|
ANA
SAYFA |
KÜTÜPHANE | BEN
IHTILALCIYIM
IV. BÖLÜM
6 HAZİRAN 1961 DEVRİMCİ TEPKİSİ
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
Sadık Göksu:
“13 Şubat 1961’de TİP kurulmuştu, benim gönlüm oradaydı. Kurucu ve ilk
Genel Başkan sendikacı Avni Erakalın’ı yıllardan beri tanıyordum.
Parti’nin yerini ararken bir gün yolda rastlamış ve üye olmak istediğimi
söylemiş; henüz aydınları kaydetmedikleri, bunu
nasıl, hangi koşullarda yapacaklarına daha karar vermedikleri yanıtını
almış, bir şey anlamamış ve çok şaşırmıştım. Gerçekten, sonradan
öğrenecektim ki, kendilerinin M. Ali Aybar’la yaptıkları, -bugün de bu
ölçüde olsun açıklanmamış olan- “Yarım Elma” anlaşmasını kabul edecek ve
kendilerine, “Sendikacılara”, siyasette olabildiğince büyük bir pay
sağlayacak bir “Aydın”, bir Lider arıyorlardı.
27 Mayıs olmuştu ama, henüz gerçekten umut verici aydınlık günlere
ulaşmış değildik. Daha sonra “paketlenecek” olan 14’ler’in MBK’ ne ne
yaptıracakları belli değildi. Yeni Yol dergisi bu dönemde, daha piyasaya
çıkmadan toplanmış, M. Belli, A. Nesimî ve Fehmi Yazıcı tutuklanıp 100
gün hapis yatırılmıştı. Yeni Tanin gazetesi ise 1 Mart 1961’de, hem de
14’ler’in tasfiyesinden epey sonra, Kasım Gülek tarafından çıkarıldığı
halde, çok geçmeden genel yayın yönetmeni eski CHP milletvekili İhsan
Ada ve yazarlardan Aziz Nesin tutuklanmış, onlar da üç ay hapis
yatırılmışlardı.”
İKTİDAR MÜCADELESİ
13 Kasım 1960, 14'lerin tasfiyesinden sonra, ordu içindeki 27
Mayısçıları temizleme hareketi bir noktada durmak zorunda kalmıştı.
Statükoya bağlı güçlerce yapılan bu tasfiyenin ardından DP'nin devamı
olan Adalet Partisi'nin kurulması ve 27 Mayıs aleyhine başlatılan
kampanyalara karşı 27 Mayıs'a sahip çıkan genç subayların tepkileri, bu
dengeyi oluşturuyordu.
Çünkü hala görünürdeki iktidar Org. Cemal Gürsel'in başında olduğu
MBK'siydi. İnönü de hala açıkça ortaya çıkamıyordu, çünkü Yassıada
mahkemeleri sürmekteydi.
İnönü'nün açıkça ortaya çıkmayışının bir başka nedeni de, Adalet
Partisi'nin güçlü bir şekilde örgütlenmesiydi.
Şartlar Ordu’nun tekrar kullanılmasını gerektirebilirdi. Yalnız bu kez
hiyerarşiye bağlı metotlar seçilmeliydi. Bu da 27 Mayıs'ta itibarını
kaybetmiş generallerin otoritelerinin sağlanmasıyla olabilirdi. Bir an
evvel bu otorite sağlanılmalıydı. Üyelerinin tek tek bir aşiret lideri
gibi ordu içinde etkin olmaya çalıştığı MBK'sinin tamamen tasfiyesi
ancak bu şekilde başarılabilirdi.
Üstelik, üniversitelere polisin girmesini engelliyecek, bilimsel ve
idari özerklik verecek ve de toplumun çalışan kesimlerine büyük
örgütlenme özgürlüğü getirecek olan Anayasa'nın halk oyuna sunulması
yakındı. Aslında, bu Anayasa tasarısının çoğu maddesi CHP muhalefette
iken istediği demokratik açılımlardı. Muhalefet her zaman demokrasi
isterdi. Şimdi ise İnönü başkanlığındaki CHP generallerle birlikte
iktidar yoluna başlamak üzereydi.
Silahlı Kuvvetler içinde İnönü ve CHP'ye en yakını havacılar idi. Alb.
Halim Menteş'in başını çektiği havacılar grubu, Menteş Türkiye'ye
döndüğünden beri iktidarı İnönü ve CHP'ye bırakılması görüşünü
savunuyordu.
O zaman Hükümet ve MBK ile Silahlı Kuvvetler arasındaki otorite
kavgasına bu noktadan bastırılmalıydı. Hükümet, daha 14'ler tasfiye
edilmeden önce sivilleştirmişti. Hükümet çoğunluğu CHP'ye yakın sivil
isimlerden oluşturulmuştu.
Milli Birlik Komitesi, 14'lerin tasfiyesinden sonra gücünü iyice
kaybetmişti. Üyelerinin çoğu CHP'yi başa getirmek istiyordu ama kendi
krallıklarını da koruma güdüsündeydiler.
İşte, Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in tayini olayı bu nedenle
patlatıldı.
Asker kazanırsa, hem komite karşısında bir general prestij kazanacak,
hem de İnönü yanlısı havacılar Silahlı Kuvvetler içinde güçlenecekti.
Ayrıca komite bir kez daha tırpanlanmış olacaktı.
Hükümet ve Komite kazanırsa, komiteye güç veren ordu içindeki belli
başlı 27 Mayısçılar temizlenecekti. Yani komite bindiği dalı tamamen
kesecekti.
Her iki durumda da 27 Mayısçılar zayıflatılıp, yeni anayasa girişimi
engellenecek, Ordu hiyerarşi olarak İnönü'nün emrine girecekti.
Ama İnönü'nün hesaba katamadığı faktörler vardı!
MBK'nin ve Hükümet'in Silahlı Kuvvetler içindeki tayin işine karışmasına
(H.K.K. Org. İrfan Tansel'in tayini) tepki olarak başlayan 6 Haziran
1961 olayı, havada jetlerin uçmasıyla sesini duyurmasına rağmen
beklenenin aksine Silahlı Kuvvetler içinde havacı generallerin değil,
Talat Aydemir, Emin Arat ve Halim Menteş'ten oluşan Albaylar Cuntası'nın
egemenliğini getirmişti
Çünkü generaller 27 Mayıs'tan yana görünseler de bu zorakiydi; 27
Mayıs'a vurulan her darbeye generaller değil genç subaylar tepki
gösteriyordu.
Yine beklenenin aksine, Albaylar Cuntası'nın en güçlüsü Halim Menteş
değil, Talat Aydemir olmuştu. Üstelik Aydemir çelik gibi bir gücü temsil
ediyordu.
27 Mayıs öncesinden daha kararlılardı. İstedikleri ise 27 Mayıs'ın DP'yi
indiren basit bir hükümet darbesi olmaktan çıkaran devrimci yanının
garantiye alınmasıydı. Bu amaçla oluşturulan Silahlı Kuvvetler Birliği,
27 Mayıs'ın devrimci yanını korumak, hasbelkader Milli Birlik
Komitesi’ne girmiş arkadaşlarını himaye altına almak, seçimlere ise
“Türkiye'yi 27 Mayıs'a getiren suçluların cezalandırılmasından sonra
gitmek” olarak hedeflerini tespit etmişti.
Provokasyon silahı bu sefer geri tepmişti. İnönü'nün, 27 Mayıs'ı DP'yi
indirip CHP'yi getirten bir görünüme sokma hevesi kursağında kalmıştı.
Tek kazancı ise 27 Mayısçıların bir kez daha birbirine girmesiydi.
Umudunu ise ihtilalcilerin zaaflarına ihale etti.
Talat Aydemir:
“Biz 2 - 3 Haziran gecesi hazırladıkları liste ile yeni bir on dörtler
gibi emri vaki ile karşılaşacaktık. Bereket versin, elimizi çabuk
tuttuk, bu zaferi dört saat ara ile kazandık.
Cemal Madanoğlu Millî Savunma Bakanı Kara Kuvvetleri Kumandanı Alkoç ile
birlikte bir liste tanzim eder. Derhal alarma geçtik, yoksa bizi şu
suçlar ile radyoda dinleyecektiniz. Tabii ki en başta suç şu :
1. Harp Okulu Komutanı, Komite’deki havacılar ile anlaşmıştır.
2. Bunlar Ordu’yu ayıran insanlardır.
3. En kötüsü komünistlere hizmet edenlerdir.
Bize haberi ikinci başkan olan Muhittin Paşa verdi.
Ondan sonraki icraat tamamıyla bizim hakimiyetimiz altında cereyan etti.
Bu adamlar fazla inat etselerdi, harekata geçip ortalığı kana
boyayacaktık...
7 Haziran’da Komiteye bir ültimatom çektik, benim kalemimden çıktı.
Genelkurmay Başkanı, Memduh Paşa köşke götürdü
Hasta Devlet Reisi’ne kabul ettirdi. Yirmi dört saat mühlet vermiştik.
On birinci saatte yerine getirdiler, yoksa hepsini silecektik. İş o
kadar gergin safhaya girmiş, sabrımız tükenmişti. Ültimatom şu idi:
1. Hava Kuvvetleri Komutanı derhal vazifesine iade edilecek. Öğle
radyosunda yayınlanacak.
2. Bizi ihbar edenler ve Hava Kuvvetleri Komutanı’nın harcanmasını
sağlayanlar vereceğimiz listeye göre derhal emekli olacaklar.
3. Cemal Madanoğlu, 0sman Köksal derhal kumandanlıkları bırakıp
Komite’ye dönecekler.
4. Bir daha Silahlı Kuvvetlerin ve Komite’nin haberi olmadan kilit
başında bulunan komutanlar tayin edilemeyecek ve emekliye
sevkedilemiyecek.
5. Deniz Kuvvetleri Komutanı Kara Kuvvetleri Komutanı ve Milli Savunma
Bakanı derhal emekli olacak.
6. Komite seçimlere kadar azaltılamaz. İstifa edemez, istifaya
zorlanamaz.”
MADANOĞLU'NUN TEMİZLENMESİ (FİNANS-KAPİTAL'E VURUŞ)
Hikmet Kıvılcımlı:
“14'lerden geri kalan MBK üyeleri "BİRLİK" miydiler? Doğrusu, yalnız
14'ler değil, hepsi: MBK üyelerine kimsenin dokunamayacağı andıyla,
kendilerini "millete adamış" idiler. 14'lerin atılmasıyla, herkes
sözünden dönmüş, yahut birlik olmaktan çıkmıştı. Bu çözülüşten en çok
yararlanmak isteyenler, fırsatı kaçırmayacaklardı. 14'lerin sınır dışı
edildikleri gün, Madanoğlu grubu, öteki MBK üyelerini ortadan kaldırma
yoluna girdiler. Kimdi bu Madanoğlu'cular? 14'lerin başında yurtdışı
edilen Kabibay'ın sonradan harekete sokulan kişiler olmaları, yeterli
tanımlama değildir. Millet Meclisi seçimlerinde İstanbul caddelerine,
hele Beyoğlu caddesine çıkanlar, banknot yağar gibi Madanoğlu propaganda
kağıtları yığmış olduğunu görüp şaştılar, kafile kafile otomobillerle
Madanoğlu'nun ültimatom çeşnili ünlendirilişi ile karşılaştılar.
Madanoğlu'nun ardında finans-kapitalin gölgesi güçlükle
saklanabiliyordu.
Madanoğlu'nun temizleyecekleri: Gürsel çerçevesine pek sığmayan albay
cuntalarıydı. Albay cuntaları devletçiliğimizin büyük çoğunluğu
alt-kademe silahlı kuvvetlerdi. Henüz diriydiler. Kimin adına
diktatörlüğe adaylığını koyduğu açıklanmayan Madanoğlu grubunu daha tez
davranıp temizlediler.”
GENÇ SUBAYLARIN GÜCÜ
6 Haziran 1961’den itibaren Türkiye yeni bir döneme girdi.
22 Şubat 1962’ye kadar süren bu 8,5 aylık döneme özelliğini veren şey
genç subayların hakimiyeti ve genç subayın anlayışına uygun (aslında
kendilerinin dile getirmediği, fakat bilinçaltlarına sinmiş Osman Gazi
ruhunun eşitlikçi) demokrasi tavrıdır.
Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in görevden alınıp Amerika’ya
ateşe olarak gönderilmesine tepki olarak başlayan; Muhafız Alayı
Komutanı Osman Köksal ve Merkez Komutanı Cemal Madanoğlu’nun
görevlerinden alınması ile devam eden; 22 Şubat 1962 ve hatta 21 Mayıs
1963’e kadar genç subayın gücünü hakim kılan bu sürecin altında yatan
büyü neydi?
Albaylar Cuntası’nın güçlü adamı Aydemir, 13 Kasım 1960’da 14’lerin
tasfiyesinden sonra ordudaki gücünden değil, Komite’de kalan arkadaşları
sayesinde, Harp Okulu Komutanlığı'ndan sürüleceği “tayin kampanyası”ndan
nasibini almaktan kurtulmuştu.
Diğer tayinler konusunda ise sözünü kimseye dinletememişti. Harp Okulu
öğrencileriyle de henüz kaynaşmamıştı, onları şımartılmış görüyordu. O
halde nasıl olmuştu da yedi ay gibi bir sürede Albaylar Cuntası’nın ve
dolayısıyla da Türkiye’nin en güçlü adamı haline gelmişti?
Talat Aydemir anılarında bu konuya açıklık getirmiyor. Hatıralar, 1960
yılı Aralık ortalarından itibaren durmuş, ancak 6 Haziran 1961
hareketinden sonra yukarıda bir bölümünü verdiğimiz arkadaşı Turhan
Yalvaç'a yazdığı mektupla devam etmişti. Bu konuda yazılmış anı ve
hatıralarda da somut bir açıklamaya rastlamadık. En son çıkan Em. Kurmay
Yarbay Talat Turhan'ın “27 Mayıs 1960'tan 28 Şubat 1997'ye...” isimli
kitabı da bu konuda bazı varsayımlardan öteye gidemiyor.
O sıralarda Aydemir’i ziyaret eden (kulis yapmaya çalışan) eski
arkadaşları (İnönü’nün komplolarıyla birbirine giren, birleşen-ayrılan
Milli Birlikçiler) içlerinden Aydemir’e kinlerini kusarken, Aydemir
uğruna ölümü göze almış subaylara gıptayla bakıyorlardı.
Hiçbirisi bu derecede genç subaylara lider olamamıştı. İşte büyü
buradaydı.
Tüberkülozdan dolayı yattığı Gülhane Hastanesi’nden çıkan Fethi Gürcan,
kalp hastası olan oğlunun İstanbul veya Ankara gibi bir büyük şehir
hastanesinde sürekli kontrol altında olması gerektiği doktorlar
tarafından belirtildiği için, 43. Süvari Alayı ile birlikte Siirt’e
gönderilmedi. Bu sıralarda, kendisi gibi Süvari subayı olan Harp Okulu
Alay Komutanı Kr. Alb. Turgut Alpagut vasıtasıyla Harp Okulu Komutanı
Kr. Alb. Talat Aydemir ile tanıştı. Harp Okulu öğrencilerine de
binicilik dersleri verecek şekilde Muhafız Alayı Süvari Grubu
Komutanlığına atandı. Fethi Gürcan'ın evini de kendisinin Saraçoğlu
semtindeki evinin 20 metre ilerisine taşıttırdı.
Bundan sonra, artık bir ayağı Harp Okulu’ndaydı Fethi Gürcan’ın.
Akşamları da Aydemir'in 20 metre yakınında. 27 Mayıs sonrası
yaşadıklarından MBK de bulunan üstlerine güvenini kaybetmişti. Talat
Aydemir’den yana ağırlığını koydu.
Fethi Gürcan:
“İçlerinde güvendiğim Talat Aydemir'in, kanaatlerini doğru bulduğum için
arkasından gittim. Ben kendisine, ağabey, gençler bana güveniyor,
diyordum. Hakikaten peşimden genç bir kitleyi sürüklüyordum.
Hareketlerimde samimi idim.”
Yirmi küsur atlı Harp Okulu öğrencisini en önde dörtnala giden atının
peşine taktığı derslerde, bazen 40’lı yaşına rağmen çevik bir hareketle
aşağı atlıyor ve bir süre atıyla yan yana koştuktan sonra yine benzer
bir çevik hareketle uzun bacakları üzerinde bir yay gibi sıçrayarak
dörtnala giden atının üstüne biniyordu. Arkasından aynı hareketleri Harp
Okulu öğrencilerine tekrar ettiriyor, hatalarını tekrar tekrar
açıklarken bitmez bir enerji, sabır ve esprili takılmalarla onları
yetiştirmeye çabalıyordu. Sadece binicilik eğitimi alan öğrenciler
değil, bu gösteriyi andıran eğitimi seyreden Harp Okulu öğrencileri de
Fethi Gürcan'a hayranlık duyuyordu.
Bu eğitimler hava şartlarına göre bazen Harp Okulu bahçesinde, bazen
Süvari Grubu’nda, bazen de Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki Muhafız Alayı
kapalı manejinde 22 Şubat 1962’ye kadar sürdü.
Üstğm. Turgut Saltoğlu :
“Fethi Gürcan iyileştikten sonra, Harp Okulu’nun arkasında bulunan
Muhafız Alayı Süvari grubunda görevlendirilmişti. Ben de aynı gruba
tayin edilmiştim. Fethi Gürcan Harp Okulu öğrencilerinin bir kısmına
binicilik dersleri veriyordu. Benim de bazen bu eğitimleri verdiğim
oluyordu.”
O sıralarda herkes 27 Mayısçı idi. Her şey 27 Mayıs adına yapılıyordu.
27 Mayıs tabulaştırıp özünden koparılıyordu. İhtilal çığlıkları atanın
haddi hesabı yoktu.
Hem mesleklerine, hem de 27 Mayıs ihtilalinin zorunlu olarak ortaya
çıkardığı hedeflere bağlı iki devrimci böyle kaynaştılar ve birbirlerini
tamamladılar.
Ordusuz kurmay ne ise, kurmaysız ordu da oydu.
Fethi Gürcan, kendisine sevgiyle bağlı 27 Mayıs'ın vurucu gücü Ordu
Gençliği'ni kendi komutasında Aydemir'in emrine veriyordu. Çünkü, O
tanıdığı mangalda kül bırakmayan “kurmay”lardan farklıydı. Kurmay Albay
Talat Aydemir de O’na güvenmişti.
Arkasına böylesine bir vurucu güç desteği alan Talat Aydemir, artık her
hamlesini rahat yapıyordu. Ordu hiyerarşisine, yani generallere her
istediğini yaptırıyordu. Generaller o sırada İnönü'den daha güçlü
gördükleri Kurmay Albay Talat Aydemir'in sözlerine “ikna” idiler.
Silahlı Kuvvetler Birliği’nin altyapısı böyle oluşmuştu.
Kutuplar, İnönü'nün güdümündeki Çankaya Köşkü ile Harp Okulu’ndaki
Aydemir'in Komutanlık Odası arasında geriliyordu.
GENÇ SUBAY DEMOKRASİSİ
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın bu beraberlikleri 6 Haziran 1961
hareketinde meyvesini verdi ve 8,5 ay fiilen, 1 yılı aşkın sürede
dolaylı olarak, etkileri ise yaklaşık 20 yıl sürecek ve ancak 12 Eylül
1980 darbesinde ortadan kaldırılacak, genç subay demokrasisini yaşattı
Türkiye’ye.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra İşadamları Derneği Başkanı “20 senedir
kanunlar işçilerden yanaydı, artık bizden yana olacak" diyecekti.
Ne demek istiyoruz. Olayın anlatımı sırasında kendiliğinden ağızdan
çıkıveren “genç subay demokrasisi” terimi, olayları terimlerle anlatmaya
yatkın idealist terminoloji bağımlılarını rahatsız edecektir şüphesiz.
Demokrasi terimini “çoğunluğun egemenliği” diye yutturan burjuva
yaklaşımını bir kenara bırakalım.
Demokrasi: güçlü olanın veya güçler arasındaki dengenin kendini ifadesi,
kendi tarzının diğerlerine dayatılmasıdır
O nedenle güçlü olanın “demokrasi” olarak tarif ettiğini güçsüz olan
“diktatörlük” olarak tanımlar. Ve muhalefet hep demokrasi ister. Oysa,
sınıflı toplumlar çıktığından bu yana, çoğunluğun “başı bağlı”dır. Bazı
toplumsal altüstlüklerde, -ki bunun örneğini Osmanlı ve Türkiye
Cumhuriyeti sık yaşadı,- ekonomik anlamda sınıfsal önemleri olmayan
geleneksel yapılar güç haline gelirler ve kendi eğilimlerini topluma
dayatırlar. 6 Haziran 1961 ile başlayan süreç de böyle bir süreçti.
“Genç subay demokrasisi”nin, bilinçli olmaktan çok yapısından dolayı,
topluma dayattığı neydi?
Tek cümleyle, halkın sorunlarını dikkate alan demokrasi! Hedef bu
olunca, ezilen sınıf ve tabakaları temel alan politikalara doğru yol
almaları gecikmeyecekti.
1961 Anayasası'nın kabulü
27 Mayıs öncesi mağdur olan “Üniversite”nin tepkileriyle hazırlanan
-genç subaylarca 27 Mayıs’ta devrilmiş yapının, oy çoğunluğu
diktatörlüğünün, gericiliğin (TBBM'de çoğunluğa sahip DP'nin başbakanı
Menderes, milletvekillerine “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz”
diye hitap ediyordu.) bir daha iktidara gelmesine engel olacak, gelse
bile topluma verilecek örgütlenme özgürlüğüyle ellerini kollarını
bağlayacak, Anayasa ve kanunların çıkması gerekliydi.
61 Anayasası, 9 Temmuz 1961'de yapılan “Anayasa Referandumu” ile kabul
edildi. Aslında 1961 Anayasası, neredeyse CHP’nin 12 Ocak 1959’daki 14.
Kurultayı’nın “İlk Hedefler Bildirgesi’nin” geliştirilmiş halidir. Üst
üste iki seçim kaybetmiş CHP toplumun sorunlarına en azından sözde
yaklaşmaya çalışmıştı.
Müşerref Hekimoğlu:
“1961 Anayasası benim için karşı bir ihtilal niteliğinde sayılan 12 Mart
1971 olayından sonra kuşa döndü. Profesör Erim'in Türkiye’ye bol bulduğu
bir elbiseyi tutucu güçler her yanından makasladılar. 1961 yılında da bu
karşı güçler büyük çaba gösterdi hiç kuşkusuz. Ama bir avuç aydının
çabası ve Millî Birlikçilerin direnmesiyle 9 Temmuz 1961'de güzel bir
yasa sunuldu halkoyuna”
9 Temmuz 1961'de Millî Birlikçiler, 6 Haziran 1961'den itibaren
Türkiye'ye fiilen egemen olan Aydemir'in başında bulunduğu “Silahlı
Kuvvetler Birliği” adlı Albaylar Cuntası’nın karşısında secdeye
duruyorlardı. 61 Anayasası bu zor gücüyle, yine de ancak % 65 oyla kabul
edildi.
Talat Aydemir:
“Ordu içinde kurduğumuz Silahlı Kuvvetler Birliği her gün biraz daha güç
kazanıyordu. 1961 Haziranının 28. günü toplanarak ‘Silahlı Kuvvetler
Birliği’nin kabul ettiği prensipleri Genelkurmay Başkanlığı tarafından
bütün Silahlı Kuvvetlere bir genelge halinde duyurduk.”
MBK üyeleri, ordunun onuru adına korunmaya muhtaç durumdaydı. Silahlı
Kuvvetler Birliği tarafından koruma altına alınmak zorunda kalındılar.
Silahlı Kuvvetler Birliği'nin yukarıda anılan genelgesinin Ana
prensipler bölümünün ‘a’ bendinde şöyle yazıyordu: “M.B.K: Türk Silahlı
Kuvvetlerinin bölünmez bir uzvudur. Onlara vaki bir tecavüz Türk Silahlı
Kuvvetleri’ne yapılmış addedilir.”
1961 Anayasası'nı çıkartan güç, Aydemir'in başını çektiği genç
subayların gücüydü.
12 Mart 1971 muhtırasından sonra genç subay hareketinin devamı
sayılabilecek 9 Mart’çıların ordudan temizlenmesi sonucu 1961 Anayasası
‘kuşa döndü’, 12 Eylül 1980 hiyerarşik darbesiyle de ortadan kaldırıldı.
9 Mart 1971 ile 12 Mart 1971 arasında da rahmetli İnönü ‘kırksekiz saat
uyumamıştı’! Ancak 12 Mart Muhtırasının verildiği gece rahat uyuyacaktı.
BU BELA NASIL ATLATILACAK?
Dönelim yine İnönü'nün rahat uyuyamadığı 1961 yılının ikinci yarısındaki
günlere. İnönü ilk defa zora toslamıştı. Suları bir müddet daha saman
altından yürütmeliydi.
Talat Turhan:
“Şimdi bir bela ile karşı karşıya gelinmişti. Hem bu yenileri daha zorlu
görünüyordu. Vurdukları yerden ses getiriyorlardı. Karar vermekte
gecikilmedi. Her çareye baş vurarak bu birliğin sabote edilmesine
çalışılacaktı. Bu ise teşkilat işiydi. Derhal, bu da yapıldı ve adına
DET (Dahili Emniyet Teşkilatı) denildi.
Bu teşkilatın ilk işi, Silahlı Kuvvetler Birliği Genel Kurulu’nu teşkil
eden zevatın tespiti oldu. Bunu; bu listede bulunanların yakını,
akrabası ve arkadaşı olanların tayin ve tespiti takip etti.
Üçüncü safhayı; bu partili üyelerin, tespit edilen Genel Kurul
mensuplarına sıklaşan ziyaretleri, yemek davetleri v.s. teşkil etti.”
Bir süre önce MBK'ne uygulanan taktik adımlar, şimdi Silahlı Kuvvetler
Birliği üyelerine karşı uygulanmaya başlamıştı. Ama generaller güce
‘ikna’ olurlardı. Bu sefer İnönü ve SKB üyelerinin peşine taktığı
CHP'lilerin daha uzun zaman ve daha çok uğraşmaları gerekecekti.
MENDERES, ZORLU VE POLATKAN’IN İDAMI
13 Kasım 1960 tasfiyesinden sonra AP’nin kurulması, 27 Mayıs öncesi CHP
- DP antika tartışmalarının tekrar manşet olması ve AP yanlıların açıkça
27 Mayıs aleyhine propagandalara başlamasıyla siyasi ortam yeniden
gerginleşmişti. 27 Mayıs devrimcileri, daha 1 yıl geçmeden meşru müdafaa
durumunda kalmışlardı.
Bu nedenle Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri, 27 Mayıs devrimlerinin
kazanımlarını korumak için, söz verdikleri seçimin Yassıada mahkemesinin
sonuçlanmasından ve hatta birinci dereceden suçluların cezalarının
infazından sonra yapılmasına karar vermişlerdi.
28 Haziran 1961’de yayınlanan yine aynı genelgede bunu dile
getirmişlerdi.
d. Yassıada Davasında birinci derecede suçlular için yüksek adalet
divanının verdiği kararlar derhal tasdik ve infaz edilecektir.
e. Genel seçimler Yassıada Mahkemeleri sona erdikten ve cezaları infaz
edildikten sonra yapılacaktır. Bu tarih 29 Ekim 1961'i geçemez. (SKB
Genelgesi, 28 Haziran 1961)
Silahlı Kuvvetler Birliği’ne üye olan bütün generaller ve üst düzey
subaylar, bu konuda ellerini silah üzerine koyarak yemin etmişlerdi.
Üstelik Silahlı Kuvvetler Birliği’ne katılmayan general ve üst düzey
subay yok gibiydi.
Türkiye tarihinin kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan konularından
biridir bu. Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamlarının manevi ağırlığı
Aydemir’e yüklenilmek istenir.
Oysa, CHP ve CHP yanlısı gazete ve dergiler yüzlerce gencin DP iktidarı
tarafından kıyma makinelerinden geçirildikleri, onlarca gencin kayıp
olduğu, DP’lilerin vatan haini olduğunu ve diktatörlükle memleketi
yönettiği propagandasını yapmışlardı.
CHP yanlısı 14 Kasım 1960 tarihli KİM dergisinde, Yassıada
mahkemelerinde yargılanan Celal Bayar, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan
Polatkan'ın göründüğü, darağacının altında havası verilen yukarıdaki
montaj fotoğraf yayınlanıyor ve altına da “fotoğrafçının azizliği No: 2”
yazılıyordu.
AKİS Dergisi, Yassıada Mahkemelerinin başladığını bildiren 20 Temmuz
1960 tarihli sayısını yine yukarıdaki resimde olduğu gibi Celal Bayar'ı
darağacının altında gösteren kocaman bir resmin bulunduğu kapakla
çıkarmıştı.
Ayrıca, 27 Mayıs'tan sonra aylar geçtiği halde, 28-29 Nisan olaylarında
kaybolan öğrencilerin listeleri de gazete ve dergi sütunlarını
dolduruyordu.
Fakat Büyük Sermaye'nin temsilcisi Celal Bayar ne yapılıp edilip
darağacından kurtarılacak, Tefeci Tüccar temsilcisi, Said-i Nursi'nin
elini öpen, toprak ağası Menderes “günah keçisi” olacaktı.
MENDERES HARCANACAKTI
Büyük Sermaye ve onun o günlerdeki sözcüsü İnönü, esasında Menderes
hakkındaki kararlarını çoktan vermişlerdi. Sen misin, borç almak için
Sovyetler Birliği’ne giden! Menderes, bir esrar perdesi altında kalan
uçak kazasından sağ kurtulabilmişti, ama bu sefer işi biraz zordu.
İnönü'nün damadı Metin Toker'in başyazar olduğu Akis dergisinin 28 Kasım
1960 tarihli sayısında, “Merhametten Maraz” başlıklı yazıda, Adnan
Menderes'in Bebek davasından beraatının arkasından ailesi ile
görüşmesine izin verilmesinden hareketle, biraz da 13 Kasım tasfiyesinin
gerçek amacını saklamak için şunlar söyleniyordu:
“Bir kaç günden beri, tesir sahası geniş bir yeni kulak gazetesi
Demokrat kuyruklara ümitlerini kaybetmemelerini tavsiye etmekte, hatta
hadiseyi 14'lerin affına bağlayarak onların gidişiyle tepelerine asılan
Demokles kılıçlarının kınlarına girdiğini tebşir eylemektedir. Fena
günler geride kalmıştır. Menderes yeniden iade-i itibar etmiştir. Artık
Eyüp Sultan camiine Beyaz ata binerek gitmesine lüzum kalmamıştır… Pek
yakında, herkes gibi tıpış tıpış o mübarek mahalle gidecek ve alnını
secdeye getirip kendisini kurtaran kuvvetlere hamdedecektir. Bu
tefsirler başka tefsirlere yol açmakta, hani neredeyse düşük efendinin
idareyi yeniden almasına intizar olunmaktadır…
… Menderes bütün hayatınca her şeyi mubah görmüş, en asil duyguları
istismar etmekten çekinmemiş bir insan tipidir. Onun avukatlarıyla
müştereken sahneye koyduğu bir oyunu insan ancak gülerek seyreder. Ona
kapılmak oyuna gelmenin ta kendisidir. Düşük Başbakan Yassıadada bahis
konusu olanın kendi kellesi bulunduğunu mükemmelen bilmektedir.
Başkalarının kellesine hiç bir zaman önem vermemiş bu adam için kendi
kellesi elbette ki mühimdir ve onu kurtarmak için yapamayacağı hareket
yoktur, oynamayacağı rol mevcut değildir. Duruşmaların ta başından beri
her gün bir yeni posta bürünen Menderes'in taktiklerine bir kere
kapılındı mı, vukua gelecek zarar hudutsuz olur.”
Açıkça Yassıada mahkemelerine müdahale edip yol gösteriyorlardı:
“Menderes kellesini kurtarmak istiyor, aman merhamet etmeyin, yoksa
maraz doğar, vukua gelecek zarar hudutsuz olur”.
Dört gün sonraki sayıda ise daha da ileri gidip, sanki savcı iddianamesi
gibi, açıkça kelle isteniyordu:
“Doğrudur, kötü politikanın cezası iktidardan düşmektir ve kötü
politikayı ceza kanunlarında cezalandıran bir madde yoktur. Ama,
Menderes ve arkadaşları normal yoldan mı düşmüşlerdir? İhtilalle
düşmenin, normal yoldan düşmekten mutlaka bir farkı bulunmak lazımdır.
Nitekim Menderes ve arkadaşları Mühim Davalarda bir hatalı politikanın
değil, hatalı politikanın iktidardan düşmekten ibaret bedelini ödememek
için dikta rejimi kurmaya, serbest seçim yolunu fiilen kapamaya ve kendi
hakimiyetlerini ebedileştirmeye teşebbüsün hesabını vereceklerdir.
Ceza kanunlarında ise bu fiilin cezası vardır!”
Her iki yazının da imzasız çıkması oldukça ilginçtir. O günlerin
karmaşasında kimsenin de aklına gelmedi herhalde, “neden bu yazılar
imzasız çıkıyor?” diye sormak. Böylesine seri bir propaganda hücumunda,
27 Mayıs’a sahip çıkan Silahlı Kuvvetler Birliği mensuplarının başka
türlü düşünmesine olanak yoktu.
POLATKAN-ZORLU-MENDERES’İN İDAMLARINDAKİ 2. ADAM İNÖNÜ’NÜN TAVRI:
AKİS Dergisi:
“İdam kararı verilirse bunların infazı, bazı kimselerin sandığının
tamamen aksine, kısa vadede hiçbir huzursuzluk yaratmayacaktır.
Bilakis bazı, azgınlıklar son bulacak, cüretkarlığın sarhoşu haline
gelen birtakım şirretler, sokak veya sütün külhanbeyleri süt dökmüş
kediye döneceklerdir...
Buna mukabil verilecek bir idam kararının infazı yoluna gidilmemesinin
kısa vadede çok huzursuzluğa yol açmasını beklemek lazımdır.
Bir demagoji ve küstahlık, farfara, tatrafuşluk dalgasını ikinci
cumhuriyetimizin emekleme adımlarını kösteklemesini göze almak şarttır.
D.P.nin zaten ağır yükünün handikabı mevcutken, o vadide bir yeni
huzursuzluk kaldırabilir mi? Elbetteki yeni iktidar bir başarılı iktidar
olursa sular kısa zamanda durulur, cezalarını çeken düşükler milletin
merhamet hislerini dahi artık tahrik etmeksizin unutulup giderler ve her
şey bitip sokağa salıverildiklerinde hiç kimse dönüpte suratlarına
tükürmez bile”
“Adnan Menderes adında bir adam şeriatın kestiği bir parmak gibi bir
ipin ucunda sallandırılırsa, bu topraklar üzerinde yaşayan tek ferdin
kılı kıpırdamaz.
Zira Adnan Menderes adındaki adam ne mazisi ve ne istikbali bulunan bir
gölgeden başka bir şey değildir.”
Metin Toker’in infazların yapılması lehinde harcadığı devamlı çabaları
yukarda gördükten sonra ne düşünürsünüz? “İsmet İnönü” damadının bu
yayınları karşısında susup, kendi görüşünün ne olduğunu kamuoyuna
açıklamayınca, herkesin bunu nasıl yorumlayacağını düşünemeyecek insan
değildi. Ama O, bu konuda ağzını açıp bir tek kelime söylemedi.
İnfazlardan sadece iki gün önce, o da MBK'nin üyelerinden birkaçının
teşviki ile, dışarıya hiç yansımayan bir mektubu Cemal Gürsel’e
göndermekle yetindi. İnönü’nün bu mektubu ilk defa 1962 yılının 29
Ağustosu’nda Hürriyet Gazetesinde açıklandı.
CHP örgütü de işte bundan sonra, liderinin idamlara karşı olduğunu
öğrenip bu tezi, özellikle bu mektuba dayanarak ispat etmeye önem
verecekti. İsmet İnönü idamlara karşı iken damadı ve örgütü idamları
teşvik ediyordu.
Ne büyük oyun. İkinci adam bu kadar güçsüz mü? Damadına ve örgütüne
görüşünü anlatamıyor mu?
Prof. Dr. Muammer Aksoy'un yazdıklarına ne demeli.
“Gözünün önünde masum insanların hürriyetleri ve hayatları, kaba kuvvet
altında ezilirken-ki Paşanın 10 Mayıs 1969’tan sonraki sözlerine göre,
bu kişilere uygulanan cezaların niteliği Paşanın ölçülerine göre böyle
olmak zorunluluğundadır- seyirci kalmak, bir kanun teklifi yapmamak,
hatta bu kabul edilmezse protesto olarak Kurucu Meclisten istifa etmemek
açıkça cinayete katılmak değil midir?!
İsmet Paşa, “26 Mayıs 1960’ta iktidarda bulunan D.P.’li
Milletvekillerinin, Bakanların ve Cumhurbaşkanı’nın Anayasa düzeni ile
ilgili ve siyasi mahiyetteki suçlardan dolayı yargılanmaları,
cezalandırılmaları caiz değildir; bu sebeplerle tutuklanamaz,
hapsedilemez ve idam edilemezler” diye bir kanun teklifi yaptı da, imza
atacak bir tek Milli Birlik üyesi bulamadı mı?
Kaldı ki, Milli Birlik üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde
Temsilciler Meclisi’nin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet
Paşa bunu reddetmiş; ve “başladığınız işi siz tamamlayınız” diyerek;
infazların, C.H.P.’nin çoğunlukta olduğu temsilciler Meclisinden geçmesi
imkanı (yani idamların kendisi evet demedikçe infaz edilmemesi imkanını)
kendi arzusuyla ortadan kaldırmıştır.
Eğer D.P. yöneticileri, Atatürk’ün bir eseri olan 1924 Anayasasının
kurbanı olmakta idiyseler –hele 27 Mayıs devrimi, İsmet Paşa’nın D.P.
yöneticilerini aylarca en ağır surette suçlayan, hatta ihtilalin
kaçınılmaz hale geldiğini ilan eden sözlerinden sonra yapıldığına göre-
İsmet Paşanın omuz silkip seyirci kalması, ancak bir tek gerekçe ile
mazur gösterilebilir; o da, ‘askeri gücün karşısında sesimi
yükseltebilecek cesareti gösteremedim’ demekten ibaret olabilir. Bunu,
tarihi kişiliğe sahip eski bir cephe komutanının söyleyebilmesine imkan
var mıdır?
Gerçekten, İnönü’nün, 16 yıldır durmadan dile getirdiği yargıları ve
değerlendirmeleri bir tarafa bırakarak, “ağzımdan ne çıkarsa onun
keramet olduğunu kabul ettiririm” ve “daha önceki söz ve tutumlarımla
bugünkülerini karşılaştırmaya kimse cüret edemez” gibi bir aşırı
iyimserliğe kendisini kaptırması ve böylece keyfilik kuyusuna düşmesi,
şahsını olduğu gibi birçok C.H.P. ileri gelenini de, kendi kendilerini
tarih önünde ağır surette mahkum eden kişiler durumuna düşürmektedir.”
Yine aynı atmosfer içinde Yassıada Mahkemeleri sonuçlanınca, aynı CHP ve
İnönü, Silahlı Kuvvetler Birliği’nin gücü karşısında bu sefer kuzu
postuna bürünecek ve idamların karşısında tavır alıyor havasına
gireceklerdi. Tavşana kaç, tazıya tut dedikten sonra, kovalayan tazının
arkasından tavşanın akrabalarına tazı durmuyor ben ne yapayım, derken
politika savaşında kullandığı keskin dili unutmuş görünüyordu.
VEZİRİN KELLESİ
Oysa ordu gençliği İnönü’nün inisiyatifi dışına çıkmış, CHP’nin
muhalefette iken söylediği demokrasi nutuklarını ciddiye almıştı. Madem
gençleri katleden ve vatan haini olanlar vardı, cezalarını
çekmeliydiler. Ancak ondan sonra seçimler yapılabilirdi. Ama hiçbir
parti 27 Mayıs İhtilali’nin karşısında olamazdı.
Artık kavga gittikçe netleşiyordu; Statükoyu korumak isteyenlerle, onu
değiştirmek isteyenler arasında. Ve Finans- Kapital, Menderes, Zorlu ve
Polatkan'ı statükoyu korumak için “günah keçisi” olarak kurban
verecekti.. Menderes'in hesabı çoktan kesilmişti. Suçu da Aydemir’e
atılarak işin içinden sıyrılınacaktı.
Yassıada'daki MBK güvenlik ve savunma görevlisi emekli Hv. Albay (o
zamanki rütbesi Yüzbaşı) Remzi Oral:
“Adnan Menderes'in asılmasının çabuklaştırmasının altında demokrasiye
geçiş açısından hayati önemde bazı nedenler vardı ve ben bunun kararını
tek başıma vermiş değilim.
Bir kez o günlerin koşullarını iyi bilmek lazım. …benim de içinde
bulunduğum bir birlik kurulmuştu. Adı Silahlı Kuvvetler Birliği… Bu
birlik üyelerinin yemininde Yassıada'da Yüksek Adalet Divanı'ndan
çıkacak olan kararların uygulanması da yer alıyordu.
Silahlı Kuvvetler Birliği’nde yönetim kısa zamanda, Talat Aydemir
cuntasının güdümüne girmişti…
Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada'dan çıkan idam kararlarını
onaylamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı…
Bu ihtilal gerekçesi de hazır, Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine
sadakat… Bunu önlemek için komitede tasdik edilen idam cezalarını bir an
önce infaz ettik ve Adnan Menderes konusunda da Gürsel'e gerçeği tam
olarak yansıtmadık!”
Ne kadar yalın bir açıklama değil mi? Ne de olsa politik konuşmayı
beceremeyen bir askerin açıklaması. “Adnan Menderes’in asılmasının
çabuklaştırmanın altında demokrasiye geçiş açısından hayati önemde bazı
nedenler vardı” diyor Remzi Oral. Asmasaydık seçimler yapılamayacaktı
demek istiyor. Yani statükoya geri dönülemeyecekti. Ağzından bir şey
daha kaçırıyor: “Bunun kararını tek başıma vermiş değilim.”
Yukarıda dediğimiz gibi, artık cepheler netleşmişti. Remzi Oral, silah
üzerine yemin ettiği Silahlı Kuvvetler Birliği’nin tarafında değil, bu
açık. O zaman Silahlı Kuvvetler’deki İnönü yanlısı havacılar cuntası
içinde, zaten kendisi de havacı.
Aydemir’i neyle suçluyor? “Silahlı Kuvvetler Birliği yeminine
sadakat”le. “Eğer Milli Birlik Komitesi, Yassıada’dan çıkan idam
kararlarını uygulamasaydı, Talat ihtilal yapacaktı.” Kendi yemini ne
oldu peki? Bilinmez.
Osmanlı örneği, Vezir ve Defterdar’ın kellesi verilerek statüko korunmuş
oluyordu.
Ama 27 Mayıs’a yüreğini koymuş ihtilalciler öyle mi düşünüyordu?
Fethi Gürcan:
“27 Mayıs Hareketi meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan
Anayasa dışı davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin
açtığı devrin meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır.
27 Mayıs hareketi aslında belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal
sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip, sadece o statüko
içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir kaç kişiye
mi karşıdır? Eğer statükoya karşı değil ise milli iradenin
gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine
dayanmaktadır.
Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir hükümdür. Gerçekte
kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir.
Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan şahısların
hareketleri sebep değil neticedir.
Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani
olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir.
Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayıs’ı hazırlayan sebepler halen mevcut
demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkan
bırakılmamaktadır.”
Devrimcilerle statükocular arasındaki fark bu kadar netti.
En büyük statükocu İsmet İnönü’nün bu sureti haktan görünüp, ikili
oynaması 11 yıl sonra devrimci gençliğin yiğit lideri Deniz Gezmiş ve
arkadaşları Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan’ın idamlarında bir kez daha
–dikkatli gözler için- ortaya çıkacaktı.
Başka türlü bir davranışı İnönü’den beklemek abes zaten. Deniz Gezmiş ve
diğer gençlerin zindanlara atılabilmesi için 12 Mart 1971 muhtırasından
önce 48 saat uyumamıştı!.
İNÖNÜ – DEVRİM – KARŞI DEVRİM
Tanju CILIZOĞLU:
“12 Mart Muhtırası, İsmet Paşa'nın CHP den düşürülmesi ve ömrünün son
günlerinde partisinden istifa etmek zorunda kalmasını sağlıyordu. İsmet
Paşa muhtıra karşısında takındığı tutumla bugüne kadar yaslandığı tüm
meşruiyetçiliğinin dışına düşmüş, demokrasiyi koruma, kalanı kurtarma
anlayışı nedeniyle partisinin tabanı üstüne çökmüştü.....
İsmet Paşa beklemek ve hep ‘suyun dibini gördükten sonra’ konuşmak
alışkanlığını sürdürüyor, ancak Ecevit'in beklenmedik çıkışı oyunu
bozuyor, İsmet Paşa suyun dibini görmek isterken artık bir daha hiç
suyun dibini görmesine gerek kalmayacak bir yere varıyordu.
12 Mart muhtırası sonrasında, Ecevit başta olmak üzere tüm muhtırayı
veren güçler ve Nihat Erim, İsmet Paşa'nın çok sert çıkacağını beklerken
Paşa, ‘Bütün dikkatim demokratik rejimin normal işlemesi üzerinedir.
Bunu temenni ediyorum,’ diyerek lafı yuvarlıyordu.. Gerçi İsmet Paşa'nın
yakınları, Paşa'nın radyonun 13:00 haberlerinde okunan muhtıraya karşı
olduğunu belirtiyorlar, ama aynı gün MİT başkanı Fuat DOĞU'nun verdiği
dört saatlik brifing sonunda Paşa yumuşuyor. Ve bütün tahminleri altüst
ediyordu.....
12 Mart, CHP içine düşen bir bombaydı. CHP Genel Sekreteri Ecevit
partisinden istifa etmiş bu arada İnönü, Erim hükümetine güvenoyu almak
için Parti Meclis Grubu’nda sert eleştirilere uğramış, Kırıkoğlu ve
Cihat Angın'ın başı çektiği 42 milletvekili güvenoyu vermenin tarihi bir
sorumluluk olduğunu belirterek karşı çıkmışlardı.
İnönü'ye Parti Meclis Grubu’nda ilk defa bu denli bir başkaldırı oluyor
ve bu denli ağır suçlamalar yapılıyordu. Olay örgüt tabanına da
sıçrayacak,12 Mart'ın daha çok aydınları hedef alan işkence olayları
sonrasında bu güvenoyu daha da tartışılır olacaktır”
Çetin Yetkin:
Günler günleri kovaladıkça, yaşım ilerledikçe gördüm ki, Türkiye de
yaşanan Karşı Devrim'in başlangıç gün ve saati, 10 Kasım 1938, 09.05'tir
Bu karşı devrimin ilk yılları II.Dünya Savaşı dönemine denk geldiği
için, o günlerin ölüm - kalım kaygısı içinde pek anlaşılamamıştı,
anlayanlarda seslerini duyuramamışlardı. Savaşın bitiminde ise,
karşıdevrim, demokrasi, çok partili düzen, demokratikleşme
yaygaralarının arkasına ustaca gizlendi. Bu sürecin kaçınılmaz sonucu,
Türkiye’nin emperyalizme teslim edilmesi olacaktı.
Kısacası, bugünün Türkiyesi’nde yaşanan tüm olumsuzlukların temeli,
Atatürk'ün öldüğü gün atılmaya başlandı ve 1945-1950 arasında da bu
temel üzerine ülkemizin kara yazgısının taşları teker teker örüldü..
Genç subayların çektiği ikilemleri ancak şimdi anlayabiliyoruz. Bir
tarafta “Atatürk yanında devrimlere imza atmış bir İsmet İnönü” diğer
tarafta “karşı devrimlere yol açmış bir İsmet İnönü.” Ne yaman
diyalektik bir çelişki. Keşke her şey hayal edildiği gibi olsaydı.
İnönü, Atatürkçülerinin dediği gibi “İkinci Adam” olsaydı. Devrimler
kökleşseydi ve sürseydi.
2. ADAM İNÖNÜ’NÜN SEYİR DEFTERİ:
22 Ocak 1945: ABD Başkanı Truman, Kongrede yaptığı konuşmada, Birleşik
Amerika’nın iktisadi dış siyaseti, kendi refahını ve aynı zamanda dünya
pazarlarının yeniden kurulmasını ve genişlemesini sağlamak olduğunu
söyledi.
23 Şubat 1945: Türkiye, Almanya ve Japonya ya savaş ilan etti.
Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e kurucu üye olabilmesi için bu savaş
ilanı gerekliydi.
ABD Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu çerçevesinde Türkiye’ye verilen
malzeme için ABD ile 10 yıl vadeli 10 milyon dolarlık kredi açma
anlaşması imzalandı.
19 Mart 1945: SSCB,Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi’ne bir nota vererek
17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık
Antlaşması’nın uzatılmayacağını bildirdi.
19 Mayıs 1945: İnönü, 19 Mayıs nedeniyle yaptığı konuşmada savaş
zamanlarının gerektirdiği sıkı önlemlerin kaldırılacağını ve ülkede
demokrasi ilkelerinin yaşama geçirileceğini söyledi.
11 Haziran 1945: 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu TBMM de
kabul edildi.
29 Haziran 1945: Türkiye; San Francisco’da Birleşmiş Milletler
Antlaşması’nı imzaladı
9 Temmuz1945: Ormanların devletleşmesine ilişkin 4785 sayılı yasa
TBMM’nde kabul edildi.
15 Ağustos 1945: Adnan Menderes, Birleşmiş Milletler Antlaşması TBMM de
görüşülürken, Türkiye’deki rejimin, uygulamada, buna aykırılıklar
taşıdığını söyledi.
Birleşmiş Milletler Antlaşması, TBMM’de 4801 sayılı yasayla
onaylandı.
12 Ekim 1945: ABD Senato üyesi Claude Pepper Çankaya da İsmet İnönü
tarafından kabul edildi.
1 Kasım 1945: İnönü bir muhalefet eksikliğini dile getirdi.
8 Kasım 1945: İnönü’nün 1 Kasım TBMM’ni açış söylevi ABD de
Congressional Record da yayınlandı.
7 Ocak 1946: Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan
Menderes, DP yi kurdu
23 Mart 1946: Türk Sosyal Demokrat Partisi Hükümet tarafından kapatıldı
6 Nisan 1946: Amerikan Missuri zırhlısı ve iki savaş gemisi İstanbul
Limanına geldi.
ABD Başkanı Truman, Amerikan Ordu Günü nedeniyle yaptığı konuşmada,
“Ortadoğu’da muazzam tabii kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve
deniz yolları bu bölgeden geçmektedir. Binnetice bu bölgenin büyük
iktisadi ve stratejik önemi vardır, dünya ticaret sisteminin temellerini
kurmak istiyoruz” dedi.
13 Nisan 1946: Hükümet, ABD den 500 milyon dolar kredi istedi
21 Temmuz 1946: Genel seçimler yapıldı.
7 Ağustos 1946: SSCB, ikinci notayı verdi.
7 Eylül 1946: Türk parasında ilk devalüasyon yapıldı
25 Eylül 1946: Üçüncü Sovyet notası verildi
23 Kasım 1946: Bir Amerikan Filosu İzmir’e geldi.
4 Aralık1946: Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.
3 Mart 1947: Truman Doktrini gereğince Türkiye ve Yunanistan’a yardım
yapılması kararlaştırıldı.
11 Mart 1947 : Türkiye, Uluslararası İskan ve Kalkınma Bankasın (Dünya
Bankası) ile Uluslararası Para Fonu’na (IMF) katıldı
9 Nisan 1947: Köy Ensititüsü öğrencilerinin enstitü yönetiminde söz
sahibi olmalarına son verildi..
12 Nisan 1947: İncelemeler yapmak üzere bir ABD Heyeti geldi.
22 Nisan 1947: Truman doktrini Amerikan Senatosu’nda kabul edildi.
2 Mayıs 1947 : Bir Amerikan Filosu İstanbul’a geldi, filo komutanları
ile görüşmek için İsmet İNÖNÜ Ankara’dan İstanbul’a gitti.
9 Mayıs 1947: Köy Enstitülerinde kız ve erkek öğrenciler ayrıldı.
Truman Doktrini Amerikan Meclisi’nde onaylandı
20 Mayıs 1947: Köy Enstitüleri kitaplıklarında sakıncalı görülen
kitaplar ayıklandı ve yakıldı
22 Mayıs 1947: 20 Kişilik bir ABD askeri yardım kurulu General Oliver
başkanlığında geldi,
24 Mayıs 1947: Kara Kuvvetleri’nde Subay Üniformaları Amerikan modeline
göre değiştirildi
28 Mayıs1947: Sıkıyönetim 6 ay daha uzatıldı.
14 Haziran 1947: Amerikan İktisadi Heyeti, Türkiye’ye geldi.
12 Temmuz 1947: ABD ile yardım anlaşması imzalandı.
8 Ağustos 1947: Bir grup subay eğitim görmek için ABD’ye gitti.
4 Eylül 1947: Köy Enstitüsü yasasında değişiklik. Yüksek Köy Enstitüsü
kapatıldı.
21 Eylül 1947: Bir Amerikan yardım kurulu geldi.
2 Ekim 1947: ABD Kongre üyesi Mundt Türkiye’deki demokratikleşme
sürecini öven demeci Ulus gazetesinde yayınlandı
5 Ekim 1947: Genelkurmay başkanı Salih Omurtak Başkanlığında bir heyet
ABD ye gitti.
31 Ekim 1947: Bir ABD yardım kurulu daha geldi.
31 Ocak 1948: Din konusunda yapılacaklar için İnönü başkanlığında
Şemsettin Günaltay, Tassin Banguoglu ve Nihat Erim toplandılar
5 Şubat 1948: Mason dernekleri yeniden açıldı.
19 Şubat 1948: CHP Meclis Grubu’nun okullara din dersi konulmasına
ilişkin bildirisi gazetelerde yayınlandı
9 Haziran 1948: Toprak Ağası Cavit Oral, Toprak reformunu da uygulamakla
görevli Tarım Bakanı oldu.
4 Temmuz 1948: ABD ile Ekonomik ve İşbirliği Anlaşması imzalandı
12 Temmuz 1948: Bayındırlık Bakanı Nihat Erim, Amerikalı uzmanların
bakanlıkta çalıştığını ve Türkiye’yi topoğrafik, ekonomik ve askeri
açılardan incelediklerini açıkladı.
8 Ekim 1948: Dünya Bankası’ndan 50 milyon dolar kredi alınması için
girişimde bulunuldu.
22 Ocak 1949: Türk Hükümeti’nin istediği borç için Dünya Bankası’ndan
iki kişilik bir kurul incelemelerde bulunmak için geldi.
15 Şubat 1949: İlkokullarda din dersi, okutulmaya başlandı
28 Şubat 1949: IMF heyeti geldi.
31 Ekim 1949: İlahiyat Fakültesi Ankara da açıldı.
1 Mart 1950: Türbelerin açılmasına ilişkin yasa kabul edildi.
14 Mayıs 1950 DP seçimleri kazandı.
“Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna
uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle,
prensiplerinden son zamanlarda ne fedakarlıklar etmişti. Bütün
yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri,
yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler,
şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaa tanınan haklar..
Hiçbiri kar etmedi. Zavallı Halk Partisi” ‘(Orhan Veli 15 Mayıs 1950
Yaprak)’
11 YIL SONRA - ESKİ TAS ESKİ HAMAM
15 Ekim 1961 Genel Seçim sonuçları açıklandığında Meclis ve Senato’daki
koltukların dağılımı aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi oluşmuştu
Meclis Senato
CHP 173 36
AP 158 70
YTP 65 28
CKMP 54 16
Toplam 450 150
Metin Toker:
“600 kişilik - Meclis 450, Senato 150 - TBMM'de çoğunluk, Osman
Bölükbaşı'nın CKMP'si hariç tutulsa bile ‘27 Mayıs’a karşı güçlerin’
egemenliğinde bulunuyordu. Bu güçler 15 Ekim gecesi ilk neticelerin
gelmesiyle bir zafer havasına girmişlerdi. Kendi kendilerine
Cumhurbaşkanı, Senato Başkanı, Meclis Başkanı seçiyorlar, hükümetler
kuruyorlar, Başbakan tayin ediyorlardı. En radikallerin Cumhurbaşkanı
adayı Ord. Prof. Ali Fuat Başgil'di.
Gerçi AP, parti olarak daha ihtiyatlıydı. Kendi adaylarının, genel
başkanları Ragıp Gümüşpala olduğunu söylüyorlardı. Başgil olsa olsa
“Havadis Grubu"nun ortaya sürdüğü isimdi. Ama onun etrafında estirilen
hava gittikçe taraftar buluyor, ‘Hoca’yı 27 Mayıs hengamesinden sonra
kaçıp gittiği İsviçre'den bu sefer döndüğünde alayıvala ile karşılamak
üzere görkemli törenler hazırlanıyordu. Ankara'ya gelişi 27 Mayıs
karşıtı güçlerin bir gövde gösterisi olacaktı.”
Tabii, bu sonuçlar CHP için şok etkisi yapmıştı. Damat Metin Toker'in
CHP'yi “27 Mayıs yanlısı gösterme” demagojisi, aslında “ordu umacısıyla”
diğer partileri korkutup CHP'yi iktidara getirmenin bildik sinsi amacını
güdüyordu.
Şüphesiz seçim sonuçları, genç subayları da etkilemişti. Siyasi ortam
neredeyse 27 Mayıs öncesine geri dönüşmek üzereydi.
Talat Aydemir:
“Seçimler bilindiği gibi sonuçlanınca Millî İrade’nin tam olarak
gerçekleşmediği inancına varmıştık. Bu anda Türk Silahlı Kuvvetleri
içinde bir fikir ayrılığı belirmeye başladı.
Kanaat o idi ki, memleketin muhtaç bulunduğu ekonomik ve sosyal
reformlar ilmî tarzda değil, gelişi güzel uygulanacak siyasî kavgalarla
memlekette 27 Mayıs’tan öncesine nispetle daha gergin bir hava
yaratılacak, bu durum profesyonel politikacılara maişet(geçim)
endişesine dayanan bir post kavgasından başka bir sonuç vermeyecekti.
Bu fikirlerle bir grup subay yol yakın iken memleketin geleceği
bakımından idareye el konulması fikrini savunuyordu.
İkinci fikre göre ise, seçimler arzu edilen şekilde olmamıştı, şimdi
askerî bir müdahale hareketine de lüzum yoktu. Tecrübe edilmeli,
başarısızlıkları görüldükten sonra müdahale edilmeliydi.
Bu fikri savunanlar daha ziyade Hava Kuvvetleri’nin temsilcileri olan
Kurmay Albay Halim Menteş, Hava Albayı Fevzi Arsın idi. Bunlar
C.H.P.’liler ile devamlı surette temasta oldukları için bu memleketi
ancak, başta İnönü olmak üzere, C.H.P.’nin kurtaracağına inanıyorlardı.
Bu fikir gerek Ankara Grubu’nda, gerek İstanbul Grubu’nda tartışıldıktan
sonra birinci fikir ekseriyet kazandığı için İstanbul'da 21 Ekim 1961
günü Harp Akademileri’nde yapılan büyük toplantıda 10 General ve 28
Albay şu protokolü imzalamışlardı:
21 EKİM PROTOKOLÜ
Harp Akademisi
21 Ekim 1961
Zabıt Varakası
1) Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları - aşağıda açık imzası bulunanlar -
21 Ekim 1961 günü saat 14:30'da toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut
olan konuları müştereken müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki karara
varmışlardır.
1. Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden
sonra, gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel,
duruma fiilen müdahale edecektir.
2. İktidarı, milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi
edecektir.
3. Bütün siyasi partiler faaliyetten men edilecek, seçim neticeleri ile
Milli Birlik Komitesi feshedilecektir.
4. Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961'den sonraki bir güne tehir
edilmeyecektir.
2) İşbu Zabıt Varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler
tarafından aynı anda imza edilmiştir. 21 Ekim 1961
İmza sahipleri:
Korgeneral Refik Tulga - Tümgeneral Fikret Esen - Tümgeneral Rafet
Ülgenalp - Tümamiral Bahaddin Özülker - Tuğgeneral Faruk Gürler -
Tuğamiral Celal Eyiceoğlu - Tuğgeneral Yusuf Alpmansu, Tuğgeneral Faruk
Güventürk - Tuğamiral Kemal Kayacan - Tuğamiral İsmail Sarıken - Kurmay
Albay Behçet Özdemir - Kurmay Albay Doğan Özgöçmen - Kurmay Albay Suat
Aktulga - Kurmay Albay N. Kemal Ersun - Kurmay Albay Burhan Hunoğlu -
Kurmay Albay Halim Kural - Kurmay Albay Recai Baturalp - Kurmay Albay
Mehmet Bora - Kurmay Albay Vecihi Akın - Kurmay Albay Emin Aytekin -
Kurmay Albay Ferit Erdoğan - Kurmay Albay Necati İşcan - Hava Kurmay
Albay Rıfat Erenulu - Top. Alb. Celal Baykam - Kurmay Albay Cemal Öçal -
Dz. Kurmay Albay Bülent Tarkan - Dz. Kurmay Albay Zarif Çetindağ -
Kurmay Albay Bedrettin Demirel - Kurmay Albay Celal Ugan - Kurmay Albay
Vahit Gürkan - Kurmay Albay Şerafeddin Olcay - Hava Kurmay Albay Emin
Alpkaya - Kurmay Yarbay Ahmet Gergeç - Kurmay Albay Necati Ogan - Kurmay
Albay Sadettin Cankır - Kurmay Albay Nihat Aslantürk - Hava Kurmay Albay
Turan Çağlar - Kurmay Albay Fikret Göknar
Talat Aydemir:
“21 Ekim gecesi beni ve bir kaç arkadaşımı İstanbul'a çağırdılar. Ben,
Merkez Komutanı Albay Selçuk Atakan, Hava Kuvvetleri'nden Kurmay Albay
Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın, Kurmay Yarbay Tufan Akkoç, saat 10'da
kalkan bir uçakla İstanbul'a gittik.
İstanbul'da Akademi'de yapılan bir toplantıda general ve amiraller bize
İstanbul'un kararını bildirdiler. Bu karara yalnız havacılar itiraz
etti. Fakat neticede ekseriyete uyduklarını belirttiler ve gece O2.00 de
Ankara'ya döndük. Ertesi gün, 22 Ekim günü, Mürted Hava Alanı'nda Ankara
grubuna dahil arkadaşlar ve generaller büyük bir toplantı yaptık. Herkes
tasvip etti. Aynı protokolü orada bulunanlar da imza ettiler.”
SARAY DARBESİ – ARTÇI DEPREMLER
Mürted Hava Alanı'nda yapılan büyük toplantıda, generaller dahil, bütün
subaylar 21 Ekim protokolünü imzalarken, bu protokolden haberdar olan
İnönü, damadını baş imzacı Korgeneral Refik Tulga'nın evine yollamıştı
bile.
Metin Toker:
“(22 Ekim 1961, Pazar) Akşam yavaş yavaş iniyordu ve Beyazıt'ın
altındaki o güzel eski zaman konağında biz Korgeneral Refik Tulga ile
bir yandan bayan Tulga'nın tazelediği sıcak çaylarımızı içip ikram
ettiği nefis abur - cuburu yiyor, bir yandan da konuşmamızı
sürdürüyorduk.
Abur- cubur yerken, alınmış ihtilal kararı engellenip, Orgeneral Cemal
Gürsel'i Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'yü de Başbakan yapacak Çankaya
Protokolü'nün yolu inşa ediliyordu.
Arkasından Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, Çankaya Köşkü’nde
dört parti liderine Çankaya Protokolü’nü imza ettireceklerdi. Şüphesiz
ikna gerekçesi yine aynı olmuştu:
“- Aksi takdirde, Talat ihtilal yapacak!”
Talat Aydemir değil ama, generalleri arkasına alarak İnönü saray darbesi
yapmıştı. Ordu'yu İnönü yönetiyorsa, “askerlerin siyasetle uğraşmasında”
bir sakınca yoktu. Diğer partiler de kuzu kuzu bu faşist protokole
uyuyorlardı. İnönü'ye bir süre ‘dayı’ demek zorundaydılar. Asıl tehlike
“Aydemir ve genç subaylardı” onlar için. Soygun düzenini kuzu kuzu da
olsa sürdürememe ihtimalleri yüksekti 27 Mayıs ruhu sürerse.
Saray darbesinin keyfiyle damat Metin Toker, Ali Fuat Başgil'in
Cumhurbaşkanlığı adaylığının nasıl engellendiğini, neredeyse ağzı
sulanarak, şöyle yazıyordu:
“Başgil, çağırıldığı Başbakanlık’tan, “bütün çalımını kaybetmiş halde”
çıkıyordu. Orada kendisiyle görüşen iki “General – Bakan”, Özdilek ile
Ulay ona niçin Cumhurbaşkanlığı hevesinden vazgeçmesi gerektiğini - pek
demokratik sayılmasa da - gayet ‘inandırıcı şekil’de anlatmışlardı.”
Metin Toker, Aydemir'in Faşist protokol dediği ‘Çankaya Protokolü’nü’
savunurken ‘21 Ekim Protokolü’nü’ de şöyle açıklıyordu:
“Ancak sonraki olaylar göstermiştir ki ‘21 Ekim 1961’ olayı sadece bir
başlangıçtır. Bugünün moda deyimlerini kullanarak söylemek gerekirse o
‘ana deprem’dir. ‘Artçı depremler’ 22 Şubatlardan, 21 Mayıslardan, 9
Martlardan geçerek ta 12 Mart’a kadar sürdü. 12 Mart’ta Türk Silahlı
Kuvvetleri’ndeki ‘emir ve komuta zinciri’ yeniden kurulmuştu. Bu, ‘21
Ekim 1961 ana depremini’ izleyen ‘artçı depremlerin sonu’ oldu.”
EMİR KOMUTA ZİNCİRİ
Burada, doğruların arasında bir başka demagojiyle daha karşılaşıyoruz.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki "emir komuta zinciri"nin bozulmasının 21
Ekim 1961'den itibaren başladığı gibi bir ima var.
Oysa “emir komuta zinciri” 27 Mayıs 1960'ta bozulmuştu. 27 Mayıs'ın
teşvikçisi olduklarından, İnönü ve CHP'liler 27 Mayıs'ın aldığı
devrimsel değişimi de sahiplenmek pozlarındaydılar. O nedenle, bu nokta
es geçiliyordu.
27 Mayıs 1960 ihtilalinde hiyerarşiyi çiğneyen genç subayların İnönü'nün
ardında hizaya gireceğini umuyorlardı. Cumhurbaşkanını, Başbakanı, tüm
DP milletvekillerini, Komutanları, Valileri, Emniyet Müdürlerini
Yassıada’ya yollayan genç subaylar İnönü'nün arkasında hizaya girmeseler
bile, sırf İnönü'ye dokunmadıkları için hiyerarşiye karşı çıkmamış
oluyorlardı!
Ama 21 Ekim 1961 protokolünün sonuçları, kaçınılmaz olarak CHP için
‘deprem’ olacaktı. Çünkü artık, genç subaylar İnönü ve CHP'yi de
statükonun bir parçası olarak görmeye başlayacaklardı.
Elbette imzalarına rağmen geri adım atan generallere, şerefli genç
subaylar tepki gösterecekti. Kaçınılmaz olarak da ‘emir komuta zinciri’
bozulacaktı. Ancak şurasını açıkça belirtmek gerekir: ‘emir komuta
zinciri’ subayların normal görevlerinde değil siyasi tavırlarda
bozulmuştu.
Genç subaylar kendilerinin, generaller tarafından, bir siyasi partinin
destekçisi olarak gösterilmelerine karşıydılar.
Talat Aydemir:
“23 Ekim günü Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa, Kuvvet Komutanları’nı,
Ordu Komutanları’nı, Kolordu Komutanları’nı ve Kuvvet Kurmay
Başkanları’nı toplantıya davet etti.
Toplantıda alınan bu kararın uygun olmadığını, Cemal Gürsel’in
Cumhurbaşkanı seçilmesiyle her şeyin düzeleceğini ve İsmet Paşa'nın da
Başvekil olmak üzere bu işi kurtaracağını kendilerine empoze etmiş
oldukları için, generaller alınmış olan bu karardan imzaları olduğu
halde, döndüler.
Ordu içinde generallere karşı bir itimatsızlık belirdi. Ordu bir
sarsıntı geçirmeğe başladı. Bilindiği üzere, Silahlı Kuvvetler’in
başları olan dört kuvvetin komutanları, Genelkurmay Başkanı, köşke
giderek dört parti lideri ile bazı şartları ileri sürmek suretiyle
hiçbir zaman hukukî değeri olmayan bir belgeyi imza ettirdiler. Bu
albaylar kuşağının arzusu hilafına olmuştur. Duyulduğuna göre,
antidemokratik bu karara her zaman şahsiyetini ve bitaraflığını muhafaza
etmiş olan sayın Bölükbaşı itiraz etmek cesaretini göstermiş, diğer
demokrasi pehlivanları derhal kabul etmişlerdir.
Albaylar kuşağı ise, demokrasiye gidildiği takdirde, bunun tam manasıyla
tatbikini istemişlerdir.
Halbuki, gerek Devlet Başkanı'nın seçimi ve gerekse Başvekil'in seçimi,
askeri baskı ile olmuştur. Bunda eski M.B.K. üyeleri ile hava
kuvvetlerinin rolleri büyük olmuştur. Her istedikleri şeyi: ‘Ordu böyle
istiyor’ diyerek partiler üstünde bir umacı rolüne geçmişler ve Ordu'yu
alet etmişlerdir. Halbuki ordunun gövdesi değil, onun başında bulunan
bir kaç Kuvvet Komutanı bunun böyle olmasını arzu ediyorlardı.”
Generallere güvenini yitiren ordu gençliği artık İnönü ve CHP ile de
açıkça çatışmaya girecekti.
İşte Metin Toker'in bahsettiği esas ‘deprem’ buydu. Sonraları,
‘deprem’in enkazı altında kalan İnönü CHP'si, ordu ve üniversite
gençliği tarafından dışlanacak, devrim istekleri CHP'nin dışında
aranacaktı.
FAŞİST - SOSYALİST
Talat Aydemir:
“Adalet Partisi ağırlık merkezi olarak kapitalist ekonomiye taraftardı.
Fakat program itibariyle faşist bir metot sahibi olduğunu gösteriyordu.
C.H.P. çeşitli olayları ve dünyada beliren reformları tam anlamı ile
halledememişti. Ağırlığı ile sosyalist ekonomiye taraftar, fakat
tatbikat itibariyle A.P. ile aynı paralelde bulunuyordu. Bu durum
memleket gerçeklerini bilen subayları memleketin geleceği bakımından
huzursuzluğa sevk ediyordu.”
Üniversite profesörlerinin ve Yön Dergisi’nin ‘devletçiliği’ ‘sosyalizm’
diye yutturduğu bir ortamda, Aydemir ve arkadaşlarının da CHP'nin
savunduğu ‘devletçiliği’ sosyalizm sanmaları doğaldı. Fakat CHP devletçi
‘tatbikat’ının AP kapitalist ‘tatbikat’ıyla aynı paralelde olduğunu fark
edecek kadar da uyanıktılar.
Aydemir'in liderliğindeki ordu gençliğinin bu yaklaşımı, Silahlı
Kuvvetler dışında bir başka ‘deprem’in de yolunu açacaktı:
KAVEL İŞÇİLERİ GREVİ - yasal olmasa da İLK TOPLU SÖZLEŞME
İşçi sınıfı, yıkılan bentlerin ardından gürül gürül akmaya başlıyordu:
Bedri Baykam:
“Uğur: …Özel sektörde çalıştım sonra yine devlette sık sık sarsıntılar
oluyor. Bir sarsıntı sırasında merkez valisi olarak İstanbul Emniyet
Müdürlüğü’ne getirildim. O sırada Türkiye’deki ilk işçi hareketi olan
Kavel olayları oldu…
Baykam: Hangi yıl?
Uğur: 1961 yıllarında. 1962’de ayrıldım… İstanbul’da bir Kavel grev
girişimi olmuştur. O grev girişiminde daha toplu sözleşme yoktu. Lokavt
ve grev kavramları duyulmamıştı. Devletle işçiler karşı karşıya kaldılar
ve bizim alıştığımız yöntem, işçiler yasal olmayan bir hareket
yaptıkları için, işçilerle çatışmaktı. Türkiye’deki kamuoyu da doğrusu
çok değişmişti. Biz Kavel’de işçilerin karşısına devlet olarak anlayışla
gidilmesini istedik. Ve tıkandı tabii. O ana kadar böyle bir şey yoktu.
Onlara bir devlet memuru gibi bakılıyordu. Ama değişik koşullar
başlamıştı.
Bizden o Kavel’deki işçileri dağıtmamız istendi. Ben gittim. İşçilerle
görüştüm, aynı zamanda işçi liderlerini getirdim oradaki emniyet
güçlerine konuşma yaptırdım ve oradaki gergin ortamı durdurduk.
Durdurduk ama bu yasa yoktu. Yani devletin oraya gitmesi gerekiyordu.
Kurallara göre işçilerin de orada olmaması gerekiyordu ama işçilerle
karşı karşıya olunmasının hiç kimseye hayrı olmayacaktı. Bu gerginliği
durdurduktan sonra bu olay yadırgandı. Ben Ankara’ya çağırıldım. İsmet
İnönü ile ilk tanışıklığım orada oldu. “Anlat bana” dedi. Ben de
anlattım… Aslında kurulu düzene göre yapılması gereken bizim orda zorla
meselenin üzerine gitmemizdi. Normalde o adamların üzerine yürümek
lazım. Yani yasal bir dayanakları yok. Yalnız adamları dinlediğimiz
zaman onların ne söylediğini anlıyorsunuz. İşverenin de bir kastı yok.
Ama toplu sözleşme düzeni ve karşılıklı bir masada oturup konuşma
geleneği ve yasal prosedürü olmadığı için, uzun süre işi dondurdum.
Sonra Ankara’ya çağırıldım. …benden istenileni yapmak çözüm olmayacaktı.
“Kan işin boyutlarını büyütecek ve iki taraf için de hayırlı olmayacak,
yapılacak şey masaya oturmaktır” diyordum. Peki ne söylüyorlar, “nereden
çıkarıyorsun, yasada yok” diyorlar. Tamam yasada olmayabilir ama fiilen
yapılabilir. İsmet Paşa’da bu noktaya geldi…
İlk kez oluyor bu. İşçi temsilcileri de geldi. Beraberce vilayette işçi
temsilcileri ile oturuldu ve konuşmalar başlatıldı.
O sırada Türkiye’nin en büyük işçi toplantısı için izin istediler. Ben
bunda da bir sakınca görmedim. Tabii, sakınca görmedim derken,
karşımdaki muhatapların yaklaşımlarını da biliyordum. Yani işçi lideri
olarak karşıma çıkan insanlar uzlaşma isteyen, olay çıkarmak istemeyen
insanlardı. Ama, tıkanmışlık ta vardı. Yasal bir düzenin yardımı da
yoktu. Bir miting yapmak istediler yine ben o mitingden yana oldum.
Fakat liderleri ile görüştüm. “İlk defa yapacaksınız bunu eğer çizgiyi
geçerseniz kamuoyunda uyandıracağınız tepki, bütün geleceğinizi zor
durumda bırakır, etkisiz hale gelirsiniz” dedim. Çok aklı başında
insanlardı. Söz verdiler.
Bilhassa Saraçhane başında bir miting yapıldı. O sırada işçilerin hepsi
geldiler. Devlet kuvvetleri uzakta tutuldu. Efendice konuşmaya
başladılar. Ben de bir ara meydana girdim. Daha önce biraz hassasiyet
vardı. Kürsüdeki çocukların yanına gittim, onlarla görüştüm. Ve onlar
bütün mitingdekilere hakim oldular. Yani bir yasal düzenleme olsaydı
nasıl dikkat etmeleri gerekirse öyle davrandılar. Refik Tulga valiydi.
Daha sonra Refik Tulga’nın yanına geldim. “Siz de bunlara hitap edin”
dedim. Biraz tereddüt etti, fakat medeni cesaret gösterdi. Beraberce
meydana geldik. İşçi lideri ön konuşmayı yaptı. Bu arada miting yeri
olarak Çamlıca gösterilmiş. İşçide onun tepkisi vardı. Saraçhane başını
istiyorlardı. Önce “Çamlıca Çamlıca” diye söz attılar. Daha sonra gittim
ben “sizinle bizim aramızda ne fark var? Biz de devletin görevlisi
olarak bunu yapıyoruz. Sizin meseleniz bizim meselemizdir” dedim. Ortam
birden yumuşadı, sağlıklı bir atmosfer oluştu. Ve işçiler de kafileler
şeklinde oraya çok kalabalık bir şekilde gelmişlerdi. Sonra çok sakin
bir şekilde dağıldılar ve sorunları da toplu sözleşme düzeni olmadan,
fiilen bir uygulama ile İstanbul Valiliği’nde karşılıklı oturup
tartışarak anlaşmaya vardılar.”
GÜÇLER DENGESİ DEĞİŞİMİ
‘Değişik koşullar’ olmasa işçileri dinleyip onların ne söylediğini
anlamaya tenezzül etmeden, alıştıkları yöntemle, yasal olmayan bir
hareket yaptıkları için, kan dökme pahasına işçileri dağıtacaklardı.
‘Değişik koşullar’ denilen, güçler dengesinin değişmesiydi. Sokağa genç
subaylar ve üniversiteli gençler hakimdi.
Polis şefleri, 27 Mayıs 1960 öncesi taraf tutarak üniversite gençliğini
kırdığı için Yassıada'da idi. Genel olarak polisin asker karşısında
boynu büküktü. Bir süre sonra İnönü hükümetinin Çalışma Bakanı Bülent
Ecevit, ‘değişik koşulların’ dayatmasıyla kabul edilen Toplu
Sözleşme'yi, sanki kendi başarısıymış gibi yasalaştıracaktı. Bu Toplu
Sözleşme Yasası ile de İşçi kahramanı(!) olacaktı. Ve sonraları da,
oluşturulacak Orta Sol ve Sosyal Demokrasi hareketine dayanak yapacaktı
bu yasayı.
Hikmet Bila:
“1961 seçimlerinden sonra, CHP örgütü genellikle muhalefette kalınmasını
istemektedir. Genel merkeze gönderilen binlerce telgraf ‘Milli
koalisyon’ adıyla kurulacak hükümete girilmemesini, hele AP ile
koalisyona hiç yanaşılmamasını önermektedir. Hatta, partili milletvekili
ve senatörlerden bazıları da muhalefette kalmanın daha yararlı olacağını
savunmaktadırlar. Örgütten gelen bu baskının artması sonucu parti
meclisi, 22 Ekim’de, ‘CHP olanak bulunursa muhalefette kalma’ kararı
alacaktır.
Ne var ki, dış koşullar ve İnönü birleşince örgütün eğilimi geçersiz
kalır. Partilerin liderleri, ‘demokratik rejimimin çalışması için
çalışmada’ anlaşmışlar ve komutanların önünde bu konuda bir protokol
imzalamışlardır. Parti grupları, Cumhurbaşkanlığı adayı göstermeyecek ve
Cemal Gürsel’i destekleyeceklerdir. İnönü’nün kişiliği de, hükümete
katılma konusunda başlı başına bir etkendir. 77 yaşındaki İsmet Paşa,
‘çekilecek misin?’ sorusuna karşılık şöyle konuşmaktadır 1961 Ekim’inde:
“Hayır... Ben yetişmem itibariyle çekilmeyi geniş zamanda düşünürüm.
Vaziyet nezaket gasbettikçe benim sebatım çelikleşir.” Ordu
kaynamaktadır ve İnönü bunun farkındadır.”
|
|