|
ANA
SAYFA |
KÜTÜPHANE | BEN
IHTILALCIYIM
VI. BÖLÜM 21 MAYIS 1963 İHTİLALİ'NİN HAZIRLIKLARI
HARBİYELİ ALDANMAZ
22 Şubat direnişinden sonra, Harp Okulu öğrencileri 1 ay zorunlu izne gönderilmişlerdi.
Başbakan İnönü'nün, 22 Şubat olaylarıyla ilgili olarak “Harp Okulu öğrencilerinin aldatıldığı”nı söyleyen açıklaması üzerine, Harp Okulu öğrencileri İstanbul, Ankara ve İzmir'de Atatürk anıtlarına, üzerinde ‘HARBİYELİ ALDANMAZ’ yazılı çelenk bıraktılar. 21 Mayıs 1963 ihtilalinin parolası da ‘HARBİYELİ ALDANMAZ’ olacaktı.
Bir kaç ay içinde, 22 Şubatçılar emekli genç subaylara yardım amacını güdecek sandık oluşturma gerekçesiyle, tekrar toplanmaya başlamışlardı. Ancak, oluşturulan ‘kurmay’ fikir karargahında Talat Aydemir sadece iki oy almıştı. Başkanlık bir yana, sekreter veya saymanlığa bile seçilememişti. Harp okulu komutanıyken yanında alay ve takım komutanlığı yapmış olanlar dahi kendisine oy vermemişti. Çünkü her biri vakti zamanında, tıpkı Aydemir gibi, Milli Birlik Komitesi ile olan arkadaş ilişkilerine göre Harp Okulu’na tayin edilmişlerdi. Ayrıca, bizim bize benzeyen ‘aydın’larımız gibi hepsi ‘kurmay’dı ve ‘en doğru’yu kendileri bilirdi. Üstelik artık Aydemir'in üstünde üniforması ve komutanlık yetkisi yoktu. 14'ler grubundan isim yapmış Orhan Kabibay'la yakın olan ve adeta onun yetkili sözcüsü olan Dündar Seyhan, bu nedenle daha cazip görünüyordu.
Ama, genç subayların temsilcisi olan Fethi Gürcan ağırlığını koymakta gecikmedi ve ‘Bizim liderimiz Talat Aydemir'dir. Başkası olamaz’, diye görüş bildirdi.
Böylece Yardım Sandığı adı altında seçilmiş komitenin ömrü bir günden öteye gitmedi.
“Teşkilatın kurulması yolundaki çalışmalar 22 Şubattan 2-3 ay sonra başlamış olup başta Aydemir olmak üzere Emin Arat, Dündar Seyhan, Asım Mutludoğan, Necati Ünsalan, Bahtiyar Yalta, Galip Gültekin, Turgut Alpagut, Kadri Çıtak, aralarında yaptıkları bir toplantıda takip edecekleri yolu ve planı hazırlamak istemişlerdir. Bu toplantıda Emin Arat Başkanlığa, Dündar Seyhan Genel sekreterliğe, Asım Mutludoğan Muhasipliğe seçilmiş, Turgut Alpagut ile Kadri Çıtak yedek üye olarak tayin edilmiştir. Ancak, başkanlığa Aydemir'in seçilmemiş olması, teğmen - üsteğmen - yüzbaşı - binbaşı rütbesinde bulunan 22 Şubat emeklilerini tatmin etmemiş ve bu hoşnutsuzluk emekli süvari binbaşısı Fethi Gürcan tarafından ihtilal Erkanıharbiyesine duyurulmuştur.
Bu mesele, liderlik konusundaki ihtilafın menşeini teşkil ederek, Aydemir - Dündar Seyhan ayrılığının doğmasına sebep olmuştur. Necati Ünsalan, Dündar Seyhan tarafına geçmiştir.”
AF - GAF
Bu sıralarda 22 Şubatçı'ların affı meclisten geçti. İnönü sözümona sözünde duruyordu!
Sözde, hiçbir cezai işlem yapılmayacaktı. 22 şubatçılar silahları bırakır bırakmaz Fethi Gürcan dahil genç subaylar beş parasız ordudan atıldılar. İşte Lozan kahramanının imzası bu kadar geçerliydi. O, artık Mustafa Kemal’in değil, ‘karşı devrimin tabancasıydı’. Karşı devrimcinin sözüne güvenmenin bedelini ödeyeceklerdi.
Fethi Gürcan'ın tepkisi netti: “Affı kabul etmiyorum. Yargılanmaktan da korkmuyorum. Bizi yargılasınlar ve suç işlediysek gereğini yapsınlar. Bu af, bizim değil, olayları bu noktaya getiren 21 Ekim 1961 ve 9 Şubat 1962 protokollerini imzalayarak genç subayları istim üstünde tutan generallerin ve yüksek rütbeli subayların affıdır. Bu insanlar yüzünden çok sevdiğim mesleğimi kaybettim” diyordu.
Gerçekten de ilginç bir aftı bu. Davası olmayan bir af!
İnönü, 27 Mayıs İhtilali ile ortaya çıkan ordu gençliğinin devrimci potansiyelini onları birbirine kırdırarak yok etmeye çalışıyordu.
13 Kasım 1961 ve 22 Şubat 1962'de kullanılan Alb. Halim Menteş başkanlığındaki havacı cunta, 22 Şubat direnişinin kırılmasının ardından ordudan tasfiye edildi. Böylece, bu derece açıkça kullanılmışlığın acısını yüreklerine gömmekten öteye gidemeyen havacı subaylar “11'ler” adıyla ordu hareketleri tarihine geçti.
Falih Rıfkı Atay'ın, Atatürk'ün aksine “nizamcı” (statükocu) olarak tanımladığı İnönü, “isyan” potansiyeli taşıyan subayları, zamanında kendisini desteklemiş bile olsalar, ordu içinden temizlemekte tereddüt göstermemişti. Ne olur, ne olmaz!
21 EKİM PROTOKOLÜ’NÜN YAYINLANMASI
Askerliğini 1959-1960 yıllarında yapmış olan gazeteci Ergin Konuksever, Fethi Gürcan'ın süvari taburunda Takım Komutanlığı'nda bulunmuştu ve Fethi Gürcan kendisini çok severdi. Bu nedenle 21 Ekim protokolü kendisine ulaştırılmıştı. Bu protokol hiç umulmadık bir anda, 5 Temmuz 1962 tarihinde Yeni Sabah Gazetesi’nde yayınlandı.
1 ay önce 1. Koalisyon Hükümeti yıkılmıştı. Hükümetin dağılmasının başlıca nedeni, 22 Şubatçılara (yani generallere) çıkarılan af bahane edilerek, hükümet ortağı AP tarafından, DP'lilerin de affının gündeme getirilmesiydi.
İnönü silahlı kuvvetlerde hala egemenliği sağlayamadığından, DP'lilerin affına yanaşamıyordu. 22 Şubatta genç subayların tasfiye edilmesi operasyonunun bile, sözde 27 Mayısçılar tarafından yapıldığı iddia ediliyordu. Yani 27 Mayıs'ın ruhu hala devam ediyordu.
Talat Aydemir:
“Protokolün hiç ummadığımız bir zamanda ortaya çıkması başta kumandanlar olmak üzere yaptıkları işlerden korkan bütün rütbe sahiplerini bir anda telaşa düşürdü. Derhal, Ankara’da ikinci bir ihtilal yapacağımız söylentileri başladı.
7 Temmuz 1962 günü de 2. Koalisyon Hükümeti yine İsmet Paşa'nın başkanlığında kurulmuştu. İsmet Paşa Mecliste güven oyu aldıktan sonra yaptığı konuşmada hepsinin hayatlarını bağışladığımız geceyi unutarak çok ağır ithamlarda bulundu”
İnönü, yine ‘Talat ihtilal yapacak!’ diye koalisyon ortaklarını sindirmişti. Politika satrancında acemi olan genç subaylar, İnönü'yü hasım olarak karşılarına alıp almamakta tereddüt gösterdiklerinden 27 Mayıs'tan beri sürekli tongaya düşürülmeye devam ediyorlardı. Fakat her defasında devrimci genç subaylarla İnönü arasında bir köprü daha yıkılıyordu.
“İKİNCİ ADAMA” TAVIR
8 Temmuz'da Talat Aydemir 22 Şubatçılar adına gazetecilere bir beyanat vererek İnönü'yü cevapladı.
“İnönü güven oyu aldıktan sonra uzun senelerden beri ‘malûm ve kendine has taktik ve tabiatını’ bir kere daha göstermiştir. Bu beyanatındaki 22 Şubatçılarla ilgili hususları şiddetle ret ederiz. Senelerden beri asla milletin hayrına işle-memiş olduğunu bildiğimiz bir taktiğin sahibinin karşısında olduğumuz için sergüzeştçi alarak damgalanıyorsak bu kolaylıkla kabul edeceğimiz bir sıfattır. Bu sebeple asıl takbihe değer husus İnönü'nün siyasî zümre ve şahıs menfaatleri üstüne çıkamayarak aziz ulusumuzun sesine kulak vermeyen zihniyetidir. Bir hususu açıkça beyan etmek isteriz ki: ‘İNÖNÜ’NÜN İSMİ ZEKASINDAN BÜYÜKTÜR.’ Bu zaviyeden tetkik edilince Atatürk'ün dehasının stratejik yaratıcılığından sonraki reformlardan mahrum statik devrenin asıl sebebi anlaşılacaktır. İNÖNÜ TÜKENMİŞTİR.
Reformlara en çok ihtiyacımız olduğu bu devrede bütün hayatı statükoyu muhafaza ile geçmiş İnönü'yü tekrar başında görmek bu milletin talihsizliği olmuştur.
22 Şubat vahim bir tecrübeye teşebbüs değil, memleketin sayısız dertlerini bir tarafa iterek İnönü'nün yarattığı siyasî keşmekeşe karşı bir reaksiyondur. Demokrasinin bir türlü rayına oturtulmak istenmeyişinden ıstırap duyanların bir ikazıdır.
Tahtında vatanperverane bir duygu yatmaktadır. Ordu hakkında bir hayal mahsulü olarak ifade ettiği parçalayıcı ve yıpratıcı beyanlarını kendimizi ordudan henüz bir parça addettiğimiz şu anda şiddetle ret ederiz. Ordunun partiler üstü bir görüşe sahip olduğu hakkındaki inancımızı 22 Şubat’ta ortaya koyduk. Bizlerin ağır suçlu olduğumuzu meclis kürsüsünde söylemek hangi takibat ve mahkeme ilamına istinat etmektedir. Olay mahkemeye intikal etmiş olsaydı o zaman kimin suçlu olduğu daha iyi anlaşılacaktı. Beyanatta 22 Şubat olaylarını bir taraftan hukuk dili dışında ağır suç olarak belirtirken diğer taraftan itaatsizlik şeklinde tavsifi beyanat sahibini tezada düşürmüştür.. Bizlerin hiç bir hareketi ve düşüncesi kendisinden bir parça olmakla gurur duyduğumuz şanlı silahlı kuvvetlerimizi, halkımızı ve parlamentoyu ayırıcı olmadığı gibi birinin diğerine güvenini sarsıcı da değildir.
Kanunî haklarımızın kullanılmasından infial duyulmasını insan hakları muvacehesinde uygun bulmuyoruz. Beyanat sahibinin açık rejim içersinde bulunduğumuzu hatırlaması gerekir. TBMM de temsil edilmediğimiz ve meclis içinde savunma imkanımızın olmadığının bilinmesine rağmen güven oyunu müteakip çok ehemmiyetli, bir anda memleketin millî, sosyal, ekonomik ve siyasî bütün meseleleri bir tarafa itilerek baştan sona kadar ithamkar bir taktikle Orduya ve Ulusuna saygısı, hizmet aşkını cesaretle ortaya koymuş 22 Şubat grubuna parlamento usulleri dışında yapılan ithamları esefle karşılarız.
Kendilerine o mukaddes kürsüde cevap vermek imkanından mahrum olmamız sebebi ile yaptıkları bu konuşmanın mana ve güttüğü hedefi Büyük Milletimizin sağ duyusuna terk ederiz.”
İnönü'nün statükocu olması zeka kıtlığından veya enerjisi tükenmişliğinden değil, mevcut düzeni bizzat savunmasından kaynaklanıyordu. Statükocu yapısı da bunu kolaylaştırıyordu.
Ona rağmen, emekli de olsa bir subayın açıkça gazete sütunlarında ‘İkinci Adam’a üstelik ‘zeka’sından hareketle tavır alması ilkti.
Bu beyanatın arkasından Talat Aydemir tutuklanarak cezaevine konuldu.
Bir hareketin lideri hapse girdiğinde, geride kalan kurmayların ilk ve en önemli işi, onu oradan kurtarmak olmalıyken, aksine liderlik yarışına girmişlerdi. Çünkü, kurmayların Aydemir'in liderliğini kabul edişleri yürekten ve gönülden değil, onun genç subaylara dayanan gücü nedeniyle olmuştu. Aydemir, hapiste olduğuna göre nicedir özlem duydukları genç subayların liderliğine talip olabilirlerdi.
LİDERLİK SAVAŞI
Talat Aydemir:
“Ben hapse girdikten sonra dışarıda kalan 22 Şubatçılar arasında liderlik mücadelesi başlamış, Dündar Seyhan, Necati Ünsalan, Kadri Kaplan triyosu derhal faaliyete geçerek Emin Arat'ın vekaletini kabul etmemişler. Yeniden uzun toplantı ve münakaşalardan sonra Dündar seçilmiş. Fakat o sırada Üçüncü Ordu’da, Erzurum'da, genç subaylar arasında hoşnutsuzluk başlamıştı. Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet kumandanı aceleyle Üçüncü Ordu'ya gitmişlerdi.
Arkadan İnönü de gitti. Oradaki genç subaylar kendisini görünce arkalarını dönmek suretiyle pasif mukavemetlerini göstermişlerdir
İnönü bir gün kalıp döndü. Avukatım da üst üste tahliye talebinde bulunuyordu. 9 gün cezaevinde yattıktan sonra gene emirle zannediyorum (Çünkü İnönü’nün Erzurum dönüşü gazetelere verdiği beyanat şu idi. “22 Şubat bir daha olsa gene de affederim.”) tahliye edildim. O gün tahliye edildiğime üzülen Alb. Necati Ünsalan ile Dündar Seyhan olmuştu. Eve geçmiş olsuna geldiklerinde bu yüzlerinden okunuyordu. Çünkü tasarlamış oldukları planlar benim çıkmam ile suya düşmüştü. Rekabet, hele siyasî hayatta, insanların gözlerini karartıyor.”
Nitekim, Erzurum'daki genç subaylar İnönü'ye arkalarını dönerek liderlerine sahip çıkmışlar, dolayısıyla da Aydemir'in tahliye edilmesinin yolunu açmışlardı.
SİVİLLERLE TEMAS
Talat Aydemir, hapisten çıktıktan sonra 22 Şubatçıların düşüncelerini anlatmak amacıyla Yarbay Rıfkı Erten, ve Mustafa Pakoba ile birlikte İstanbul'a gitti, bir çok temaslarda bulundu. Bu görüşmelerden bazıları Falih Rıfkı Atay ve Nadir Nadi gibi yazarlarla yapıldı.
Gazeteci Ergin Konuksever'le yaptığı röportajda özellikle işçi ve köylü hakları üzerinde duruyordu:
“Sual: İşçi hakları sizce ne şekilde verilmelidir?
Cevap: İşçi haklarını bütün veçheleri ile batı milletleri işçi hakları seviyesinde mütalaa eden ve bu hakların verilmesinde batı milletlerini örnek olarak alan ilerici bir görüşle halledilmesini benimsiyoruz. Teşri ve icra organlarda fiilen işçiyi temsil eden uzuvların da bulunmasını prensip olarak kabul ediyoruz.
İşçi hakları meyanında medeni insanların ihtiyaçlarına kavuşmayı temin edecek yolun açık bulundurulması ve emek karşılığı işçinin bu yolda bırakılması temel görüşümüzdür.”
Sual: Toprak işçisi ile sanayi işçisi arasında fark gözetiyor musunuz?
Cevap: Süratle kalkınmanın toprak reformuna bağlı olduğuna inanıyoruz. Bu reformun realist bir görüşle süratle tatbikine azimli ve kararlı bulunulması şarttır. Köylüyü toprağın sahibi kılmak, geniş ve adilane bir kredinin iyi planlanmış bir kontrol sistemine bağlanmasının lüzumunu memleket menfaatleri, millî itibar ve refahımız için birinci şart olarak kabul etmekteyiz. İşçinin olduğu gibi çiftçinin de temsilciliğini uygun görmekteyiz.
Sual: Faşizmin olduğu yerde ben yokum dediğiniz doğru mudur?
Cevap: Evet.”
TÜSİAD gibi 500 kişilik PARABABALARI örgütünü SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ olarak yutturmak yok.
İŞÇİLER VE KÖYLÜLER, TEŞRİ ve İCRA kurullarında yer alacaklar!
HESAPLAŞMAYA DEVAM
Harbiyeli Osman Yetkin anlatıyor:
“Her şey 1962 yılının bir yaz günü Menteş/İzmir kampına gitmek üzere, merasim düzeninde Kızılay üzerinden Ankara Garı’na giderken başladı.
22 Şubat yapılmış, başarılamamış, olaylara katılan komuta kademesi ve rütbeliler emekli edilmiş veya ordudan ilişkileri kesilmiş ancak, Harp Okulu öğrencilerinin, sınıflarına göre, bir üst sınıfa çıkmalarına veya subay çıkmalarına izin verilmişti. Ben (Osman Yektin) birinci sınıfta olduğum için 2. sınıfa geçtim.
Konuya dönersek; o zaman Zafer Anıtı’nın karşısına gelen yerde ‘Zafer Çay Bahçesi’ var idi. T. Aydemir, akşam üstleri bu çay bahçesine sık sık gelmeyi adet haline getirmişti.
Bu geliş-gidişlerde kadrosu ve kurmay heyeti hep yanında olurdu. Zaten bu turlar sırasında Kızılay’daki nüfus yoğunluğu hissedilir şekilde artardı. Vatandaşın ilgisi de oldukça büyüktü. Hafta sonu tatillerinde izine çıkan biz harbiyeliler de eski komutana ilgi duyar ve hiç bir organizasyon söz konusu olmadan, bireysel olarak ama sonuçta azımsanmayacak bir sayıya ulaşmış olarak bu, geliş-gidişlerde, hazır bulunurduk, uzak yakın takip ederdik.
Neden, diye sorulursa, eski komutana sevgi ve bağlılık denebilir, ama bunu tetikleyen nedenler de vardı, şüphesiz. Madem 22 Şubat oldu ve kaybedildi, öğrenci de olsak biz de bu oyunda yer aldık ki, o zaman biz de başarısızdık. Önemli sayıdaki öğrencilerin üzerinde bu başarısızlığın “içten itmesi” vardı.
Bir başka neden ise, kaybedilen 22 Şubat’ın ardından 23 Şubat sabahı okula gelen hava ve deniz subayları. Havacılar çok gayretkeşti, gözlerimizin önünde tüfeklerimizin mekanizmalarını söktüler.
Bu olay hem Harbiyelileri eski komutana doğru yönlendirmiş ve hem de öfkelerini tetiklemişti.
Şimdi, mekanizmaları sökme işinin mi, yoksa yeni komutan General Semih Sancar’ın okula gelişinin mi önce olduğunu hatırlayamıyorum, ancak her iki olay da 23 Şubat günü meydana geldi.
Yeni komutan 23 Şubat sabahı erken saatlerde geldi okula ve ilgili ast düzey komutanlar öğrenci alayını toplayıp tekmil vermek istiyorlardı ki, bu “işin icabı” idi. Ancak, öğrenciler içtimaaya çıkmakta isteksiz davranıyor ve aksini bölük ve takım komutanları başaramıyordu. İç bahçede bulunan ve kaçmayı başaramayan, abartmak istemem ama, hafızamda kaldığına göre 8-10 öğrenci ile General Komutan’a tekmil verdiler. Tekmil verilirken biz tüm öğrenciler, üstümüzde çizgili pijamalarımızla, pencerelerden salkım saçak aşağıdaki merasimi izliyorduk.
General Komutan’ın bir ara başını yukarı kaldırdığını ve bu sahneyi gördüğünü ben bizzat gördüm.
Komutan, hemen tören alanını terk etti. Sonradan kalp krizi geçirdiğini duydum. Doğruluğunu bilmiyorum. General Semih Sancar o gün görevden ayrılmış. Zaten 23 Şubat günü yerine tayin edilen General Kemalettin Eken geldi.
İşte, Harbiyelinin 21 Mayıs’a doğru yöneldiğinin ilk işareti burada verilmişti.
Tekrar başa dönersek, önde bando takımı, arkasında öğrenci alayı Kızılay’dan gara doğru yürürken, T. Aydemir de Zafer Çarşısı’na inen yol kavşağında, halkın arasındaymış. Bandonun tambur majörü görmüş asasını havaya atarak, T. Aydemir’i fark eden öğrenciler de başlarını çevirerek, eski komutanı selamlamışlar. Bu enstantaneyi tespit eden, sanırım, Yeni İstanbul Gazetesi fotoğrafları yayınlamıştı.
Menteş kampında bu resimleri de gördükten sonra, ileride T. Aydemir’in yapacağını tahmin ettiğim ihtilalde yer alıp eski komutana yardımcı olmak niyetimi Gün Uğur Tecimen’e açtım. Meğer o da böyle bir şey düşünüyormuş ki hemen kabul etti. Hemen komitemizi oluşturmaya karar verdik.
Gün Uğur Tecimen’e “Üstat” denirdi. Üstat, Işıklar, ben, Erzincan Askeri Lisesi’nden gelmiştik Harp Okulu’na ve artık 2. yani son sınıftaydık. O Bursa’dan ben de Erzincan’dan lise kökenli ve Harbiye deki kendi sınıfımızdan inandığımız, güvendiğimiz, yanılmıyorsam, yedi kişi üzerinde mutabık kaldık. Şunlar; ben (Osman Yektin), Gün Uğur Tecimen, Önder Aydınlı, Tarık Uğur, Kemal Ülkü Tanak, Selçuk Alpay, Hasan Acar.
Üstat ile ben, herkes kendi tanıdığı ile konuşup ikna etti. Seçtiklerimizden hiç reddeden çıkmadı.
Hiç vakit geçirmeden hemen bir akşam Menteş kampındaki yüzme tramplenlerinin arkasına düşen sırtta toplandık. Getirdiğimiz bir silah üzerinde yemin ettik ve Önder Aydınlı’yı başkan seçerek fiilen işe başlamış olduk.
Sanırım ilk defa biz Harp Okulu’nda örgüt kurmuş olduk. İlerleyen tarihlerde ve tabii ki bizden sonra çok sayıda bireysel ve birkaç kişilik topluluklar şeklinde çalışmalar yapıldığını ve olayın detaylarını Mamak’taki mahkeme aşamasında öğrendim.
Benim kanıma göre şu denebilir ki, 22 Şubat’tan sonraki komuta kademesi öğrenciler üzerindeki komuta kabiliyetini kaybetmişti.
Komitemizin gayret göstermesine hiç gerek yoktu.
Öğrenciler kütle halinde itaatsiz ve disiplinsizdi. En astından okul komutanına kadar öğrenci komutan ilişkisi kopmuştu.
Hemen her gün disiplin dışı itaatsizliklerimiz oluyordu. Bunlardan birisi şöyle olmuştu:
Kampta bir yazlık sinema vardı ve haftanın belirli günlerinde subay eş ve çocukları ile beraber biz öğrenciler de film izliyorduk. Tabii ki, alanda ayrı yerlerde oturuyorduk. Kamp komutanının emri ile subay, eş ve çocukları ile öğrencilerin “sinema günleri” ayrılmıştı. Bunu protesto ettik, ama müthiş bir başkaldırıydı. Önce, deniz kenarında toplandık. Toplantı firesizdi, bir organizasyon da söz konusu değildi, bir iki laf söz edildi, bu arada bir iki varil gaz bidonu yuvarlanıp getirildi, yığın yapılan kum üzerine dökülerek ateşlendi, etrafında danslar edildi, halaylar çekildi ve hatta üst düzey komutanların gelip seyrettiklerini ve fakat müdahale etmediklerini gördüm. Organize değildi, itaatsizlik adına, manzara, baktığınız yere göre, muhteşem veya korkunçtu.
Sonra kortej oluşturuldu ve özellikle komutan ve subayların ikametine ayrılan mahalle doğru müthiş bir gösteri yürüyüşü yaptık. Komuta edenler müdahale etmediler veya edemediler. Kısaca, Harbiye askeri sistem ve disiplin dışına çıkmış, ihtilal sathı mailine girmiş bulunuyordu.
Kamptan Ankara’ya okula ve derslere dönmüştük. Yalnız, bizim örgütümüz vardı ve bunu genişletmek için yeterli gayret göstermiyorduk, ama örgütsüz olduğunu zannettiğimiz, sonradan zannımızın doğru olduğu anlaşıldı, “meyillerin” giderek arttığını gözlüyorduk.
Ankara’ya geldikten sonra, şahsen tanışmadığımız ve irtibatımız olmayan, T. Aydemir ile temas imkanı aramaya başladık önce. Şimdi nasıl kurduğumuzu anımsayamadığım bu bağlantıyı temin ettik ve ilk ziyaretimizi Önder, Üstat ve ben Komutan’a kendi evinde yaptık. Hatırladığıma göre fazla uzun olmayan bu ziyarette Komutan ve beraberindekiler (yine hatırladığıma göre o gün evde Fethi Gürcan, Bahtiyar Yalta, Galip Gültekin, Rıfkı Erten ve damat Attila Altugan vardı) bizi tanıdı. İlk tanışma olduğundan Komutanların çok ihtiyatlı olduklarını hatırlıyorum, yine de biz Harbiye’nin daha doğrusu Harbiyeli’nin eğilimini, davranış ve yaklaşımlarını arz etmeye çalıştık.
Harbiyeli’nin ihtilale meyilli olduğunu ve muhtemel bir harekatta Harp Okulu’nu emirlerine amade kılmaya muktedir olduğumu arz edip ayrıldık. Birkaç defa daha ziyaretlerimiz oldu ama, daha fazla Fethi Gürcan ile görüşüyorduk.”
MİT TAKİBİ
Diğer 22 Şubatçılar gibi Fethi Gürcan da devamlı takip altındaydı. Bazen evinin önünde, bazen de şimdi Anıttepe Spor Tesisleri’nin bulunduğu korulukta sürekli bir MİT elemanı bulunuyordu. Neredeyse bütün sokak sakinleri, nöbetleşe duran bu birkaç kişiye aşina olmuşlardı.
Zafer Çay Bahçesi'ndeki aleni buluşmaların dışında önemli bir toplantıya gideceği zaman Fethi Gürcan, arka balkondan atlıyordu. Bir kaç saat sonra işi bittiğinde ön kapıdan girerken MİT elemanının şaşkın bakışlarıyla karşılaştığında, ona alaycı bir göz kırpmayı da ihmal etmiyordu.
Kimi zaman da, büyük oğlunun bisikletini alırdı. Ön gidon çubuğunda Üstğ. Erol Dinçer, arka selede Üstğ. Turgut Saltoğlu oturur vaziyette gözden kaybolurlardı. O sıralar, altlarına araba tahsis edilmemişti. MİT elemanları çaresiz kalırlardı.
Her şey sanki bir oyun gibiydi. Gücünü, önce inancından, sonra da arkadaşlarına güveninden alıyordu. Mesleğini yaparken, nasıl hedefe varmada azimli, ayrıntılarda neşeli ve esprili ise, ihtilalciliğinde de aynı idi.
MBK üyesi Selahattin Özgür'ün baldızı, sonraları TİP'li olacak bayan Müşerref Hekimoğlu Aydemir'le olan konuşmasını anlatırken şöyle yazıyordu:
“Fethi Gürcan da bana çevirdi gözlerini. Nedense onun gözlerinden çok hoşlandım.…
Kapıdan çıktım. Fethi Gürcan ile şimdi adını hatırlayamadığım öteki 22 Şubatçı da çıktı. Yolda Fethi Gürcan ile konuştuk.
- Sizi ilgiyle izledim. İhtilal için ortam görmüyorsunuz ama bu politik kadrolarla o ortam her zaman oluşur.…
Çakı gibi bir binbaşı, gözümün önünden hiç gitmez, önümde selam çakışı.”
HALASKAR FEDAİLERİ
Talat Aydemir anlatıyor:
“22 Şubat 1962 hadiseleri üzerinden zaman geçtikçe 22 Şubat’ın iç yüzüne yapılan haksızlıklar anlaşılıyordu. Gün geçtikçe Silahlı Kuvvetler mensuplarının ziyaretleri çoğalmıştı. Yapılan ısrarlı teklifler karşısında ben ve Sv. Bnb. Fethi Gürcan zaten eskiden silahlı kuvvetler içinde kurulu bulunan teşkilatımızı yeniden daha güvenilir tarzda küçük rütbelerden başlamak üzere yukarı doğru reorganize ediyorduk. Bu teşkilat Türk Ordusu’nda (Kara-Hava Dz. J.) olmak üzere dört kuvvet içinde genç kuşaklar arasında çığ gibi gelişiyordu.
Kısa zamanda çok iyi neticeler almıştık. Hele Kemalizm doktrini yayılıp dağıtıldıktan sonra bu gelişme iki kat daha artmıştı. Çünkü bundan evvel orduda yapılan çalışmalarda böyle esaslı doktrin fikri kaleme alınmış değildi. Bu arada bazı 14’lü subaylar da Türkeş ve taraftarlarının milliyetçi olduklarını söyleyerek mukaddesatçı, icabında nurcu fikirleri yayıyorlardı.
Nasyonal sosyalizm fikirleri revaçta idi. Faşist fikirleri benimseyenlere rastlıyordum. Gençler doktrinlerin karşılığının neler olduğunu dahi bilmiyorlardı. ‘Askerî idare’ diye bir şey tutturmuş gidiyorlardı. Ordudaki bu akımı, ‘Kemalizm’ doktrinini yaymakla yüzde doksan önledik.”
Nasyonal Sosyalist (Faşist) düşünceleri şimdilik bir kenara bırakırsak, ki Fethi Gürcan girdiği birliklerde bu düşüncelerdeki subayları karizmatik kişiliğiyle çok kolay bir şekilde etkisi altına alıyordu, esas çarpışma kendilerine “Milli İradenin” bekçiliği (köyde ve kasabada Ağalar’ın, küçük şehirlerde Eşraf’ın, büyük şehirlerde Sermayedarların finanse ettiği partilerden oluşan parlamenter düzenin bekçiliği) öğretilmiş subaylarla yine kendilerini halkın üstünde değil hizmetinde görüp onların kurtarıcı fedaileri (Halaskar Fedaileri) olarak mücadele eden subaylar arasında olacaktı.
Aslında Kemalizm doktrinini anlatan broşür, Aydemir’in de söylediği gibi yeni kaleme alınmıştı ve o ölçüde basitti, fakat basit olduğu ölçüde de temizdi.
Yoksul halka ışık olmanın çabasını içeriyordu. Yoksa bilimsel değeri pek fazla değildi. Ona rağmen Fethi Gürcan ve diğer genç subaylar bu broşürü mızraklarının ucuna takmasalardı faşist ideolojiler meydanı boş bulacaklardı.
Nitekim 1908’den sonra Makedonya dağlarından Padişah damatlığına terfi eden Enver Paşa Turancılığa yönelmişti. Fakat 1960’lı yıllar geleneksel ‘Tarihsel Devrimci Güçler’in’ dünya ölçüsünde sosyalizme yöneldiği yıllardı. Dolayısıyla, 1960’larda 1908’den farklı bir dünya vardı.
“Fethi Gürcan'ın hazırlık safhasındaki rolü büyük bir önem taşımakta olup, teşkilatın binbaşı rütbesine kadar olan kısmının rey sahibi ve sözcüsüdür”
28 Mart 1963 günü öğleden sonra Emin Arat'ın evinde yapılan, Talat Aydemir, Emin Arat, Galip Gültekin, Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta, Fethi Gürcan ve Mustafa Ok'un bulundukları toplantıda esas itibarıyla harekat öncesi ve harekat sonrası planlar tekrar gözden geçirildikten sonra 31 Mart'ı 1 Nisan'a bağlayan gece yarısı Ankara Radyo’su kapanmadan evvel harekata geçmeyi kararlaştırdıkları, ancak toplantıyı terk edecekleri bir sırada söz alan Mustafa Ok'un muhtelif ihtilal rejimlerinden örnekler vererek ‘Yan Kuvvetler’ (11'ler, 14'ler, diğer gruplar ve gençliği kastediyor) olmadan başarıya ulaşma şansı zayıf olduğu ve bu nedenle yan kuvvetlerin elde edilmesi gerektiğini söyleyerek harekatın tehir edilmesini teklif ettiğinde, başta Aydemir olmak üzere verilen ihtilal kararının tehirini kabul etmelerine rağmen Emekli Süvari Bnb. Fethi Gürcan'ın:
- “Ne oldu arkadaşlar, dilinizi mi yuttunuz, biraz evvel konuşanlar sizler değil miydiniz? Neden susuyorsunuz?. Bu harekat 31 Mart gecesi olmadığı taktirde ta doğudan getirdiğim ve şimdi öbek öbek evlerinde oturan arkadaşlarımı nasıl dağıtacağım” diye itiraz etmesine rağmen o gece için harekattan vazgeçildi. Bu vazgeçme kararı İstanbul teşkilatınca zamanında, diğer mensuplarına duyurulamadığından teşkilata dahil Deniz Harp Okulu Teğmenleri 31 Mart - 1 Nisan gecesi bir takım faaliyetleriyle su yüzüne çıkarak takibata maruz kalmışlardır.
GENÇ SUBAYLAR’IN ETKİLEŞMESİ
ERKEKÇE Dergisi:
“Fethi Gürcan uluslararası yarışmalarda hep üstün dereceler alan bir süvari binbaşısıdır. Orduda adeta bir efsane gibi birlikten birliğe namı yayılan bir kahraman olmuştur.
Gürcan uluslararası yarışmalarda ülkeyi başarıyla temsil etmekle kalmayıp, şöyle bir mucize de yaratmıştır: İngiltere Kraliçesi’nin önünde resmi geçit yapan binbaşının ürken atı, O’nu sırtından atarak bir kolunun kırılmasına neden olur. Gürcan olay mahalline gelen ambulansa binmeyi reddeder. Tersine dönmüş koluyla, atının üstüne sıçrar. Kraliçeye bu haliyle selam vererek, şeref hattından geçer ve sonra atının sırtında bayılır ve yere düşer.
Özellikle genç subayların hayranlık duyduğu yürekli binici ve ihtilal misyoneri Fethi Gürcan üniformasız haliyle bile başta Orhan Çetinkol olmak üzere, Maslak'taki tüm genç süvari subaylarını etkilemekte gecikmez… Fethi Gürcan'ın çekim alanına giren teğmen Orhan Çetinkol ve arkadaşları, Emekli Albay Talat Aydemir'in silahşörlüğünü kabullenmişlerdir artık.
Şimdi bütün sorun tetikleri çekmek için gerekli olan tarihin saptanmasıdır. Aradan çok geçmeden bu tarih de belirlenir: 30-31 Mart 1963.
Muzaffer Güney, İhsan Erkan, Recep Özkutlu, Rıfkı Erten, Orhan Çetinkol'un Mercury arabasına sivil giysilerle doluşurlar. Hedef Ankara'dır…
Cumartesiyi pazara bağlayan bir gecenin sabahında, İstanbul'dan yola çıkan bagajı resmi elbise ve silahla yüklü Mercury, Ankara Bahçelievler'deki bir evin kapısında durur. Ancak şehirde olağanüstü bir durum vardır.
Orhan Çetinkol ve arkadaşları kahvaltı masasının çevresinde otururlar. Bu arada Aydemir'den son talimatları almak üzere dışarı çıkan Rıfkı Erten, telaşla geri döner ve “Arkadaşlar, hükümet durumu haber almış. Harekatı ertelemek zorundayız. Şimdi hiç vakit kaybetmeden geri dönün”der.
İştahları kursaklarında kalan ihtilalciler, yol boyunca söylene söylene İstanbul'a döner ve kıtalarına teslim olurlar. Hatta bu başarısız girişim liderleri Aydemir'e ve onun kurmaylarına duydukları güveni sarsar.
Ancak karizmatik lider Fethi Gürcan, başarısız girişimden hemen sonra yeniden sahneye çıkarak, genç ihtilalcilere kaybettikleri morali kısa sürede kazandırır.”
BASIN – ÜNİVERSİTE: SİVİL AYDINLAR
Talat Aydemir :
“İstanbul'a gelişimin asıl sebebi şuydu :
Orhan Kabibay yurda döndüğünde, temas ettiği muhitlerde (Basın ve Üniversite) 14 lerin propagandasını yaparken, 22 Şubatçıların fikirsiz olduğunu, her şeyin, kendilerine ait olduğunu söylemiş, 22 Şubatçıları, kaba bir askeri kuvvet ve 14’ler namına iş görenler diye tanıtmaya çalışmıştı.
İkincisi Necati, Dündar, Kaplan triyosu maalesef bu fikirleri işliyorlardı.
Üçüncüsü, İstanbul muhitine de 22 Şubat’ı bir tanıtmak istiyordum.
Bu kararım çok ani oldu. Ve hiç kimseye danışmadan verdim. Bazı arkadaşlar arasında iyi karşılanmadı, hele Necati, Dündar İstanbul'a yalnız gitmemi istemediler, çünkü onlar, Orhan Kabibay'ın bıraktığı izlerin silinmesini istemiyorlardı. Ben işin farkında idim. Hiç kimseyi dinlemeden İstanbul'a gittim. Beraberimde, Rıfkı Erten ve Mustafa Pakoba vardı.
İstanbul'daki seyahatim çok muvaffakiyetli geçti. Bütün matbuatla tanıştım. İleri gelen gazetecilerle görüştüm. Fikir münakaşalarını rahatlıkla yaptım. Atatürkçülük görüşümüzü bilhassa, Fatih Rıfkı Bey'e, Nadir Nadi Bey’e izah ettim. Üniversitedeki temaslarım da başarılı oldu. 22 Şubatçıları su üstüne çıkarmaya gayret ediyordum. Bu durum içimizdeki 14’cüleri her nedense memnun etmiyordu. Gerek Türkeş'ciler, gerek Orhan Kabibay'cılar sinsi sinsi aleyhime çalışıyorlardı, yıkıcı propagandalarına daha şiddetle devam ediyorlardı. Ama hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi hareket ediyor hiç kimseyi de yüzlemiyordum. Her şeyin sırası vardı.
Orhan Erkanlı'yı severdim. Çok eski ve komite arkadaşımdı. Zeki ve enerjikti. Fakat M.B.K. üyesi olduğu zaman değişmişti
Onlarla ilk resmî toplantıyı gene Necati Ünsalan'ın evinde yaptık. Fikriyat (Doktrin) hususunda esaslı bir hazırlık da yoktu. Toplantıda 14 lerden, Fazıl Akkoyunlu, Münir Köseoğlu da vardı. Hele onlar fikir sahasında çok boştular. Toplantıda: Erkanlı ile ordudaki kuvvet ve görüşlerimiz konusunda aramızda şu şekilde bir tartışma da oldu. Erkanlı bana:
“Sen ordudaki ekseriya temasları Binbaşı rütbesindeki subayların aşağısındakilerle sağlıyormuşsun. Binbaşılar ve tabur kumandanları bu vaziyeti hoş karşılamıyorlar üzülüyorlar. Sen Harp Okulu'ndan mezun ettiğin 600 Teğmenine mi güveniyorsun.” dedi.
Ben de kendisine: O belli olmaz. Yalnız, şunu unutma 27 Mayıs'ta tank taburlarını belki senin gibi binbaşılar çıkardı ama, bundan sonra birlikleri ve binbaşıları genç subaylar önüne katarak çıkaracaklar, keşke senin söylediğin gibi binbaşılar da bu davaya genç subaylar gibi baş koysalar. O zaman ben de teğmen, üsteğmen, yüzbaşı ile neden vakit geçireyim, dedim.
İlk defa bu zümrelerin temsilcileri ile İstanbul'da bir koordinasyon toplantısı yapıldı, 22 Şubatçılardan da temsilci istenmişti. Selçuk Atakan, Adnan Çelikoğlu, Mustafa Ok, Kadri Kaplan (O zaman 22 Şubatçı kadrosunda çalışırdı.) katılmışlardı.
İlk Koordinasyon toplantısında şu şahıslar bulunmuştu:
O. Erkanlı, Fazıl Akkoyunlu, Mucip Ataklı, Kadri Kaplan, Muzaffer Yurdakuler, Sezai Okan, Mustafa Ok, Adnan Çelikoğlu, Bedii Faik, Celal Sungun, Prof. Dr. Cihat Abaoğlu, Tıp Fakültesi Dekanı Halit Ziya Konuralp, Hukuk Fakültesi Dekanı Naci Şensoy, Prof. Lütfü Duran, Cemal Yıldırım.
CEMAL GÜRSEL TEKRAR İHTİLAL LİDERİ
Orhan Erkanlı, bu toplantıdan sonra Ankara'ya geldi. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ile görüştü. Koordinasyon faaliyetlerini anlattı. Kendisinin fahri başkan ve lider olarak kabul edildiğini söyledi.
Cemal Gürsel de, bu heyet ile ve bizimle gizli teması sağlamak için iki isim üzerinde durmuş. Alb. Adnan Çelikoğlu ile (Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel kontenjanından senatör olan) Emekli Kur. Alb. Sadi Koçaş. Gürsel neticede Sadi Koçaş’ın üzerinde karar kılmış.
Orhan Erkanlı bize gelip sonucu bildirdi. Biz de kabul ettik. Kendisi de Atina'ya tayin olmuştu ve gitti. Bu faaliyetlerimizden İnönü hemen haberdar edildi. O da Cemal Gürsel’e giderek kendisini tehdit etti. Bunun üzerine Cemal Gürsel korkarak bütün vekaletlere gönderilmek üzere bir tamim yayınlamak mecburiyetinde kaldı. ( Eylül 1962 içinde)
Koordinasyon toplantısının ikincisi de Ankara'da yapıldı, o zamanda şu şahıslar iştirak etti: F• Akkoyunlu, Celal Sungun, Kenan Esengil Paşa, Avni Doğan, Cemal Yıldırım, Sıtkı Ulay Paşa, Sezai Okan, Muzaffer Yurdakuler, Kadri Kaplan, Necati Ünsalan, Dündar Seyhan, Bedii Faik, Prof. Cihat Abaoğlu.
Bu toplantıda da epey yol alınmasına rağmen, İnönü'nün korkusundan çözülmeler başladı. Koordinasyon grubunu küçültmek mecburiyetinde kaldık.
Koordinasyon grubunun üçüncü toplantısı yine Ankara'da yapıldı. 22 Şubatçılardan temsilci olarak Dündar Seyhan, Mustafa Ok gitti.
Burada esas planlar açıklanacaktı. Mustafa Ok ile oturup planı beraberce hazırladık. Dündar'a bildirdik. Bu toplantıya şunlar gelmişlerdi. Avni Doğan, Dündar Seyhan, Sıtkı Ulay Paşa, Mustafa Ok, Bedii Faik, Prof. Cihat Abaoğlu.
Plan izah edildi. Herkes bu ana çerçeve stratejisi ile hareket edecekti. Nitekim ettiler. Ben hiçbir koordinasyon toplantısına katılmadım. Çok ısrar etmişlerdi. Ama 22 Şubatçıları her kuvvetin üstünde tutmak istiyordum. Onun için daima temsilci gönderiyordum. Bunda da muvaffak oldum. Arkadaşlar bunun faydasını ancak neden sonra anlayabildiler.
OPERASYONLAR
Planın ana hattı şunlar idi :
Baş Operasyonu :Reisicumhur Cemal Gürsel'e aitti.
Etrafını sarmış çıkarcılardan kurtarmak (Tayin suretiyle).
a) İnönü baskısından kurtarmak.
b) Koalisyon hükümetlerinin yıkılışında başka bir Başbakanın seçilmesi için empozelerin yapılması.
Kurt adam operasyonu : İnönü.
a) Yıpratılması : Basında, zinde kuvvetlerde, partilerde.
b) CHP içinde karşısına hizip bir kuvvet çıkarmak.
Şövalye operasyonu : Silahlı Kuvvetler.
a) Çengel tatbikatı, Ordunun alt kademesini, gövdesini, generaller kademesine takmak.
b) Muşta tatbikat : İcabı halde kumanda kademesinin yapacağı bir ihtilal harekatının üzerinden geçmek veya şartlar tahakkuk ettiği zaman inisiyatifle hareket etmek.
Basın Operasyonu :
Atatürkçü yazarları bir camiada toplayıp 22 Şubatçıları desteklemek.
Üniversite Operasyonu :
Başta İstanbul Üniversiteleri olmak üzere (Kemalizm fikirleri yayılacak 22 Şubatçılar desteklenecek. )
Parlamento Operasyonu :
Parlamentonun Atatürkçü milletvekilleri bir cephede toplanarak, Meclis çalışmalarında faydalı olacak.
İstanbul’da bulunan generaller ve yeni general olanlar, Ankara'da kıta kumandanlıkları hariç, pasif vazifelere alındılar.
Yavaş yavaş, birer-ikişer bunlarla temas edildi. İçlerinden Korgeneral Fikret Esen Paşa, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğg. Rafet Ülgenalp, Tuğg. Yusuf Akmansu, Tuğg. Suat Aktulga, Tuğg. Recai Baturalp; Korgeneral Refik Tulga, Hakim Tuğg. Rıza Tunç ile çeşitli yollardan münasebetler kurduk. En iyi aracılığı da Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanı Ruhi Ahıskalı yapıyordu.
Hv.K.K. İrfan Tansel, K.K.K. Kurmay Başkanı Nazmi Karakoç, Senatör Burhanettin Uluç tarafından yoklandı, esaslı bir ses vermediler, çekingen davrandılar. Fakat bu sahada epey yol alındı.
O zamanlarda Hava Kuvvetlerinde, Hava Cuntası hemen hemen her şeye hakim vaziyetteydi.
Bunlar (Hv. K. Kur.Bşk. Tuğ Gnl. Hüsnü Özkan, Kur. Alb. Halim Menteş, Hv. Alb. Fevzi Arsın, Kur. Alb. Tufan Akkoç, Hv. Bnb. Hüsamettin Tamer, Hv. Generali Şefik Akay, Hv. Bnb. Avni Güler, Tabii Senatör Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi, birde 28 Tüm.K. General Nuri Hazer.)
Bu şahıslar Korgeneral İrfan Tansel'i etkileyerek; CHP kanadı ile çalışıyor, İsmet Paşa'nın gözdesi gibi vazife görüyorlardı. Birde bunlara paralel olarak aynı gayede çalışan Ekrem Acuner grubu vardı; sonradan bu (M.D.O.) Millî Devrim Ordusu diye 2 Ekim 1962 hadiselerinde hortladı. Hava kuvvetlerindeki cuntadan büyük yardım görüyorlardı. Harice karşı dargınmış, birbirleri ile hiç alakaları yokmuş gibi hareket ediyorlar, ama esas hedefte birleşiyorlardı. Her zaman böyle olmuştur. 13 Kasım 1960 da ve 22 Şubat 1962’de de aynı ekipler 27 Mayıs İhtilalini CHP hesabına dejenere etmişlerdir.
İşte bu cuntanın en kuvvetli zamanında ben her şeyi unutarak memleketin gidişatını iyi görmediğim için iş birliği yapmamızı gene eskisi gibi, beraber çalışmamızı teklif ettim. Bu teklifimi Emekli Kurmay Binbaşı Rauf Gökçe ile Hv. Kuvvetleri Kurmay Başkanı Hüsnü Paşa’ya gönderdim.
İlk anda iyi karşılamıştı. Rauf ümitli döndü, Hüsnü Paşa esas fikirdaşlarına danıştıktan sonra bir tehlike varit olmadığını bildirdi, teklifim red edildi. Fakat başka kanaldan devam ettim. Bu sefer yüksek mühendis Naim Okyay, her iki grubun da müşterek dostu idi, bu sefer O, Halim Menteş, Fevzi Arsın, Tufan Akkoç, Nuri Hazer, Emanullah Çelebi, Avni Güler ile müteakip görüşmeler yaptı. Bazılarında Rauf Gökçe de bulundu.
Bir keresinde emrivaki ile Kur. Alb. Emin Arat da bulundu, fakat arkadaşları ikna edemediler. En nihayet, Mucip Ataklı'ya bir temsilci daha gönderdim, fakat netice alınmadı. Aracılar vasıtası ile bana gelen en son cevap şöyleydi : “Talat artık hiçbir kuvvete sahip değildir, tamamile zayıfladığını hissettiği için bizim kuvvetimize sığınmak istiyor. Kendisi ile iş birliği yapamayız”
Bunu duyduktan sonra aramızdaki farkı anladım ben, sağduyu sahibi idim onlar gayri samimi idiler. Çünkü o anda büyük kuvvet sahibi olduklarını zannediyorlardı. Küçük dağları yaratmış bir eda ile tekliflerim red edilmişti. Derhal teması kesmekten başka çare bulamadım. Çünkü görüş ve kıymetlendiriş tarzlarımız uymuyordu. Aksi gibi aleyhimde de yıkıcı bir propagandaya geçtiler. Akıllarınca ordudaki taraftarlarıma beni küçük düşüreceklerdi.
Ana netice malûm, 11 Havacı meselesi zuhur ettiği zaman akılları başlarına gelmişti. Ama iş işten geçmişti. Çünkü siyasiler, CHP, İsmet Paşa da kendi cuntası olan bu ekibi bütün çırpınmalara rağmen kurtaramamıştı.
Korg. İrfan Tansel onlara da ihanet etmişti, aynen 22 Şubatta bizlere yaptıkları, onların da başına gelmişti, o sırada daha emekli olmamışlardı, kararlarını bekliyorlardı. Kur. Alb. Necati Ünsalan vasıtası ile bizimle birlikte bir ihtilal harekatı yapmayı teklif ettiler, ama ben red ettim.
11 Havacının emekliye sevklerinde benim gazetelere verdiğim beyanatın çok büyük tesiri olduğundan, bana hepsi çok kızarlar, bunu bilirim
Bizi zorlamasa idiler, düşenlere vuracak değildik. Bir gün evvel Hava Alb. Fevzi Arsın Cumhuriyet Gazetesi’ne, daha asker olduğu halde, bir beyanat verdi. 22 Şubatı durduranlar ve demokrasi kahramanları olarak, kendilerini tanıttı. 22 Şubatçı’ları, demokrasi düşmanı olarak suçladı. Bunun altında kalamazdık, nasıl sahte demokrasi kahramanları ve İsmet Paşa’nın taraftarları olduklarını ispat etmek için, bir açıklama yaptım. Bu açıklamadan sonra orduda kalmalarına imkan kalmadı.
Bunların cezalandırılmalarını Cumhurbaşkanı istedi, İsmet Paşa ise aflarını teklif etti. Cevdet Sunay da, Genelkurmay'da vazife görmelerini istiyordu.
Bunların durumu Büyük Millet Meclisi’nde, Türk Milleti’nden, İsmet Paşa tarafından saklanılmış ve örtbas edilmiştir. Çünkü kendi sadık adamlarının CHP adına yaptıkları ihtilal teşebbüslerinin açığa vurulması İsmet Paşa’nın işine gelmemiştir.
14’LERDEN ORHAN KABİBAY
Orhan Kabibay ikinci defa Türkiye'ye geldi, fakat bu sefer birinci gelişindeki vasatı da bulamamıştı. O da sağa sola başvurdu.
Bazı kuvvetler aradı, boş çıkmasına rağmen liderlik pozisyonunu elden bırakmak istemiyordu. 22 Şubatçılar olarak onunla yeniden 14 ler konusunda görüşmemiz gerekiyordu.
Bu konuşmayı yapmadan önce 22 Şubatçılar kendi aramızda bu konuda bir anlaşmaya varalım diye toplantı yaptık. Necati Ünsalan'ın evindeki toplantıda şu şahıslar vardı:
Ben, Emin Arat, Deniz Alb. Galip Gültekin, Necati Ünsalan, Dündar Seyhan, Turgut Alpagut, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta, Cevat Kırca, Fethi Gürcan, Daniş Çağlar, P. Bnb. Osman Üçok.
Oturum sinirli bir hava içinde başladı. Dündar Seyhan her zamanki gibi içkili idi, konuşmaları tecavüzkardı. Nihayet, ağırlığını ortaya koyarak, şu teklifi yaptı:
“14’ler ikiye ayrılmıştır: 1) Türkeş taraftarları, 2) Orhan taraftarları. Türkeş ile birleşmemize imkan yoktur, o halde Kabibay kanadı ile hemen birleşelim, şartlarım şu şekildedir.” dedi.
Dündar Seyhan'ın yaptığı teklif :
“Orhan Kabibay kanadı 22 Şubatçılarla ancak şu şartlarla birleşebilir:
a) Orhan Kabibay 22 Şubatçıların da lideri olacak.
b) Yahutta Aydemir ile liderlik mevzuunda kendisine eşit hak tanınacak.
c) Bunlar kabul edilmezse, birleşme olmazsa, ben Orhan Kabibay'ın liderliğini kabul edip sizlerden ayrılacağım. Tabii giderken de birkaç kişiyi götürürüm.
Şayet beni Kabibay da kabul etmezse ben Aydemir'e karşı da gelmem. Köşeme çekilir otururum. Hiç bir şeye karışmam,” dedi. Bunda kararlı idi. Çünkü daha önceden yapılmış bir plana göre konuşuyordu.
Bunun kabul edilemeyeceği aşikardır.
Ben de, liderlik, kumandanlık tecezzi kabul etmez, dedim.
Toplantıya son verildi. Ayrıldık, yolda arkadaşlarla giderken gecenin muhasebesini yaptık. Dündar ile ayrılışımın hakiki sebebini ortaya koyduk. Dündar, arkadaşlık, vefakarlık duygusu ile hakikaten Kabibay'a bağlı idi. Takdire şayan bir durumla erkekçe bizden ayrıldı. Bu ayrılıştan sonra pişmanlık duymuştu ama yaptığı bütün yaklaşma teklifleri reddedildi. Çünkü bu olayın ertesi günü şöyle bir prensip kararı vermiştim•
a) 22 Şubatçı kadrosunda kimse karar alınmak sureti ile ihraç edilemez.
b) Herkes inandığı liderin peşinde gitmekte ve istediği kadroda yer almakta serbesttir. Kendi yerini kendi seçer.
c) Bir şahıs yeni seçtiği kadroda kalır. Pişman olduğuna kanaat getirilirse dahi tekrar eski kadroya dönemez. Bulunduğu yerden müsbet olarak yardım edebilir.
Bu prensibe göre Dündar Seyhan'ın geri gelmesine imkan kalmamıştı. Sırası ile Necati Ünsalan, Kadri Kaplan, Daniş Çağlar, Ruhi Soyuyüce, Muammer Şahin, Dündar'ı takip edip ayrıldılar. Asım Mutludoğan sarsıntı geçirdi, onlara iltihak etmedi. İçimizdeki genç subaylardan Türkeşçi olarak ta, Üsteğmen Mikael Erk, Teğmen Naci Özcan, Teğmen Acar Okan, Üsteğmen Ergun Özgen, Teğmen Güngör Eraslan ayrıldılar. Geri kalanları da 22 Şubatçı olarak kabul ettik. Yeni bir sevki idare karargahı ile çalışmalarımıza devam ettik.
YENİDEN TEŞKİLATLANMA
Yeni Karargah, Ben (Talat Aydemir), Emin Arat, Galip Gültekin, Fethi Gürcan, Mustafa Ok, Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta’dan ibaret yedi kişi idi. İstanbul'da da Cevat Kırca, Osman Deniz idareci idi.
Bu ayrılmalardan bir müddet sonra 14 lerin her kanadı da çok yıkıcı bir şekilde aleyhimizde kötü propagandalara başladılar.
Türkeşçilerin hakkımda yaptıkları aleyhte propagandalar şöyleydi :
1) Sosyalist şahıslarla konuşuyor. Temasta milliyetçi değildir, komünisttir.
2) Hakiki lider Türkeş'tir. Zaten Aydemir hiçbir zaman lider olacak evsafta insan değildir.
3) Yön gazetesi okuyor, Harp Okulu talebelerine Kızılay'da selam aldırıp geziyor.
Bu şekilde ipe sapa gelmez laflarla ordudaki genç subaylar arasında kesif bir faaliyet yapıyorlardı.
Orhan Kabibay Kanadı : Bu zümreye, bizden ayrılarak katılan, 22 Şubatçılarla daha evvel ayrılmıştım. Bunlar 11 Havacı ekibi ile de birleşerek şöyle yeni bir kadro teşkil etmişler ve adlarını ‘27 Mayıs Cephesi’ olarak tescil etmişlerdir.
Ben bu gruba ‘Kokteyl’ grup ismini takmışımdır. Çünkü karmakarışıktır. Zorla bir dolmuş kadrosuna itilmiş insanlardır. Mecburiyet tahtında birleşmişlerdir. Kadronun ileri gelenleri şunlardır: 1) O.Kabibay, 2) O. Erkanlı, 3) Dündar Seyhan, 4) Kadri Kaplan, 5) Necati Ünsalan, 6) Halim Menteş, (11 Havacı ve üç havacı tabi senatörü temsil eder. Mucip Ataklı, Emulllah Çelebi, Haydar Tunçkanat, 7) İrfan Solmazer, 8) Muammer Şahin (Türkeş'i bırakmış şimdi buradadır) 9) Daniş Çağlar, 10) Ruhi Soyuyüce.
Bu grubun aleyhimdeki yıkıcı propagandaları da şöyleydi:
1. Liderlik sevdasında olan hain bir insan, hiç bir zaman onun liderliğini kabul etmiş değiliz. (22 Şubat'tan ayrılanlar söyler).
2. 22 Şubatta bütün kuvvet elinde iken kullanamamış korkak bir insandır.
3. 22 Şubat gecesi korkudan bayılmıştır, harekatı sabaha kadar Dündar Seyhan, Necati Ünsalan idare etmiştir, harekatı bunlar durdurmuşlardır.
4. Solcularla temas halindedir.
5. Artık ihtilal yapabilecek bir kuvvet ve kudrete sahip değildir. Peşinden kimse gitmez. Ona bağlı bütün genç subayları bizler kendimize bağladık.
6. Onunla birleşmemize dahi imkan yoktur. Şayet böyle bir şey olsa, içimizde beşinci kademede dahi bir yer alamaz.
En kötüsü şuydu: Genç Kemalistler Ordusu adı ile beyanname dağıtan, beş subay tevkif edildiği zaman, Necati Ünsalan, Dündar Seyhan, Kadri Kaplan triyosu beni, bu subayları Millî Emniyete ihbar eden ‘muhbir’ olarak, orduya ve etrafa yaydılar. Hatta benim için, ikinci Samet Kuşçu diye bahis ederek, beni küçültmek için bütün zehirlerini ortaya koydular. Ben bu tipleri 22 Şubat gecesi de hakiki hüviyetleri ile bilmeyen bir insan değildim, ama ne yazık ki eldeki kadro bu idi.
Bir gece saat 22:00 de evime Kur. Alb. İsmail Ergüder geldi. (O zaman İstanbul'da 1. Zh. Tüm. de Muh. Grb. K. idi).
“Talat bugün İstanbul'dan geldim. İlkönce seni aradım, bulamadım. Gündüz başka arkadaşlarla görüştüm. Şimdi de Halim Menteş, Mucip Ataklı ve Emanullah Çelebi'nin yanından geliyorum. Şu hususu rica ediyorum. Hepiniz eski arkadaşlarsınız.
Her grubun ordu içinde kendisini takip eden kuvvetleri var. Ordu paramparça, sizlerin bir araya gelmemesi yüzünden ordudaki genç subaylar üzgün. Ben buraya gelirken 1. Zh. Tüm. de bir toplantı yaptım. Onların fikir ve tansiyonunu aksettiriyorum. Bütün temas ettiğim arkadaşlar birleşmenizi arzu ediyorlar” dedi.
Teklifi şu idi: Türkeş kanadı hariç, biz 22 Şubatçıları koktely grup ile yani (11 Havacı, Dündar, Necati, Kabibay kanadı) ile birleştirmeyi istiyordu.
Uzun boylu münakaşa ettik. Ben o gruptan çok canım yandığı için itimat edemiyordum. Çok ısrar etti, 22 Şubatın kadrosunun zirvesinde olan arkadaşlarla görüşmek istedi, kabul ettim.
Ertesi gece Galip Gültekin'in evinde şu arkadaşlarla toplandık. Ben, Galip Gültekin, Emin Arat, Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta, Mustafa Ok, Fethi Gürcan, Adnan Çelikoğlu, Selçuk Atakan, Kur. Alb. İsmail Ergüder saat ikiye kadar çok uzun tartışmalar yaptık. Neticede ordudan temsili olarak gelmiş bir arkadaşı kırmamak için karşı grupla bir resmî toplantıyı kabul ettik.
Bir gün sonra İsmail Ergüder'in evinde toplanıldı. Oturduğu apartmanın ismi lale apartmanı olduğu için bu toplantıya da Lale Apartmanı toplantısı denmiştir.
LALE APARTMANI TOPLANTISI: 3 MART 1963
Gayesi: Silahlı kuvvetler içindeki gruplaşmaları ortadan kaldırıp ordunun bütünlüğünü sağlamak. Ordu dışında kalmış ihtilalci tanınan grupları ilk önce kendi aralarında birleştirmek ve ordu içindeki taraftarların da otomatikman birleşmesini sağlamak.
Kur. Albay İsmail Ergüder'in kayınvalidesinin evi olan Lale apartmanında şu arkadaşlar toplandılar: Halim Menteş, Hv. Alb.Tufan Akkoç, Necati Ünsalan, 22 Şubatçılar namına Selçuk Atakan, Bnb. Bahtiyar Yalta, Bnb. Fethi Gürcan, müşahit olarak ta Yüksek Mühendis Naim Okyay (grupların müşterek dostu).
Toplantıyı İsmail Ergüder idare etmiş, ana gaye için, ileri bir görüşe varıldığını ve bazı sivri noktaların törpülenmiş olduğunu bizim namımıza giden arkadaşlar bildirdiler.
İsmail Ergüder toplantıdan sonra bana geldi: “Ankara'da bulunan eski general arkadaşlarla görüştüğünü, bütün ordunun iç durumunu çıplaklığı ile anlattığını, genç kuşaklardaki fikir cereyanların neler olduğunu, Aydemir'in bir kuvvet olduğunu kendilerine söyledim” dedi. Kendisinin emekliye ayrılacağını kesin olarak bildirdi.
Giderken de bana şu teminatı verdi: “Zırhlı Tümende senin de tanıdığın arkadaşları toplayıp seni desteklemeleri için elimden geldiği kadar, onları, ikna edeceğim. Hayat boyunca da seni sevdiğim için muvaffak olmana dua edeceğim”. Bu toplantıdan sonra karşı grup ile teması muhafaza edemedik. Çünkü kokteyl gruptan çeşit çeşit yıkıcı propagandalar devam ediyordu.
Günler ilerledi. Harekata kararlı idik.
KARARSIZLIK
28 Mart 1963 günü Alb. Emin Arat Bey'in evinde: Ben, Turgut Alpagut, Galip Gültekin, Bahtiyar Yalta, Mustafa Ok, Fethi Gürcan toplandık. Nihai görüşmeyi yaptık. Tam karar alacağımız sırada Mustafa Ok, yeni bir fikirle ortaya çıkarak ihtilal kararının tam yetki ile alınmasını söyledi. Fikir şu idi. İki yan kuvvet olan kokteyl grup ile Türkeş kanadını da içimize almak istiyor ve daha ziyade Türkeş kanadı ile anlaşmamızı arzuluyordu. Odada soğuk bir hava esti. Çok mesuliyetli bir andı. Herkes susmuştu. Yalnız Fethi Gürcan, mertçe ortaya atıldı ‘bu grup ihtilalci olamaz, ihtilal kararı veremez’ diye heyecanlı bir konuşma yaptı.
Kimseden ses seda çıkmayınca şuna karar verildi. O halde yarın Mustafa Ok ile Bahtiyar Yalta, Türkeş grubu ile temas etsin, kuvvet dökümü yapılsın. Kuvvetleri varsa birleşip yapalım dendi. Ben de kabul ettim. Bu arkadaşları vazifelendirdim. Toplantıdan yıkılmıs ve çökmüş olarak ayrıldık. Halbuki bütün hazırlıklarımız tamamdı. Harekat planı Ankara İstanbul için en ince teferruatına kadar, orada izah edilmişti. Harekat sonrasında yapılacak işler de kararlaştırılmıştı. Yedi kişilik yetkili şahıslar her şeyi en ince teferruatına kadar öğrenmişlerdi.
Eve gelirken yolda, Fethi Gürcan ile beraber yürüdüm her ikimizde çok üzgündük. Şöyle karar aldık: ‘Bu işe kimse gelmese de biz hazırlıklarımızı bozmayalım, bu ihtilal kararında ısrar edelim’, dedik. Kararlaştırdığımız güne daha üç gün vardı. Ertesi gün de İstanbul'a nihai kararı bildirmek için Cevat Kırca'ya bir kurye gönderecektim.
29 Mart 1963 saat 15’te Selçuk Atakan ile Alb. Tevfik Ünlüer eve geldi. Kendilerinin sabahleyin Dündar, Necati, Halim ile görüştüklerini onların samimi olduğunu, beni itham ettiğini bildirerek bana adeta bir poz ile çıkıştı ve “Lale apartmanı toplantısına beni temsilci olarak gönderdin. Beni harcadın, çünkü ondan sonra hiç temas etmemişsiniz. Sen onlara vatan haini demişsin” diye ipe sapa gelmez dedikodulardan bahsetmeye başladı. İstanbul'da kendisine birçok subay, güya, geliyormuş, herkes beni suçluyormuş, ben liderlikten vazgeçmemek için her türlü birleşme teklifini red ediyormuşum.
Baktım, tamamile sabahleyin görüştüğü insanların tesiri altında kalmıştı. Netice olarak sordum: Ne istiyorsun, ne teklif ediyorsun? “Hep bir araya gelip görüşür müsün.” dedi. Ben, evet, derhal kabul ediyorum, cevabını verince şaşırdı. Çünkü teklifini kabul edeceğimi hiç tahmin etmiyordu.
Yalancı insanların yalanını çıkartmak istiyordum. Hem de bir harekata gidiyordum, şayet anlaşabilirsek derhal onları da ihtilal mes'uliyetine iştirak ettirmek istiyordum. Ama şart koştum; madem bu arkadaşlar birleşmişler, bir kadro, bir grup teşkil etmişler, liderleri veya salahiyetlileri kim ise gelsin hemen görüşelim, dedim. Selçuk şaşkın vaziyette Tevfik ile kalkıp gitti.
Saat 20.00 de kalkan otobüs ile yarbay Rıfkı Erten’i, Cevat Kırca'ya kurye olarak gönderdim. Rıfkı Erten'e şu talimatı verdim; daha durum kat'i değil, her iki kanat ile temas halindeyiz bir anlaşma olursa harekata başlarız. Parolayı kararlaştırdık, O da hareket edip gitti.
29 Mart 1963 saat 21.00 de Selçuk Atakan ile Alb. Tevfik Ünlüer tekrar geldi. “Talat görüşme teklifini bildirdim, karşı taraf (Dündar, Halim, Kadri Kaplan) kabul etmedi. Onlar seninle birleşmek istemiyorlar, buna imkan yok. Senin için, “Talat gayri meşrû yoldadır. Biz parti kuracağız, dernek kuracağız, gazete çıkaracağız, o yolda çalışacağız” dediler. Ben de kendilerine; “Sabahleyin böyle konuşmuyordunuz, ihtilal yapmayı düşünüyor, birleşmeyi arzu ediyordunuz, ne oldu sizlere?” dedim. “Sabahki fikirlerimizden vazgeçtik” dediler.
“O grup ile birleşmeye imkan kalmamıştır. Sen artık mecburen Türkeş kanadı ile birleşeceksin, ama o zaman da ben seninle beraber değilim, ayrılıyoruz.” dedi; çekip gitti. Selçuk'un temasları fiyasko ile neticelendi. O karşı grubun neden söz değiştirdiğinin iç yüzünü bilemezdi. Halbuki durum şöyleydi.
Kokteyl grup o günlerde kendilerinde büyük bir kuvvet olduğuna vehm ediyordu.
Şöyleki;
1) Kurmay Yarbay Talat Turhan'ın yeni bir teşkilat kurmasını (orduda) kendileri hesabına yapılıyormuş gibi yayıyorlar, oradan kuvvet alıyorlardı.
2) 24 Marttan beri cereyan eden hadiseler de bazı MBK üyelerinin sokak nümayişlerinde alkışlanması ve o nümayişlerde vazife aldıklarından muvakkat da olsa zinde kuvvetlerin kendilerini desteklediklerini zannediyorlardı. Bilhassa Kadri Kaplan, Mucip Ataklı bu hareketlerden kendilerine büyük pay çıkarıyorlardı. Tabi ki sonunda balon gibi söndü o günlerin heyecanı.
3) Esas teklifimi reddediş sebepleri, bizlerin 31 Mart da bir harekata gittiğimiz, aynı zamanda hükümetin bundan haberdar olduğuydu. Korkudan benimle konuşmaya gelmediler. Bizim aybaşında tevkif edileceğimizi kestirmişlerdi. Dört gözle bugünü bekliyorlardı. Çünkü akıllarınca meydan kendilerine kalacaktı. İşte bu düşüncelerden dolayı benimle görüşmeyi red ettiler. Ama 31 Mart harekat hadiseleri geçti. Her şeyden onlar da haberdardılar. Baktılar hükümet bize bir şey yapmadı. Acı kuvvetimizi de biliyorlardı, gene yanaşma çareleri aramaya başladılar, çünkü artık çok tehlikeli günler atlatılmıştı.
5 Nisan 1963’de ilk haberi Rauf Gökçe ile bana gönderdiler. .
“Selçuk Atakan bizim sözlerimizi Talat’a yanlış aksettirmiş, biz böyle bir şey demedik, anlaşmak, görüşmek istiyoruz” dediler.
Ben kendilerine müsait bir teklif gönderdim. Biraz sonra Fethi Gürcan ile Bahtiyar Yalta geldiler. “Biz şimdi İrfan Solmazer'in yanından geliyoruz, orada Emanullah Çelebi, Halim Menteş de vardı. Birleşme, anlaşma teklifleri görüşüldü. Temas arıyorlar albayım ne olur red etme.” dediler.
Fethi Gürcan çok ısrar etti. Kendisini çok severim, kıramadım kabul ettim. Diğer arkadaşlara da durumu bildirelim, randevu temin edelim, gidip görüşelim dedim. Söğütözü toplantısına bu şekilde gidildi, teklif ısrar ile kokteyl gruptan gelmişti.
SÖĞÜTÖZÜ TOPLANTISI: (9 NİSAN 1963)
Aramızda bu toplantıya gidecek heyeti kararlaştırdım. Ben, Bahtiyar Yalta, Fethi Gürcan. 9 Nisan 1963 Sabahı Alb. Emin Arat'a gittik durumu bildirdik. Onlarla yapacağımız konuşma taktiğini görüştük, hiç bir surette ihtilal kelimesinden bahis etmeyecektik, çünkü gelecek ekibe hiç bir zaman itimadımız yoktu. CHP’ne taraftar görünürlerdi. İnönü 22 Şubatçılara bir şey yapamıyordu. Bizim içimize bunları sokar, bir komploya getirir diye şüpheleniyorduk. Hatta gelişlerinde üzerlerinde dinleme cihazları da olabilirdi, ihtiyatla hareket etmek gerekiyordu; çok şüpheci olmuştuk.
Ben görüşülecek olan hususların gündemini yaptım, Bahtiyar Yalta'ya verdim, mutabık kaldık. Emin Bey ayrılırken, “Mustafa Ok'a da haber verin, alınıyor, O da sizinle gelsin” dedi. Bahtiyar öğleden sonra randevuya giderken M. Ok'u da alıp geldi, İrfan Solmazer'in arabası ile Söğütözü'ne gittik.
Toplantıda şu şahıslar vardı : Halim Menteş, İrfan Solmazer, Kadri Kaplan, Ben, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta, Fethi Gürcan. Karşılaşmamız çok samimi oldu sayılamaz, iki kutup halinde idik. Kırda karşılıklı bir piknik masasına oturduk.
Aynen Kuzey Kore, Güney Kore mütareke anlaşma komisyonu gibi, karşımızdakilerin daha samimi olmalarına rağmen, açık söyleyim, biz daima onlardan zarar gördüğümüz için fazla sokulamadık.
Gündem şu idi: (Ben yapmıştım).
1) Şahıslar kimleri temsil ediyor.
2) Fikriyatınız nedir? (Doktrin)
3) Parti mi kuracaksınız? Dernek mi? Metodunuz nedir?
4) Memlekette hangi gruplara karşısınız.
5) M.D.O. ile ilginiz var mı?
6) Birleşme şartları nelerdir.
Bahtiyar Yalta, gündemdeki ilk maddeyi sordu:
İrfan Solmazer: Orhan Kabibay ve Orhan Erkanlı'yı temsil ettiğini söyledi.
Halim Menteş: 11 Havacı üç havacı Tabii Senatör ve (X) kuvvet dedi.
Kadri Kaplan: Tabii Senatörleri Dündar Seyhan ve Necati Ünsalan'ı temsil ediyorum, dedi.
Bu hususta epey münakaşa ettik. 22 Şubatçılardan kati olarak bir beyanat verip ayrıldım diyemeyen bu iki arkadaşı temsil edemezsin dedik, sonra kabul ettik. İkinci suali sorduk: “Fikriyatınız nedir?” “Atatürkçüyüz” dediler. Biz esaslı bir şekilde bunun üzerinde duruyorduk. Fikir olmadan hiçbir şey olmaz. Bunda da tatminkar cevaplar alamadık: Onların bütün gayreti şu idi: “Birleşelim, her şey sonradan gelsin.” Biz de buna yanaşmıyorduk. Üçüncü sual soruldu : “Metot ne olacak; İktidara gelmek için? Parti mi, Dernek mi kuracaksınız?” dedik. Hemen İrfan Solmazer atıldı. “Yok böyle bir şey. İhtilal yapacağız” dedi.
Ben hemen suali Halim Menteş'e tevcih ettim. O da evet dedi. Sonra Kadri Kaplan'a sordum, O da biraz durakladıktan sonra evet dedi.
Hemen Halim atıldı. Bana “ya siz.” dedi. Ben de gayet ihtiyatlı olarak, şimdiye kadar parti falan kurmayı hiç düşünmedik, dedim. Esas maksatlarını onların ağzından öğrenmiştik.
Dördüncü suali sorduk. Şu gruplara ve teşekküllere karşı idiler; Adalet Partisi, Eminsular, Türkeş kanadı, 22 Şubatçılar.
Onlara: Cumhuriyet Halk Partisi’ne hizmet eden bir gruptan ileri geçmiyorsunuz. Biz hiç bir zümreye karşı değiliz. Ancak otuz milyon için bir iş yapılırsa, memlekette ancak böyle bir millî vahdetin teşekkül edeceğine inanıyoruz, dedik. Onlar da bize: “CHP ile alakamız yok!” dediler.
Beşinci sual : “M.D.O. gibi yer altı teşkilatı ve Ekrem Acuner ile irtibatlarını” sorduk. “yok.” dediler.
Halim Menteş, şöyle bir söz sarfetti. “Keşke onun gibi bir kaç teşkilatımız olsa da, altını üstüne getirsek, her yerin.”
Buradan tasvip ettiğini anladık. İrtibatları da zaten vardı. Biliyordum ama ön planda çalışanlar başkaları idi.
Birleşme şartlarını görüşmeğe girmedik. Ben öğreneceklerimi öğrenmiştim. Biz Türkeş kanadı ile münasebetimizi henüz kati olarak sizin gibi tespit etmedik. Bize müsaade edin durumu size bildiririz, dedik, ayrıldık.
Arkadaşlarıma toplantı neticelerini bildirdim. Kanaatimi söyledim, zaten her şeyi, yedi kişilik heyete, en küçük teferruatına kadar bildirirdik. Gizlediğim bir şey yoktu.
TÜRKEŞ KANADI
Türkeş ile olan münasebetlerimizi de kat'i bir neticeye bağlamak istiyorduk.
Onun için Mustafa Ok randevu aldı. 10 Nisan 1963 sabahı saat 10 da Dikmen’de araziye gittik.
Şu arkadaşlar vardı; Türkeş, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta, Rıfat Baykal, Muzaffer Özdağ .
Görüşme Türkeş ile benim aramda yalnız baş başa bir kayanın üzerine geçti. Orada on dakika kadar konuştuk. İlk önce ben memleketin panoramasını çizdim. Kendilerinin basında, orduda, üniversitede, münevverler arasında nasıl tanındıklarını söyledim. Irkçı, turancı tanınıyorsunuz. Biz gerici tabana basmak istemiyoruz. AP kanadında da gözüküyorsunuz, dedim.
Kuvvet muvazenelerini anlattım. Atatürkçü tanınmıyorsunuz, ilkönce bu durumu ispat edecek deklerasyonlar verin, dedim. Bana; ‘Vaziyetin benim düşündüğüm gibi olmadığını’ söyledi. Tamamıyla fikirlerimi reddetti.
“Bizleri çekemeyenlerin CHP'nin uydurmalarıdır, bunlar. Ben Türkiye'de ve dünyada tanınmış bir insanım büyük kuvvete sahip bir liderim. Şayet bütün 22 Şubatçılar da benim liderliğimi kabul eder, emrime girerlerse, onlara çalışmak için vazifeler verebilirim. Başka türlü birleşme imkanı yoktur. Kararlıyız.” dedi.
Ben böyle bir teklifi hiç beklemiyordum. Çünkü oraya birleşme için görüşmeğe gelmemiştik. Fikir yoklaması yapacaktık. Şaşırdım, derhal cevap vererek, bugünkü şartlar içinde böyle bir şeyin imkan dahilinde olmadığını bildirdim. Konuşmamız bitmiştir, diyerek kalktım. Hemen geride bizi bekleyen arkadaşlara doğru yürüdük.
Türkeş derhal arkadaşlarına hesap vermek mecburiyetini hissetti. “Aydemir ile anlaşamadık.” dedi.
Ben de neden anlaşamadığımızı, liderlik teklifini orada kendisine tekrar ettirdim, verdiğim cevabı söyledim. Muvaffakiyetler diledik, ayrıldık. Eve geldik. Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta çok üzgündüler. ‘Ne şekilde hareket edeceğiz’ dediler. Ben de artık o iş bitmiştir, sosyal münasebetlerden ileri geçecek bir görüşme yapılmaz dedim. Kati surette birleşemeyeceğimizi bildirdim.
Bu kanat halledilmiş oldu. Artık Türkeş'e meyyal olanlarında ümitleri kalmaz dedim.
Ertesi gün kokteyl grup ile temas için randevumuz vardı.
Bizden temsilci olarak Emin Arat, Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta gittiler. Birleşme hususunda iyi bir netice alamadılar. Karşı tarafın bütün derdi beni ekarte etmek sureti ile her şeye razı idiler. Hem müzakereler devam ediyor hem de Dündar Seyhan, Avukat Saffet Olgaç'a gelip Necati ile birlikte hakkımda söylemediği laflar kalmıyordu. Bizim böyle yaklaşmamızı kuvvet zaafı zannediyorlar çok yükseklerden atıyorlardı.
Ertesi gün son toplantı yapıldı. Bizim tezimiz şu idi; birleşme normal olarak lider kuvvet üzerine kadro birleşmesi olur.
Onlar ise her gruptan ikişer kişi ile koalisyon birleşmesi kabul ediyorlardı. Yani 14 lerden iki, 11 lerden iki, Dündar Necati'lerden iki, 22 Şubatçı'lardan iki kişi olmak üzere birleşilecekmiş. Onlar zaten birleşmiş vaziyette idiler. Akıllarınca iki kişi de bizden alarak birleşip bizi kandırmış olacaklardı. Kendilerini çok kuvvetli zannediyorlar ve hiçbir teklife yanaşmıyorlardı.
Tabii biz de reddettik. Açıkta kaldılar. Teması da kati olarak kestik. Pişman oldular, ama iş işten geçmişti.
Sonradan aracılar ile bazı teklifler geldi, fakat hepsini reddettim. Artık rahatlamıştım. Çünkü inisiyatifimize, serbest çalışma imkanına kavuşmuştuk. İçimizde bazı arkadaşlar da bizim hakiki kuvvetimize inanmıyorlardı. Daima, gözleri bu yan kuvvetlerdeydi. Anlaşamadığımız, kat'i alakamızı kestiğimizi bildirdiğimiz halde, onlarla teması kesmeyen bazı arkadaşlar vardı. Mustafa Ok, Bahtiyar Yalta.
Mahkeme safhasında öğrendim ki her tarafla angajman halinde imişler. Bilhassa Türkeş kanadı onlara cazip geliyormuş. Kendi itirafları da bunu gösteriyor.”
İHTİLALCİ GAZETECİLER
21 Mayıs öncesini Osman Deniz anlatıyor :
Ben yalnızca Yeni Sabah gazetesi sahibi ve başyazarı Safa Kılıçoğlu ve Dünya gazetesi sahibi ve yazarı Bedii Faik ile yapılan görüşmelerde bulundum. Ancak diğer görüşmelerin çok olumlu geçtiğini öğreniyordum. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti binasında Talat Aydemir gazetecilere, yazmayacaklarına dair şeref sözü alarak bir açıklama yapmıştı.
Dünya gazetesini ziyarette Falih Rıfkı Atay’la görüşme yapılmıştı. Daha sonra yazarın Talat Aydemir’i bazı yönleriyle Atatürk'e benzeten bir makalesi çıkmıştı. Safa Kılıcoğlu ile yapılan görüşmede gazetesinin Talat Aydemir ile ilgili haberleri ve demeçleri aksettirmede yardımcı olacağına dair teminat verilmişti. Bu yönde öncü Dünya gazetesiydi. Bedii Faik ve Falih Rıfkı Atay ikilisi Talat Aydemir’e her bakımdan güven besliyordu. Talat Aydemir’in, 22 Şubat gecesi hareketi durdurmasını tenkit etmelerine rağmen, gelecekte başarıya ulaşacağına inanıyorlardı.
Bedii Faik'in sonradan ‘3. Kolordu Komutanı Refik Tulga'dan ihtilal konusunda tasvip aldığı ve bu bilgiyi Avni Doğan aracılığıyla Talat Aydemir'e ilettiği’ bizce bilinmektedir.
21 Mayıs 1963 sonrasında Dünya Gazetesi’nin Talat Aydemir ve ihtilal çevresine karşı ters bir tutuma girdiği de apayrı bir gerçektir. Yeni Sabah Gazetesi ise tutumunu değiştirmemiş, Safa Kılıçoğlu gazeteciliğe olan doğru dürüst tutumunun örneğini vermiştir. Nitekim yayın hayatına son verinceye dek mertliğine gölge düşürmemiştir.
Bedii Faik'in Bulgar Hastanesi civarındaki evine gittiğimizde bizi alt katta bir salona aldılar. Biraz sonra Bedii Faik üst kata çıkan genişçe bir merdivenden gayet neşeli bir tavırla salona indi ve Talat Aydemir'i sevgiyle kucakladı. Sohbet esnasında Bedii Faik'in yaptığı konuşmayı hiç unutmadım:
“22 Şubat gecesini hiç unutamam. Radyo anonsu kesildiği zaman sizlerin vereceği demeci heyecanla bekledim. Uzun bir duraklama oldu ve bir plak çalmaya başladı. Başarıya ulaşmanız için iki rekat namaza durdum. Ama sonra harekatı durdurduğunuzu öğrenince üzüntümden bitap düştüm. Hayırlısı olsun. Neden harekatı durdurdunuz?”
Talat Aydemir nedenleri açıkladı ve sonunda “Güçlüydük ve kararlıydık ama bu potansiyeli bugün de elimizde bulunduruyoruz. Kaybettiğimiz hiçbir şey yok! Gelecekte daha kararlı olarak sonuca ulaşacağız. Bunda tereddüdünüz olmasın” dedi. Bedii Faik “Hani o günler! İnşallah!” diye temennide bulundu.
Uzun sohbet olumlu, karşılıklı fikir birlikteliği içinde geçti, sonra basarılar dileğinde bulunan Bedii Faik'ten ayrıldık. Bedii Faik sonraki gelişmeleri Cevat Kırca kanalından günü gününe takip etmiştir. Hatta Bedii Faik'in başarılı bir ihtilal sonrasında bir “Basın Komiserliği” kurulması yönündeki teklifi de kabul edilmişti.
EMİNSULAR – GECEKONDU SAKİNLERİ
Eminsularla (27 Mayıs sonrası emekli edilen subayların örgütü Ö.G) tanışmamızdan sonra durumlarını tartıştık ve politikacılar tarafından aldatıldıklarını, boşuna gayret göstermemelerini, davranışlarının orduda tepkiler yarattığını, orduya dönmelerinin imkansız olduğunu empoze etmeye gayret sarf ettik. Neticede olayların gelişimiyle haklı olduğumuzu anladılar ve bizlerle işbirliği yapmaya karar verdiler.
Selim Türkkan davaya samimiyetle inandı. Aksiyondan yana bir mizaca sahipti. Kuvvetli bir organizasyon kurulduğu takdirde başarıya ulaşmanın mümkün olduğunu görüyordu. Daha sonraları temkinli olmakla beraber Orhan Türkkan da inanır görünmeye başladı. Tüm gayretlerini Eminsular'ın içinde ihtilalden yana olanları tespite sarf ettiler, bunda da büyük başarı sağladılar.
Talat Aydemir'in İstanbul'a bu ilk gelişinde, Selim Türkkan'ın Taksim Aydede Caddesi Ayhan Apartmanı'ndaki evinde bir toplantı yapıldı.
Selim Türkkan bazı halk temsilcilerini de evinde toplamıştı. Bunlar genellikle gecekondu bölgelerinden toparlanmış, bıçkın kişilerdi. Hepsinin de İnönü'ye karşı kin besledikleri konuşmalarından belliydi. Kendi bölgelerinde geniş taraftarları olduğundan dem vuruyorlardı. Türkiye'de bir ihtilal olursa verilecek her türlü görevi seve seve yapacaklarını söylüyor, Talat Aydemir'e güvenlerini dile getiriyorlardı. Anlattıkları sefalet tüyler ürperticiydi. Tek şey istiyorlardı: “Açız, bizi açlıktan kurtaracak bir rejim istiyoruz.” Ve Talat Aydemir'i de kurtarıcı olarak görüyorlardı.
Talat Aydemir konuşulanları pür dikkat dinlemiş, çok duygulanmıştı. Bir hayli de sinirli görünüyordu. Bu kişilere şöyle hitap etti: “Sizi çok iyi anlıyorum, dertlerinizi de çok iyi biliyorum. Bizim mücadelemiz sizler içindir. Kendimizi halka adamış insanlarız. Halk için savaşıyoruz. Biz de halk çocuklarıyız. Başarı sağlarsak halk için devrimlere girişeceğiz.
Biz Atatürkçüyüz ve onun izindeyiz. Atatürk'ün yarıda bıraktığı devrimleri sürdüreceğiz.
Gücümüzü milletin bağrından kopmuş Silahlı Kuvvetlerden alıyoruz. Bizim gücümüz kendimize yeter. Sizden her hangi bir görev beklemiyoruz. Biz halk ihtilaline karşıyız. Manevi desteğiniz bize kafidir. Sükûnet içinde neticeyi bekleyin.
Dertlerinize, geçim sıkıntınıza çareler bulacağız.”
Talat Aydemir'in bu konuşmasını heyecanla dinlediler ve “Allah başarılı kılsın, size güvenimiz tamdır” deyip vedalaşıp gittiler.
Talat Aydemir'in Mamak Askeri Mahkemesi'nde:
“Eğer isteseydim Ankara, İstanbul ve İzmir'deki gecekondu sakinlerini sokağa döker ve halk ihtilaline gidebilirdim. Ben buna yanaşmadım” tarzındaki açıklaması işte bu ilişkilere dayanmakladır.
Selim Türkkan ile yapılan görüşmede ise Talat Aydemir şunları söyledi:
“Eminsu meselesi üzerinde duruyoruz. Ancak 27 Mayıs İhtilali'nin bir tasarrufu olarak yapılan emeklilik işlemlerinin tümüne neşter vurmak imkansızdır. Yanlış tasarruflara girişilmiştir, bazı genç ve değerli arkadaşlar da emekli olmuşlardır. Biz bunlar üzerinde duruyoruz. İyi bir araştırmayla bu gibi arkadaşları tespit etmek mümkündür. Cevat Kırca'yla siz ve Orhan Türkkan güvendiğiniz arkadaşlarınızla Eminsu çevresinde bir seleksiyon yapabilir, Silahlı Kuvvetlere yeniden dönecek kişileri tespit edebilirsiniz. Bu listeleri ben de tetkik edeceğim. Ancak Eminsuların tümünün orduya dönmesi gibi bir şey hayal edilemez. Buna biz de karşıyız. Bu fikir etrafında anlaşmamız mümkündür.”
Selim Türkkan bu fikirlere itirazsız iştirak etti. Ayrıca gerekli araştırmayla meydana çıkacak kadronun ihtilal hazırlığı içinde görev alabilmesini de ön şart olarak ileri sürdü. Talat Aydemir “Sizler bu hazırlıkları yapın. Meydana çıkacak kadroyu görelim. Ondan sonra görev verilip verilmeyeceğini düşünürüz. Şimdilik prensiplerde anlaşmış bulunuyoruz.” dedi. İstanbul'da Selim Türkkan'ın evindeki toplantı da böylece sonuçlandı. Nitekim daha sonra Eminsular içinden 100 kişilik seçkin bir kadro çıkarıldı.
Çeşitli sınıflardan ve kurmay albaylardan ibaret olan bu kadrodaki kişiler 21 Mayıs ihtilal teşebbüsünde görevler aldılar, ancak aldıkları görevler genelde sivil hedeflerle ilgiliydi.
İstanbul'daki teşebbüs çabuk söndüğü için Eminsuların durumu su yüzüne çıkmamıştır. Büyük bir ketumiyet içinde gizli kalan tarafların adli mercilerce çözümlenmesine fırsat verilmemiştir. Bazı şüphelere dayalı tutuklamalar olduysa da delil yetersizliği, elebaşıların ketumiyeti, sorgu hakimlerinin aşırı acemiliğiyle bir netice sağlanamamıştır. Su yüzüne çıkan Selim ve Orhan Türkkan tutuklananlar arasındaydı.
SERMAYE ÇEVRELERİ
Osman Deniz:
Talat Aydemir'in İstanbul'da sermaye çevreleri ile de ilişkileri olmuştur.
Bu yöndeki temasları Selçuk Atakan yönetmişti. Kimlerle görüşüldüğü hakkında bilgim olmadı. Ancak bu temaslarda sermaye çevresinin Talat Aydemir'e karşı sempatizan olmayan davranışlarda bulunduğunu biliyorum. Talat Aydemir “Adamlar haklı olarak bizden ürküyorlar. Fikirlerimizi tasvip etmiyorlar. Ben onlara hoş görünecek konuşmalar yapamazdım.
Ne yapmak istiyorsam onu söyledim. Onlar da ürktüler. Sermaye çevresi ihtilale karşıdır.” diyordu
Nitekim bu yöndeki temasların devamında mahzurlar görüldü ve vazgeçildi.
31 MART DURDURULAN İHTİLAL
Mart 1963 ortalarında bazı konuları gözden geçirmek için Cevat Kırca Ankara'ya gitti. İstanbul'da iki problemle karşı karşıya kalmıştık.
Birincisi “Aramızda Türkeş olsun veya olmasın” teranesi çalan 22 Şubatçılar ve de Türkeşçilerin (Adnan Çelikoğlu, Selçuk Atakan ve 229. Piyade Alayı eski komutanı İhsan Erkan) durumunu görüşmek; diğeri de Tuzla Piyade Okulu, Deniz Harp Okulu ve Levazım Okulu'ndaki teğmenlerin temsilcilerinin bizi çok sıkıştırmaları... “Bir an önce ne olacaksa olsun. Çevremizi zor zaptediyoruz. Şartlar uygunsa harekete geçelim” deniyordu.
Onlara “Karar organı Ankara'dır.! Sabredin!” telkinlerinde bulunmaktan bıkmıştık. Örneğin Tuzla Piyade Okulu temsilcisi nisan ayında kurslarının biteceği ve kıtalara dağıtılacakları nedeniyle ısrarcıların başındaydı.
Ben de bu gençlerin candan olduklarına ve ihtilale gönül verdiklerine inanmıştım. Ama henüz top yekûn bir hazırlığımız yoktu. Ayrıca karar Talat Aydemir'e aitti.
Cevat Kırca bir süre sonra Ankara'dan döndü, talimat almışçasına konuşuyordu:
“Ankara'da kati sonucun alınmasını sağlayacak güçler sağlanmış. Bizden yalnızca beş subay istiyorlar, bazı boşlukları dolduracaklarmış. Harp Okulu, Tank Okulu, Süvari Grubu, Jandarma Taburu, 229. Piyade Alayı top yekûn harekete katılmaya kararlı. Ayrıca Meclis Muhafaza Taburu da katılacaklar arasında!
Harekat planı hazırlanmış. Başka bir talimat gelmediği takdirde 31 Mart'ı l Nisan'a bağlayan gece saat 24.00'da ihtilal hareketi başlayacak. İstanbul bölgesine pek önem vermiyorlar. Bizden yalnızca kritik merkezleri baskın halinde ele geçirecek timlerin hazırlanmasını ve Ankara'daki kesin sonucun desteklenmesini bekliyorlar. Önümüzde daha bir hafta var! Buna göre hazırlıklara geçelim.”
Kararı kabul ettim ve o andan itibaren harekete geçtim. Tasarladığım planın ana hatları şöyleydi: Askeri ve sivil yönetimin dimağı olan ana merkezleri çok sayıda subay timleriyle ele geçirmek ve bu merkezlerdeki telli, telsiz, teleksle donatılmış haber merkezlerinden alt kademelerdeki askeri ve sivil yöneticilere Ankara'da alınacak kesin sonuca uyar tarzda direktifler göndererek ihtilal hareketini desteklemelerini sağlamak. Ayrıca bu kritik merkezlerin ana giriş-çıkış yollarını emniyet altına almak.
Kadıköy-Üsküdar semtlerine İzmit-Adapazarı yönünden gelen ana yolları tanklarla tıkamak, Üsküdar ve Harem araba vapuru iskelelerini tanklarla emniyet altına almak, böylece Deniz Harp Okulu'nun Bostancı'ya yapacağı çıkarmayla, Tuzla Piyade Okulu'ndan gelecek subay timlerinin geçişini emniyet altına almak, geçiş sağlandığı takdirde iki tank bölüğünü Kabataş'a geçirmek, bir bölüğü Harbiye, diğerini de Topkapı ve Edirnekapı bölgesine sevk etmek, böylece İstanbul'a ve Harbiye bölgesine gelen girişleri kilitlemek.
Bu ana planın tatbikindeki en büyük risk Ankara'nın başarısızlığı olabilirdi. Ankara vaat edilen sonucu almalıydı!
İstanbul'da baskın planını uygulayacak olan komandolar harekete geçiş saatinden önce işgal edecekleri hedeflerin çevresinde bulunacaklardı. Deniz Harp Okulu'nun bulunduğu bölge -Heybeliada- ayrı bir özellik taşıdığı için özel bir plan uygulanacaktı.
Baskına iştirak edecek komandolar önceden şehirdeki hedefler civarında bulunacak, büyük kısım okulun deniz araçları ve adada bekleyen deniz yolları vapuruyla sonradan taşınacaktı. Deniz araçları gündüzden hazırlıklı bulundurulacak, harekete geçiş saatinde yükleme yapılacaktı. Denizyolları vapuru köprüye ve Dolmabahçe'ye yanaştırılarak hedeflere gidilecekti. Bu harekatın ikinci kademesiydi.
Artık beklenen gün gelip çatmıştı. O gün kontrolleri sağlayacak Kadıköy ve İstanbul bölgesindeki ihtilalciler yorucu bir faaliyet içindeydiler. Komandolar kendi hedeflerinin civarında dağınık gruplar halinde yerlerini alıyorlardı. Bazı komandolar orduevinde yatacak şekilde yerleşmişti. Heybeliada'da da yoğun bir faaliyet vardı. Deniz taşıma araçları yerlerinde çalışıyorlardı. Aynı akşam Ankara'da bulundurulacak ekip Sirkeci’den bir özel arabayla yola çıkarılmıştı.
Meğerse o sırada Ankara'da bambaşka bir hava esiyormuş! Biz bundan habersizdik. Yapılacak olan 31 Mart harekatından vazgeçilmişti! İhtiyatsız Ankara bu haberi bize ulaştıramamıştı. Büyük bir fiyaskoydu bu!
Aynı gün saat 17.00 sıralarında emekli Yarbay Mustafa Pakoba İstanbul'da durum hakkında hiçbir bilgisi olmayan Adnan Çelikoğlu'nu telefonla aramış ve eyleme geçişin iptal edildiğini bildirmiş.
Bu haberi akşamın geç saatlerinde aldım. O saatten sonra geriye dönüşün ne kadar zor olduğunu düşünmek insanı çileden çıkarmaya yeter! Bu çok zamansız ve geç kalmış bir ihbardı. Nitekim elimizde mevcut olan çok kıt imkanlarla aldığımız haberi yaymaya başladık. Kısa zamanda yayarak şehir içindeki komandolara ulaştırdık.
Telefonlarla irtibat kurabildiğimiz birliklere de durumu bildirdik. Denizaşırı olduğu için durumdan en geç haberdar olan Deniz Harp Okulu oldu.
Gayet doğaldır ki haberleşmede emniyet konusu ihlal edildi ve böylece bir hareketin yapılacağı deşifre oldu. Harekete geçen karşı taraf ipuçları aramaya koyuldu.
31 Mart gecesi, Deniz Harp Okulu'nun eğitim deniz araçlarının çalışır hale getirilmesi kumandanlık tarafından tespit edildi, olay derinleştirildi ve nihayet beş deniz subayı tutuklandı
İHTİLALCİ SİVİLLER
Osman Deniz:
Talat Aydemir ile devamlı temasta olan bir siyasi kadro vardı. Bu kadro nasıl teşekkül etmişti ve kendi aralarında hangi temel görüşler etrafında birleşmişlerdi, bizce meçhuldür. Önceden belirttiğim gibi, aldığım görev siyasi işleri yönetmekle ilgili değildi. Ancak bazı anılar bu simaları detaylı olarak tanımama vesile olmuştur.
Adnan Çelikoğlu, CHP'den istifa eden milletvekili Kamil Kırıkoğlu ile İstanbul'da tanışıp temasa geçmişti. Kırıkoğlu, Talat Aydemir ile tanışmak istediğini söylemiş, bu tanışma sonradan Ankara'ya taşınan Kırıkoğlu'nun Maltepe'deki evinde olmuştu.
Kamil Kırıkoğlu'nu ben de Talat Aydemir ile birlikte tanıdım. Bu tanışmada uzun boylu konulara geçilmedi, ancak yakın ilişkilerin devam etmesi dilendi. Ondan sonra da Aydemir ve Kırıkoğlu devamlı temas halinde kalmışlardı.
Kırıkoğlu o tarihlerde siyasi sahneden çekilmiş durumdaydı; CHP'den istifa ettikten sonra başka bir partiye girmemişti. “Türkiye'deki partilerin yurda hizmet edemeyeceği” şeklindeki görüşleri bize yaklaşmasına vesile olmuştu. Bu görüşteki siyasilerle işbirliği içinde olduğu ve onlar adına temsilci olarak Talat Aydemir ile ilişki kurmaya yetkili olduğu dile getirilmişti. Kırıkoğlu'nu son kez Anıtkabir civarına naklettiği evinde gördüm.
1963 yılı başlarında yine Cevat Kırca ile Ankara'da bulunuyorduk. Talat Aydemir, Kırıkoğlu'nun evine davet edilmişti, hep birlikte gitmiştik. Bir süre oturduktan sonra onları baş başa bırakıp ayrılmıştım. Kırıkoğlu içinde bulunduğu bağımsız siyasilerle bir parti kurma fikrini dile getirerek Talat Aydemir'in kanaatini soruyordu. Eğer şartlar elvermiyorsa parti kurmaktan bir süre daha vazgeçebilirlerdi. Talat Aydemir'in bu düşünceye verdiği karşılık şöyleydi:
“Parti kurmakta serbestsiniz. Biz sizleri bağlamış olmayalım. Bizim fikirlerimizi tasvip eden bir partinin kurulmasına ve parlamento içinde bulunmasına memnun oluruz. Ancak biz herhangi bir partiye girmeyiz...”
Gerçekte Kırıkoğlu sondaj yapıyordu. Böylece yakın bir gelecekte ihtilal olup olmayacağını yoklamaktaydı. Aldığı cevap herhalde tatmin edici olmadı ki parti kurma niyeti gerçekleşmedi. Sonradan da böyle bir partinin kurulduğuna şahit olamadık!
Diğer siyasi simalar arasında Avni Doğan'ın da adı sık geçmiştir. Bu muhterem kişi sonradan rahmetli oldu. Avni Doğan'la bir defa görüşmek nasip oldu. Kızılay civarında oturuyordu. 22 Şubat olayının gerçek yüzünü öğrenmek istemiş ve Dünya gazetesinde yayınlayacağı yazı serisi için aramıştı. Bu görevi ben ve Emin Arat yüklendik. Emin Arat’ın evinde yaptığımız çalışma sonucu yazılı bir metin hazırladık ve bunu Avni Doğan'ın evine götürdük. Böylece tanışmış ve sohbet etmiş olduk.
Avni Doğan'ın 22 Şubatçılar'a karşı derin sempatisi vardı. Haksızlık ve adaletsizliğe karşı direnişimizi derinlemesine tetkik etmişti. CHP'nin ileri gelen simalarından olmasına rağmen “partinin oportünist tutumu ve gericiliğe ışık tutan tavizciliğine” tahammül edemeyerek başkaldırmıştı. Sonunda bazı arkadaşlarıyla birlikte geçici olarak partiden uzaklaştırılmış ve bağımsız kalmıştı. Diğer arkadaşları Turgut Göle, Kasım Gülek ve Nihat Erim'di.
Avni Doğan'ın Emin Arat ve Talat Aydemir ile ilişkilerinin seviyesi bence karanlık kalmasına rağmen 15 Mayıs 1963 günü Talat Aydemir ile yaptığım son görüşmede Talat Aydemir "Avni Doğan, Bedii Faik yoluyla 3. Ordu komutanı olan General Refik Tulga ile yaptığı temasta Refik Tulga'nın ihtilale taraftar olduğunu öğrenmiş. Eğer bir teşebbüs olur ve başarıya ulaşırsa Refik Tulga da Türk Ulusuna bir bildiri yayınlayacak." demişti. Mamak Askeri Mahkemesi'nde bu konu çokça dile getirildi ama kimsenin kılı bile kıpırdamadı!
Kudret Basuter tanıdığım diğer simalardan biridir. Talat Aydemir ile ilişkisi avukatlığıyla başlar. Sol fikirlere sahipti ve Aydemir’e en sadık kişilerden biriydi. Kamil Kınkoğlu ile de yakın arkadaşlığı sürdürdü. 21 Mayıs sonrasında örfi idare makamları Basuter'in vekilliğini kabul etmemişlerdi. Ancak Yargıtay'daki duruşmalar safhasında böyle bir izin çıkmıştı. Ölüm cezalarının meclislerde görüşülme döneminde irtibatlı olduğu politikacılarla birlikte kurtarma gayretlerine katılmıştı. Mamak Cezaevi'ne avukat sıfatıyla yaptığı ziyaretlerde özellikle Talat Aydemir’den talimat almaktaydı.
Bedii Faik bilindiği gibi gazetecidir. 22 Şubat'tan önce başlayan bir Talat Aydemir hayranlığı vardı. Talat Aydemir'in İstanbul'a gelişinde özel görüşmeler yapmıştır. İhtilale taraftar olanların en ateşlilerindendir. Cevat Kırca ile birlikte gazetedeki yazıhanesine yaptığımız bir ziyarette de yakın bir tarihte herhangi bir hareketin olup olmayacağını sorunca “Bir hareketin yapılması önemli değil. Ondan sonra ne yapılacağı hakkında bir hazırlığınız mevcut mu? Siz bu imkanlara sahipsiniz...” deyince, Bedii Faik şöyle cevaplamıştı: “Böyle bir hazırlığı üniversite çevresinde yaptırmış ve dosyalatmıştık. Sonradan başarısızlık olunca imha ettik. Şimdi yeniden yaptırırız.”
Gazetenin başyazarı Falih Rıfkı Atay’ı da bir tesadüf eseri o günkü ziyaretimizde Bedii Faik'in yazıhanesinde tanımıştım. O da ateşli bir Talat Aydemir taraftarıydı. Ama gizli sohbetlere katılmamıştı. Talat Aydemir'den “Kudretli albay, mavi gözlü albay” diye bahsediyordu.
Ve Talat Aydemir son noktayı koyuyor:
Bu hadiselerden sonra 21 Mayıs 1963 İhtilal hareketine gidişimizde toplantı filan yapmaksızın yakın arkadaşlarımla tek tek temas etmek üzere çalışmalara başladım.
|