IX. BÖLÜM
SAVUNMALAR
FETHİ GÜRCAN’IN SAVUNMASI
“20-21 Mayıs askeri ayaklanmasına fiilen ve fikren
katılmış bir sanık olarak huzura getirilmiş bulunmaktayım. Ben bu harekata
evvelemirde memlekete ve millete hizmet gayesi ile katıldım. Bu fiilimde
asla şahsi bir menfaat ve endişem olmamıştır. İnandığım, doğru ve faydalı
telakki ettiğim bir işe karıştım. Hareket tarzımız hakkında en adil kararı
tarih verecektir. Duruşmaların başladığı günden karar gününe kadar suç
telakki edilen fiillerimin hesabını en küçük teferruatına kadar naklettim.
Bana isnat edilen fiilin savunmasını bir başka cepheden
yapacağım. Savunmamın diğer kısımlarına avukatlarım temas edeceklerdir.
Biz haklılığımızın savunmasını modern devlet görüşünde
bulmaktayız. Bu görüşe göre, devletin bir fonksiyonu ve bu fonksiyonu
gerçekleştirmek içinde bir otoritesi vardır. Bu fonksiyonun gayesi halkın
mutluluğunu sağlamaktır ve mutluluk sağlandığı müddetçe meşru bir devlet
otoritesi var demektir. Yoksa bu otorite gökten inmemiştir. Diğer bir
deyimle bir yanda devletin amacı halkın mutluluğunu sağlama öte yandan bu
mutluluğu sağlamanın amacı da devlet otoritesidir. Bu itibarla kanunlar ve
devlet müesseselerinin verdiği her türlü hukuki emirler özü itibariyle bu
amaca karşı olamazlar. Aksi taktirde meşru değildirler.
Siyasi partilerin mevcudiyet sebebi de, ulusal iradenin
yönünden saptırılması değil, bilakis halkın gerçek kollektif menfaatlerinin
aksettirilmesidir. Aksi halde halkın egemenliğinden söz edilemez.
Biz haklılığımızı Türkiye’de yukarıda kısaca
belirttiğimiz genel prensiplere uyulup uyulmadığına göre iddia edeceğiz ve
göstereceğiz ki, Türkiye politikasını yönetenler, parlamentosu ile ve
hükümeti ile halka ve gerçek halk hakimiyetine karşıdırlar. Bizim
harekatımızın meşruluğu onların hareketlerinin gayri meşruluğundan
doğmaktadır.
Türkiye’de devlet idaresinin meşru olup olmadığını
ortaya koyabilmek için halkın, onun ihtiyaçlarının karşılanıp
karşılanmadığını anlamak gerekir. Bunu yurdumuzda sosyal dengenin nisbi de
olsa bulunup bulunmadığından çıkarabiliriz.
Çevremize bakalım. Aslında bir birinden müstakil
olmayan alanların, ekonomi, politika, eğitim, askerlik, din ve ahlak
dallarından, hangisinde büyük çatışmalar yoktur.
Bu sahalarda meselelerin çözümlendiği nispeten sosyal
huzur sağlandığı görülmekte midir? Buradan çıkaracağımız sonuç halk
ihtiyaçlarının geniş ölçüde ortaya çıktığı, devletin bunları uzlaştırıcı bir
fonksiyon yerine, aksine uyuşturucu bir tutumda bulunduğudur.
Devlet otoritesinin meşruluğu, “Halk yararına
davranışındadır” demiştik. Yani diğer bir ifade ile otorite devlet
davranışlarının ancak halkın gerçek iradesine uyulduğu nispetinde meşrudur
ve halk yararınadır.
Öyleyse bütün mesele gerçek halk iradesinin
tecellisidir. Halkın ve toplumun çıkarına ve demokrasiye karşı tutum söz
konusu ise yukarıdaki mantığa göre irade saptırılmış, yanlış yollara sevk
edilmiş demektir.
Acaba, Türkiye’de milli irade ulusun ve yurdun
çıkarlarına uygun bir şekilde tecelli etmiş midir, yahut ettirilmiş midir?
Bunun için devlet iradesinin işleyişine önce anayasadan
bazı prensipleri tekrarlayarak, sonra da olayları ampirik açıdan ele alarak
bakalım.
Türk Halkı’nın kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir
serüvenidir. Tanzimat da hayatı değiştirmedi, Birinci Meşrutiyet onun
dışında bir hareketti. İkinci Meşrutiyet çilelerine yeni acılar ekledi.
Bütün bunlardan sonra Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin
şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri, halkın kendi kişiliğini idrake hazırlayış
yılları idi. Bunu halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip
etti.
27 Mayıs sonrasını ise burada konuşuyoruz. Bir
mukayeseye geçelim. Hükümet Başkanı’nın adalete baskı addedilebilecek bir
sorumsuzluk ve pervasızlıkla, en şerefsiz diye adlandırdığı 20-21 Mayıs
hareketi ile 27 Mayıs hareketini karşılaştıralım. 27 Mayıs Hareketi
meşruluğunu, halk iradesinin tecellisine engel olan Anayasa dışı
davranışlara karşı oluşundan almaktaydı. Bu hareketin açtığı devrin
meşruluğu ise, o engellerin yıkılıp yıkılmadığındadır.
27 Mayıs hareketi, aslında, belirli bir statükonun
tayin ettiği sosyal sisteme karşı mıdır, yoksa o statükoyu kabul edip,
sadece o statüko içinde Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen bir
kaç kişiye mi karşıdır?
Eğer statükoya karşı değilse, milli iradenin
gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine
dayanmaktadır. Bu çok sübjektif, iptidai, ilim dışı ve romantik bir
hükümdür. Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından
tayin edilir. Aslında 27 Mayıs öncesinde milli iradeyi saptırdığı sanılan
şahısların hareketleri sebep değil neticedir. Şu halde 27 Mayıs ve ondan
sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına mani olacak değişiklikleri ve
devrimleri acaba getirebilmiş midir. Bunlar yapılmadığı müddetçe 27 Mayıs’ı
hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin
tecellisine imkan bırakılmamaktadır. O manilerin kalkması kişileri yok etmek
ya da ağızlarını tıkamakla değil zinde kuvvetlerin köklü reform diye oy
birliğine vardığı statükoyu değiştirici devrimlerin, reformların yapılmasına
bağlıdır. Bu reformlar gerçekleştirilmemiş, yani halkın gerçek iradesi ile
devletin tutumu arasında ayniyet kurulamamışsa 27 Mayıs öncesi için ileri
sürülen meşruiyetsizlik iddiaları bugün de temelde aynı değeri taşıyor
demektir. Bir diğer ifade ile hadiseleri 27 Mayısa götüren ruh bugün de daha
yaygın daha şuurlu olarak yaşamaktadır.
Biz Anayasayı ihlal, ilga, tağyir ve TBMM'yi ıskat ve
vazifesini men'e teşebbüs etmekle itham ediliyoruz. Şimdi gerçeği biz
anlatalım. Görülecektir ki itham edilmesi gerekenler biz değil, aksine
parlamento ve başkanı ile birlikte onun sorumlu hükümetleridir.
Anayasaya bir göz atalım. 2’nci maddede söyledim.
Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. “Buradaki
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti deyimi anayasa gerekçesinde
açıklanmaya değer. 27 Mayıs öncesinin sosyal ve ekonomik tasarruflara karşı
haykırışını dile getiren 2’nci maddesinin gerekçesini okuyalım:”
“Siyasi hayatının demokratik olabilmesi için iktidarın
karşısında halkın fikrini, reaksiyonlarını, umumi efkara açıklayacak, ortaya
çıkaracak, kanalize edecek, vasıta ve müesseselerin üzerinde siyasal
iktidarların baskısı, vesayeti veya tekelinin olmamasıdır. Bu fasıldaki
siyasi haklar önce siyasi iktidarı halkın serbest rızasına, halkın
muvafakatine dayanmaktadır. Siyasi haklar bu suretle kişi hakları bölümünde
zikrolunan haklarla birlikte Türkiye’deki siyasi rejimin kaynağına halktan
alan bir umumi efkar rejimi haline getirmektedir.
Çağımızın karmaşık sosyal iktisadi dünyası içinde daha
fazla hürriyet ise, iktisadi ve sosyal bakımdan zayıf olan kişileri,
grupları korumak, bunların maddi ve manevi varlıklarını geliştirme
şartlarını hazırlama ve bunlara klasik kişi hak ve hürriyetleri yanında
iktisadi ve sosyal haklar tanımakta kabildir.
Zamanımızın demokratik devleti bu öneme sahiptir.
Devlet hayatı içinde bu himayenin ve hizmetlerin sağlamasını bu alandaki
engellerin kaldırılmasını istemek de sosyal haktır. Türkiye de çağdaş bir
demokrasinin gerçeklerini yerine getirmek bu yolda yürümek zorundadır. Çünkü
tasarı kişinin sadece hürriyeti için değil sosyete içinde bir iktisadi ünite
olarak varlığını devam ettirmeye hakkı olduğunu kabul etmektedir. Tasarı bu
fasılda tanıdığı ve sağladığı iktisadi ve sosyal haklarla sosyal adaleti
gerçekleştirme amacı gütmüştür. İnsana israf olunmaktan mani olunacak
şartlar içinde görmek hakkı tanınmıştır. Fakat yine zamanımızın bir gereği
ve gerçeği olarak iktisaden az gelişmiş memleket olan Türkiye bakımından bir
zaruretle karşılaşılmaktadır. Yüzyılların ihmali sonucu gelişmemiş olan
sosyal ve iktisadi yapımızı kalkındırma... bu da iktisadi, sosyal, kültürel
kalkınma yolu ile devlete bir ödev olarak yüklenmiştir. Devlet bu geniş
kalkınma politikasını milli tasarrufu arttırmak ve yatırımları toplum
yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek sureti ile planlamak
zorundadır. “ferdi mülkiyet, özel teşebbüs ve aile gibi esasları toplumsal
değeri içinde düzenlemiştir” Anayasa tasarısının 2nci maddesinin
gerekçesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin vasıfları dört prensip içerisinde ifade
edilmiştir:
1- Türkiye demokratik bir Cumhuriyettir. Halk idaresi
ve hak idaresine dayanır.
2- Türkiye Cumhuriyeti laiktir.
3- Türkiye Cumhuriyeti hürriyetçidir, insan hak ve
hürriyetlerine dayatılır.
4- Türkiye Cumhuriyeti Sosyal bir devlettir. Sosyal
Devlet fertlere yalnız klasik hürriyetleri sağlamakla yetinmeyip aynı
zamanda onların insan gibi yaşamaları için maddi ihtiyaçlarını
karşılamalarını da vazife edinen bir devlettir.
Her sınıf halk tabakaları için refah sağlamayı
kendisine vazife edinen zamanımızın devleti iktisaden zayıf olan kişileri
bilhassa işleri bakımından başkalarına tabi olan işçi ve müstahdemleri her
türlü dar gelirlileri ve yoksul kimseleri himaye edecektir.
Bu suretle hem insan şahsiyetine hürmet etmek
vazifesini yerine getirecek klasik hürriyetlerin gerçeklerle alay eden bir
mahiyet almasına izni olacak hem de geniş halk tabakalarının refaha
kavuşması sayesinde toplum hayatı için daha verimli olmaları hedefine
ulaşılacaktır. Gerçekten maddi maliye iktisadi imkanlarından yaşama için
zaruri olan gelir kaynaklarından ve o varlıktan mahrum olan halk tabakaları
için klasik hürriyetler yalnız kağıt üstünde parlak fakat boş laflardan
başka bir değere sahip olamaz.
Anayasa gerekçesinin yukarıda sözü geçen birkaç
paragrafı ve bunlara göre yazılmış maddelerin modern devletin görevlerini ve
aynı zamanda uyması gerektiği kaideleri açık olarak saymıştır.
Peki bu maddeler niçin konmuştur? 27 Mayıs öncesinde
klasik hürriyetlerin kifayetsizliği idrak edilmiş ve bunların yanında ayrıca
sosyal ve iktisadi hak ve hürriyetlerin de gerçekleştirilmesi zaruretine ve
modern devlet kavramına uyabilmek için bu maddeler konulmuştur. Anayasanın
gerek gerekçesinde ve gerek kendisinde bu ve benzeri maddelere
rastlanabilir. Yeri geldikçe bazılarını söz konusu edeceğiz.
Şimdi biz eski rejim devrini bir yana bırakıp 27
Mayıs’tan beri fiili rejimin, Anayasa’nın yukarıdaki maddelerinin zaman
bahanesi ile savsaklanması, ya da yok sayılması, halkın anlamayacağı kanısı
ile kamu oyuna maksatlı olarak yanlış aksettirilmeye nasıl cüretle
gidildiğini göstermeye çalışalım. Bu bakımdan biz, karşısına getirildiğimiz
bu mahkemeye memleketi temel maddeleri ile birlikte bir Anayasa Mahkemesi ve
Anayasa’yı gerçekte kimin ihlal, tadil veya tağyir ettiğinin anlaşılmasının
ve gerçek hükümlülerinin karara bağlanmasının bir mahkemesi olarak
görmekteyiz. Sayın Mahkemenin karşısına gelmeleri icap edenlerin şu anda
burada bulunanların olmaması icap ettiğini ispat edeceğiz.
Ulusal irade adı altında iradenin tahakkuna mani
olanlar, Parlamento ve Partiler, Devrimleri ve Atatürkçü gelişimi kendi
menfaatleri karşısında gören, menfaat gruplarıdır
Bu bakımdan ulusal irade adı altında iradenin tahakkuna
kimin mani olmakla gayri meşru hale geldiğinin tarihi tespiti bu mahkeme
huzurunda yapılacaktır. Gerçekten amme efkarı ne gibi vasıtalarla
saptırılır, aldatılır ya da Avrupa basınında Türkiye hakkında kullanılan bir
ifade ile uyutulur. Bunlar yurdun bugünkü ve yarınki yüksek menfaatlerine
karşı tutumları ile:
a) Parlamento
b) Partiler
c) Devrimleri ve Atatürkçü gelişimi kendi
menfaatleri karşısında gören menfaat gruplarıdır.
a) Parlamento
15 Ekim seçimlerinden sonra Anayasa’nın amir bulunduğu
sosyal ve ekonomik engelleri kaldırmak, milli iradenin yollarını açmak ve
onu sözden gerçek hale getirmek yerine, ödeneklerini arttırmak çabası içinde
teşrii vazifeye başlamıştır. Yine eski borçların tecili hususunda Gürsel'in
vetosuna rağmen ısrar edişleri milletçe esefle takip edilmiştir.
Parlamentonun bu tutumu halkın yararına ve iradesine uygun değil, hatta
tamamen aykırı idi.
Bunlar gerçekten milli iradenin temsilcileri iseler,
cumhurbaşkanı seçimi ve hükümetlerin kuruluşunda İnönü'nün başkanlığının
cebre varan ısrarla sağlanması gayretleri karşısında nasıl muvafakat
etmişlerdir ve bunu nasıl millet temsilciliği ile bağdaştırmışlardır.
Parlamento, anayasanın emrettiği reformların yapılması
ve ilkelerinin gerçekleştirilmesi görevlerini yapmakta anayasanın devrimci
ruh ve niteliğinden yoksun kalmıştır. Meclisin devamı, toplanma çalışma
tarzı bu gerçeği ortaya koymaya kafidir.
Buraya, mevcut sistemin nimetlerinden en çok
faydalanmasına rağmen Başbakan’ın seviyesiz sözcüsü ve damadının dergisi
Akis’in 20 Nisan 1963 tarihli parlamentoya karşı en ağır ithamlarda bulunan
nüshasındaki bir parçayı sunuyoruz:
"Bir gün bu parlamentonun bazı mensupları bir hareket
olur da memleketi felakete götürürlerse, mutlaka demokrasiye sahip çıkmamak
suçuyla yargılanmak ve cezaların en ağırına, amma en ağırına maruz
bırakılmalıdırlar" diye başlayan yazı şöyle devam etmektedir:
“Bu milletvekilleri sıkıştıklarında; ‘Memlekette
demokrasi düşmanları var! Memlekette dikta idaresi var!’ diye haykıran
milletvekilleridir. Hiç fütur duymadan, bazılarının yüzleri kızarmadan ..
Halbuki demokrasinin bir numaralı düşmanı kendileridir
ve kendilerine hiçbir müeyyide tatbik etmeyen, o canlarından çok sevdikleri
paralarını kesmeyen, o milletvekilliği sıfatlarını kaldırmayan görevini
ciddiye almayan, görevini yapmayan Başkandır, Başkanlık Divanı
İdarecileri’dir.
Eğer demokrasinin böyle yürüyeceği, eğer demokrasinin
böyle itibar bulacağı bugünkü bir şahsın tarihi omuzları üstünde yükselen
binanın, ondan sonra da, böyle ayakta kalacağı hayal ediliyorsa, feci
şekilde aldanıldığını Türkiye’nin bütün damlarının üstüne çıkıp, haykırmak
lazımdır. O bina mutlaka onun temelini kemirenlerin başına yıkılacaktır.
Türk Milleti ondan kurtulmasını, onu bertaraf edip şimdiki yolda yürümeyi
mutlaka bilecektir. Ve bunun usulü, çaresi kabul ettiğimiz Anayasada
yazılıdır.
Yazıklar olsun gelmeyenlere, yazıklar olsun en ufak
ciddiyetten mahrum bulunanlara, haram olsun kendilerine ve yedi
sülalelerine. Bu fakir milletin cebinden aldıkları, bu fakir milletin ahı
mutlaka kendilerini tutacaktır. Parlamentonun işte bu işlemezliği ve
çalışmazlığı yüzündendir ki bugün dahi gündeminde 180 madde birikmiş
bulunmaktadır. Çünkü Parlamento ulusun ve yurdun bugünkü ve yarınki
menfaatleri ile ilgili kararlar alacakları yerde kişisel ve küçük çıkarların
çözümü peşinde koşan tipteki politikacıların kulisi haline gelmiştir.
Parlamentonun ve Partilerin reformlar ve plan
hakkındaki tutumları, aldıkları kararları, onların kimden yana olduklarının
tarihsel belgeleri olarak kalacaklardır.
Buna sonra temas edeceğiz. Halk adına halk için politik
kararların alınacağı meclisin üstünlüğü cumhurbaşkanı ve başbakan seçimi,
çalışmaz ve işlemez görülen meclisin sık sık ordu ile tehdit edilmesi
gerçekte meclise ciddi hiçbir reformcu teklifle gelmemiş olan hükümetin
meclise karşı kişisel tahakkümü değil de nedir? Bu tehditleri savuranların
halk adına haklı olabilmeleri, halka gerçekten yararlı tasarılarla meclisi
çalışmaya zorlamaları halinde kabul edilebilirdi. Meclis’i, ordu ile tehdit
edip parlamentoda hakimiyet kurmak çabasında olanlar, aslında kişisel
tahakkümleri peşinde koşan demagoglardan başka bir şey değildir.”
Bunun bir misalini yine mahut Akis’in 21 Mayıs’tan
önceki 27 Nisan 1963 tarihli nüshasındaki ‘Ordunun temayülü’ adlı yazıda
bulmak mümkündür.
“İnönü’nün memleketi hem parlamento hem de orduyla
birlikte idare ettiğini görmemek için kör olmak lazımdır.” Bunun anlamı
nedir? Böyle bir durum varsa anayasaya karşı mıdır, değil midir? İnönü
meclis ve orduyu nasıl idare eder ve bu dış basının dahi Başbakan’ın
temsilcisi olarak kabul ettiği, bu dergide nasıl yazılır?
Önceden bunların cevabı verilmeden biz buraya
getirilemeyiz, ya da karşınıza onlarla birlikte oturtuluruz.
Garip olan, Türkiye’de demokrasiye karşı bulunanların
da demokrasiden bahsetmeleridir.
b) Partiler
Elbette partiler, demokratik hayatın kaçınılmaz
unsurlarıdır. Kaçınılmaz bir husus da partilerin, oyları aldıkları kitlenin
iradesiyle aynı yönde hareket etmeleridir. Başka bir ifade ile, partilerle
temsil ettiklerini iddia ettikleri halk iradeleri arasında politik hayatın
her kademesinde görünen (Parlamento dahil) bir ayniyet bulunmasıdır. Bu
ayniyet olmayınca meşruluk kendiliğinden ortadan kalkmakta, Türkiye’de
gördüğümüz aldatma ve uyutma başlamaktadır. Böylece ulusal irade
katledilmektedir.
Hem bu ayniyetten bahsedilip hem de şef hakimiyeti
hüküm sürüyorsa (bunun misalini sayın yargıçlar hatırlarlar.) halkla
parlamento arasında ayniyet nasıl olacaktır? Garip olan, Türkiye’de
demokrasiye karşı bulunanların da demokrasiden bahsetmeleridir.
Acaba sayın yargıçlar, böyle bir ayniyetin sosyal
gruplar itibariyle tezahürüne imkan verilip, yol açılıp, kamu oyunun ortaya
çıkmasına ve onun en yüksek seviyede bir politik karar haline gelmesine,
1946'dan 1960'a kadarki dönemi bir yana, 27 Mayıs'tan zamanımıza kadar
aldatılmadan çalışıldığına kani midirler?
Bu aldatmanın tezahürleri değişiktir. Biz aşağıda, daha
önce bahsettiğimiz ayniyetin tezahürüne yol vermeyen kurumlardan ve
davranışlardan söz edeceğiz.
Sosyal ve ekonomik hakların halk tarafından elde
edilmesini sağlayacak zinde kuvvetlerin temel reformlar dediği reformlara
kimler engel olmaktadır?
c) Devrimleri ve halkçılığı kendi çıkarları
karşısında gören politik, ekonomik ve sosyal menfaat grupları
Biz bahis konusu sosyal grupları, doğrudan doğruya
ortaya koymayacağız. Yalnız şu soruyu soracağız: Anayasanın klasik
hürriyetleri yanında ulusal iradenin tecellisi için adeta emrettiği sosyal
ve ekonomik hakların halk tarafından elde edilmesini sağlayacak zinde
kuvvetlerin temel reformlar dediği reformlara kimler engel olmaktadır?
Toprak reformu, vergi, eğitim reformu ve diğer reformlar aleyhinde
çalışanlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu hakkında Türk halk oyunda, bu
arada sayın yargıçlarda inancın tam olduğundan şüphemiz yoktur. Bir çok
çevrelerce ısrarla propagandası yapılmasına rağmen uyutucu, aldatıcı, vaat
edip unutturmaya çalışan CHP'nin yöneticileri bu gruplara dahildir.
Olumlu bir toprak reformu, hem sosyal adaleti ve onunla
birlikte hem de azından büyük fakat aç ve çıplak anadolu halkını besleyecek
ölçüde istihsal artışını sağlayacak toprak reformu nerede?
Kaderine bırakılmış Anadolu’da küçük topraklar büsbütün
küçülürken, ekonomik bir istihsal ünitesi olmaktan çıkarken, büyük
toprakların daha da büyüdüğünü görüyoruz
Nüfusu gittikçe artan Anadolu'nun halkının huzurunda
söz etmek, sayın yargıçlar güç değil midir? Hele yaşamak, barınmak
imkanından gittikçe mahrum kalan bu halk kitlelerinin büyük şehirlere
akarak, hemen de yarısına yakın kısmını kaplayan gecekondu inşaatının
durdurulmasını, yasaklanmasını isteyen yönetici zihniyet, Türkiye’nin
davalarını anlamanın ötesinde olanların zihniyetidir. Bugünkü tutumla
gecekonduların artmasının kaçınılmazlığını anlamayanları ve onların
getirdiği problem karşısında anlayışsız olanları, özellikle bu gibi konulara
derinden bakanları tarih önünde itham edenleri tarih önünde en büyük vatan
haini olarak gösteriyoruz. Çünkü inanıyoruz ki temel reformlar, bu ve diğer
konuların önüne geçtiği takdirde meselelerimiz çözülecektir. Daha açık bir
ifade ile netice yerine sebeple uğraşıldığı takdirde çözülecektir.
Anayasa'nın sosyal devlet prensibini, sosyal adalet
ilkesinde buluyoruz. Daha doğrusu bu ilkenin; geri kalmış bir memleket
olduğumuz için, sosyal adalet için kalkınmak prensibinde kristalleştiğini
görüyoruz. Zaten anayasaya dayanarak hazırlanmış bulunan plan hedef ve
stratejisinin gözüyle sosyal adalet içerisinde kalkınmadır. Oysa planın
gerektirdiği amme hizmetlerini ve kalkınmayı sağlayacak olan vergiler geniş
fakir halk kitlesine yüklenmiştir.
Son kanunlarla tenkitlere cevap vermek amacıyla
vergileme alanına sokulan tarım gelirlerinden alınan vergilerin hasılatı
kırk elli milyon liradır. Bunun alınabileceği de şüphelidir. Bu şüpheyi
izhar eden Tarım Bakanı Mehmet İzmen'dir. Oysa zaten öbür gruplara vergi
yükü esasen ağır bulunan devlet memurlarına yüzde onbeşlik zamdan alınacağı
kesin vergi 100 milyon liradır. Yalnız bu misal dahi parlamentonun ve onun
sorumlusu bulunan hükümetinin zihniyetini ve kimleri koruduğunu, sosyal
adalet ilkesiyle nasıl alay ettiğini gösterir. O ilke yeni anayasanın milli
iradenin tecellisinde klasik hürriyetlerin yetersizliği sebebi ile ortaya
çıkardığı sosyal devlet prensibinin ifadesinden başka bir şey değildir.
Şimdi Anayasa’nın bazı maddelerinden söz edelim:
Madde 61 - Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere
mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.
Yalnız bu madde bile açıkça göstermektedir ki,
Parlamento ve hükümet Anayasaya karşı tutumdadır.
Başka bir madde:
Madde 129 - İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma plana
bağlanır. Kalkınma bu plana göre gerçekleştirilir. Devlet planlama
teşkilatının kuruluş ve görevleri planın hazırlanmasında, yürürlüğe
konmasında, uygulanmasında, değiştirilmesinde gözetilecek esaslar ve
bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesini sağlayacak tedbirler özel
kanunla düzenlenir.
Gerçekte ise plandaki kamu harcamalarına yeterli kaynak
bulmak için başvurulan tedbir, plan hedef ve stratejisindeki genel amaçla
çatışmaktadır. Söz konusu tedbirlerle bir yana atılan sosyal adalet şeklen
ve çevreyi uyutmak için plan hedef ve stratejisinde muhafaza edilmiştir.
Öyleyse plan araç ve hedefleri arasında kesilen irtibat ile planın bütünlüğü
açıkça bozulmuştur.
Kendi çıkarları için Anayasa'yı hukuki yollarla
değiştirmeye lüzum görmeksizin, fiilen çiğneyenler kimlerdir?
Türkiye de inceleme yapan Amerikalı profesörün (Prof.
Enos'un) de Anayasa'ya aykırı tedbirler dediği bu tasarruflar kimin için ve
yoksul Türk halkının hangi grubunun yararına yapılmıştır? Bizim
anlayacağımıza göre kendi çıkarları için Anayasa'yı hukuki yollarla
değiştirmeye lüzum görmeksizin, fiilen çiğneyenler kimlerdir? Veya bu amaçla
hangi güçleri alet olarak kullanmaktadırlar? Yerli plan uzmanlarının
istifalarının, hele planın hazırlanmasına başkanlık eden dünyaca tanınmış
Prof. Tinbergen'in fiili münasebetinin kesilmesi sebebi nedir? Ulusal irade
adına oynanan oyun burada da sırıtmaktadır. Özünden veya Anayasa'dan kopmuş
bir plan sadece demagogların propaganda aleti olabilir.
Ekonomik ve sosyal münasebetler bakımından
parlamentonun ve onun sorumlu hükümetinin, Türk Ulusu’nun bağımsızlığı bir
yana, uluslararası hukuka dahi aykırı olan kromit olayındaki tutumu hayrete
şayandır.
Olay, neden uzatıldığını bilmediğimiz sebeple bir
davanın konusu iken yerli bir firmanın bir Amerikan firmasına olan borcuna
ait bir anlaşmazlığı, mahkemelerde halletmek yerine parlamentoda karar
aldırıp ödemeyi, zaten adil vergileme altında bulunmayan halka yüklemesi,
utanılacak bir olay değil de nedir? Bu şirketin avukatının eski bir CHP
İstanbul İl Başkanı oluşu politika ve ekonomik menfaatlerinin işbirliğini
iyi açıklar. Biz bu tablo hakkında sadece bir soru soracağız ve onunla
yetineceğiz. Amerikalıların yardım yaptıkları memleketlerden özel
alacaklarını tahsil edebilmek için çıkardıkları bir kanuna dayanarak
yapılmış bir Amerikan talebi karşısında Türk Hükümeti’nin bir itirazı olmuş
mudur? Olay sırasında bazı şikayetlere karşılık böyle bir tutum
açıklanmadığına göre itiraz yok sayıyoruz.. Ve iddia ediyoruz ki;
kapitülasyonların ekonomik ve politik sonuç olarak milli bağımsızlığımızı ve
haysiyetimizi nasıl darbelediğini bilen bizler, bugün burada bu
yöneticilerin nereden nereye geldiklerini büyük üzüntü ile gördük.
Bütün bunların altında nüfuz ticareti, soygunlar,
akraba kayırmaları yatmakta ve ekonomik, politik münasebetleri ile,
basınıyla, diğer müesseseleri ile halkın gerçek iradesinin dışında hatta
karşısında kalınmaktadır.
Şimdi soruyoruz:
Bu şartlar altında 27 Mayıs öncesi statükoyu koruma,
hatta restore etmek rolünde olan Başbakanla, parlamento, büyük halktan yana
mı, yoksa onun karşısında mı? Halkın ve yurdun gerçek çıkarının
gerçekleşmesine kimler engel olmaktadır? Kimler o engel olanların
savunucusudurlar?
Politikası böyle, ekonomik tutumu böyle olan bir
yöneticiler kadrosunun Türk yurduna armağanı sadece sosyal dengesizlik ve
huzursuzluk olacaktır
Bu huzursuzluğun ulusal güvenliğe ve savunmaya nasıl
zaaf ve kötülükler getireceği açık değil midir? Soruyoruz: bu dengesizlik ve
huzursuzluk artmakta mıdır? Ağırlaşmakta mıdır? Bunları giderecek gerçek
tedbirleri almak yerine sonuçlarla uğraşan kadro vatan ihanetinin içinde
midir, değil midir? Anadolu’nun ve büyük şehirlerin yoksul halkı milli
savunmaya milli bağımsızlığa ne derece hizmet edebilirler. Burada
efsaneleri, devrini tamamlamış sloganları ve tükenmiş kişileri bir yana
bırakıp gerçeğe inmenin yeri ve tarihi zamanıdır.
İşte biz ulusal iradenin gerçekten tecellisi için ona
engel olan politik, ekonomik ve sosyal münasebetleri ulusun çoğunluğu lehine
ortadan kaldırmak istiyorduk.
Bu münasebet yarın mutlaka koparılacaktır. Bu koparmayı
kimlerin aracılığıyla yapacaktık? Kafasıyla yeni nesil Atatürk’ün
Cumhuriyet’i emanet ettiği, aslında halkın mutluluğunu sağlamayı tavsiye
ettiği gençlik ile yapacaktık. Daha doğrusu onlar yapacaktı. Bu şüphesiz dar
anlamıyla gençlik değil, yurdun her yanında, her kesiminde düşüncesiyle ve
yapıcılığıyla devrimci olan zinde güçtür.
Yukarıda özünü meşruiyete dayanan savunmamız
hafifletici sebep bulma çabasını ifade etmez. Onlar haklılığımız, daha
doğrusu meşruluğumuzun kısa ifadeleridir. Bu sebeple tarihi mahkemeden
tarihi beraat kararını istiyoruz. Fakat asıl beraatı tarihin hükmüne
bırakıyoruz. Siz de mutlaka, değişip-gelişecek gerçek ulusal irade
egemenliğinin hakim olacağı, Türkiye tarihinde yerinizi vereceğiniz kararla
belli etmiş olacaksınız.”
TALAT AYDEMİR’İN SAVUNMASI
Talat Aydemir de savunmasında olayların tarihi
gelişiminini ve olayları anlatır. Anılarında da bunu anlattığı ve tekrar
olmaması için savunmasının tamamı yerine gereken kısımlar verilmiştir.
“20-21 Mayıs 1963 İhtilali’nin Harekat Planı (Ankara
için)
Bunu açıklamaktan maksat, mahkemenin Türk tarihine
intikal edeceğindendir. Bütün teferruatıyla doğru olarak bilinmesi gerekir.
İleride nasıl olsa tarihçiler, kritiğini yapacaklardır. Aynı zamanda
sanıklar dahil, her hususta aydınlanılmış olur.
Ankara’da Harekata Katılacak Birlikler
1. Kara Harp Okulu.
2. Zırhlı Birlikler Okulu Tank Taburu.
3. 28 inci Tümen 229 ncu Piyade Alayı.
4. Muhafız Alayı Süvari Grubu.
5. Genelkurmay Kışla Kumandanlığı.
6. 28’ nci Tümen Topçu Kumandanlığı.
7. Merkez Kumandanlığı Trafik Kıt'ası.
8. Jandarma Okulu ve Jandarma Muhafız Kıt'ası.
9. Ordu donatım Başkanlığı Ana Depolar Muhafız
Taburu.
Harp Okulu:
a) Sekiz piyade bölüğünden ibarettir. Bir bölük
bindirilmiş olarak ilk anda hareket edecek, bir takımını, giderken
Genelkurmay ve Hava Kuvvetleri karargahı önünde bekleyen tankları takviye
edecek ve hava kuvvetleri karargahını zaptedecek. Geri kalan iki takımı ile
doğru radyoevi’ne giderek orada bulunan tankların ve radyoevi’nin emniyetini
sağlayacak.
b) Beş piyade bölüğü bütün bakanlıkları (MSB
hariç) dıştan kuşatarak emniyete alacak. Genelkurmaydaki Kışla
Kumandanlığındaki kıt'alarla teması muhafaza edecek.
c) Geri kalan iki piyade bölüğü Harp Okulunda
ihtiyat olarak kalacak, İhtilal Karargahının iç ve dış emniyetini
sağlayacak.
Tank Taburu: İlk anda taburda hazır kıt’a olarak
bekleyen 5 tank hemen harekete, 229 ncu piyade alayının yanındaki yoldan
süratle geçerek 3 tank ile radyo evine gidecek 2 tankı Genelkurmay ve Hava
Kuvvetleri Karargahı yol kavşağında mevzilenecek.
Bunun arkasından süratle çıkacak 5 tank daha Kızılay,
Amerikan Sefareti ve Çankaya’ya çıkan yol kavşağı arasında serpiştirilerek
mevzilenecektir. Taburun geri kalan tankları Harp Okulu’nun yanındaki
arazide ihtiyatta kalacak. Bütün tanklar Harp Okulu talebesi ile takviye
edilecek.
229 uncu Piyade Alayı: Bir piyade bölüğü ile Yonca
Yaprağı mevkiinde, bir piyade bölüğü ile Etimesgut- Yenimahalle yolunda, bir
piyade bölüğü ile Kömür Satış Depoları ile Hipodrom arasındaki köprü
civarında ve iki piyade bölüğü (bindirilmiş olarak) Gazi Çiftliği’nde
ihtiyatta kalacak. Alayın vazifesi Ankara’ya giren ve çıkan yolların
kapanarak emniyette bulundurulması.
Muhafız Alayı Süvari Grubu: Yıldırım Beyazıt
Meydan-Etlik yol kavşaklarını emniyet altında bulunduracak, halkın şehre
inişini önleyecek.
Genelkurmay Kışla Kumandanlığı: Genelkurmay ve M.S.B.
binalarını dıştan kuşatacak, içeriye kimseyi sokmayacak ve bir kısım kuvveti
ile genelkurmay yakınındaki tankları harbiyeliler gelinceye kadar emniyette
bulunduracak, jandarma kuvvetleriyle Bakanlıklar bölgesinde bulunan Harp
Okulu birlikleriyle irtibat yapacak, Genelkurmay telsiz ve telefon
irtibatına hakim olacak. (İhanet edilmiş ve vazife hiçbir şekilde
yapılmamıştır..) .
28 inci Tümen Topçu Kumandanlığı: 28 inci Tümen
bölgesini emniyette bulunduracak, garnizon bölgesine kimseyi sokmayacak ve
dışarıya hiçbir birliği bırakmayacak ve Çubuk yolunu kesecekti. (28 inci
Tümen Topçu Kumandanlığından planı bilen Top. Yzb. Metin Sürek ihanet etmiş
vazife yapılmamıştır.) Bu kıt'a sabaha karşı anons değiştikten sonra da
karşı kuvvet olarak kullanılmıştır.
Merkez Kumandanlığı Trafik Kıta’sı: 23.30 da harekete
geçip, radyoevi civarını ve ilk gelen tankları Harp Okulu bindirilmiş bölüğü
gelene kadar emniyete alacak ve müteakiben Büyük Postahane ve Telefon
İdaresini koruyacaktı. 591 kişiden ibaret olan bu kıt'a kumandanı P.Bnb.
Necmi Acar'a radyoda okunacak anons o gece saat 21 de teslim edildiği halde
ihanet ederek gelmemiş, ihtilalin birinci derecede, kaybedilmesine sebep
olmuştur.
Jandarma Okulu ve Jandarma Muhafız Taburu: Vazifesi
Saraçoğlu mahallesini dıştan kuşatarak Genelkurmay Kışla Kumandanlığı
birlikleriyle teması muhafaza etmek, Radyoevi elektrik santralı - trafo
merkezlerini emniyette bulundurmak, şayet Etimesgut verici istasyonunda
radyo neşriyatına mani olunursa trafo merkezinden cereyanı kesmek (Vazife
hiçbir suretle yapılmamıştır.)
Ordu Donatım Başkanlığı Ana Depolar Muhafız Taburu:
Vazifesi Tandoğan meydanı yol kavşakları ve istasyon civarı yollarını
emniyette bulundurmaktı. (Vazifesini yapmamış, değişen anonstan sonra karşı
kuvvet olarak hareket etmiştir.)
Üçüncü Ordu: Harekatı bütünü ile tasvip edecektir.
Hava Kuvvetleri: Harekatın başladığı saatte Ankara’daki
harekatı Merzifon üssünden ve Mürted'den kalkan uçaklarla İstanbul’daki
harekatı Bandırma’dan kalkacak uçaklarla moral bakımından destekleyecek,
radyo anonsu ile de Eskişehir, Balıkesir, Diyarbakır, Konya üsleri harekatı
tasvip ederek verilecek vazifeleri kabul edeceklerine dair söz vermişlerdi.
HAREKAT NEDEN KAYBEDİLDİ?
Talat Aydemir:
Harekatın başlama zamanı bütün birlikler için saat
23:30 idi. O saatte Hava Kuvvetleri’nden söz verilen uçaklarla İstanbul ve
Ankara üzerine gelinmiş olacaktı.
Maalesef havacılar, anlaşmanın hiçbir hususuna riayet
etmemişler, 22 Şubat 1962 harekatından daha kötü bir vaziyette ihanet
etmişlerdir.
Harekata katılmak için daha önceden plana vakıf olarak
vazifeye başlayan kıtalar cesaretleri, vazife yapma güçleri nispetinde
harekat bitinceye kadar şerefle çarpışmışlardır.
Muvaffak olamamanın yegane sebebi radyonun ilk bir saat
sonra değiştirerek Yb. Ali Elverdi tarafından yapılan beyanattır.
Bu beyanat üzerine harekata katılan kıt'alardaki bazı
subaylar demoralize olarak kıtalarını ve silahlarını terk
etmişlerdir.İkincisi de harekata katılacak bazı birlikler, garantili ve
emniyetli hareket etmek için civardaki kıt'aların kendilerinden evvel
çıkmalarını beklemişler, harekat planına göre verilen hedeflere gitmekten
çekinmişlerdir.”
HAVA KUVVETLERİ’NİN GELENEKSEL DAVRANIŞI:
Talat Aydemir:
Hava Kuvvetleri: ‘Böyle ihtilal hareketlerinde biraz
geç hareket edildiği takdirde, muvaffakiyetsizlik anında meydana çıkmalarına
imkan olmadığı için daima son anda, hareket muvaffak olursa havada iyi geçit
resmi yapılır, muvaffak olunmaz ise karşı kuvvetmiş gibi ateş etmekle
hükümet kuvvetlerine sadık görünülür’ prensibi onlarca esas olduğu için bu
harekatta da aynı rolü kolaylıkla oynayabilmişlerdir.
Ve 21 Mayıs sabahı güneş doğduktan sonra uçmuşlardır,
fakat harekatın sonu gelmişti. Ankara şehri içinde sokak harekatı devam
ediyordu. Havadan ateş açılmasına hiçbir sebep yoktu. Genelkurmay o gece
tutmuş olduğu ceride yüksek mahkemeden okunduğu zaman Hava Kuvvetleri
Kumandanı’na ateş açılmaması için emir verilmiş olduğunu gördük.
HAVA KUVVETLERİ’NİN HARBİYEYİ TARATMASI
Buna rağmen Hava Kuvvetleri Kumandanı Korg. İrfan
Tansel bizzat inisiyatifi ile hareket ederek Mürted’den kaldırttığı iki F-36
uçağına saat 5.30 sıralarında kara birlikleri üzerine şehrin içerisinde
ateş açtırmış ve tarihte ilk defa Kara Harp Okulu bu iki uçak tarafından
makineli tüfek atışları ile taranmıştır. Hava Kuvvetleri’nin tarih boyunca
bu lekeyi silmelerine imkan yoktur. (22 Şubat 1962 de Hava Kuvvetleri
tarafından Harp Okulu’nun mekanizmalarının toplanması hadisesi meselesine bu
hareket benzemez)
Adlî Tıp raporlarının tetkikinde şehitlerin yüzde 99’u
Hava Kuvvetleri uçaklarının 17,2’lik makineli tüfek mermileriyle
vuruldukları anlaşılmıştır.
NEDEN “İHTİLALCİ BİRLİKLER” KAN DÖKMEDİ?
Talat Aydemir:
Bizler ihtilalci idik. Ama kana, cana susamış
ihtilalci değildik. Kardeş kanı dökmek için ayağa kalkmamıştık. İsteseydik,
gerek 22 Şubat ve gerekse 21 Mayıs 1963 de Ankara’da taş taş üzerine
bırakmaz, derya gibi de kan akıtırdık.
21 Mayıs 1963 gecesi güneş doğuncaya kadar mecbur
kalınan yerlerde ateş teatisi olmuştur. Ama zannediyorum ki, bir ölü veya
birkaç yaralıdan ileri geçmemiştir. Acaba Kara Ordusu mensupları ellerindeki
silahları, kullanmasını mı bilmiyorlardı? Asla. Kendilerine mecbur
kalınmadıkça (O da ancak nefsi müdafaa halleri hariç) hiçbir surette ateş
açılmayacak emrime harfiyen riayet etmişlerdir.
Mecbur kaldıkları zaman dahi namlularını ekseriya
havaya tutmuşlardır. Bu bir vakıadır. Yoksa sabahleyin binlerce şehit ve
yaralı olması icap ederdi. Bizler iyi niyetli ve medenî ihtilalciler idik.
Hırs ve mevki için çarpışmıyorduk. Tamamıyla kontrollü hareket ediyorduk.
Benim bu hususta şahsen prensibim ve görüşüm şu idi. İhtilal öncesi de bu
ana fikrimi, benimle temas eden herkese ve bilhassa genç subaylara aşılamaya
çalıştım.
Genç subaylarda şu fikir hakimdi. ‘Albayım ihtilal
kansız olmaksızın olursa 27 Mayıs gibi başarısız olur. 22 Şubatta da siz
kimseye kıymadınız. Bu sefer böyle hareket etmeyelim’ diye ısrarla
yalvarırlardı. Ben hayatta şuna inanmıştım. Evet ihtilal kansız olmaz, fakat
bence ihtilalin kanı, hareket gecesi şehir içinde harekata katılanların
rasgele adam öldürmeleri değildir.
Harekat muvaffak olduktan soma hükümetin çıkaracağı
kararname ve kanunlara, yasaklara riayet etmeyenlere tatbik edilecek
cezalarla, kan akması icap ediyorsa akıtılabilir. Bu fikri devamlı surette
aşılamışımdır. Semeresini de 22 Şubat 1962 de tam olarak, 21 Mayıs 1963 de
kumanda ettiğim kıt'alarda da arkadaşlarımın sayesinde yüzde 99 nispetinde
görmüşümdür.”
“X” GÜNÜ
Talat Aydemir savunmasında vurguluyor:
“Bizler 27 Mayıs’ın hazırlayıcısı, yapıcısı ve
koruyucusuyduk.
Bu eser bizlerindir. Bizler 27 Mayıs’ın sahte
koruyucularından değiliz. Eserimizin hedefine varması için her türlü çareye
başvurarak, yaşadığımız müddetçe ne lazımsa yapmak mecburiyetinde idik.
1956 senesinde bu dava için baş koymuş ve yemin etmiştim.
Eserin yıkılışı ve hedefinden uzaklaştırılması ve hele
intikam hisleriyle her gün biraz daha tahrik edilmesine türlü türlü siyasî
kombinezonlarla inkar edilişine seyirci kalamazdım.
Harekat muvaffak olsaydı, bir kere 27 Mayıs 1960
İhtilali’nin memlekete getirmiş olduğu bütün hatalar peyderpey düzeltilecek
ve o hataların yapılmamasına azamî gayret sarf edilecekti.
Gerçek demokrasiye gidiş yolları açılacaktı
Bizler ne asiyiz ve onların anladığı manada isyancıyız.
İsmet Paşa demokrasisine son vermek üzere Silahlı
Kuvvetler’in iştirakiyle ayağa kalkan insanlarız.
Hedefine varmamış ihtilaller, yüzde 100 zaman
fasılalarıyla tekrar edilir. Canlı misali 27 Mayıs 1960 sonrası, 13Kasım
1960, 6 Haziran 1961, 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963 ve istikbalde (x) günü.”
Talat Aydemir savunmasını ölümünü istiyerek bitiriyor.
“Şu üç sebepten dolayı ölümü tercih ediyorum:
1) Bir fikre, bir ideale inanmıştım. Bunun
sürükleyicisi idim. Bu uğurda inandığım bir dava olduğu için 1956 senesinde
baş koymuştum. Artık verme zamanı gelmiştir. Çünkü : Bir lider kendisine
inanıp, arkasından ölüme gelenleri en iyi tatbiki misali, bir dava, bir
ideal, bir fikir uğrunda, icap ettiği zaman,nasıl ölüneceğini göstermelidir
ki, geriden süren kökler, bu fikrin,bu idealin sönmemesi için çalışmalara
gayelerine ulaşabilsinler. İşte bu vazife de, bu anda bir lider olarak bana
düşüyor.
2) İkincisi... Bu ideal uğrunda şimdiye kadar
benimle birlikte çalışan bazı arkadaşlarımın, büyük hadiseler ve büyük
tehlikeler karşısında nasıl sarsıldıklarını, mahkeme huzurunda mikrofon
başında nasıl küçüldüklerini gördüm. Kimlerle ölüm yolculuğuna çıktığımı
anladım. Manen yıkıldım.
3) Üçüncüsü... Türkiye’nin kalkınmasını, ideal
bir devlet haline gelerek vatandaşlarımın, hakikî manada hukuk nizamı içinde
yaşayarak, refaha kavuşmasını ve muasır devletler seviyesine yükselmesi için
hiçbir karşılık beklemeden hizmet etmek üzere 1956 senesinden beri en
tehlikeli mücadelelere girdim.Göğüs gerdim.. Muvaffak olamadığım gibi de
halen Türkiye’de değişen bir şey de göremedim. Memlekette gününü gün etme
zihniyeti devam ettikçe bunun da tahakkukuna artık inanmıyorum.
Bu şartlar içinde yaşamayı füzulü görüyorum. Ölümden
hiçbir zaman korkmadım. Şimdi de korkmuyorum. Hayatta şerefimle yaşadım.
Şerefimle mücadele ettim.. Yılmadım.. Evlatlarıma bırakacağım en kudsî miras
da eğilmeden, şerefimden kaybetmeden ölmektir. “