönderilmesine tepki olarak başlayan; Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal ve Merkez Komutanı Cemal Madanoğlu’nun görevlerinden alınması ile devam eden; 22 Şubat 1962 ve hatta 21 Mayıs 1963’e kadar genç subayın gücünü hakim kılan bu sürecin altında yatan büyü neydi?

Albaylar Cuntası’nın güçlü adamı Aydemir, 13 Kasım 1960’da 14’lerin tasfiyesinden sonra ordudaki gücünden değil, Komite’de kalan arkadaşları sayesinde, Harp Okulu Komutanlığı'ndan sürüleceği “tayin kampanyası”ndan nasibini almaktan kurtulmuştu.

Diğer tayinler konusunda ise sözünü kimseye dinletememişti. Harp Okulu öğrencileriyle de henüz kaynaşmamıştı, onları şımartılmış görüyordu. O halde nasıl olmuştu da yedi ay gibi bir sürede Albaylar Cuntası’nın ve dolayısıyla da Türkiye’nin en güçlü adamı haline gelmişti?

Talat Aydemir anılarında bu konuya açıklık getirmiyor. Hatıralar, 1960 yılı Aralık ortalarından itibaren durmuş, ancak 6 Haziran 1961 hareketinden sonra yukarıda bir bölümünü verdiğimiz arkadaşı Turhan Yalvaç'a yazdığı mektupla devam etmişti. Bu konuda yazılmış anı ve hatıralarda da somut bir açıklamaya rastlamadık. En son çıkan Em. Kurmay Yarbay Talat Turhan'ın “27 Mayıs 1960'tan 28 Şubat 1997'ye...” isimli kitabı da bu konuda bazı varsayımlardan öteye gidemiyor.

O sıralarda Aydemir’i ziyaret eden (kulis yapmaya çalışan) eski arkadaşları (İnönü’nün komplolarıyla birbirine giren, birleşen-ayrılan Milli Birlikçiler) içlerinden Aydemir’e kinlerini kusarken, Aydemir uğruna ölümü göze almış subaylara gıptayla bakıyorlardı.



Hiçbirisi bu derecede genç subaylara lider olamamıştı. İşte büyü buradaydı.

Tüberkülozdan dolayı yattığı Gülhane Hastanesi’nden çıkan Fethi Gürcan, kalp hastası olan oğlunun İstanbul veya Ankara gibi bir büyük şehir hastanesinde sürekli kontrol altında olması gerektiği doktorlar tarafından belirtildiği için, 43. Süvari Alayı ile birlikte Siirt’e gönderilmedi. Bu sıralarda, kendisi gibi Süvari subayı olan Harp Okulu Alay Komutanı Kr. Alb. Turgut Alpagut vasıtasıyla Harp Okulu Komutanı Kr. Alb. Talat Aydemir ile tanıştı. Harp Okulu öğrencilerine de binicilik dersleri verecek şekilde Muhafız Alayı Süvari Grubu Komutanlığına atandı. Fethi Gürcan'ın evini de kendisinin Saraçoğlu semtindeki evinin 20 metre ilerisine taşıttırdı.

Bundan sonra, artık bir ayağı Harp Okulu’ndaydı Fethi Gürcan’ın. Akşamları da Aydemir'in 20 metre yakınında. 27 Mayıs sonrası yaşadıklarından MBK de bulunan üstlerine güvenini kaybetmişti. Talat Aydemir’den yana ağırlığını koydu.

Fethi Gürcan:

“İçlerinde güvendiğim Talat Aydemir'in, kanaatlerini doğru bulduğum için arkasından gittim. Ben kendisine, ağabey, gençler bana güveniyor, diyordum. Hakikaten peşimden genç bir kitleyi sürüklüyordum. Hareketlerimde samimi idim.”

Yirmi küsur atlı Harp Okulu öğrencisini en önde dörtnala giden atının peşine taktığı derslerde, bazen 40’lı yaşına rağmen çevik bir hareketle aşağı atlıyor ve bir süre atıyla yan yana koştuktan sonra yine benzer bir çevik hareketle uzun bacakları üzerinde bir yay gibi sıçrayarak dörtnala giden atının üstüne biniyordu. Arkasından aynı hareketleri Harp Okulu öğrencilerine tekrar ettiriyor, hatalarını tekrar tekrar açıklarken bitmez bir enerji, sabır ve esprili takılmalarla onları yetiştirmeye çabalıyordu. Sadece binicilik eğitimi alan öğrenciler değil, bu gösteriyi andıran eğitimi seyreden Harp Okulu öğrencileri de Fethi Gürcan'a hayranlık duyuyordu.

Bu eğitimler hava şartlarına göre bazen Harp Okulu bahçesinde, bazen Süvari Grubu’nda, bazen de Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki Muhafız Alayı kapalı manejinde 22 Şubat 1962’ye kadar sürdü.



Üstğm. Turgut Saltoğlu :

“Fethi Gürcan iyileştikten sonra, Harp Okulu’nun arkasında bulunan Muhafız Alayı Süvari grubunda görevlendirilmişti. Ben de aynı gruba tayin edilmiştim. Fethi Gürcan Harp Okulu öğrencilerinin bir kısmına binicilik dersleri veriyordu. Benim de bazen bu eğitimleri verdiğim oluyordu.”

O sıralarda herkes 27 Mayısçı idi. Her şey 27 Mayıs adına yapılıyordu. 27 Mayıs tabulaştırıp özünden koparılıyordu. İhtilal çığlıkları atanın haddi hesabı yoktu.

Hem mesleklerine, hem de 27 Mayıs ihtilalinin zorunlu olarak ortaya çıkardığı hedeflere bağlı iki devrimci böyle kaynaştılar ve birbirlerini tamamladılar.

Ordusuz kurmay ne ise, kurmaysız ordu da oydu.

Fethi Gürcan, kendisine sevgiyle bağlı 27 Mayıs'ın vurucu gücü Ordu Gençliği'ni kendi komutasında Aydemir'in emrine veriyordu. Çünkü, O tanıdığı mangalda kül bırakmayan “kurmay”lardan farklıydı. Kurmay Albay Talat Aydemir de O’na güvenmişti.

Arkasına böylesine bir vurucu güç desteği alan Talat Aydemir, artık her hamlesini rahat yapıyordu. Ordu hiyerarşisine, yani generallere her istediğini yaptırıyordu. Generaller o sırada İnönü'den daha güçlü gördükleri Kurmay Albay Talat Aydemir'in sözlerine “ikna” idiler.

Silahlı Kuvvetler Birliği’nin altyapısı böyle oluşmuştu.

Kutuplar, İnönü'nün güdümündeki Çankaya Köşkü ile Harp Okulu’ndaki Aydemir'in Komutanlık Odası arasında geriliyordu.



GENÇ SUBAY DEMOKRASİSİ

Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın bu beraberlikleri 6 Haziran 1961 hareketinde meyvesini verdi ve 8,5 ay fiilen, 1 yılı aşkın sürede dolaylı olarak, etkileri ise yaklaşık 20 yıl sürecek ve ancak 12 Eylül 1980 darbesinde ortadan kaldırılacak, genç subay demokrasisini yaşattı Türkiye’ye.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra İşadamları Derneği Başkanı “20 senedir kanunlar işçilerden yanaydı, artık bizden yana olacak" diyecekti.

Ne demek istiyoruz. Olayın anlatımı sırasında kendiliğinden ağızdan çıkıveren “genç subay demokrasisi” terimi, olayları terimlerle anlatmaya yatkın idealist terminoloji bağımlılarını rahatsız edecektir şüphesiz. Demokrasi terimini “çoğunluğun egemenliği” diye yutturan burjuva yaklaşımını bir kenara bırakalım.

Demokrasi: güçlü olanın veya güçler arasındaki dengenin kendini ifadesi, kendi tarzının diğerlerine dayatılmasıdır

O nedenle güçlü olanın “demokrasi” olarak tarif ettiğini güçsüz olan “diktatörlük” olarak tanımlar. Ve muhalefet hep demokrasi ister. Oysa, sınıflı toplumlar çıktığından bu yana, çoğunluğun “başı bağlı”dır. Bazı toplumsal altüstlüklerde, -ki bunun örneğini Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti sık yaşadı,- ekonomik anlamda sınıfsal önemleri olmayan geleneksel yapılar güç haline gelirler ve kendi eğilimlerini topluma dayatırlar. 6 Haziran 1961 ile başlayan süreç de böyle bir süreçti. “Genç subay demokrasisi”nin, bilinçli olmaktan çok yapısından dolayı, topluma dayattığı neydi?

Tek cümleyle, halkın sorunlarını dikkate alan demokrasi! Hedef bu olunca, ezilen sınıf ve tabakaları temel alan politikalara doğru yol almaları gecikmeyecekti.



1961 Anayasası'nın kabulü

27 Mayıs öncesi mağdur olan “Üniversite”nin tepkileriyle hazırlanan -genç subaylarca 27 Mayıs’ta devrilmiş yapının, oy çoğunluğu diktatörlüğünün, gericiliğin (TBBM'de çoğunluğa sahip DP'nin başbakanı Menderes, milletvekillerine “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diye hitap ediyordu.) bir daha iktidara gelmesine engel olacak, gelse bile topluma verilecek örgütlenme özgürlüğüyle ellerini kollarını bağlayacak, Anayasa ve kanunların çıkması gerekliydi.

61 Anayasası, 9 Temmuz 1961'de yapılan “Anayasa Referandumu” ile kabul edildi. Aslında 1961 Anayasası, neredeyse CHP’nin 12 Ocak 1959’daki 14. Kurultayı’nın “İlk Hedefler Bildirgesi’nin” geliştirilmiş halidir. Üst üste iki seçim kaybetmiş CHP toplumun sorunlarına en azından sözde yaklaşmaya çalışmıştı.



Müşerref Hekimoğlu:

“1961 Anayasası benim için karşı bir ihtilal niteliğinde sayılan 12 Mart 1971 olayından sonra kuşa döndü. Profesör Erim'in Türkiye’ye bol bulduğu bir elbiseyi tutucu güçler her yanından makasladılar. 1961 yılında da bu karşı güçler büyük çaba gösterdi hiç kuşkusuz. Ama bir avuç aydının çabası ve Millî Birlikçilerin direnmesiyle 9 Temmuz 1961'de güzel bir yasa sunuldu halkoyuna”

9 Temmuz 1961'de Millî Birlikçiler, 6 Haziran 1961'den itibaren Türkiye'ye fiilen egemen olan Aydemir'in başında bulunduğu “Silahlı Kuvvetler Birliği” adlı Albaylar Cuntası’nın karşısında secdeye duruyorlardı. 61 Anayasası bu zor gücüyle, yine de ancak % 65 oyla kabul edildi.

Talat Aydemir:

“Ordu içinde kurduğumuz Silahlı Kuvvetler Birliği her gün biraz daha güç kazanıyordu. 1961 Haziranının 28. günü toplanarak ‘Silahlı Kuvvetler Birliği’nin kabul ettiği prensipleri Genelkurmay Başkanlığı tarafından bütün Silahlı Kuvvetlere bir genelge halinde duyurduk.”





MBK üyeleri, ordunun onuru adına korunmaya muhtaç durumdaydı. Silahlı Kuvvetler Birliği tarafından koruma altına alınmak zorunda kalındılar. Silahlı Kuvvetler Birliği'nin yukarıda anılan genelgesinin Ana prensipler bölümünün ‘a’ bendinde şöyle yazıyordu: “M.B.K: Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölünmez bir uzvudur. Onlara vaki bir tecavüz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yapılmış addedilir.”

1961 Anayasası'nı çıkartan güç, Aydemir'in başını çektiği genç subayların gücüydü.

12 Mart 1971 muhtırasından sonra genç subay hareketinin devamı sayılabilecek 9 Mart’çıların ordudan temizlenmesi sonucu 1961 Anayasası ‘kuşa döndü’, 12 Eylül 1980 hiyerarşik darbesiyle de ortadan kaldırıldı.

9 Mart 1971 ile 12 Mart 1971 arasında da rahmetli İnönü ‘kırksekiz saat uyumamıştı’! Ancak 12 Mart Muhtırasının verildiği gece rahat uyuyacaktı.



BU BELA NASIL ATLATILACAK?

Dönelim yine İnönü'nün rahat uyuyamadığı 1961 yılının ikinci yarısındaki günlere. İnönü ilk defa zora toslamıştı. Suları bir müddet daha saman altından yürütmeliydi.



Talat Turhan:

“Şimdi bir bela ile karşı karşıya gelinmişti. Hem bu yenileri daha zorlu görünüyordu. Vurdukları yerden ses getiriyorlardı. Karar vermekte gecikilmedi. Her çareye baş vurarak bu birliğin sabote edilmesine çalışılacaktı. Bu ise teşkilat işiydi. Derhal, bu da yapıldı ve adına DET (Dahili Emniyet Teşkilatı) denildi.

Bu teşkilatın ilk işi, Silahlı Kuvvetler Birliği Genel Kurulu’nu teşkil eden zevatın tespiti oldu. Bunu; bu listede bulunanların yakını, akrabası ve arkadaşı olanların tayin ve tespiti takip etti.

Üçüncü safhayı; bu partili üyelerin, tespit edilen Genel Kurul mensuplarına sıklaşan ziyaretleri, yemek davetleri v.s. teşkil etti.”

Bir süre önce MBK'ne uygulanan taktik adımlar, şimdi Silahlı Kuvvetler Birliği üyelerine karşı uygulanmaya başlamıştı. Ama generaller güce ‘ikna’ olurlardı. Bu sefer İnönü ve SKB üyelerinin peşine taktığı CHP'lilerin daha uzun zaman ve daha çok uğraşmaları gerekecekti.

MENDERES, ZORLU VE POLATKAN’IN İDAMI

13 Kasım 1960 tasfiyesinden sonra AP’nin kurulması, 27 Mayıs öncesi CHP - DP antika tartışmalarının tekrar manşet olması ve AP yanlıların açıkça 27 Mayıs aleyhine propagandalara başlamasıyla siyasi ortam yeniden gerginleşmişti. 27 Mayıs devrimcileri, daha 1 yıl geçmeden meşru müdafaa durumunda kalmışlardı.

Bu nedenle Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri, 27 Mayıs devrimlerinin kazanımlarını korumak için, söz verdikleri seçimin Yassıada mahkemesinin sonuçlanmasından ve hatta birinci dereceden suçluların cezalarının infazından sonra yapılmasına karar vermişlerdi.

28 Haziran 1961’de yayınlanan yine aynı genelgede bunu dile getirmişlerdi.

d. Yassıada Davasında birinci derecede suçlular için yüksek adalet divanının verdiği kararlar derhal tasdik ve infaz edilecektir.

e. Genel seçimler Yassıada Mahkemeleri sona erdikten ve cezaları infaz edildikten sonra yapılacaktır. Bu tarih 29 Ekim 1961'i geçemez. (SKB Genelgesi, 28 Haziran 1961)

Silahlı Kuvvetler Birliği’ne üye olan bütün generaller ve üst düzey subaylar, bu konuda ellerini silah üzerine koyarak yemin etmişlerdi. Üstelik Silahlı Kuvvetler Birliği’ne katılmayan general ve üst düzey subay yok gibiydi.

Türkiye tarihinin kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan konularından biridir bu. Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamlarının manevi ağırlığı Aydemir’e yüklenilmek istenir.

Oysa, CHP ve CHP yanlısı gazete ve dergiler yüzlerce gencin DP iktidarı tarafından kıyma makinelerinden geçirildikleri, onlarca gencin kayıp olduğu, DP’lilerin vatan haini olduğunu ve diktatörlükle memleketi yönettiği propagandasını yapmışlardı.







CHP yanlısı 14 Kasım 1960 tarihli KİM dergisinde, Yassıada mahkemelerinde yargılanan Celal Bayar, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın göründüğü, darağacının altında havası verilen yukarıdaki montaj fotoğraf yayınlanıyor ve altına da “fotoğrafçının azizliği No: 2” yazılıyordu.

AKİS Dergisi, Yassıada Mahkemelerinin başladığını bildiren 20 Temmuz 1960 tarihli sayısını yine yukarıdaki resimde olduğu gibi Celal Bayar'ı darağacının altında gösteren kocaman bir resmin bulunduğu kapakla çıkarmıştı.

Ayrıca, 27 Mayıs'tan sonra aylar geçtiği halde, 28-29 Nisan olaylarında kaybolan öğrencilerin listeleri de gazete ve dergi sütunlarını dolduruyordu.

Fakat Büyük Sermaye'nin temsilcisi Celal Bayar ne yapılıp edilip darağacından kurtarılacak, Tefeci Tüccar temsilcisi, Said-i Nursi'nin elini öpen, toprak ağası Menderes “günah keçisi” olacaktı.



MENDERES HARCANACAKTI

Büyük Sermaye ve onun o günlerdeki sözcüsü İnönü, esasında Menderes hakkındaki kararlarını çoktan vermişlerdi. Sen misin, borç almak için Sovyetler Birliği’ne giden! Menderes, bir esrar perdesi altında kalan uçak kazasından sağ kurtulabilmişti, ama bu sefer işi biraz zordu.

İnönü'nün damadı Metin Toker'in başyazar olduğu Akis dergisinin 28 Kasım 1960 tarihli sayısında, “Merhametten Maraz” başlıklı yazıda, Adnan Menderes'in Bebek davasından beraatının arkasından ailesi ile görüşmesine izin verilmesinden hareketle, biraz da 13 Kasım tasfiyesinin gerçek amacını saklamak için şunlar söyleniyordu:

“Bir kaç günden beri, tesir sahası geniş bir yeni kulak gazetesi Demokrat kuyruklara ümitlerini kaybetmemelerini tavsiye etmekte, hatta hadiseyi 14'lerin affına bağlayarak onların gidişiyle tepelerine asılan Demokles kılıçlarının kınlarına girdiğini tebşir eylemektedir. Fena günler geride kalmıştır. Menderes yeniden iade-i itibar etmiştir. Artık Eyüp Sultan camiine Beyaz ata binerek gitmesine lüzum kalmamıştır… Pek yakında, herkes gibi tıpış tıpış o mübarek mahalle gidecek ve alnını secdeye getirip kendisini kurtaran kuvvetlere hamdedecektir. Bu tefsirler başka tefsirlere yol açmakta, hani neredeyse düşük efendinin idareyi yeniden almasına intizar olunmaktadır…

… Menderes bütün hayatınca her şeyi mubah görmüş, en asil duyguları istismar etmekten çekinmemiş bir insan tipidir. Onun avukatlarıyla müştereken sahneye koyduğu bir oyunu insan ancak gülerek seyreder. Ona kapılmak oyuna gelmenin ta kendisidir. Düşük Başbakan Yassıadada bahis konusu olanın kendi kellesi bulunduğunu mükemmelen bilmektedir. Başkalarının kellesine hiç bir zaman önem vermemiş bu adam için kendi kellesi elbette ki mühimdir ve onu kurtarmak için yapamayacağı hareket yoktur, oynamayacağı rol mevcut değildir. Duruşmaların ta başından beri her gün bir yeni posta bürünen Menderes'in taktiklerine bir kere kapılındı mı, vukua gelecek zarar hudutsuz olur.”

Açıkça Yassıada mahkemelerine müdahale edip yol gösteriyorlardı: “Menderes kellesini kurtarmak istiyor, aman merhamet etmeyin, yoksa maraz doğar, vukua gelecek zarar hudutsuz olur”.

Dört gün sonraki sayıda ise daha da ileri gidip, sanki savcı iddianamesi gibi, açıkça kelle isteniyordu:

“Doğrudur, kötü politikanın cezası iktidardan düşmektir ve kötü politikayı ceza kanunlarında cezalandıran bir madde yoktur. Ama, Menderes ve arkadaşları normal yoldan mı düşmüşlerdir? İhtilalle düşmenin, normal yoldan düşmekten mutlaka bir farkı bulunmak lazımdır. Nitekim Menderes ve arkadaşları Mühim Davalarda bir hatalı politikanın değil, hatalı politikanın iktidardan düşmekten ibaret bedelini ödememek için dikta rejimi kurmaya, serbest seçim yolunu fiilen kapamaya ve kendi hakimiyetlerini ebedileştirmeye teşebbüsün hesabını vereceklerdir.

Ceza kanunlarında ise bu fiilin cezası vardır!”

Her iki yazının da imzasız çıkması oldukça ilginçtir. O günlerin karmaşasında kimsenin de aklına gelmedi herhalde, “neden bu yazılar imzasız çıkıyor?” diye sormak. Böylesine seri bir propaganda hücumunda, 27 Mayıs’a sahip çıkan Silahlı Kuvvetler Birliği mensuplarının başka türlü düşünmesine olanak yoktu.



POLATKAN-ZORLU-MENDERES’İN İDAMLARINDAKİ 2. ADAM İNÖNÜ’NÜN TAVRI:

AKİS Dergisi:

“İdam kararı verilirse bunların infazı, bazı kimselerin sandığının tamamen aksine, kısa vadede hiçbir huzursuzluk yaratmayacaktır.

Bilakis bazı, azgınlıklar son bulacak, cüretkarlığın sarhoşu haline gelen birtakım şirretler, sokak veya sütün külhanbeyleri süt dökmüş kediye döneceklerdir...

Buna mukabil verilecek bir idam kararının infazı yoluna gidilmemesinin kısa vadede çok huzursuzluğa yol açmasını beklemek lazımdır.

Bir demagoji ve küstahlık, farfara, tatrafuşluk dalgasını ikinci cumhuriyetimizin emekleme adımlarını kösteklemesini göze almak şarttır.

D.P.nin zaten ağır yükünün handikabı mevcutken, o vadide bir yeni huzursuzluk kaldırabilir mi? Elbetteki yeni iktidar bir başarılı iktidar olursa sular kısa zamanda durulur, cezalarını çeken düşükler milletin merhamet hislerini dahi artık tahrik etmeksizin unutulup giderler ve her şey bitip sokağa salıverildiklerinde hiç kimse dönüpte suratlarına tükürmez bile”



“Adnan Menderes adında bir adam şeriatın kestiği bir parmak gibi bir ipin ucunda sallandırılırsa, bu topraklar üzerinde yaşayan tek ferdin kılı kıpırdamaz.

Zira Adnan Menderes adındaki adam ne mazisi ve ne istikbali bulunan bir gölgeden başka bir şey değildir.”

Metin Toker’in infazların yapılması lehinde harcadığı devamlı çabaları yukarda gördükten sonra ne düşünürsünüz? “İsmet İnönü” damadının bu yayınları karşısında susup, kendi görüşünün ne olduğunu kamuoyuna açıklamayınca, herkesin bunu nasıl yorumlayacağını düşünemeyecek insan değildi. Ama O, bu konuda ağzını açıp bir tek kelime söylemedi. İnfazlardan sadece iki gün önce, o da MBK'nin üyelerinden birkaçının teşviki ile, dışarıya hiç yansımayan bir mektubu Cemal Gürsel’e göndermekle yetindi. İnönü’nün bu mektubu ilk defa 1962 yılının 29 Ağustosu’nda Hürriyet Gazetesinde açıklandı.

CHP örgütü de işte bundan sonra, liderinin idamlara karşı olduğunu öğrenip bu tezi, özellikle bu mektuba dayanarak ispat etmeye önem verecekti. İsmet İnönü idamlara karşı iken damadı ve örgütü idamları teşvik ediyordu.

Ne büyük oyun. İkinci adam bu kadar güçsüz mü? Damadına ve örgütüne görüşünü anlatamıyor mu?

Prof. Dr. Muammer Aksoy'un yazdıklarına ne demeli.

“Gözünün önünde masum insanların hürriyetleri ve hayatları, kaba kuvvet altında ezilirken-ki Paşanın 10 Mayıs 1969’tan sonraki sözlerine göre, bu kişilere uygulanan cezaların niteliği Paşanın ölçülerine göre böyle olmak zorunluluğundadır- seyirci kalmak, bir kanun teklifi yapmamak, hatta bu kabul edilmezse protesto olarak Kurucu Meclisten istifa etmemek açıkça cinayete katılmak değil midir?!

İsmet Paşa, “26 Mayıs 1960’ta iktidarda bulunan D.P.’li Milletvekillerinin, Bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın Anayasa düzeni ile ilgili ve siyasi mahiyetteki suçlardan dolayı yargılanmaları, cezalandırılmaları caiz değildir; bu sebeplerle tutuklanamaz, hapsedilemez ve idam edilemezler” diye bir kanun teklifi yaptı da, imza atacak bir tek Milli Birlik üyesi bulamadı mı?

Kaldı ki, Milli Birlik üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisi’nin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu reddetmiş; ve “başladığınız işi siz tamamlayınız” diyerek; infazların, C.H.P.’nin çoğunlukta olduğu temsilciler Meclisinden geçmesi imkanı (yani idamların kendisi evet demedikçe infaz edilmemesi imkanını) kendi arzusuyla ortadan kaldırmıştır.

Eğer D.P. yöneticileri, Atatürk’ün bir eseri olan 1924 Anayasasının kurbanı olmakta idiyseler –hele 27 Mayıs devrimi, İsmet Paşa’nın D.P. yöneticilerini aylarca en ağır surette suçlayan, hatta ihtilalin kaçınılmaz hale geldiğini ilan eden sözlerinden sonra yapıldığına göre- İsmet Paşanın omuz silkip seyirci kalması, ancak bir tek gerekçe ile mazur gösterilebilir; o da, ‘askeri gücün karşısında sesimi yükseltebilecek cesareti gösteremedim’ demekten ibaret olabilir. Bunu, tarihi kişiliğe sahip eski bir cephe komutanının söyleyebilmesine imkan var mıdır?

Gerçekten, İnönü’nün, 16 yıldır durmadan dile getirdiği yargıları ve değerlendirmeleri bir tarafa bırakarak, “ağzımdan ne çıkarsa onun keramet olduğunu kabul ettiririm” ve “daha önceki söz ve tutumlarımla bugünkülerini karşılaştırmaya kimse cüret edemez” gibi bir aşırı iyimserliğe kendisini kaptırması ve böylece keyfilik kuyusuna düşmesi, şahsını olduğu gibi birçok C.H.P. ileri gelenini de, kendi kendilerini tarih önünde ağır surette mahkum eden kişiler durumuna düşürmektedir.”

Yine aynı atmosfer içinde Yassıada Mahkemeleri sonuçlanınca, aynı CHP ve İnönü, Silahlı Kuvvetler Birliği’nin gücü karşısında bu sefer kuzu postuna bürünecek ve idamların karşısında tavır alıyor havasına gireceklerdi. Tavşana kaç, tazıya tut dedikten sonra, kovalayan tazının arkasından tavşanın akrabalarına tazı durmuyor ben ne yapayım, derken politika savaşında kullandığı keskin dili unutmuş görünüyordu.



VEZİRİN KELLESİ

Oysa ordu gençliği İnönü’nün inisiyatifi dışına çıkmış, CHP’nin muhalefette iken söylediği demokrasi nutuklarını ciddiye almıştı. Madem gençleri katleden ve vatan haini olanlar vardı, cezalarını çekmeliydiler. Ancak ondan sonra seçimler yapılabilirdi. Ama hiçbir parti 27 Mayıs İhtilali’nin karşısında olamazdı.

Artık kavga gittikçe netleşiyordu; Statükoyu korumak isteyenlerle, onu değiştirmek isteyenler arasında. Ve Finans- Kapital, Menderes, Zorlu ve Polatkan'ı statükoyu korumak için “günah keçisi” olarak kurban verecekti.. Menderes'in hesabı çoktan kesilmişti. Suçu da Aydemir’e atılarak işin içinden sıyrılınacaktı.

Yassıada'daki MBK güvenlik ve savunma görevlisi emekli Hv. Albay (o zamanki rütbesi Yüzbaşı) Remzi Oral:

“Adnan Menderes'in asılmasının çabuklaştırmasının altında demokrasiye geçiş açısından hayati önemde bazı nedenler vardı ve ben bunun kararını tek başıma vermiş değilim.

Bir kez o günlerin koşullarını iyi bilmek lazım. …benim de içinde bulunduğum bir birlik kurulmuştu. Adı Silahlı Kuvvetler Birliği… Bu birlik üyelerinin yemininde Yassıada'da Yüksek Adalet Divanı'ndan çıkacak olan kararların uygulanması da yer alıyordu.

Silahlı Kuvvetler Birliği’nde yönetim kısa zamanda, Talat Aydemir cuntasının güdümüne girmişti…

Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada'dan çıkan idam kararlarını onaylamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı…

Bu ihtilal gerekçesi de hazır, Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine sadakat… Bunu önlemek için komitede tasdik edilen idam cezalarını bir an önce infaz ettik ve Adnan Menderes konusunda da Gürsel'e gerçeği tam olarak yansıtmadık!”

Ne kadar yalın bir açıklama değil mi? Ne de olsa politik konuşmayı beceremeyen bir askerin açıklaması. “Adnan Menderes’in asılmasının çabuklaştırmanın altında demokrasiye geçiş açısından hayati önemde bazı nedenler vardı” diyor Remzi Oral. Asmasaydık seçimler yapılamayacaktı demek istiyor. Yani statükoya geri dönülemeyecekti. Ağzından bir şey daha kaçırıyor: “Bunun kararını tek başıma vermiş değilim.”

Yukarıda dediğimiz gibi, artık cepheler netleşmişti. Remzi Oral, silah üzerine yemin ettiği Silahlı Kuvvetler Birliği’nin tarafında değil, bu açık. O zaman Silahlı Kuvvetler’deki İnönü yanlısı havacılar cuntası içinde, zaten kendisi de havacı.

Aydemir’i neyle suçluyor? “Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine sadakat”le. “Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada’dan çıkan idam kararlarını uygulamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı.” Kendi yemini ne oldu peki? Bilinmez.

Osmanlı örneği, Vezir ve Defterdar’ın kellesi verilerek statüko korunmuş oluyordu.

Ama 27 Mayıs’a yüreğini koymuş ihtilalciler öyle mi düşünüyordu?

Fethi Gürcan:

“27 Mayıs Hareketi meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan Anayasa dışı davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin açtığı devrin meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır.

27 Mayıs hareketi aslında belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip, sadece o statüko içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir kaç kişiye mi karşıdır? Eğer statükoya karşı değil ise milli iradenin gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine dayanmaktadır.

Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir hükümdür. Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir.

Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan şahısların hareketleri sebep değil neticedir.

Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir.

Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayıs’ı hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkan bırakılmamaktadır.”

Devrimcilerle statükocular arasındaki fark bu kadar netti.

En büyük statükocu İsmet İnönü’nün bu sureti haktan görünüp, ikili oynaması 11 yıl sonra devrimci gençliğin yiğit lideri Deniz Gezmiş ve arkadaşları Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın idamlarında bir kez daha –dikkatli gözler için- ortaya çıkacaktı.

Başka türlü bir davranışı İnönü’den beklemek abes zaten. Deniz Gezmiş ve diğer gençlerin zindanlara atılabilmesi için 12 Mart 1971 muhtırasından önce 48 saat uyumamıştı!.



İNÖNÜ – DEVRİM – KARŞI DEVRİM

Tanju CILIZOĞLU:

“12 Mart Muhtırası, İsmet Paşa'nın CHP den düşürülmesi ve ömrünün son günlerinde partisinden istifa etmek zorunda kalmasını sağlıyordu. İsmet Paşa muhtıra karşısında takındığı tutumla bugüne kadar yaslandığı tüm meşruiyetçiliğinin dışına düşmüş, demokrasiyi koruma, kalanı kurtarma anlayışı nedeniyle partisinin tabanı üstüne çökmüştü.....

İsmet Paşa beklemek ve hep ‘suyun dibini gördükten sonra’ konuşmak alışkanlığını sürdürüyor, ancak Ecevit'in beklenmedik çıkışı oyunu bozuyor, İsmet Paşa suyun dibini görmek isterken artık bir daha hiç suyun dibini görmesine gerek kalmayacak bir yere varıyordu.

12 Mart muhtırası sonrasında, Ecevit başta olmak üzere tüm muhtırayı veren güçler ve Nihat Erim, İsmet Paşa'nın çok sert çıkacağını beklerken Paşa, ‘Bütün dikkatim demokratik rejimin normal işlemesi üzerinedir. Bunu temenni ediyorum,’ diyerek lafı yuvarlıyordu.. Gerçi İsmet Paşa'nın yakınları, Paşa'nın radyonun 13:00 haberlerinde okunan muhtıraya karşı olduğunu belirtiyorlar, ama aynı gün MİT başkanı Fuat DOĞU'nun verdiği dört saatlik brifing sonunda Paşa yumuşuyor. Ve bütün tahminleri altüst ediyordu.....

12 Mart, CHP içine düşen bir bombaydı. CHP Genel Sekreteri Ecevit partisinden istifa etmiş bu arada İnönü, Erim hükümetine güvenoyu almak için Parti Meclis Grubu’nda sert eleştirilere uğramış, Kırıkoğlu ve Cihat Angın'ın başı çektiği 42 milletvekili güvenoyu vermenin tarihi bir sorumluluk olduğunu belirterek karşı çıkmışlardı.

İnönü'ye Parti Meclis Grubu’nda ilk defa bu denli bir başkaldırı oluyor ve bu denli ağır suçlamalar yapılıyordu. Olay örgüt tabanına da sıçrayacak,12 Mart'ın daha çok aydınları hedef alan işkence olayları sonrasında bu güvenoyu daha da tartışılır olacaktır”



Çetin Yetkin:

Günler günleri kovaladıkça, yaşım ilerledikçe gördüm ki, Türkiye de yaşanan Karşı Devrim'in başlangıç gün ve saati, 10 Kasım 1938, 09.05'tir

Bu karşı devrimin ilk yılları II.Dünya Savaşı dönemine denk geldiği için, o günlerin ölüm - kalım kaygısı içinde pek anlaşılamamıştı, anlayanlarda seslerini duyuramamışlardı. Savaşın bitiminde ise, karşıdevrim, demokrasi, çok partili düzen, demokratikleşme yaygaralarının arkasına ustaca gizlendi. Bu sürecin kaçınılmaz sonucu, Türkiye’nin emperyalizme teslim edilmesi olacaktı.

Kısacası, bugünün Türkiyesi’nde yaşanan tüm olumsuzlukların temeli, Atatürk'ün öldüğü gün atılmaya başlandı ve 1945-1950 arasında da bu temel üzerine ülkemizin kara yazgısının taşları teker teker örüldü..

Genç subayların çektiği ikilemleri ancak şimdi anlayabiliyoruz. Bir tarafta “Atatürk yanında devrimlere imza atmış bir İsmet İnönü” diğer tarafta “karşı devrimlere yol açmış bir İsmet İnönü.” Ne yaman diyalektik bir çelişki. Keşke her şey hayal edildiği gibi olsaydı. İnönü, Atatürkçülerinin dediği gibi “İkinci Adam” olsaydı. Devrimler kökleşseydi ve sürseydi.



2. ADAM İNÖNÜ’NÜN SEYİR DEFTERİ:



22 Ocak 1945: ABD Başkanı Truman, Kongrede yaptığı konuşmada, Birleşik Amerika’nın iktisadi dış siyaseti, kendi refahını ve aynı zamanda dünya pazarlarının yeniden kurulmasını ve genişlemesini sağlamak olduğunu söyledi.

23 Şubat 1945: Türkiye, Almanya ve Japonya ya savaş ilan etti. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olabilmesi için bu savaş ilanı gerekliydi.

ABD Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu çerçevesinde Türkiye’ye verilen malzeme için ABD ile 10 yıl vadeli 10 milyon dolarlık kredi açma anlaşması imzalandı.

19 Mart 1945: SSCB,Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi’ne bir nota vererek 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nın uzatılmayacağını bildirdi.

19 Mayıs 1945: İnönü, 19 Mayıs nedeniyle yaptığı konuşmada savaş zamanlarının gerektirdiği sıkı önlemlerin kaldırılacağını ve ülkede demokrasi ilkelerinin yaşama geçirileceğini söyledi.

11 Haziran 1945: 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu TBMM de kabul edildi.

29 Haziran 1945: Türkiye; San Francisco’da Birleşmiş Milletler Antlaşması’nı imzaladı

9 Temmuz1945: Ormanların devletleşmesine ilişkin 4785 sayılı yasa TBMM’nde kabul edildi.

15 Ağustos 1945: Adnan Menderes, Birleşmiş Milletler Antlaşması TBMM de görüşülürken, Türkiye’deki rejimin, uygulamada, buna aykırılıklar taşıdığını söyledi.

Birleşmiş Milletler Antlaşması, TBMM’de 4801 sayılı yasayla

onaylandı.

12 Ekim 1945: ABD Senato üyesi Claude Pepper Çankaya da İsmet İnönü tarafından kabul edildi.

1 Kasım 1945: İnönü bir muhalefet eksikliğini dile getirdi.

8 Kasım 1945: İnönü’nün 1 Kasım TBMM’ni açış söylevi ABD de Congressional Record da yayınlandı.

7 Ocak 1946: Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes, DP yi kurdu

23 Mart 1946: Türk Sosyal Demokrat Partisi Hükümet tarafından kapatıldı

6 Nisan 1946: Amerikan Missuri zırhlısı ve iki savaş gemisi İstanbul Limanına geldi.

ABD Başkanı Truman, Amerikan Ordu Günü nedeniyle yaptığı konuşmada, “Ortadoğu’da muazzam tabii kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve deniz yolları bu bölgeden geçmektedir. Binnetice bu bölgenin büyük iktisadi ve stratejik önemi vardır, dünya ticaret sisteminin temellerini kurmak istiyoruz” dedi.

13 Nisan 1946: Hükümet, ABD den 500 milyon dolar kredi istedi

21 Temmuz 1946: Genel seçimler yapıldı.

7 Ağustos 1946: SSCB, ikinci notayı verdi.

7 Eylül 1946: Türk parasında ilk devalüasyon yapıldı

25 Eylül 1946: Üçüncü Sovyet notası verildi

23 Kasım 1946: Bir Amerikan Filosu İzmir’e geldi.

4 Aralık1946: Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.

3 Mart 1947: Truman Doktrini gereğince Türkiye ve Yunanistan’a yardım yapılması kararlaştırıldı.

11 Mart 1947 : Türkiye, Uluslararası İskan ve Kalkınma Bankasın (Dünya Bankası) ile Uluslararası Para Fonu’na (IMF) katıldı

9 Nisan 1947: Köy Ensititüsü öğrencilerinin enstitü yönetiminde söz sahibi olmalarına son verildi..

12 Nisan 1947: İncelemeler yapmak üzere bir ABD Heyeti geldi.

22 Nisan 1947: Truman doktrini Amerikan Senatosu’nda kabul edildi.

2 Mayıs 1947 : Bir Amerikan Filosu İstanbul’a geldi, filo komutanları ile görüşmek için İsmet İNÖNÜ Ankara’dan İstanbul’a gitti.

9 Mayıs 1947: Köy Enstitülerinde kız ve erkek öğrenciler ayrıldı.

Truman Doktrini Amerikan Meclisi’nde onaylandı

20 Mayıs 1947: Köy Enstitüleri kitaplıklarında sakıncalı görülen kitaplar ayıklandı ve yakıldı

22 Mayıs 1947: 20 Kişilik bir ABD askeri yardım kurulu General Oliver başkanlığında geldi,

24 Mayıs 1947: Kara Kuvvetleri’nde Subay Üniformaları Amerikan modeline göre değiştirildi

28 Mayıs1947: Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.

14 Haziran 1947: Amerikan İktisadi Heyeti, Türkiye’ye geldi.

12 Temmuz 1947: ABD ile yardım anlaşması imzalandı.

8 Ağustos 1947: Bir grup subay eğitim görmek için ABD’ye gitti.

4 Eylül 1947: Köy Enstitüsü yasasında değişiklik. Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.

21 Eylül 1947: Bir Amerikan yardım kurulu geldi.

2 Ekim 1947: ABD Kongre üyesi Mundt Türkiye’deki demokratikleşme sürecini öven demeci Ulus gazetesinde yayınlandı

5 Ekim 1947: Genelkurmay başkanı Salih Omurtak Başkanlığında bir heyet ABD ye gitti.

31 Ekim 1947: Bir ABD yardım kurulu daha geldi.

31 Ocak 1948: Din konusunda yapılacaklar için İnönü başkanlığında Şemsettin Günaltay, Tassin Banguoglu ve Nihat Erim toplandılar

5 Şubat 1948: Mason dernekleri yeniden açıldı.

19 Şubat 1948: CHP Meclis Grubu’nun okullara din dersi konulmasına ilişkin bildirisi gazetelerde yayınlandı

9 Haziran 1948: Toprak Ağası Cavit Oral, Toprak reformunu da uygulamakla görevli Tarım Bakanı oldu.

4 Temmuz 1948: ABD ile Ekonomik ve İşbirliği Anlaşması imzalandı

12 Temmuz 1948: Bayındırlık Bakanı Nihat Erim, Amerikalı uzmanların bakanlıkta çalıştığını ve Türkiye’yi topoğrafik, ekonomik ve askeri açılardan incelediklerini açıkladı.

8 Ekim 1948: Dünya Bankası’ndan 50 milyon dolar kredi alınması için girişimde bulunuldu.

22 Ocak 1949: Türk Hükümeti’nin istediği borç için Dünya Bankası’ndan iki kişilik bir kurul incelemelerde bulunmak için geldi.

15 Şubat 1949: İlkokullarda din dersi, okutulmaya başlandı



28 Şubat 1949: IMF heyeti geldi.

31 Ekim 1949: İlahiyat Fakültesi Ankara da açıldı.

1 Mart 1950: Türbelerin açılmasına ilişkin yasa kabul edildi.

14 Mayıs 1950 DP seçimleri kazandı.

“Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle, prensiplerinden son zamanlarda ne fedakarlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaa tanınan haklar.. Hiçbiri kar etmedi. Zavallı Halk Partisi” ‘(Orhan Veli 15 Mayıs 1950 Yaprak)’



11 YIL SONRA - ESKİ TAS ESKİ HAMAM

15 Ekim 1961 Genel Seçim sonuçları açıklandığında Meclis ve Senato’daki koltukların dağılımı aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi oluşmuştu

Meclis Senato

CHP 173 36

AP 158 70

YTP 65 28

CKMP 54 16

Toplam 450 150



Metin Toker:

“600 kişilik - Meclis 450, Senato 150 - TBMM'de çoğunluk, Osman Bölükbaşı'nın CKMP'si hariç tutulsa bile ‘27 Mayıs’a karşı güçlerin’ egemenliğinde bulunuyordu. Bu güçler 15 Ekim gecesi ilk neticelerin gelmesiyle bir zafer havasına girmişlerdi. Kendi kendilerine Cumhurbaşkanı, Senato Başkanı, Meclis Başkanı seçiyorlar, hükümetler kuruyorlar, Başbakan tayin ediyorlardı. En radikallerin Cumhurbaşkanı adayı Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'di.

Gerçi AP, parti olarak daha ihtiyatlıydı. Kendi adaylarının, genel başkanları Ragıp Gümüşpala olduğunu söylüyorlardı. Başgil olsa olsa “Havadis Grubu"nun ortaya sürdüğü isimdi. Ama onun etrafında estirilen hava gittikçe taraftar buluyor, ‘Hoca’yı 27 Mayıs hengamesinden sonra kaçıp gittiği İsviçre'den bu sefer döndüğünde alayıvala ile karşılamak üzere görkemli törenler hazırlanıyordu. Ankara'ya gelişi 27 Mayıs karşıtı güçlerin bir gövde gösterisi olacaktı.”

Tabii, bu sonuçlar CHP için şok etkisi yapmıştı. Damat Metin Toker'in CHP'yi “27 Mayıs yanlısı gösterme” demagojisi, aslında “ordu umacısıyla” diğer partileri korkutup CHP'yi iktidara getirmenin bildik sinsi amacını güdüyordu.

Şüphesiz seçim sonuçları, genç subayları da etkilemişti. Siyasi ortam neredeyse 27 Mayıs öncesine geri dönüşmek üzereydi.



Talat Aydemir:

“Seçimler bilindiği gibi sonuçlanınca Millî İrade’nin tam olarak gerçekleşmediği inancına varmıştık. Bu anda Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bir fikir ayrılığı belirmeye başladı.

Kanaat o idi ki, memleketin muhtaç bulunduğu ekonomik ve sosyal reformlar ilmî tarzda değil, gelişi güzel uygulanacak siyasî kavgalarla memlekette 27 Mayıs’tan öncesine nispetle daha gergin bir hava yaratılacak, bu durum profesyonel politikacılara maişet(geçim) endişesine dayanan bir post kavgasından başka bir sonuç vermeyecekti.

Bu fikirlerle bir grup subay yol yakın iken memleketin geleceği bakımından idareye el konulması fikrini savunuyordu.

İkinci fikre göre ise, seçimler arzu edilen şekilde olmamıştı, şimdi askerî bir müdahale hareketine de lüzum yoktu. Tecrübe edilmeli, başarısızlıkları görüldükten sonra müdahale edilmeliydi.

Bu fikri savunanlar daha ziyade Hava Kuvvetleri’nin temsilcileri olan Kurmay Albay Halim Menteş, Hava Albayı Fevzi Arsın idi. Bunlar C.H.P.’liler ile devamlı surette temasta oldukları için bu memleketi ancak, başta İnönü olmak üzere, C.H.P.’nin kurtaracağına inanıyorlardı. Bu fikir gerek Ankara Grubu’nda, gerek İstanbul Grubu’nda tartışıldıktan sonra birinci fikir ekseriyet kazandığı için İstanbul'da 21 Ekim 1961 günü Harp Akademileri’nde yapılan büyük toplantıda 10 General ve 28 Albay şu protokolü imzalamışlardı:

21 EKİM PROTOKOLÜ

Harp Akademisi

21 Ekim 1961

Zabıt Varakası

1) Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları - aşağıda açık imzası bulunanlar - 21 Ekim 1961 günü saat 14:30'da toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut olan konuları müştereken müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki karara varmışlardır.

1. Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden sonra, gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel, duruma fiilen müdahale edecektir.

2. İktidarı, milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.

3. Bütün siyasi partiler faaliyetten men edilecek, seçim neticeleri ile Milli Birlik Komitesi feshedilecektir.

4. Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961'den sonraki bir güne tehir edilmeyecektir.

2) İşbu Zabıt Varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler tarafından aynı anda imza edilmiştir. 21 Ekim 1961

İmza sahipleri:

Korgeneral Refik Tulga - Tümgeneral Fikret Esen - Tümgeneral Rafet Ülgenalp - Tümamiral Bahaddin Özülker - Tuğgeneral Faruk Gürler - Tuğamiral Celal Eyiceoğlu - Tuğgeneral Yusuf Alpmansu, Tuğgeneral Faruk Güventürk - Tuğamiral Kemal Kayacan - Tuğamiral İsmail Sarıken - Kurmay Albay Behçet Özdemir - Kurmay Albay Doğan Özgöçmen - Kurmay Albay Suat Aktulga - Kurmay Albay N. Kemal Ersun - Kurmay Albay Burhan Hunoğlu - Kurmay Albay Halim Kural - Kurmay Albay Recai Baturalp - Kurmay Albay Mehmet Bora - Kurmay Albay Vecihi Akın - Kurmay Albay Emin Aytekin - Kurmay Albay Ferit Erdoğan - Kurmay Albay Necati İşcan - Hava Kurmay Albay Rıfat Erenulu - Top. Alb. Celal Baykam - Kurmay Albay Cemal Öçal - Dz. Kurmay Albay Bülent Tarkan - Dz. Kurmay Albay Zarif Çetindağ - Kurmay Albay Bedrettin Demirel - Kurmay Albay Celal Ugan - Kurmay Albay Vahit Gürkan - Kurmay Albay Şerafeddin Olcay - Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya - Kurmay Yarbay Ahmet Gergeç - Kurmay Albay Necati Ogan - Kurmay Albay Sadettin Cankır - Kurmay Albay Nihat Aslantürk - Hava Kurmay Albay Turan Çağlar - Kurmay Albay Fikret Göknar



Talat Aydemir:

“21 Ekim gecesi beni ve bir kaç arkadaşımı İstanbul'a çağırdılar. Ben, Merkez Komutanı Albay Selçuk Atakan, Hava Kuvvetleri'nden Kurmay Albay Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın, Kurmay Yarbay Tufan Akkoç, saat 10'da kalkan bir uçakla İstanbul'a gittik.

İstanbul'da Akademi'de yapılan bir toplantıda general ve amiraller bize İstanbul'un kararını bildirdiler. Bu karara yalnız havacılar itiraz etti. Fakat neticede ekseriyete uyduklarını belirttiler ve gece O2.00 de Ankara'ya döndük. Ertesi gün, 22 Ekim günü, Mürted Hava Alanı'nda Ankara grubuna dahil arkadaşlar ve generaller büyük bir toplantı yaptık. Herkes tasvip etti. Aynı protokolü orada bulunanlar da imza ettiler.”



SARAY DARBESİ – ARTÇI DEPREMLER

Mürted Hava Alanı'nda yapılan büyük toplantıda, generaller dahil, bütün subaylar 21 Ekim protokolünü imzalarken, bu protokolden haberdar olan İnönü, damadını baş imzacı Korgeneral Refik Tulga'nın evine yollamıştı bile.



Metin Toker:

“(22 Ekim 1961, Pazar) Akşam yavaş yavaş iniyordu ve Beyazıt'ın altındaki o güzel eski zaman konağında biz Korgeneral Refik Tulga ile bir yandan bayan Tulga'nın tazelediği sıcak çaylarımızı içip ikram ettiği nefis abur - cuburu yiyor, bir yandan da konuşmamızı sürdürüyorduk.



Abur- cubur yerken, alınmış ihtilal kararı engellenip, Orgeneral Cemal Gürsel'i Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'yü de Başbakan yapacak Çankaya Protokolü'nün yolu inşa ediliyordu.

Arkasından Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, Çankaya Köşkü’nde dört parti liderine Çankaya Protokolü’nü imza ettireceklerdi. Şüphesiz ikna gerekçesi yine aynı olmuştu:

“- Aksi takdirde, Talat ihtilal yapacak!”

Talat Aydemir değil ama, generalleri arkasına alarak İnönü saray darbesi yapmıştı. Ordu'yu İnönü yönetiyorsa, “askerlerin siyasetle uğraşmasında” bir sakınca yoktu. Diğer partiler de kuzu kuzu bu faşist protokole uyuyorlardı. İnönü'ye bir süre ‘dayı’ demek zorundaydılar. Asıl tehlike “Aydemir ve genç subaylardı” onlar için. Soygun düzenini kuzu kuzu da olsa sürdürememe ihtimalleri yüksekti 27 Mayıs ruhu sürerse.

Saray darbesinin keyfiyle damat Metin Toker, Ali Fuat Başgil'in Cumhurbaşkanlığı adaylığının nasıl engellendiğini, neredeyse ağzı sulanarak, şöyle yazıyordu:

“Başgil, çağırıldığı Başbakanlık’tan, “bütün çalımını kaybetmiş halde” çıkıyordu. Orada kendisiyle görüşen iki “General – Bakan”, Özdilek ile Ulay ona niçin Cumhurbaşkanlığı hevesinden vazgeçmesi gerektiğini - pek demokratik sayılmasa da - gayet ‘inandırıcı şekil’de anlatmışlardı.”

Metin Toker, Aydemir'in Faşist protokol dediği ‘Çankaya Protokolü’nü’ savunurken ‘21 Ekim Protokolü’nü’ de şöyle açıklıyordu:

“Ancak sonraki olaylar göstermiştir ki ‘21 Ekim 1961’ olayı sadece bir başlangıçtır. Bugünün moda deyimlerini kullanarak söylemek gerekirse o ‘ana deprem’dir. ‘Artçı depremler’ 22 Şubatlardan, 21 Mayıslardan, 9 Martlardan geçerek ta 12 Mart’a kadar sürdü. 12 Mart’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki ‘emir ve komuta zinciri’ yeniden kurulmuştu. Bu, ‘21 Ekim 1961 ana depremini’ izleyen ‘artçı depremlerin sonu’ oldu.”



EMİR KOMUTA ZİNCİRİ

Burada, doğruların arasında bir başka demagojiyle daha karşılaşıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki "emir komuta zinciri"nin bozulmasının 21 Ekim 1961'den itibaren başladığı gibi bir ima var.

Oysa “emir komuta zinciri” 27 Mayıs 1960'ta bozulmuştu. 27 Mayıs'ın teşvikçisi olduklarından, İnönü ve CHP'liler 27 Mayıs'ın aldığı devrimsel değişimi de sahiplenmek pozlarındaydılar. O nedenle, bu nokta es geçiliyordu.



27 Mayıs 1960 ihtilalinde hiyerarşiyi çiğneyen genç subayların İnönü'nün ardında hizaya gireceğini umuyorlardı. Cumhurbaşkanını, Başbakanı, tüm DP milletvekillerini, Komutanları, Valileri, Emniyet Müdürlerini Yassıada’ya yollayan genç subaylar İnönü'nün arkasında hizaya girmeseler bile, sırf İnönü'ye dokunmadıkları için hiyerarşiye karşı çıkmamış oluyorlardı!

Ama 21 Ekim 1961 protokolünün sonuçları, kaçınılmaz olarak CHP için ‘deprem’ olacaktı. Çünkü artık, genç subaylar İnönü ve CHP'yi de statükonun bir parçası olarak görmeye başlayacaklardı.

Elbette imzalarına rağmen geri adım atan generallere, şerefli genç subaylar tepki gösterecekti. Kaçınılmaz olarak da ‘emir komuta zinciri’ bozulacaktı. Ancak şurasını açıkça belirtmek gerekir: ‘emir komuta zinciri’ subayların normal görevlerinde değil siyasi tavırlarda bozulmuştu.

Genç subaylar kendilerinin, generaller tarafından, bir siyasi partinin destekçisi olarak gösterilmelerine karşıydılar.



Talat Aydemir:

“23 Ekim günü Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa, Kuvvet Komutanları’nı, Ordu Komutanları’nı, Kolordu Komutanları’nı ve Kuvvet Kurmay Başkanları’nı toplantıya davet etti.

Toplantıda alınan bu kararın uygun olmadığını, Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle her şeyin düzeleceğini ve İsmet Paşa'nın da Başvekil olmak üzere bu işi kurtaracağını kendilerine empoze etmiş oldukları için, generaller alınmış olan bu karardan imzaları olduğu halde, döndüler.

Ordu içinde generallere karşı bir itimatsızlık belirdi. Ordu bir sarsıntı geçirmeğe başladı. Bilindiği üzere, Silahlı Kuvvetler’in başları olan dört kuvvetin komutanları, Genelkurmay Başkanı, köşke giderek dört parti lideri ile bazı şartları ileri sürmek suretiyle hiçbir zaman hukukî değeri olmayan bir belgeyi imza ettirdiler. Bu albaylar kuşağının arzusu hilafına olmuştur. Duyulduğuna göre, antidemokratik bu karara her zaman şahsiyetini ve bitaraflığını muhafaza etmiş olan sayın Bölükbaşı itiraz etmek cesaretini göstermiş, diğer demokrasi pehlivanları derhal kabul etmişlerdir.

Albaylar kuşağı ise, demokrasiye gidildiği takdirde, bunun tam manasıyla tatbikini istemişlerdir.

Halbuki, gerek Devlet Başkanı'nın seçimi ve gerekse Başvekil'in seçimi, askeri baskı ile olmuştur. Bunda eski M.B.K. üyeleri ile hava kuvvetlerinin rolleri büyük olmuştur. Her istedikleri şeyi: ‘Ordu böyle istiyor’ diyerek partiler üstünde bir umacı rolüne geçmişler ve Ordu'yu alet etmişlerdir. Halbuki ordunun gövdesi değil, onun başında bulunan bir kaç Kuvvet Komutanı bunun böyle olmasını arzu ediyorlardı.”



Generallere güvenini yitiren ordu gençliği artık İnönü ve CHP ile de açıkça çatışmaya girecekti.

İşte Metin Toker'in bahsettiği esas ‘deprem’ buydu. Sonraları, ‘deprem’in enkazı altında kalan İnönü CHP'si, ordu ve üniversite gençliği tarafından dışlanacak, devrim istekleri CHP'nin dışında aranacaktı.



FAŞİST - SOSYALİST

Talat Aydemir:

“Adalet Partisi ağırlık merkezi olarak kapitalist ekonomiye taraftardı. Fakat program itibariyle faşist bir metot sahibi olduğunu gösteriyordu. C.H.P. çeşitli olayları ve dünyada beliren reformları tam anlamı ile halledememişti. Ağırlığı ile sosyalist ekonomiye taraftar, fakat tatbikat itibariyle A.P. ile aynı paralelde bulunuyordu. Bu durum memleket gerçeklerini bilen subayları memleketin geleceği bakımından huzursuzluğa sevk ediyordu.”

Üniversite profesörlerinin ve Yön Dergisi’nin ‘devletçiliği’ ‘sosyalizm’ diye yutturduğu bir ortamda, Aydemir ve arkadaşlarının da CHP'nin savunduğu ‘devletçiliği’ sosyalizm sanmaları doğaldı. Fakat CHP devletçi ‘tatbikat’ının AP kapitalist ‘tatbikat’ıyla aynı paralelde olduğunu fark edecek kadar da uyanıktılar.

Aydemir'in liderliğindeki ordu gençliğinin bu yaklaşımı, Silahlı Kuvvetler dışında bir başka ‘deprem’in de yolunu açacaktı:



KAVEL İŞÇİLERİ GREVİ - yasal olmasa da İLK TOPLU SÖZLEŞME

İşçi sınıfı, yıkılan bentlerin ardından gürül gürül akmaya başlıyordu:



Bedri Baykam:

“Uğur: …Özel sektörde çalıştım sonra yine devlette sık sık sarsıntılar oluyor. Bir sarsıntı sırasında merkez valisi olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirildim. O sırada Türkiye’deki ilk işçi hareketi olan Kavel olayları oldu…

Baykam: Hangi yıl?

Uğur: 1961 yıllarında. 1962’de ayrıldım… İstanbul’da bir Kavel grev girişimi olmuştur. O grev girişiminde daha toplu sözleşme yoktu. Lokavt ve grev kavramları duyulmamıştı. Devletle işçiler karşı karşıya kaldılar ve bizim alıştığımız yöntem, işçiler yasal olmayan bir hareket yaptıkları için, işçilerle çatışmaktı. Türkiye’deki kamuoyu da doğrusu çok değişmişti. Biz Kavel’de işçilerin karşısına devlet olarak anlayışla gidilmesini istedik. Ve tıkandı tabii. O ana kadar böyle bir şey yoktu. Onlara bir devlet memuru gibi bakılıyordu. Ama değişik koşullar başlamıştı.

Bizden o Kavel’deki işçileri dağıtmamız istendi. Ben gittim. İşçilerle görüştüm, aynı zamanda işçi liderlerini getirdim oradaki emniyet güçlerine konuşma yaptırdım ve oradaki gergin ortamı durdurduk. Durdurduk ama bu yasa yoktu. Yani devletin oraya gitmesi gerekiyordu. Kurallara göre işçilerin de orada olmaması gerekiyordu ama işçilerle karşı karşıya olunmasının hiç kimseye hayrı olmayacaktı. Bu gerginliği durdurduktan sonra bu olay yadırgandı. Ben Ankara’ya çağırıldım. İsmet İnönü ile ilk tanışıklığım orada oldu. “Anlat bana” dedi. Ben de anlattım… Aslında kurulu düzene göre yapılması gereken bizim orda zorla meselenin üzerine gitmemizdi. Normalde o adamların üzerine yürümek lazım. Yani yasal bir dayanakları yok. Yalnız adamları dinlediğimiz zaman onların ne söylediğini anlıyorsunuz. İşverenin de bir kastı yok. Ama toplu sözleşme düzeni ve karşılıklı bir masada oturup konuşma geleneği ve yasal prosedürü olmadığı için, uzun süre işi dondurdum. Sonra Ankara’ya çağırıldım. …benden istenileni yapmak çözüm olmayacaktı. “Kan işin boyutlarını büyütecek ve iki taraf için de hayırlı olmayacak, yapılacak şey masaya oturmaktır” diyordum. Peki ne söylüyorlar, “nereden çıkarıyorsun, yasada yok” diyorlar. Tamam yasada olmayabilir ama fiilen yapılabilir. İsmet Paşa’da bu noktaya geldi…

İlk kez oluyor bu. İşçi temsilcileri de geldi. Beraberce vilayette işçi temsilcileri ile oturuldu ve konuşmalar başlatıldı.

O sırada Türkiye’nin en büyük işçi toplantısı için izin istediler. Ben bunda da bir sakınca görmedim. Tabii, sakınca görmedim derken, karşımdaki muhatapların yaklaşımlarını da biliyordum. Yani işçi lideri olarak karşıma çıkan insanlar uzlaşma isteyen, olay çıkarmak istemeyen insanlardı. Ama, tıkanmışlık ta vardı. Yasal bir düzenin yardımı da yoktu. Bir miting yapmak istediler yine ben o mitingden yana oldum. Fakat liderleri ile görüştüm. “İlk defa yapacaksınız bunu eğer çizgiyi geçerseniz kamuoyunda uyandıracağınız tepki, bütün geleceğinizi zor durumda bırakır, etkisiz hale gelirsiniz” dedim. Çok aklı başında insanlardı. Söz verdiler.

Bilhassa Saraçhane başında bir miting yapıldı. O sırada işçilerin hepsi geldiler. Devlet kuvvetleri uzakta tutuldu. Efendice konuşmaya başladılar. Ben de bir ara meydana girdim. Daha önce biraz hassasiyet vardı. Kürsüdeki çocukların yanına gittim, onlarla görüştüm. Ve onlar bütün mitingdekilere hakim oldular. Yani bir yasal düzenleme olsaydı nasıl dikkat etmeleri gerekirse öyle davrandılar. Refik Tulga valiydi. Daha sonra Refik Tulga’nın yanına geldim. “Siz de bunlara hitap edin” dedim. Biraz tereddüt etti, fakat medeni cesaret gösterdi. Beraberce meydana geldik. İşçi lideri ön konuşmayı yaptı. Bu arada miting yeri olarak Çamlıca gösterilmiş. İşçide onun tepkisi vardı. Saraçhane başını istiyorlardı. Önce “Çamlıca Çamlıca” diye söz attılar. Daha sonra gittim ben “sizinle bizim aramızda ne fark var? Biz de devletin görevlisi olarak bunu yapıyoruz. Sizin meseleniz bizim meselemizdir” dedim. Ortam birden yumuşadı, sağlıklı bir atmosfer oluştu. Ve işçiler de kafileler şeklinde oraya çok kalabalık bir şekilde gelmişlerdi. Sonra çok sakin bir şekilde dağıldılar ve sorunları da toplu sözleşme düzeni olmadan, fiilen bir uygulama ile İstanbul Valiliği’nde karşılıklı oturup tartışarak anlaşmaya vardılar.”



GÜÇLER DENGESİ DEĞİŞİMİ

‘Değişik koşullar’ olmasa işçileri dinleyip onların ne söylediğini anlamaya tenezzül etmeden, alıştıkları yöntemle, yasal olmayan bir hareket yaptıkları için, kan dökme pahasına işçileri dağıtacaklardı.

‘Değişik koşullar’ denilen, güçler dengesinin değişmesiydi. Sokağa genç subaylar ve üniversiteli gençler hakimdi.

Polis şefleri, 27 Mayıs 1960 öncesi taraf tutarak üniversite gençliğini kırdığı için Yassıada'da idi. Genel olarak polisin asker karşısında boynu büküktü. Bir süre sonra İnönü hükümetinin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit, ‘değişik koşulların’ dayatmasıyla kabul edilen Toplu Sözleşme'yi, sanki kendi başarısıymış gibi yasalaştıracaktı. Bu Toplu Sözleşme Yasası ile de İşçi kahramanı(!) olacaktı. Ve sonraları da, oluşturulacak Orta Sol ve Sosyal Demokrasi hareketine dayanak yapacaktı bu yasayı.

Hikmet Bila:

“1961 seçimlerinden sonra, CHP örgütü genellikle muhalefette kalınmasını istemektedir. Genel merkeze gönderilen binlerce telgraf ‘Milli koalisyon’ adıyla kurulacak hükümete girilmemesini, hele AP ile koalisyona hiç yanaşılmamasını önermektedir. Hatta, partili milletvekili ve senatörlerden bazıları da muhalefette kalmanın daha yararlı olacağını savunmaktadırlar. Örgütten gelen bu baskının artması sonucu parti meclisi, 22 Ekim’de, ‘CHP olanak bulunursa muhalefette kalma’ kararı alacaktır.

Ne var ki, dış koşullar ve İnönü birleşince örgütün eğilimi geçersiz kalır. Partilerin liderleri, ‘demokratik rejimimin çalışması için çalışmada’ anlaşmışlar ve komutanların önünde bu konuda bir protokol imzalamışlardır. Parti grupları, Cumhurbaşkanlığı adayı göstermeyecek ve Cemal Gürsel’i destekleyeceklerdir. İnönü’nün kişiliği de, hükümete katılma konusunda başlı başına bir etkendir. 77 yaşındaki İsmet Paşa, ‘çekilecek misin?’ sorusuna karşılık şöyle konuşmaktadır 1961 Ekim’inde: “Hayır... Ben yetişmem itibariyle çekilmeyi geniş zamanda düşünürüm. Vaziyet nezaket gasbettikçe benim sebatım çelikleşir.” Ordu kaynamaktadır ve İnönü bunun farkındadır.”