VII. BÖLÜM
20-21 MAYIS 1963 İHTİLALİ
Nihayet ihtilal günü gelmişti. Esma hanımla uzun uzun konuştu Fethi Gürcan. Durumu anlattı.
“Başarılı olduğumuz taktirde yarın yine subay eşi olacaksın. Mutfak masraflarını da ona göre kısmak zorunda kalacaksın. Çocuklara veyahut başka biri sorduğunda, benim İstanbul'a gittiğimi ve orada bazı teftişlerde bulunacağımı bildiğini söyle” dedi. “Siz de bu gece evde durmayın, şimdi sizi Mustafa ağabeyin evine bırakacağım. Gece orada kalırsınız.” Eşini ve çocuklarını alıp kayınbiraderi Mustafa Türker'in evine gittiler
Emekli Yarbay Mustafa Türker, ihtilalin başlayacağını duyar duymaz beline tabancasını takıp hazırlanmaya başladı.
“Ben de geliyorum Fethi, seni yalnız bırakamam.” deyince,
Fethi Gürcan:
“Aman ağabey, sakın böyle bir şey yapma. Ben sana güvendim getirdim çoluğu çocuğu. Bu geceki hareket oldukça riskli. Kazanmak ta var, kaybetmekte. Ben bu davaya baş koydum, sonuna kadar gideceğim. Sen bütün ailenin büyüğüsün. İkimize birden bir şey olursa, seninkiler benimkiler, bu kadar çoluk çocuk ne olacak. Biliyorsun benim emekli maaşım da yok. Ayrıca dövüşecek bir çok genç subay var. Yürekliliğini ve beni ne kadar sevdiğini biliyorum. Bir silah fazla, bir silah eksik pek bir şey değiştirmez. Senin üzerine düşen sorumluluk bundan daha önemli” diyerek zor engel oldu öz ağabeysi gibi sevdiği Mustafa Türker'in peşine takılmasına. Birbirlerine sımsıkı sarılıp coşkuyla vedalaştılar.
Sonra Fethi Gürcan evine geri dönerek, ihtilali beraber başlatacakları gençleri beklemeye koyuldu.
FETHİ GÜRCAN FETHİ GÜRCAN... HER YERDE FETHİ GÜRCAN
Osman Deniz:
“21 Mayıs bir efsane yaratmıştır: Fethi Gürcan efsanesi... Şöyle ki Ankara'da her teşebbüs Fethi Gürcan'ın kişisel gayretlerine bırakılmış, böylece O’nun esas görevi olan Çankaya Bölgesi ve Muhafız Alayı'nı ele geçirmesine maniler çıkmıştır.
Ankara harekat planındaki uygulama hataları yüzünden Fethi Gürcan'ın bir kurtarıcı gibi her hatayı düzeltmek için anında verdiği kararlarla kendini feda etmesi 21 Mayıs'ın en büyük olayıdır!
Kara Harp Okulu’nu dışarı çıkaran Fethi Gürcan, esas kumandanı olduğu süvari grubuna “Kavaklıdere istikametinde yürüyüşe devam edin, ben Sefaretler hizasında size yetişirim. Gecikirsem beni orada beklersiniz” emrini vermiştir.
Fethi Gürcan süvari grubuna verdiği emir gereği yetişmek için harekete geçmiş, ancak Genelkurmay civarına geldiğinde oradaki karışıklık ve keşmekeşi görmüş, bu defa orayı düzenlemeye girişmiştir.
Bu düzenlemeyle meşgulken hiç beklemediği bir haber ulaştırılmış kendisine: “Radyoevi el değiştirdi. Ali Elverdi diye biri aleyhimizde yayın yapıyor!”
Çok geç kalınmasına rağmen Erol Dinçer'i görevlendirerek bölgeye sevk etmiştir. Fethi Gürcan bütün bu işleri de yüklenince zaman denen canavar durmadan işlemiş ve kendi görevi aksamıştır.”
Mahkeme tutanaklarından:
“Sanığın olay gecesi inisiyatifi tamamen eline alarak hakiki bir cephe kumandanı gibi emirler vererek cüret ve tevessülde tereddüt göstermediğinden”
“20 Mayıs 1963 akşamı da yine kendi evinde Sedat Ünal, Münip Tepeci ve Turgut Saltoğlu ile buluşup Erol Dinçer'in arabasıyla önceden Gülhanenin önüne gidip hazırlık yapmak üzere Sedat Ünal'ı orada indirdiklerini, sonra Balgat istikametine gidip resmi elbiselerini giydikten sonra da Tank Okuluna geldiklerini,
... nöbetçi amiri Personel Bnb. Ömer Tekebaş dahil Sedat Ünal’la bir kaç Tğm.nin kendilerini karşıladığı…
… orada önceden hazırlıklı olan kursiyerlerin büyük bir sevinç içerisinde kendisini karşıladıklarında sadece “tankçılar tank başına, süvariler süvari grubuna” diyerek…
Yzb. Mehmet Gül Süvari Grubu’nu, Tank Yüzbaşı Feridun Erman’ın Tank Grubu’nu harekete geçirdiğini…….
… doğruca süvari grubuna gittiklerini, orada da kendisini karşılayan Nöbetçi Astsubayı’na “ALARM” emrini vererek birlikleri harekete geçirdiğini, oradan da Harp Okulu’na uğrayıp (Harp Okulu’na gittiği zaman nöbetçi heyetine silah çektiği)... Erol Dinçer ve Münip Tepeci ile birlikte Meclis önünde ve Radyo evi önüne gidip gelmek...
... olay gecesi Genelkurmay önünde Hükümet kuvvetleriyle ihtilalciler arasında müsademe başladığı sırada yanına gelen bir talebenin “Efendim bir albayla, yarbay tankların önüne çıktı bizi çiğnemeden geçemezsiniz diyorlar. Ne yapalım?” şeklindeki sorusuna "Ne mi yapılacak? Vuracaktınız elbette” dediği ve yine bu mevkide hoparlörle “Harbiyeliler teslim olun...” şeklinde yayınlanan mesaj sesinin geldiği tarafa silahını yönelterek seri halde ateş ettiği…..
Genelkurmay önünde bizzat bir çok yüksek rütbeli subayı tevkif ederek Harp Okulu’na çıkardığı ….”
VE, KAHRAMAN ŞÖVALYE, CANAVARI TESLİM ALIYOR
“Tarım Bakanlığı'nın köşesinde, bahçede Muhafız Alayı 5. Bölük yatmış… Bize ateş ediyorlar… Hakkı Güner'e 'Ateş ediyorlar. Bizi sevk ve idare eden yok' dedik. O da : “Ne demek, siz de subaysınız, kendi kendinizi yönetin, subaya ne gerek var?” dedi…
İşte tam o sırada Çankaya'dan Süvari Birliği göründü. Atının üstünde Fethi Gürcan… Geldi başımıza geçti. Ayağında rugan çizmeleri, bir elinde tabancası, öteki elinde tomsonu… Atını tankın üstüne sürdü. “Kimse komutanınız, ayağa kalksın.” Bir yüzbaşı ayağa kalktı. Gürcan: “Niye ateş ediyorsunuz?” diye haykırdı. Yüzbaşı: “Biz de bilmiyoruz komutanım” diye selam çaktı. Fethi Gürcan onları GMC'lere bindirdi. Başlarına da bir binbaşı dikti. Harp Okulu'na götürdük”.
Masal gibi değil mi, Çankaya'dan atının üstünde gelen bir binbaşı, bir elinde tabanca, bir elinde tomson, atını ateş kusan tanklara sürüyor ve bağırıyor, “Niye ateş ediyorsunuz?” Cevap, “Bilmiyorum komutanım.”
Ve, kahraman şövalye, canavarı teslim alıyor!”
FETHİ GÜRCAN’IN MUHAFIZLARI
Harbiyeli Vahit Özsoy anlatıyor:
“Tahminen saat 24:00 sularında Okul Nizamiye’sinin önünde bir hareketlilik oldu. Yatakhane penceresinden dışarıyı gözetleyen arkadaşların “Geldiler! Geldiler!” sesleri ve “Alarm! Alarm!” bağrışmaları üzerine yatakhanelerimizden koşar adım iç bahçeye fırlarcasına çıktık ve oradan da silah depolarına yönelerek depoların kapılarını kırmak suretiyle silahlarımızı alıp iç bahçede toplandık.
Yatakhanelerden inmemiz, silah depolarını kırarak silahlarımızı almamızla iç bahçede toplanmamız topu topu 3-5 dakika sürmüştü. Ayni bölükten Ramazan Öztürk’ün isteğiyle kendisi, Nezihi Fırat ve ben okulun nizamiyesine yöneldik.
Tam bu sırada uzun boylu, süvari binbaşısı kıyafetli birisinin, arkasında 3-5 tane subay olduğu halde gayet emin adımlarla nizamiyeden içeriye girmekte olduğunu gördüm.
Bu süvari binbaşının sert ve kararlı bir şekilde nizamiyedeki okulun nöbetçi subaylarına “Ne duruyorsunuz” dediğini ve oradaki rütbelileri payladığını, nizamiyedeki okul subaylarının hepsinin de hazırola geçerek kendisine selama durduklarını gördüm.
Ramazan Öztürk’ün “Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan bu” demesiyle ilk defa, o an Fethi Gürcan’ı Fethi Gürcan olarak gördüm ve tanıdım.
Diğer öğrenciler şehre inmeden önce Binbaşı Fethi Gürcan’ın içerisinde olduğu ve yanında da astsubay Münip Tepeci’in bulunduğu jeepin arka kısmına da ben, Ramazan Öztürk ve Nezihi Fırat geçerek birlikte Genelkurmay kavşağına kadar geldik.
“Genelkurmay kavşağına vardığımızda Genelkurmay binasından ilk defa ve aniden sürekli seri silah atışlarıyle karşılaştık; hemen jeepten inerek bizler kavşakta yer yer dağınık bir vaziyette bulunan tank ve askeri araçların arkasına geçerek siper aldığımız halde Binbaşı Fethi Gürcan o uzun boyu ve heybetli duruşu ile hiç istifini bozmuyor, sanki ordaki yandaşlarına o duruşu ile kalkan oluyordu.
Elinde thomson silahı ayakta dolaşarak daha önceleri tanklarla oraya gelmiş bulunan subaylarla görüşüp durum muhakemesi sonucu; onlara emirler veriyordu. Genelkurmay’dan yapılan sürekli atışlar karşısında herkes tankların ve askeri araçların arkasına kendisini atarak korumaya çalışırken; Binbaşı Fethi Gürcan büyük bir cesaret örneği içerisinde bir korku ve tedirginlik alameti göstermeden ayakta dolaşarak; siper olunacak yerleri elindeki thomsonu ile işaret ediyor, herkesin korunmasını sağlıyordu.
O’nun yanında olduğumuz sürece herkes gibi ben de hiç korkmadım, korku diye bir duyguya kapılmadım ve aklıma da hiç gelmedi. Bizler 3 Harbiyeli, Binbaşı Fethi Gürcan’ın muhafızları olarak yanında olsak da; aslında O’nun muhafıza ihtiyacının olmadığını asıl kendisinin yalnız bizleri değil harekata katılan bütün subay ve askerleri de koruduğunu; hepsine muhafızlık ettiğini yaşayarak gördüm.
Özellikle de sabaha karşı saat 04:00 ile 05:30-06:00 civarında Genelkurmay’a karşı bir fedailik anlayışı ile tek başına ordu misali bir eliyle jeepini kullanıp; diğer eliyle de otomatik silahını kullanarak, o jeepi nasıl kullanıyor; o hengamede hiç anlayamadım. Çoğunlukla da her bir elinde birer thomson olmak üzere her ikisi ile birlikte de ateş ederek Genelkurmay’a doğru saatler süren taarruzu, bir çok kişinin ancak Amerikan filmlerinde yaşanabileceğini düşündüğü kahramanlıktaydı. Öyle ki arkada 5-6 kişi şarjöre mermi doldurarak thomson otomatik silahları kendisi için atışa hazır halde bulundurmayı yetiştiremiyordu. Öyle ki, kendisine dolu şarjör yetiştirilemediğinde, hemen kendisi otomatiğe bağlanmış gibi saniye içerisinde şarjörleri doldurarak taarruzuna devam ediyordu.
O’nun hele takviye ile bir alay kuvvetine yakın teknolojik üstünlüğü olan donanımlı güce kavuşturulmuş ulaştırma birliğini (taburunu ) bütün personeli, silah, araç ve gereçleri ile teslim alışı, marşlar söylettirerek; hatırladığım kadarıyla Harp Okulu’na göndermesi dillere destandı.
Nasıl ki bir futbol maçı doksan dakikada biter ve futbolcular da bu süre içerisinde zamanın biteceğini hiç düşünmeden ve akıllarına getirmeden kazanmak için çalışırlarsa, Bnb. Fethi GÜRCAN da başından itibaren kendini gösteren ve de hissettiren olumsuzluklara karşın son ana kadar harekatın başarısı için yukarıdaki anlatımımıza uygun şekilde insan üstü bir çabayla çalışmıştır.
Uçakların da bizlere karşı harekata katılmaları ve ateş etmeleri ile tahminen sabah saat 07:00-08:00 civarında artık kazanılamayacağının iyice anlaşılması üzerine;
Binbaşı Fethi Gürcan, mümkün olduğunca şehirdeki bütün harbiyelileri toplayarak sağ-salim okullarına intikal ettirmiş, yanından ayrılmak istemeyen subayları, ayrılmalarına zorla ikna etmiştir.”
HEDEF GENEL KURMAY BAŞKANI
Harbiyeli Önder Aydınlı anlatıyor:
Binbaşı Fethi Gürcan’dan aldığım emir
Genelkurmay başkanı Cevdet Sunay ile Kara Kuvvetleri Komutanı’nı tevkif etmekti. (bu iş aslında başkasınındı)
15 kişilik kuvvetle Cevdet Sunay’ın ve K.K. Komutanı Ali Keskiner’in evini kuşattım. Saat gece 01’di. Ben evi kuşattığımda her iki komutan henüz evde idiler. Bizi bekledikleri anlaşılıyordu. Zira emir subayı ben evi kuşatırken “geldiler paşam...” diye içeri pencereden seslendi.
Ben 4 arkadaşımla daireye girerken her iki komutan bodruma inerek saklanmışlar.
Sunay’ın hanımı ile holde karşılaştım. Heyecanlı idi. Paşayı sordum “Görevde!” dedi. O sırada Ali Keskiner’in bahriye adına tıbbiyede okuyan oğlu elinde babasının pardesüsü ile geldi. Bize direndi... Hasan Keskiner: “Ben de Harbiyeliyim!” diyordu. Tevkif ettirdim.
Dışarıdaki arkadaşların: “Genelkurmay tarafından gelen var!” demesi üzerine binayı tahliye ettim.
O sırada Memduh Tağmaç ile karşılaştım. Paşa bir an durdu, parolayı sordum,geri döndü, koşmaya başladı. Korkutmak için havaya ateş ettim, kaçtı. Biraz sonra bir bölük askerle Genelkurmay’dan bize taarruz etti; çarpıştık.
Her iki tarafta da yaralılar vardı. Geri çekildik. Daha sonra ve işte o anda anons değişti.
Üsteğmen Erol Dinçer, bir bölük harbiyeli ile tank desteğinde tekrar radyo evine yürüdük. İlhan Baş’ı tutuklayan yarbay Ali Elverdi’yi ben ve arkadaşlarım tutukladık ve Harbiye’ye götürdük.
Orada Talat Bey’e ve bizlere “Harbiye’nin bu işte olduğunu bilmiyordum, ben sizinleyim...” demesi üzerine Talat Bey “temizle yaptığını” diye emretti...
Ali Elverdi tüm birliklere karşı çıkmamaları ve desteklemeleri için telefon etti. Ancak çok meşguldü telefonlar. Daha sonra bir odada hapsedildi.
Üsteğmen Erol Dinçer ikinci defa anons etmeğe başladı. Ancak artık korkaklar kaçmış,ihanet edenler, tereddütlü olanlar beklemeye başlamıştı. Ve artık harekatın kaderi belli olmuş Etimesgut verici istasyonunun yayını kesmesiyle de son bulmuştu.
Müşerref Hekimoğlu:
“O gecenin yürekli adamı Binbaşı Fethi Gürcan. Nerde bir bunalım varsa oraya koşuyor, atının nal sesleri hala kulaklarda!.."
BİR BALON: ALİ ELVERDİ
Harbiyeli Zihni Çetiner:
İşte bu sıralarda hükümet adına radyodan anons yapan Yarbay Ali Elverdi uzun boylu bir üsteğmen tarafından (Erol Dinçer) okula getirildi ve Albay AYDEMİR'in bulunduğu odaya alındı.
Albay o derece sinirlenmişti ki çok sert bir şekilde uyardı. Elverdi “Albayım hemen Genelkurmay Başkanlığı'na telefon edeyim” diyerek telefona sarıldı. Ama hiçbir şekilde karşı taraftan ses gelmiyordu. Ben derhal nöbetçi amirliğine giderek Genelkurmay'ın telefon numarasını yazdım ve tekrar geri döndüm. Bu numara da cevap vermiyordu. Dışarı ile tüm telefon irtibatı kesilmişti.
Ali Elverdi bizim komutana yalvarıyordu. Ağzından durmaksızın “Ben yaptım siz yapmayın, neden bana haber vermediniz, ben de sizin yanınızda yerimi alırdım!” gibilerinden ve daha beter yalvarmalar ve yakarmalarla canını kurtarmaya çalışıyordu. Sanki tüm yüreğini ve beyin hücrelerini ölüm korkusu sarmıştı.
Albay onu dinlemiyordu. “Alın bunun sorgusunu siz yapın.” diyerek kendisiyle bir daha muhatap olmadı. Biraz Yarbay Mustafa Pakoba, biraz da biz sorguladık. Yapılacak şey kalmamıştı. Elverdi sapsarı kesilmişti. Oracıkta yığılıp kalabilirdi. Yandaki odalardan birine kapatarak başına bir nöbetçi koyduk.
BENZİNCİNİN PARASI – İNANÇ
İşte bu sırada Bnb. Fethi Gürcan ile Önder Aydınlı geldi. Bir süre sonra GÜRCAN “Haydi çocuklar Radyoevi’nin yardıma ihtiyacı var, oraya gidelim” dedi.
Kurtuluş civarında bulunan bir benzin istasyonuna geldiğimizde cipe benzin almak için durduk. Etrafta bulunan Harbiyeli arkadaşları da yanımıza aldığımızdan sayımız artmıştı. Benzinlikteki bir minibüsteki yolcuları indirerek ona da benzin aldık.
Binbaşı, bu sırada öğrenci yurtlarından çıkarak bize yaklaşmak isteyen öğrencilerin yanımızdan uzaklaştırılmasını emretti. Her an bir çatışma olasılığı vardı. Biz bu emri yerine getirdik.
Fethi GÜRCAN benzinciye dönerek: “İhtilali başarırsak yarın gel Harp okulu’ndan paranı al” dedi.
Ya başaramazsak.. İşte bunun cevabı Binbaşı’nın başarıya inancında gizliydi. Hala başarıdan emindi.
Radyo evinin etrafı hükümet güçleri tarafından kuşatılmıştı. Yardım etme olanağımız yoktu. Jeep önde, biz minibüsle arkada Küçükesat üzerinden Ayrancı ya doğru gittik.
Fethi Gürcan'ın yanında Teğmen Mustafa Karazeybek vardı. Bir inzibat karakolunun önünde durduk. Binbaşı bize dönerek “siz yanınızdaki arkadaşları okula sağ salim götürün” dedi. Kendisine “siz nereye gideceksiniz” diye sorduğumuzda, “şu an bilmiyorum, belki dağa çıkarız” diyerek cevapladı. O an kararsızdı ama inançsız değildi.
Önder AYDINLI ile birlikte ‘Biz de sizinle gelmek istiyoruz’ dediğimizde, sert ve kesin bir şekilde “hayır emrediyorum, arkadaşlarla birlikte okula dönün” dedi. Yapacak bir şey yoktu. Aldığımız emri yerine getirecektik. O an sanki bir savaş alanındaymış gibi verdiği emirlerin uygulanmasını istiyordu. İlk kez gördüğümdeki inandırıcı yüz ifadesi yine belirmişti. Yenilgi ile ilgili hiçbir açıklamada bulunmadan, yollarımız Mamak Askeri Ceza Evine kadar ayrılmıştı.
YENİLGİ SONRASI
Fethi Gürcan, öğrenciler dağıldıktan sonra Teğmen Mustafa Karazeybek'le birlikte bir cipe bindiler ve Federal Almanya Büyükelçiliği’ni aramaya başladılar. Büyükelçilikte bir süvari Alman subayı vardı ve Gürcan'la tanışıyorlardı. Fethi Gürcan bu subay arkadaşı vasıtasiyle yardım almayı düşünmüştü.
Bu sırada Fethi Gürcan'ın üzeri adeta bir cephanelik gibiydi. Belinde üç tabanca vardı. Omuzlarına iki sten makinalı tabanca asmıştı. Ekmek torbasında el bombaları taşıyordu. Belindeki kemerlerde ise dört yüz kadar mermi vardı.
Alman Sefareti zannederek Bulgar Sefareti’ne girdiler. Kapıyı ihtiyar bir kadın açmış ve yanlış yere geldiklerini söyleyerek, Alman Sefareti’ni tarif etmişti. Tekrar cipe binerek Alman Sefareti’ne geldiler. Kapıyı açan kavas (Elçilik hizmetlisi) karşısında iki tepeden tırnağa silahlı Türk subayı görünce şaşırmış ve korkmuştu.
Ne istediklerini sordu. Gürcan, süvari arkadaşlarının adını vererek, kendisiyle görüşmek istediğini bildirdi. Fakat, kavas, aranan şahsın sefarette bulunmadığını bildirmiş ve kapıyı kapatmak üzere harekete geçmişti. Gürcan, adamı itekledi ve zorla içeri girdi. Kavas, koşarak yukarı çıkmış, durumu Büyükelçi’ye anlatmıştı.
Birkaç dakika sonra Büyükelçi Von Walter göründü ve ne istediklerini sordu. Büyükelçi’den sivil elbise istediler. Bu istekleri yerine getirildi. Fethi Gürcan sivil elbiseleri giydikten sonra yanına biri Lagant, diğeri Smitwesson olmak üzere iki tabanca ve çok sayıda mermi almış, diğerlerini burada bırakmıştı.
Mustafa Karazeybek'le beraber Dikmen sırtlarına çıktılar. Burada Mustafa Karazeybek'e de kendisini bırakıp teslim olmasını söyledi.
“Senin rütben küçük fazla ceza vermezler. Beni ise yakalarlarsa kesin asarlar. Onun için sen daha fazla vakit geçmeden git teslim ol” dedi.
Gürcan esas ihtilalin fikir karargahında beraber oldukları arkadaşlarının çok ağır şekilde cezalandırılacağını düşünüyordu. Yenilgiye uğradıkları halde kendisini bırakmak istemeyen genç subayları ve harp okulu öğrencilerini bu nedenle teslim olmaya ikna etmişti. Ama mahkemelerde, ilerde göreceğimiz gibi, fikir karargahındaki arkadaşlarının kendi canlarını kurtarmak için yaptıkları işi savunmadıklarını görünce onlara ateş püskürmüş ve 146/1'den idamla yargılanan bütün genç subayların suçlarını kendi üzerine almakta tereddüt etmemiştir. En son yanında kalan, bütün ısrarına rağmen kendisini bırakmamakta direnen bu yiğit ve sadık subayı da ikna etmeye uğraşıyordu.
Yorgunluktan ve uykusuzluktan bitkin bir haldeydi. Subaylığı sırasında atıyla gelip aralarından dörtnala büyük bir keyifle geçtiği, o zamanlar bağlık ve bahçelik olan Dikmen sırtlarındaki ağaçlardan birine sırtını dayayarak biraz uyumaya çalıştı. Fethi Gürcan uyuklarken, Mustafa Karazeybek düşünmek için zaman bulmuştu. Bu büyük ihtilalciyi dinlemeli ve onu kendi haline bırakarak hareket kabiliyetini arttırmalıydı.
Uyanınca Binbaşı’sına bildirdi, kararını. Fethi Gürcan sevindi bu duruma ve Mustafa Karazeybek'le onu yanaklarından öperek vedalaştı.
Artık tek başınaydı. O günü Dikmen sırtlarında geçirdi. Öğleye yakın saatlerden itibaren Ankara'ya giriş ve çıkış bütün yollar tutulmuş motorlu araçlar devriye geziyor, keşif uçuşu yapan topçu pilot uçakları zaman zaman onun da üzerinden geçiyordu. Hava iyice kararıncaya kadar bulunduğu yerden ayrılmadı. Gece olunca, yollardaki tertipler de arttırılmıştı. Tarla kenarlarını ve hendekleri tercih ederek Söğütözü'ne Atatürk'ün evine geldi. Evin kapısı kilitli olduğundan sırtını duvara dayadı ve düşüncelere daldı. Yenilginin moral bozukluğuyla intihar etmeyi düşündü. Tabancasının birini çıkardı ve şakağına dayadı. Tam tetiği çekecekti ki Atatürk'ün hayali belirdi önünde.
Atatürk bir eliyle Fethi Gürcan'ın bileğine sarılmıştı; bütün heybeti ve haşmetiyle karşısında duruyordu ve ona Türk gençliğine hitabını okuyordu. Bir anda değişmiş, bütün kudret ve kuvvetini yeniden kazanmıştı. Atatürk'ün hayalinden aldığı ilhamla, hiç bir şeyden yılmamaya ve kanının son damlasına kadar Ata'sının ilkeleri için mücadele etmeye karar verdi.
Kararını verdi. Gidebilirse İstanbul'a gidecek veya yolda yakalanacaktı. Gerçi yakalanacağı yüzde yüz idi. Daha Dikmen sırtlarında iken 17:00 haberlerinde radyodan sıkıyönetim ilan edildiğini, komutanının da Orgeneral Cemal Tural olduğunu duymuştu. Fakat buna rağmen yola çıkmaya, kendini kaderine terketmeye karar verdi.
Üzerindeki silahlardan Lagant tabancayı toprağa gömdü ve Gazi Orman Çiftliği’ne doğru yola çıktı. Oradan demiryolunu takip ederek Etimesgut'a kadar yürüdü. Etimesgut'da trenle Sincanköy'e gitti ve İstanbul yoluna çıkarak bir otobüsle İstanbul'a yolculuğu başladı.
YAKALANIŞ
Bolu'da otobüs durduruldu. Bir polis, bir topçu üsteğmeni emrindeki ekip hüviyet kontrolu yapıyorlardı. Fethi Gürcan hemen üzerini aradı. Ne nüfus kağıdı, ne de Maliye Bakanlığı'nın hüviyet kartı vardı. Yanına almayı unutmuştu. Daha doğrusu, yenilgi ihtimaline göre plan yapmamıştı ihtilal gecesi. Bu durum karşısında, üsteğmene emekli subay olduğunu, halen Maliye Bakanlığı'nda müfettişlik görevi yaptığını, İstanbul'a Maden Fakültesini teftişe gittiğini ve kendini takdim ederek, maksadın kimliğinin ispatı olduğuna göre, eğer varsa 1944'lü subayların kendisini tanıyacağını söyledi.
Üsteğmen, elindeki listeye baktı. Aranan kimselerin içinde Fethi Gürcan'ın ismi yoktu. Kimliğinin ispatı için bir jeep'e binerek topçu taburuna gittiler. Kumandan bir yarbaydı. Yanında iki binbaşı vardı. Biri devre arkadaşı idi ve Fethi Gürcan'ı tanıdı.
Garnizon komutanı durumu telsizde Ankara'ya bildirdi, gelen cevap şöyle diyordu:
“Fethi Gürcan ihtilalcilerin başıdır, çok tehlikelidir. Derhal tevkif ediniz!”
Ve Fethi Gürcan derhal tevkif edilmişti. Bolu Garnizon Kumandanlığı Birinci Ordu’ya bağlı olduğu için, sıkı emniyet tertibatı altında İstanbul'a gönderildi. Ellerine kelepçe taktılar ve iki yanına thomson tüfekli muhafızlar yerleştirildi. İstanbul'da Harbiye'ye getirildi ve tek kişilik bir hücreye kapatıldı.
İhtilalin İstanbul ayağının tutuklusu 42 genç subay da burada idi. Fethi Gürcan'ın yanlarına gelmesi onların çökkün morallerini birdenbire ortadan kaldırdı. Fethi Gürcan, her zamanki şakacı üslubuyla onlara takıldı:
“Hayrola gençler, üzerinize ölü toprağı mı serpildi? Bu adamların karşısında böyle yıkık mı duracağız? Daha ölmedik.”
Genç subayların suratlarında yine ışıltılar parıldadı. Sabri Sarıyer gibi kimisi, aradan on yıllar geçtiğinde bile bu anı unutamamıştı.
Fethi Gürcan aynı gün askerî bir uçağa bindirilerek Ankara'ya gönderildi. Uçağa bindirildikten sonra ellerindeki kelepçeler sökülmüştü. Bundan istifade ederek uçağı ele geçirmeyi tasarlamıştı. Fakat, muhafızlarından birisi bunu fark etmiş olmalı ki, tekrar kelepçeleri bileklerine geçirdi ve şöyle dedi:
“En ufak şüpheli hareketinde öldürme emri aldık. Ona göre davran!”
Ankara'ya getirildiğinde terör havası estirildi üzerinde. Günlerdir döne döne onu arıyorlardı. Öyle ki, eğer ilk gün yakalasalardı hemen öldüreceklerdi. Hem Fethi Gürcan'ın evi hem akrabalarının evi defalarca aranmıştı. Esma Gürcan, eşinin İstanbul'a görev için gittiğini söylediğinde, arama yapan ekibin başındaki subay:
“Ne diyorsunuz hanımefendi! Dün gece nereye gitsek karşımıza kocanız çıkıyordu. Sanki bir değil on Fethi Gürcan vardı bizimle çatışan.” diye açıklamak zorunda kalıyordu. Terörün nedeni buydu.
Fethi Gürcan:
“Geldik hava alanına, tomson tabancalılar karşımıza dayandı, buraya getirildim. Maksat, emniyet tedbirlerinden ziyade bir tehdit ve ölüm havası saçmaktı. Jeep'e bindiğimiz zaman iki tane subay birisi yarbay, diğeri binbaşı vardı. Yarbay binbaşıya emretti, ‘verilen emri yap’ dedi. Verilen emir: Beni kurşuna dizmeğe götürmek için gözümü bağlamaktı. Saatlerce dolaştırıldım. Ondan sonra Merkez Komutanlığı’na götürüldüm, orada bir hücreye atıldım. Kollarımda kelepçe, saatlerce bekledim. Geç vakit buraya getirildim, ertesi günü sorguya çekildim.”
Bir de aynı günü Aydemir’den dinliyelim.
Talat Aydemir Ankara Asri Cezaevi 20 Temmuz 1963
21 MAYIS 1963 HAZIRLIKLARI
“En güvendiğim arkadaşım Fethi Gürcan, Rıfkı Erten, Tank Üstğ. İlhan Baş idi. Hazırlık safhasında emekli Albay Yaşar Başaran'ın da çok hizmeti dokundu. Harekat gecesi hepsinin büyük kahramanlıkları vardı. İlk iş Ankara'daki kıtaların hazırlıklarına geçtik. Arkadaşlara vazife taksimi yaptım.
Gizliliğe son derece dikkat ediyordum bu bakımdan her zaman polis ve Millî Emniyet'in takibi altında idim. Fakat, harekat gününe tamamen baskın ile girdik. Bir ihtilal hareketinin muvaffak olması için şu faktörler esastır :
1) Baskın: Bu gizlilik ve emniyetten doğar.
2) Kuvvet: Yeteri kadar sağlamıştık, çok idi bile.
3) Vazife alan her şahsın verilen hedefe hiç bir tesir nazarı itibara almaksızın zamanında gitmesi ve elde etmesi.
4) Cesaret: Alınan vazifenin sonuna kadar yapılması.
5) Bu işe girmiş olanların ihanet etmemesi.
Bu ihtilalde hepsini uyguladık; fakat maalesef icra safhasında da 3. 4. ve 5. maddeleri uygulamayanları da gördük.
Tank Taburu’nu: Fethi Gürcan hazırladı.
229 Piyade Alayını başlangıçta Yaşar Başaran, sonra Yrb. Rıfkı Erten hazırladı.
Muhafız Alayı Süvari Grup’u: Fethi Gürcan hazırladı.
Harp Okulu: Hazırdı.
Jandarma Okulu, Muh. Tb.: Bnb. Kemal Kahyaoğlu'na içlerindeki teşkilatımızı bağladık.
Merkez K. Trafik Kıta K.: Emekli Alb. Başaran hazırladı.
Diğer karakol kumandanlıklarını Fethi Gürcan hazırladı.
Genelkurmay Kışla K.lığı: Bidayette Emekli Yarbay Hakkı Sümer hazırladı.
Ord. Başkanlığı Muhafız Tabur’u: Hakkı Sümer hazırIadı.
28. Tümen Top. Komutanlığı: Em. Alb. Tevfik Ünlüer hazırladı. Bu birliklerden resen görüşüp vazifelerini verdiğim şahıslar, J. Bnb. Kemal Kahyaoğlu, Trafik Kıta K: lığı J. Bnb. Necmi Acar;
Genelkurmay Kışla K.: Yzb. Gökhan Kasapoğlu (Sonradan 14 ler’ci olduğu anlaşıldı).
28 Top. K. lığından Top Yzb. Metin Sürek, Tank Tb. için Üstğm. İlhan Baş, Harb Okulu’ndan emindim.
Havacılar ile teması sık sık yapıyordum. Onlarda hazırdılar. Hv. Kur. Binbaşı İzzet Köz ve Hv. Bnb. Cemal Özdemir çok faal idiler. Hazırlık safhasında çok kahramanca çalıştılar.
İstanbul'da da harekat planı hazırdı. Cevat Kırca ve Osman Deniz tatbik ettireceklerdi. Günler ilerliyordu.
GENERALLERLE TEMAS
Ordunun üst kademelerindeki bize yakın generallerle teması Kur. Alb. Ruhi Akıskalı ve Hakim Tümg. Rıza Tunç vasıtası ile yapıyorduk.
Onlardan bize gelen en son haber şu idi. Biz Ankara'da pasif vazifelerdeyiz. Aktif bir rol oynayacak durumumuz yok (yani cesaretleri) onlar yapsınlar biz tasvip eder katılırız.
Esas bunların liderliğini yapan Üçüncü Ordu. K. Korg. Refik Tulga ile vasıtalı olarak temas halinde idik.
Bedii Faik Ankara'da ve İstanbul'da Korg. Refik Tulga ile bu hususta çok uzun boylu konuştu. İkna ettiğini ve neticeyi aldığını Milletvekili Doğan vasıtası ile bana bildirdi.
En son haberde 13 Mayıs 1963’te Avni Doğan Bey, Alb. Emin Arat ve beni evine çağırdı. Orada uzun uzun Bedii Faik'ten aldığı bu husustaki haberleri anlattı. Hatta bizim de bu işe muvafakat ettiğimizi icap ederse Erzurum'a Bedii Faik'i gönderip bildirmeyi veya Refik Tulga'nın annesi vasıtası ile mektup yazmayı, hatta Avni Doğan Bey Erzurum'a kendi oğlunu göndermeyi ve Refik Tulga'yı haberdar etmeyi teklif etti. Alb. Emin Arat bunları iyi hatırlar. Ben emniyet bakımından lüzum olmadığını bildirdim.
Korg. Refik Tulga'nın harekat sonrası Genelkurmay Başkanı yapılmasını ve istediği gibi büyük kumanda kademesini tayin etmesini onlara bıraktığımızı söyledik. Siz haberi emniyet mülahazasını nazarı itibara alarak kendisine bildirin dedik.
Harekat günü radyoda ilk anonsu müteakip 3. Ordu Kumandanı Refik Tulga'dan tasvip telgrafı veya telefonu, Harp Okulu’na gelirse müteakip radyo anonslarını tebliğleri onun imzası ile yayınlayacağımızı bildirdik. Tamamıyla anlaştık; ayrıldık.
Bu hususu yani Refik Tulga'dan muvafakat haberi aldığımızı Fethi Gürcan'a ve ayın 15 inde (Mayıs) Osman Deniz İstanbul'dan gelince O’na da bildirdim. İstanbul'a bu haber gitti.
İhtilal gününü, ihzari olarak, 20 Mayıs 1963 saat 23.30 diye ben, Fethi Gürcan, Hv. Bnb. İzzet Köz karar altına aldık.
15 Mayıs 1963 günü erken saatte Yarbay Rıfkı Erten ile Osman Deniz eve geldi. Kurmay Yb. Osman Deniz gece otobüs ile geldiğini söyledi. Rıfkı Beyler de yatmış. Sabah sabah hayır ola dedim. “Albayım vasat tamamile müsait ben size teklife geldim. İstanbul kıtalarının hepsi hazır. Birinci Zh. Tüm. Muharebe Grupları Davutpaşa dahil hepsi tamam. Hatta eski kuvvetlerimize ilaveten Ömerli'deki 32 P. Alayı ile de temasa geçtik o da hazır. Cevat Bey beni gönderdi.” dedi.
İSTANBUL’DAKİ HAZIRLIKLAR
Yarbay Osman Deniz :
15/16 Mayıs gecesi İstanbul'a döndüm. Fethi Gürcan 16 Mayıs sabahı Ankara Ekspresi'yle İstanbul'a gelir gelmez Cevat Kırca'yla irtibata geçmiş ve iki toplantı düzenlenmesine karar vermişler.
Fethi her zamanki gibi kişiliğine yaraşır bir kararlılık içinde konuşuyordu:
“Biz Ankara'da kesin sonucu alacağız. Bu güce sahibiz. Bütün hazırlıklarımızı tamamladık. Bu defa bizi kararımızdan caydıracak hiçbir engel yok! Biz Kara Harp Okulu, Tank Okulu, Muhafız Alayı Süvari Grubu, Meclis Muhafız Taburu ve 229. Piyade Alayı ile kesin sonuca gideceğiz.!
Ankara çöktükten sonra da bütün yurtta bizi destekleyen güçler duruma hakim olacaktır! Hareket Ankara'da başlayıp Ankara'da bitecek! Ankara grubu yalnız başına desteğe ihtiyacı olmadan sonuca gidecektir. İstanbul grubu ister katılsın, ister katılmasın kararımızdan dönmeyeceğiz. İstanbul'dan göreceğimiz destek bize yalnızca güven verecektir. Sizin yapabileceğiniz, Ankara'da alınacak kesin sonucu pekiştirmek olacaktır!”
Ankara'da zarlar atılmıştı. Böylesine kesin bir karardan biz de vazgeçemezdik. Sabırsızlıkla beklediğimiz hesaplaşma günü ayağımıza kadar gelmişti. İhtilalci karakteri böyle günlerde belirir.
1961'den itibaren başlayan olaylar içinde verilen kararlardan dönmeyenler su yüzüne çıkmıştı. Birçok kişi ve omuzu kalabalıklar, protokollere şeref imzalarını basmalarına rağmen, kararlı olan ihtilalcileri yarı yolda bırakmışlardı. Türkiye'nin içinde bulunduğu ağır şartları ve çıkmazları bile bile, tartışmalarla ikna olarak müdahale kararı alanlar, 24 saat geçmeden başka alternatifler bularak kalleşçe tertiplere girişmişlerdi.
‘21 Ekim 1961’ ve ‘9 Şubat 1962’ tarihli protokollerin imzalayıcıları akıllara durgunluk veren entrikaların sahipleriydiler. Şeref ve haysiyetleri üzerine yemin ederek imzalarını atanlar şeref ve haysiyetlerini küçük menfaatler uğruna çok ucuza satmışlardı. Türkiye'nin yakın geleceğinde varılacak olan şiddetli bunalımlar, iktisadi ve sosyal çıkmazlar, milli değerlerin yabancılara peşkeş çekilmesi pahasına kişisel menfaatlerinden vazgeçememişlerdi.
Bu defa böyle bir durum yoktu. Örneğin, yeminli bir gizli örgüt değildik. Ayrıca yeni protokol tanzimi de söz konusu değildi. Yalnızca kararlı insanların ‘Evet’ demeleri yeterli görülüyordu. Onun içindir ki 21 Mayıs 1963 ihtilal teşebbüsünün yazılı ve imzalı bir protokolü mevcut değildir.
GÖREV DAĞILIMI
Talat Aydemir anlatmaya devam ediyor:
16 Mayıs 1963 günü harekata katılacak birliklerde kilit başı vazife alacak genç subayları evimde topladım. Ankara'nın umumi harekat planını izah ettikten sonra her birliğin de temsilcisine ayrı ayrı vazifelerini söyledim. Fakat gün saat hakkında bir bilgi emniyet mülahazası ile vermedim. Harekat gününü öğleden sonra bildirdim.
Bu genç subaylarla konuşma yaparken tesadüfen Piyade Yb. Hakkı Sümer ve Yb. Mustafa Pakoba da odadaydı. Bu toplantıyı yapmaktan maksat; vazifelilerin hepsinin öndeki büyüklerden birinin herhangi bir suretle yok olması halinde harekat planını devam ettirmeleri, muvaffak olmaları, ikincisi de birbirlerini ve birlikleri tanıyarak yalnız olmadıklarını anlamaları, moralman yükselmeleri içindi.
Aynı tertibi P. Yb. Rıfkı Erten vasıtası ile bir kere daha 18 Mayıs Cumartesi günü daha geniş bir kadro ile şehirde Keçiören mıntıkasında yaptırdım.
Her birlik vazifesini ve hedefini biliyordu. Hiçbir şeyi planlamada ve hazırlık safhasında ihmal etmemiştim. En ufak teferruata kadar arkadaşlara söylemiştim.
17 Mayıs 1963 günü İzzet Köz İstanbul'a sabah uçağı ile gidip oradan emekli Kurmay Albay Fethi Işıklıtepe'yi alıp Bandırma'ya gidecekler. Harekatta İstanbul üzerine gelecek olan uçakların planını Bandırma'da uçuş Gr.K. Hava Yb. Selahattin ile görüşeceklerdi. Dönüşte de durumu Cevat Kırca'ya bildireceklerdi. Buluşma yeri olarak emekli General Selim Türkan'ın evi kararlaştırıldı.
Orada da öğleden sonra toplanılmış, toplantıda olanlar, İzzet Köz, Fethi Işıklıtepe, Cevat Kırca, Osman Deniz, Fethi Gürcan 20 Mayıs 1963 tarihi üzerinde karar kılınmış, oradan Cevat Kırca'nın evine gidilmiş. İstanbul birliklerinin irtibat subayları toplanarak gerekli bilgiler verilmişti.
Fethi Gürcan Ankara'ya dönünce bana tekmil haberini verdi. 18 Mayıs 1963 Cumartesi günü İzzet Köz, İstanbul'dan döndü... Evinde görüştük. Bandırma'nın durumunu anlattı. 19 Mayıs 1963 sabahı Merzifon'daki Üs’te filo kumandanı Hv. Bnb. Cahit (Fedai Filo K.) ile Çorum'da buluşup görüşmek üzere randevulaştığını sabahleyin hareket edeceğini ve akşam dönünce, neticeyi bildireceğini söyledi. Ben fazla kalmadım evden ayrıldım. Kendisi çok umutlu idi. Hv. Cemal Özdemir'e de bazı vazifeler vermişti. Çok hızlı idiler. İyi çalışıyorlardı.
TURGUT ALPAGUT – HAREKET PLANI
19 Mayıs 1963 Pazar. Sabahleyin saat 10:30 da Em. Bnb. Tayyar Baransel geldi. Esasında Turgut Alpagut'un yakın arkadaşıdır. Otomobili ile bizi gezdirmeğe götürdü. Baraja gittik döndük. Keçiören'de bir arkadaşına gittik. Avukat Saffet Bey'in de evi orada idi. Ona da beş dakika uğradık. Gazi Çiftliğine gittik. Oradan itibaren arabayı Turgut Alpagut kullanmağa başladı. Ben de yanında oturuyordum.
Harekatın 20 Mayıs 1963 gecesi 23.00 de yapılacağını Turgut'a bildirdim. Çünkü Turgut Alpagut 28 Mart 1963 toplantısından sonra üzülerek bana demişti ki : “Bir daha sen beni toplantılara karar kesmek için götürme, sen ne karar verirsen ben uyarım. Erkek adamım. 0 gece elbisemi giyerim, tabancamı alır gelir ne vazife verirsen yaparım. Ben zaten 27 Mayıs 1960 İhtilali'ne de öyle girdim.” Bu sözleri bildiğim için kararı kendisine o gün bildirdim.
Hem altımızda araba varken şehri dolaşalım, Ankara'nın harekat ve işgal planını, kıtaların yerlerini arazide ve şehirde de birer birer göstereyim dedim. 229 P. Alayının vazifesinden başladım. Birer birer kıtalarının tutacakları yerleri Harp Okulu, Tank Tb., Jandarma, Süvari grubunun yerlerini gösterdim. Planı en ince teferruatına kadar izah ettim. Hatta Çankaya'ya doğru çıkarken ben planda tankları Amerikan Büyük Elçiliği binasına kadar sürmüştüm. O bana teklif yaptı. “Tankları Çankaya'ya çıkan iki yol ağzına kadar sürelim, aşağıya inen iki yolu birden keselim.” dedi. Ben de makul gördüm, kabul ettim.
“Hiçbir tank yalnız kalmayacak. Harp Okulu talebeleri ile takviye edilecek” dedim.
Harp Okulu’ndan ilk önce bindirilmiş birlikler Ümit Yavuz Oğuz Yüzbaşının kumandasında derhal Hv.K. önünde bırakılmak üzere radyo evine gönderilecek dedim. Bu vazifeyi de ayrıca bizzat Ümit Yzb.şıya verdiğimi kendisine söyledim. Çankaya'dan çok şiddetli bir yağmur altında döndük.
Dr. Paru Erdilek beylere uğradık ve eve geldik. O gece saat 21:00 da gene bizim evde odada oturuyorduk. Ben son hazırlık emirlerini harekat planına göre eve bazı şahıslar çağırarak veriyordum. O da duyacak mesafedeydi.
20 Mayıs 1963 Günü Turgut Bey ailesi ile birlikte bizden ayrılırken gayet sakindi. Birbirimize hayırlı şanslar diledik. Bilmediği bir şey yoktu. Çünkü Harp Okulu Alay Kumandanlığı’nı yapacaktı. Bana bir şey olursa, vurulursam, ikinci adam olarak harekat için O’na her bilgiyi vermiştim. O’nunla beraber Harp Okulu’na gelecek ekibe Bahtiyar Yalta, P. Bnb. Osman Üçok da dahildi. Onlara da haber ver dedim.
19 Mayıs 1963 öğleden sonra Alb. Emin Arat'ı alıp, Alb. Galip Gültekin'e gittim, evde biraz oturduktan sonra; harekatın 20 Mayıs gecesi yapılacağını bildirdim.
Galip Bey çok sevindi, bana sarıldı, çünkü bu işin olmasını en çok isteyen, geç kalıyoruz diye teşvik eden bir arkadaştı. Deniz Kuvvetleri ile teması o sağlar, daima deniz kuvvetlerinin bu sahada çok ileri olduğunu söylerdi. Zaman zaman İstanbul'a denizcilere kurye gönderirdik. Hazırlık haberlerini alırdık ve bütün gizli toplantıları da Galip Beyin evinde yapardık, çok itimat ettiğim, çok sevdiğim bir arkadaştı. 28 Mart 1963’te İhtilal için karar alamadığımız günden sonra böyle mühim bir kararın alınması için kendisine haber vermeyeceğimi söyledim. Emniyet bakımından salahiyetin dar bir kadroda iki, üç, hatta tek kişide olması icap eder dedim. O da bana: “Her zaman, her yerde yapılacak toplantıda ben yok isem, salahiyetimi sana bırakıyorum, sen ne karar verirsen aynen kabul edeceğim” diye defalarca söz vermişti. Galip Gültekin'e bir de şu hususu söyledim; İhtilal gününü kestiğim zaman kimseye (Vazifeliler hariç) söylemeyeceğim, bazıları da duyduktan sonra (Napolyon'un top sesine gel) tabiyesi gibi sen de Harp Okulu karargah olacağı için oraya gelirsin, dedim. Bana gücendi. “Eğer benden saklar, böyle bir emrivaki ile karşılaşırsam dünyada gelmem bir daha da yüzüne bakmam, bana itimadın yok mu?” dedi.
EMİN ARAT – İLK TEBLİĞ
Bu hassas düşüncesini bildiğim için bir gün evvel bildirmeyi uygun görmüştüm, onun için evine gittim, Emin Arat Bey daha sakin dinledi, o biraz ihtiyatlı ve çekingendi, “Hayırlı olsun” dediler, onun üzerine radyoda okunacak ilk tebliğe ait hazırlanan bir daktilo sayfalık bir müsvedde uzattım, Artık albayım siz bunu doktrinimiz esas olmak üzere rötuş eder, düzeltir, güzel bir hale sokar, yarın öğleye kadar bana getirirsiniz dedim. Altına konacak imza için de, Osman Deniz'in imza teklifini hatırlatarak, karar vermelerini onlara bıraktım.
Şimdiye kadar yaptığım işleri kimseden saklamadım, hele Galip Bey'e, Emin Bey'e her şeyi günü gününe bildirdim. İşimin olduğunu söyleyerek, yarın akşam Alb. Orhan Alpakan’ı da alarak karargah olan Harp Okulu'na gelin dedim. Ayrıldık.
Gece saat 2l.00 de Yb. Pakoba ile İzzet Köz'ün evine gittik. Çünkü İzzet o gün Çorum'a gidip, Merzifon'dan gelecek filo kumandanı ile görüşecekti. Gitmiş görüşmüştü, fakat pek ümitli gözükmüyordu.
“25 Uçak Ankara'ya getirecek durum yok. Bazı pilotlar Diyarbakır'a tatbikat için gitmiş, fakat ne bulursa gelecek” dedi. “Ayrıca Mürted Üs K. Kur. Alb. Kazım Kalafat ile de Cemal Özdemir görüştü. Orayı da elde ettik, kati neticeyi yarın öğleye kadar alacağız, ben size bildiririm.” dedi. Ben de: yarın saat 14:00 te Yb. Pakoba senin yazıhanene gelir, sen ona son haberleri bildirirsin, dedim.
Ben harekata Yarbay Pakoba'nın evinden çıkarak gideceğim. Hv. Bnb. Cemal Özdemir yarın gece saat tam 23’te orada olsun, dedim. Pakoba'nın ev adresini verdim. “Pekiyi” dedi, ayrıldık, eve geldim. Gayet sakin heyecansız bir gece geçirdim. Çünkü her şey o ana kadar normal gitmişti hiçbir şey dışarıya sızmamıştı.
20 Mayıs 1963 Pazartesi :
Saat 10.00 da Emin Arat bana gelecek, radyo tebliğini getirecekti. Ondan evvel Yb. Rıfkı Erten geldi. 229 P.Alayı için hazır haberini verdi. Tank Üstğ. İlhan Baş geldi, hazır haberini verdi, onları yatak odasına sakladım.
Emin Arat Bey geldi, tebliği kendi el yazısı ile hazırlamış olarak bana verdi, imza yerine benim de imzam konmuştu. Demek Galip Gültekin ile görüşüp en nihayet bu şekle karar vermişler dedim. Okudum, çok güzel olmuş hayırlı olur inşallah dedim. Kendisi hiç durmadı gitti, ben hemen yatak odasına geçtim. Yb. Rıfkı daktiloda üç suret olarak temize çekti. İlhan Baş da oradaydı.
2 Nolu tebliği de ben yazdım, hepsi hazırdı. Alb. Emin Arat'ın el yazısı ile olanı hatıra olarak sakladım.
20 Mayıs 1963 günü öğleden sonra Turgut Alpagut bana uğramıştı. Bahtiyar Yalta, Bnb. Osman Üçok, Kadri Çıtak ve Mustafa Ok'a bildirdiğini söyledi. Ben Mustafa Ok'a söylenmemesini istediğim için Neden O’na bildirdin diye, üzüntümü belirttim. “Sen karışma idare et, ben onların hepsini akşama getireceğim.” dedi. Peki sen bilirsin, mesuliyet sana ait Turgut. dedim.
O gün Yb. Rıfkı Erten ve M. Pakoba'ya şu şahısları çağırmalarını söyledim. Yarbay Hakkı Sümer, Alb. Tevfik Ünlüer, Alb. Yaşar Başaran. Hepsi öğleden evvel geldiler. İhtilal tarih ve saatini söyledim;Hakkı Sümer'e şu talimatı verdim; üniformanı giyerek Yarbay Saffet'le beraber Harp Okulu'na geleceksin. Harp Okulu’nda vazifen eskisi gibi bağlı birlikler Kumandanlığıdır. Bir de Ord. Bşk. Muhafız Tb. K. Yz. Tacettin’i haberdar edeceksin, O da harekat planındaki vazifesine göre hareket edecek dedim. “Peki” dedi gitti. Mert ve erkek bir asker olarak gece Harp Okuluna gelmişti. Kahramanca sabaha kadar yanımda kaldı ve vazife gördü.
Alb. Tevfik Ünlüer’e de aynı şekilde gün ve saati söyIedim. 28 Tüm. Top K. Yzb. Metin Pakel'e durumu bildireceksin. Evvelce yapılan plana göre Top K. lığı hareket edecek; kendisini gördüğünü saat 18.00 e kadar bana bildireceksin, dedim. İkincisi: P. Alb. Cahit Akson'u alıp gece saat 18.00 te 28 Tüm. Kh. civarına gideceksin, harekat başlar başlamaz irtibat subayları Kh. olan Harb Okulu’na gelecekler. O’da bana “Peki” dedi, gitti. Saat 18.00 de de 28 Tüm. Topçuları’nın hazır olduğunu, haberin ulaştırıldığını, eve gelip bana bildirdi.
Ayrıca da gece saat 21.00 da Pakoba'ya randevu vermiş, Pakoba'da Akay Pastahanesi önüne gidip Tevfik Bey ile Cahit Bey'i buldu, topçuların hazır haberi de ikinci defa bana Pakoba kanalı ile geldi. Vazifesini noksan da olsa yaptı.
J. Piyade Alb. Yaşar Başaran’a da gün ve saati bildirdim ve şu talimatı verdim; Birincisi, Em. Sv. Yb. Şükrü İnanç’ı yanına alacaksın, İnzibat Trafik Kıta Kumandanı Piyade Bnb. Necmi Acar ve Jandarmanın vazifesini uygulayacak olan Bnb. Kemal Kahyaoğlu ile beraber sizin evde veya bir yerde yemeğe gideceksiniz. Saat 23.00’e kadar bu, iki arkadaşa bir şey söylemeyeceksiniz. Saat 23.00’te durumu bildirip kıtalarına alarm çektirmeğe götüreceksiniz. İhanet ederlerse zor kullanacaksınız Yaşar, dedim. (Sanki aklıma gelmiş gibi) “Merak etme” dedi.
İkincisi de radyoda okunacak deklerasyon yazılıp ben evde olmasam da zarf içinde eve bırakırım, uğrar alırsın. J. Bnb. Necmi Acar, alarmı müteakip 6 dakikada radyo evine gidebilecekti. (Plan öyle idi). Hemen radyo evine girer okutursunuz, dedim. Aynı deklerasyon Tank Taburu’nda da var, bakalım yarış edin kim önce okuyacak diye de şaka ettim. “Peki” dedi gitti. Öğleden sonra deklerasyonu da gelip evden almıştı.
Üçüncüsü de radyoda anons okunduktan sonra iki trafik jeepi ile gelip Küçükesat'ta Pakoba'nın evinden beni alıp Harbiye'ye emniyet ile çıkaracaktı, öyle planlamıştık.
Yaşar Başaran, o gece benim verdiğim talimatı Necmi Acar'a tatbik etmemiş saat 21:00 da deklerasyonu O’na teslim edip 23:30 da radyoevi önünde gelmesini beklemiş. O da ne yapsın? Necmi'ye çok itimat etmişti. Yaşar Başaran o gece büyük bir cesaretle çok büyük işler gördü. Çok sadık olarak sabaha kadar çalıştı.
Öğleden sonra Yb. Pakoba, İzzet Köz'e uğrayıp haber getirecekti onu sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet geldi. “Hava kuvvetleri hazır albayım.” dedi. “Şimdi oradan geliyorum. İzzet Köz şifreli olarak bir yerle görüştü ve tamam.” dedi. O sırada Hv. Bnb. Necdet Öz ile Hv. Bnb. Cemal Özdemir, Mürted üssünden geldiler; “ Oradaki Üs. K. Kur. Alb. Kazım Kalafat ile anlaştık bu gece Mürted üssünden 4 adet uçak, bir üsteğmen kumandasında hareket edecek dediler” dedi. Hv. Bnb. Cemal Özdemir'i alıp otomobille Pakoba’nın Küçükesat'taki evini gösterdiğini bana bildirdi. Ben de kendisine akşam saat 20,00 den sonra ailem ile birlikte yemeğe geleceğimi bildirdim. Gitti.
Artık her şey normaldi, iş saatlere kalmıştı. Şüpheyi davet etmemek için normal hayatımda hiç bir değişiklik yapmadım. Sokağa çıktım. Kızılay'da dolaştım, 22 Şubatçı’ların çay bahçesi olarak bilinen Zafer Anıtı karşısındaki (Zafer Çay Bahçesine) gittim, orada Sv. Yb. Şükrü İnanç geldi. O’na da durumu bildirdim. Yaşar Başaran, Tevfik Ünlüer, Rıfkı Erten, M. Pakoba hep orada idik.
Daha önce, evden ayrılmadan, en son olarak Em. Yzb. Ümit Yavuz ile görüştüm. (Karımın amcasının oğluydu. 22 Şubatta Harb Okulunda 7 Blk. K. idi Onun için en kiritik vazifeyi de ona vermiştim. Harb Okulu Bindirilmiş B1. K. idi). Geceki vazifesini bir daha anlattı. Tk. K. olan Top Üsteğ. Arif Hikmet Çelik, Üsteğ. Ayhan Öcal'ı da al gel, dedim. Bana aynen şöyle söz vermişti. “Albayım hiç merak etme. Hiç kimse gelmezse ben geleceğim. Dikmen'deki evden çıkıp tam saatinde gelirim.” dedi ve gitti. Fakat ihanet etti. Ne O, ne de Üsteğ. Arif Hikmet Çelik o gece vazifelerine gelmediler. Yalnız Üsteğ. Ayhan Öcal geldi.
Ben karımı, kızımı alıp, damadım Tank Teğmeni Atilla Altugan, saat 20:30 da Pakoba'larda olduk.
Damadım Teğ. Atilla Altugan saat 10.45’te helalleşip Tank Okulu’na gitti. Radyoevine gidecek ilk tankta vazifeli idi.
Saat tam 23:00 te kapı çalındı, Hv. Bnb. Cemal Özdemir geldi. Oturduk, Hava Kuvvetlerinin son durumunu bildirdi. “Bütün Üsler hazır.” dedi. “Eskişehir Üssünde Hv. Kur. Alb. Hulusi Kaymaklı, Balıkesir Üs Kumandanı Tuğg. Emin Alpkaya ve Hv. Alb. Lütfü Güngör, Mürted Üs. K. Kur. Alb. Kazım Kalafat ile görüştüm. 4 Uçak üstte bekliyor, her şey hazır.” dedi.
Saat 23:00 oldu, artık tehlike kalmadı. Bu ana kadar hükümet haber almadığına göre harekat başladı, dedim.
Heyecan ile beni almaya geleceklerini bekliyordum. Saat 23:55 olmuştu, kapı çalındı. Em. Sv. Yb. Şükrü İnanç geldi. “Beni Alb. Yaşar Başaran gönderdi. Tanklar gelmez ise Trafik Kıta K. ben gelmem diyormuş.” dedi. Ben de Şükrü, merak etme tanklar muhakkak gelecekler, git söyle gelsinler dedim, hemen gitti.
O gider gitmez radyo sustu bir Almanca neşriyat başladı o da kesildi, radyo vınlamaya başladı. Arkasından Dikkat! Dikkat! diye Üsteğ. İlhan Baş’ın sesi yükseldi. İlk tebliği okumaya başladı.
İLK TEBLİĞ
“Dikkat dikkat, şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Karargahı’nın bildirisini dinleyeceksiniz.
Büyük Türk Milletine:
1) Gayesi ve vazifesi Milletimizin kurtarıcısı cumhuriyetimizin koruyucusu Büyük Atatürk'ün ilkeleri ile çizdiği yolda yürümek ve milletimizi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştıracak refah, huzur ve güvenlik içinde yaşatmak olan Büyük Millet Meclisi ve onun Hükümetlerinin, mevcut anayasa ve kanunları hiçe sayarak partizan bir zihniyetle hareket etmeleri neticesinde ekonomik, sosyal ve politik hayatımızı tamamen felce uğratmışlar, millet ve devletimizin bekasını tehlikeye düşürmüşlerdir.
Durumu çok yakından ve hassasiyetle izleyen Türk Silahlı Kuvvetleri bu şartlar altında Büyük Milletimizin isteklerine uygun olarak ve bunu milli vazifesi bilerek idareye el koymak zorunda kalmıştır.
2) Türk Silahlı Kuvvetleri tamamen Atatürk ilkelerine bağlı olarak milletimizin muhtaç olduğu kuvvetli, istikrarlı, devrimci ve demokratik Cumhuriyet idaresini kuracak ve muhalefeti amacına ulaştıracaktır.
Bu amaç Türk milletinin refahı, huzuru, hızla çağdaş uygarlık seviyesine yükselmesi, eşitlik, bütünlük, birlik ve güven içinde milli şeref ve haysiyetle bütün hürriyetlerine sahip olarak barış içinde yaşamasıdır.
3) Bu maksatla, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu feshedilmiştir. Bütün siyasi partiler ile siyasi partilere bağlı veya siyasi mahiyette olan bütün dernekler kapatılmış ve her türlü siyasi faaliyet men edilmiştir.
4) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde vatandaşlarımızın ve yabancıların mal ve can emniyetleri ile hak ve hürriyetleri mevcut kanunlarımız dahilinde Türk Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet Kuvvetleri’nin teminatı altındadır.
5) Birleşmiş Milletler Anayasası’na tamamen riayetle, mevcut antlaşma ve dayanışmalarımıza sadık kalınacaktır.
6) İdare mekanizması, amirleri ve emniyet teşkilatı mensupları, idare amirlerine her türlü yardımı yapacaklardır.
Büyük Türk Milleti: Hiç bir şahıs, zümre ve parti adına hareket etmeyen ve yalnız milletine karşı borçlu olduğu vazifesini yapan senin Silahlı Kuvvetlerin zaman zaman yayınlayacağı bildirileri tam bir vakar huzur ve güvenlik içinde bekle,
Halaskar fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedirler.”
Türk Silahlı Kuvvetleri
İhtilal Genel Karargahı Adına
Talat Aydemir
Hv. Bnb. Cemal Özdemir hemen boynuma atladı, sarıldık, tebrik etti. Eşim, çocuklarım, Pakoba ve ailesi sevinç içinde idik. Arkadan Harp Okulu Marşı çalmaya başlayınca ben şöyle dedim: Bu günü gördüm, artık ölsem de gam yemem. Hemen Pakoba ile Cemal Özdemir'i Harp Okuluna gönderdim.
Ben de plan gereğince Yaşar Başaran'ın beni gelip almasını bekliyordum. Derken biraz sonra bir jeep geldi içinden iki harbiyeli ve Yb. M. Pakoba indi.
Harbiyelilerin biri Erol Ege, diğeri Zihni Çetiner idi. Hemen evdekiler ile helalleşip Harbiye’ye hareket ettik, yolda Meclis önünde bir tank gördüm, Teğ. Savaş Kilimci bizi durdurdu. Parola sordu. Beni görünce arabayı serbest bıraktı.
Harbiye’ye döndük, yokuştan aşağıya bölükler muntazam iniyorlardı, arabadan indim onları selamladım, hayırlı vazifeler temenni ettim. Hepsi neşe içinde idi. Galip Gültekin beni karşıladı, tekrar arabaya bindik. Nizamiyeye on metre kala indim.
Fakat Harp Okuluna çıktığım zaman ne göreyim, Cahit Aksoy ile Tevfik Ünlüer orada değiller mi? Vazife başına gitmemişler, etrafımda “Vazife ver!” deyip dolaşıyorlar, herkes kendisini Harp Okulu’na atarak garantiye almak istemiş. Tevfik Ünlüer sabaha kadar yanımda kaldı. Arada sırada verdiğim vazifeleri noksan da olsa yaptı.
Hv. Alb. Turhan Çağlar'da boynuma sarıldı, öptü ve o anda kayboldu.
Mektebin önü karma karışıktı. Turgut Bey’e; İç ve dış emniyet aldın mı? dedim. O anda Okul Nöbetçi Amiri Top Yb. Behzat Tanır’ı yanıma getirdi. Elini sıktım. Yarbayım ihtilal başlamıştır. Vereceğim emirlere harfiyen riayet edilecektir, dedim.
Okulun bütün nöbetçi heyeti nizamiye önünde idi. Çoğu öğretmen subaylardı, Okul Nö. Sb., Nö. Amiri, A. Nö. Yzb. o anda hiç bir mukavemet göstermediler. Nöbetçi subayı odasına çıktım. Genç öğretmenlere vazife verilmesin bir odada istirahat etsinler, dedim.
Kendim sağdaki koridorda bulunan Kh. K. nın odasına gittim, yanımda muhafız talebeler, Pakoba, Hakkı Sümer, Galip Gültekin, Selçuk Okyay ve Tevfik Ünlüer vardı.
O sırada radyo el değiştirdi.
KARŞI TEBLİĞ
“Muhterem Türk Milleti :
Burası Ankara Garnizon Komutanlığı, ben 28. Tümenin Garnizon Kurmay Başkanıyım. Yarbay Ali Elverdi. Tekrar ilan ediyorum, bundan evvel yapılan iş yanlıştı, şimdi düzelttik. Radyoevi tekrar muhafaza altına alındı. Ankara sükûnet ve selamete kavuşturuldu. Bundan evvel yapılan üç buçuk tane çapulcunun sergüzeştçe hareketi idi. Bu harekete bu anda son verilmiştir.
Birlikler size hitap ediyorum: Türk Ordusu herkes kışlalarına dönsün, herkes ikinci emri beklesin. Türkiye Cumhuriyeti şerefli ordusu Kara, Hava, Deniz, ve Jandarma Komutanlığı, bütün Türk Milletine hitap ediyorum. Ordumuza hitab ediyorum. Herkes kışlalarına çekilsin. Ve istirahatine geçsin. Bundan önce yapılmış olan harekat sergüzeştlerin hareketinden başka birşey değildir. Türk şerefli ordusunun şerefli subay ve mensupları derhal yataklarından kalkmış silahına sarılmış yapılan bu sergüzeştçe harekete son vermiştir. Türk Ordusu demokrasinin aşığıdır. Millî irade ordu ve millete husule gelen bizim hepimize gelen evladımızdır. Biz Millî İradenin bekçisiyiz. Sonuna kadar kanımızı ve canımızı vermeye hazırız.
Muhterem Türk Milleti :
Tekrar ediyorum, bundan önce yapılan harekat yanlış bir harekettir. Son verilmiştir. Bu hareket onların skandalı ile netice bulmuştur. Türk Ordusu duruma hakimdir. Türk Ordusu derhal kışlalarına dönecek emir bekleyecektir. Yayına arada devam edilecektir.”
Talat Aydemir:
Bizimkiler şimdi alırlar dedim. Karşımızda hiç bir kuvvet yoktu. Ama nasıl olduğunu anlayamamıştım. Meğer Radyoevi’ne ne trafik kıtası gelmiş ne de Harp Okulu’ndan gönderilen bindirilmiş bölük gitmiş. Turgut Alpagut, Bahtiyar Yalta meydanda yok, hemen nizamiyede bindirilmiş olarak bekleyen bölüğü aşağıya sevkettim.
Radyo tekrar bizim anonsu vermeye başladı.
02.30 a kadar devam etti.
İKİNCİ TEBLİĞ
Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Genel Karargahı iki numaralı tebliği:
1) 21 Mayıs 1963 günü 00 saatten sonra ihtilal için özel parolayı bilmeyen hiç bir vatandaş sokağa çıkmayacaktır.
2) Aksi hareket eden kim olursa olsun ateş edilecektir. İstanbul ve Ankara vilayetlerinde şu andan itibaren Örfi idare ilan edilmiştir.
Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Genel Karargahı
Bu sefer Etimesgut İstasyonu’ndan radyo irtibatını kestiler. Hükümet kuvvetleri diye Etimesgut’tan anonsa başladılar.
RADYO YAYINLARI HÜKÜMET DENETİMİNDE
Bu andan itibaren subaylarda kıta kumandanlarında bir çözülme başladı. Halbuki karşımızda hiç bir kıta yoktu. Subaylar tankları, bölükleri bırakıp kaçmasa idi, hiç bir şey olmayacaktı. Radyonun bu kadar tesirli silah olduğunu o zaman anladım, mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur.
Bu saatten itibaren şans artık döndü. İstanbul’dan da hiçbir haber alamadım. Orada da radyo el değiştirince ayağa kalkan birlikler hemen ters dönmüşler, asayiş planını uygulamaya başlamışlar.
Harp Okulu'na birçok general enterne edilerek getiriliyordu. Hepsine gayet iyi muamele ettim. Silahlarını aldırmadım. Okulun gazinosunda istirahat ettirdim. Otobüslere doldurup aşağıya vazifelerine gönderiyordum. Bir hayli de, her rütbeden, subay geliyordu. Çoğu vazife istiyorlardı, güvenip veremedim. Tanımıyordum. Hele ikinci defa radyo bize geçince, Harbiye'ye parolayı bilmeyerek getirildim diye gelen subay akını başladı. Bunlar iki taraflı hareket eden subaylardı. Yaşasın cinsinden. Saat 03:30 raddelerinde çok bunaldım.
Bu sıralarda Cevdet Sunay'ın adına radyoda şu bildiri tekrarlanıyordu.
“Havada uçan Türk Hava Kuvvetleri Tayyareleri Hükümetin ve Genelkurmay Başkanlığının emrinde olarak havada vazife beklemektedirler. Yolunu sapıtmış bir kısım harbiyelilerin ve yanlış yolda olan azınlığın derhal kışlalarına çekilmelerini ve silahlarını bırakmalarını emrederim. Aksi takdirde bütün Silahlı Kuvvetlerle birlikte yarım saate kadar Hava Kuvvetleri taarruz edecektir. Orgeneral Cevdet Sunay Genelkurmay Başkanı”
Biraz evvel 229 P. İrtibat Sb. Hakim Gökalp Pusat geldi. 229 P. A. başta Rıfkı Erten olmak üzere alay tam plana göre hareket etmişti. Yb. Rıfkı Erten o gece tam kendisini gösterdi. yüzde yüz vazifesini yapan çok kahraman bir subaydı.
Kendim Hv. Kuvvetleri Kh. kadar aşağıya indim. Çünkü radyoevine giden harbiyelilere ateş ediliyor diye bir haber gelmişti. Yb. Rıfkı Erten'i istettim, benim de gidip müdahale etmekten bizzat oralarda dövüşmekten başka çarem kalmamıştı. Hiç bir yardımcı yoktu.
Aslan gibi vazife gören Bnb. Fethi Gürcan, Üstğ. Erol Dinçer, Yzb. Tevfik Saltoğlu, Yb. Rıfkı Erten, Asb. Münip Tepeci ve Harbiye talebelerinden başka kimseyi göremiyordum.
Tam Hv. K. Kh. meclis arasındaki yol üzerinde Yb. Rıfkı Erten ile konuşuyorduk. Radyoevin’e gidecekti. Emir veriyordum, etrafımızda 30-40 kadar Harp Okulu talebesi vardı. Hv. Kv. Kh. dan dolu gibi, bize, ateş başladı. Hemen talebeleri tam siper yaptırdık, fakat Rıfki Bey i1e ben ayakta kaldık, kendimizi kaybetmiştik. Hele ben, vurulmayı çok arzu ediyordum. Fakat öldürmeyen Allah öldürmüyor, ayağımın ucuna yere çarpan mermileri çok gördüm. Mucize demekten başka elimden bir şey gelmiyor. O geceyi görmeyen inanamaz. Biraz sonra ateş kesildi, okula döndük, işler pek iyi gitmiyordu.
Sabah olmak üzere idi. Saat 05.30 oldu. Okula koşarak İzzet Köz ile Hv. Bnb. Necdet Öz'ün geldiğini gördüm, sevinçle: “İşte albayım nihayet istediğin uçakları getirdik, şimdi Eskişehir Hv. Üssünden (4) adet F100 uçağı hareket etti, geliyorlar.” demeye kalmadı. Uçaklar geldi, nizamiyeye çıktım, dört uçak da Meclis binası üzerine, Muhafız A. Köşkü’ne, Hv. K. K. ve Genel Kh. dalıyorlardı.
Epey uçuş yaptılar. İzzet Köz bana; ‘Hv. K. Karargahı’nı ateş altına bu uçaklarla aldırtacağını’ söyledi. “Harbiyelileri Kh. civarından çekin.” dedi. Ben de Fethi Gürcan'a haber gönderdim, hakikaten biraz sonra uçaklar Hv. K. Kh. ve Genel Kur. makineli tüfekle tarıyorlardı. Hatta bir uçakta roket atışı yaptı ama Hv. K. Kh. nın yanındaki araziye düştü, bir müddet sonra bu uçaklar gittiler. Her halde akaryakıtları bitti.
Saat 06.00 da bu sefer iki adet F86 uçağı geldi. Bunlar Mürted'ten kalkmış hükümet kuvvetlerine aitti. Bunlar da Harp Okulu’nu makineli tüfek ile taramaya başladılar, o anda bir talebe şehit oldu. Epey ateş ettiler, artık vaziyet aleyhe dönmüştü.
Baktım, Al. Nö. A. Sabahattin Altınok geldi. “Harekatı durduralım albayım.” diyerek yalvarıyordu. Biraz evvel de bu binbaşı beni tevkif etmek için tertibat almıştı. Bağlı birliklerden 30-40 kadar er toplamış, başında Sadık Yzb. ile nizamiyeye doğru geliyorlardı, talebeler bana haber verdiler. Hemen iki thomsonlu muhafız ile dışarıya fırladım, gelen askerlere karşı yürüdüm, Yzb. geri dönüp kaçtı.
Saat 06:30 olmuştu. Teğmen Atilla Altugan geldi, “Albayım hükümet kuvvetlerine ait kuvvetler Harp Okulu’nu kuşatıyor, tanklar yokuştan çıkıyorlar, elli metre kaldı.” dedi. Baktım çare kalmamıştı. Okulda kalıp teslim olmak istemiyordum, çarpışa çarpışa göğsümden vurularak ölmek istiyordum.
Nizamiyeden çıktık, yanımda şu arkadaşlar vardı: Alb. Galip Gültekin, Yb. M. Pakoba ve Hakkı Sümer, Alb. Tevfik Ünlüer, Teğmen Atilla Altugan, Harbiyeli bir kaç arkadaş ve muhafızım Erol Ege. Biz de okuldan aşağıya sol taraftaki koruluktan yürüyerek indik, sağımızda tanklar yol üzerinde, solumuzda 229 P. Al. avcı zincirinde ateş ederek ilerliyorlardı.
Bizi ne gören vardı, nede ateş eden, köprüye kadar indik, oradan sağ tarafa geçtik. Harbiyelilere terk etmeleri için ısrar ettik, onlar da terkettiler. Atilla da Galip Gültekin de gitti. Erol Ege beni terketmemek için yalvarıyordu, ona üzerimdeki bazı kağıtları verdim. ‘Yak’ dedim, Yaktı. 0 da ayrıldı, geri kalan arkadaşlarla Teknik Üniversite kapısına yürüdük.
Yanımızdan, kıtalar geçiyordu, aldıran olmadı, geri döndük. Dikmen'e doğru dere içinden yürüdük geldik. Dikmen'e çıkan yolun kenarında fundalıklar içinde oturduk. Bu sefer sağımızda Muhafız Alayı koruyu tarıyor, ateş ederek Harbiye'ye doğru çıkıyordu. Solumuzdan dört metre kadar ötedeki yol kavşağında jeepler vızır vızır Dikmen'e doğru gidiyorlardı, havada helikopter, topçu uçakları uçuyor, bizi arıyorlardı. Kimse bizi görmedi.
Saat 08:00'e kadar orada oturduk, son durum muhakemesini yaptım. Olan oldu mağlup olduk. Mukadderattan başkası olmaz, gidip teslim olalım, dedim. Assubay Münip Tepeci bana yalvarıyordu, “Albayım dağa çıkalım. Ben sizi kaçırırım” diyordu. Ben kabul etmedim.
Hv. K. Kh. önünden Eminsu mahallesini geçtik, buraya iki askeri barikatı aşarak girdik. Kimse tanımadı. Yarbay Hakkı Sümer'i eve bıraktık, oradan Maltepe camisi yoluna indik, Alb. Tevfik Ünlüer ile Asb. Münip Tepeci'yi bıraktık, Pakoba ile birlikte tam sekiz tane askeri kordonu aşarak çok dolambaçlı yollardan Küçükesat'a, Pakobalar'a geldik Çok yorgun idik, birer odaya çekilip uyuduk.
SÖZDE İHTİLALCİLER
Talat Aydemir'in talimatına uyarak Hava Kuvvetleri'ne gitmiş olan Havacı Binbaşı Cemal Özdemir Hava Kuvvetleri Karargahı'ndaki durumu şöyle anlatıyordu:
“Ben Harp Okulu'ndan ayrılınca Hava Kuvvetleri karargahına gittim. Üst kata çıktım. Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel ve bazı havacı karargah subayları oradaydı. Onlar da ne yapılacağını bilemiyorlardı. İçerisi ana baba günüydü. Kumandan etrafındakilere ‘Her şey bitti. Ne yapabiliriz? Harp Okulu dışarıdan binayı kuşattı, biraz sonra içeri girip bizleri tutuklayacaklar. Acaba neden içeri girmiyorlar? Biz de onlarla aynı düşüncedeyiz!... Karşı koyacak değiliz!’ diyor ve hepsi üst katın pencerelerinden öğrencileri seyrediyorlardı.
Yani hepimiz seyrediyorduk! Hatta Binbaşı Fethi Gürcan'ı öğrencilerin başında gördüm ve elimle işaret ederek içeri girmelerini istedim. İşaretimden anlayan yoktu! Karargahın içindeki erler mahzenden silah taşıyorlar ve herkese dağıtıyorlardı. Ama bu hareket herhangi bir karşı koyma hazırlığı değildi.
Kumandan etrafındakilere devamlı “İçeri girsinler! Bizi teslim alsınlar... Neden girmiyorlar?” diye sorup duruyordu. Bu durum Genelkurmay Başkanı'nın telefon etmesine kadar sürdü. O zamana kadar zaten Ankara Radyosu el değiştirmiş ve Kurmay Yarbay Ali Elverdi konuşmaya başlamıştı. İhtilal teşebbüsü karşı ihtilale dönüşmüştü!”
Nedense, Havacı Binbaşı Cemal Özdemir, İrfan Tansel’i kendi tevkif etmeyip, bu işi yapmak üzere, Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ı çağırıyordu. Ne kadar ilginç değil mi? Hep Fethi Gürcan. Her şey O’ndan bekleniyor.
Binbaşı Bahtiyar Yalta anlatıyor:
“Her ne kadar bizim görevimiz Harp Okulu'nu sevk ve idare etmek ise de Harp Okulu elimizden çıkmıştı. Harp Okulu'nda kalmamızı da Talat Aydemir arzu etmemişti. Bizi Ankara'ya dağılmış olan Harp Okulu'nu yönetmemiz için şehrin içine gönderdi. Bu anlamsız ve uygulanamaz bir talimattı. Bizi dışlar bir tutumu vardı. Alınmıştık!
Genelkurmay civarındaki karışıklığı ve lüzumsuz tezahüratı görünce de hiçbir müdahalede bulunmadık. Diğer ihtilalci birliklerin neler yapmakta olduğunu merak ettik ve 229. Piyade Alayı'nın durumunu görmek için Konya yoluna saptık. Alayın giriş kapısına geldiğimiz zaman aracı yol kenarına park ettik ve araçtan inmeden etrafı gözden geçirdik. Alayın boşalmış olduğunu gördük, fakat nizam karakolunda birkaç erin sağa sola koşuştuğunu ve başlarında da bir subayın onlara talimat verdiğini fark ettik.
O sırada bu subay aracımızın yanına geldi ve kapıyı açarak “Siz kimsiniz? Burada ne arıyorsunuz?” diye sordu. Ben sivildim, ama Turgut Alpagut resmi elbiseliydi. Bu defa bize “Sizi tanıdım. Teslim olun!” diyerek silahını çekti. Bizi araçtan indirdi, oradaki erleri de çağırarak bizi enterne etti; alayın içinde bir yere götürdü ve hapsetti.
Onun alay kumandanı muavini olduğunu, alaya geldiğinde birliğin ihtilalciler tarafından çıkarıldığını görünce alayda kalan posta erlerini, aşçıları, yamakları toparlayarak kendine göre emniyet tedbirleri almaya başladığını öğrendik.
Biz hiç karşı koymadık. Yalnızca Piyade Alayı'nı bizim çıkarmadığımızı, orada merakımızdan bulunduğumuzu anlattık ama dinletemedik. Gerçeği söylemek gerekirse baştan itibaren başarısız olacağımızı anlamıştık. Ayrıca bize karşı bir dışlama durumu da vardı! O yüzden bu tutuklamaya razı olmuştuk.
Herhangi bir eylemde bulunmamanın rahatlığı içinde kapatıldığımız yerde kaldık.”
Yorumlamaya gerek var mı? Bunlardan biri Alay Komutanı diğeri Tabur komutanı.
Talat Aydemir anlatmaya devam ediyor
“Bütün mesuliyeti üzerime alıyorum, mahkemede ifadelerde hakikatlerden ayrılmayalım. Davayı kül olarak kurtarmaya bakalım, gaye ölüm cezasından herkesin kurtulmasıdır. Hapis ne kadar verirlerse versinler kıymeti yoktur, zamanla telafi edilir, siyasî mahkûmların hapiste yatma müddetleri belli değildir. Herkes vicdanı ile hareket etsin, ben bu yolda hareket edeceğim, kimseye başka türlü bir şey söylemeyeceğim. Burası ne hapishanedir ne mahkemedir, herkes serbesttir” dedim.
Ben prensiplerimden şaşmadım, bundan sonra da şaşmam birkaç gün sonra Türkeş, Özdağ, Baykal, Akkoyun'lu, Dündar Seyhan'ın arka taraftaki hücrelere getirildiğini duyduk. Onların bizimle hiç ilgileri yoktu.
Bu harekatın şerefi de günahı da pür, 22 Şubatçı’lara aitti. Onlar gibi bir iş yapmadan böyle pisi pisine aynı şartlarla hapishaneye düşseydim çok üzülürdüm. Allah bizi onların vaziyetine sokmamıştı.
24 Mayıs 1963 günü savcı hakim Bnb. Turgut Akan beni çağırdı, ifademi aldı, sorduklarını ve hadiseleri olduğu gibi anlattım, harekat için kimlere haber ve vazife verdiğimi söyledim: Ben o ifadede yalnız şu şahısları saydım; Bnb. Fethi Gürcan, Yb. Rıfkı Erten, Alb. Yaşar Başaran, Yb. Hakkı Sümer, Alb. Turgut Alpagut, Alb. Tevfik Ünlüer, İstanbul'dan da Alb. Cevat Kırca ve Osman Deniz, Hava Kurmay Bnb. İzzet Köz, Tevfik Saltoğlu, İlhan Baş. Bunların yakalandığı malumdu.
Sonradan çeşitli dedikodular yayıldı. Bir kısmı benim defterimde isimler varmış o yüzden yakalanıp bigünah olarak gelmişler ben gençleri ele veriyormuşum, neler neler.
30 Mayıs 1963 günü evlerimizden ilk defa çamaşır ve elbiselerimizle diğer ihtiyaçlarımız geldi, ilk defa ailemiz ile irtibat kurmuş, onların da hayatta olduklarını öğrenebilmiştik, ilk günlerin tesiri altında ailelerimize de her şeyi yapabilirlerdi, çünkü bize karşı duranlar, büyük bir intikam hırsı ile hareket ediyorlardı.
1 Haziran 1963 günü Cezaevi Müdürü Bnb. Nurettin Işıldar avukat tutmamız için istida ile müracaat etmemizi bildirdi.
Koğuşta bir telaştır aldı, herkes ne yapacağını şaşırdı. Ortaya ne fikirler döküldü. Ben avukat için istida vermeyeceğimi söyledim, sebebini yazarak Üstğ. Erol'a bildirdim. Hücre arkadaşım genç olmasına rağmen en olgun hareket eden bir subaydı. Kendisini severdim.
4 Haziran 1963 günü saat 12:00 de son tahkikatın açılması hakkında savcının iddianamesi bizlere verildi. 7 Haziran 1963 günü de mahkeme huzuruna çıkarılacaktık. Savcının iddianamesini okuyanlar, istenen cezaları görenler yavaş yavaş bozulmaya başladılar. Mahkemede can ve ceza korkusundan her şey inkar edilmeye başlandı. Mahkemede inkar hukukî bakımdan şahısların cezalarının azalması için normal karşılanabilirdi.
Fakat hapishane koridor ve koğuşlarında hiç bir şey söylenmemiş, planlamada noksanlık varmış gibi hakikatleri saklayarak yalanı insanın gözüne baka baka söyleyen şahıslar hakkında dedikodu yapan bizzat harekat planını benden öğrenen arkadaşlara ne diyeyim bilmem ki. Üzüldüğüm nokta bu.”
Tenkide ve suçlamaya gelince herkes aslan kesiliyor. Ama o gece vazifesini icra safhasında yapamayanlar hiç vicdan azabı duymuyor mu? Ama zamanla yaralar soğuyacak, acılar geçecek neticede mahkemeden ümit ettikleri gibi çıkmayacak. O zaman bu gibi dedikoducular acaba nasıl hareket edecekler merak ediyorum? O vakit de ihtilalci olarak kahramanlıklarını kim bilir nasıl anlatacaklar. Yaşayanlar bunları hep görecekler. O zaman bu insanlardan daha çok nefret edecekler.