10
Düğünün ardından
yeniden Karaman'a döndüler. İlhan, Mustafa'nın evine, Esma Fethi'nin ailesinin
yanına yerleşti... Fethi'nin annesi, babası ve ablası Nefıse'yle birlikte
oturuyorlardı. İhsan ile Nezahat ise evlenip uçmuşlardı yuvadan...
Bahçe içinde bir
bağ eviydi. Avludan girenleri bir dut ağacı karşılardı. Ev halkı, ağaca tırmanma
gereği duymaz, pencereden uzanan dallardan dut toplardı. Mutfak ve tuvalet
avluya açılıyordu. Evin alt katındaki odada Mehmet Hamdi Bey ile Halime Hanım
kalıyorlardı. Merdivenler iki yatak odasının bulunduğu üst kata çıkıyordu. Üst
kattaki odalardan biri Esma ve Fethi için hazırlanmıştı. Diğer oda evin büyük
kızı Nefise'ye aitti.
Nal sesleri Esma
için yıllardır ağabeyinin eve gelişlerinin habercisi olmuştu. Artık nal sesleri
ona kocasını getiriyordu. Fethi, sabahları görevine atla gider, öğle yemeğinde
evde olurdu. Yemekten sonra nal sesleriyle uğurlanır, akşam oldu mu nal
sesleriyle karşılanırdı...
Atının
dizginlerini eline verip, "Sür sürebildiğin kadar" diyen, düşündeki kızla
evlenen Fethi mutluluğu soluk soluğa yaşıyordu, Esma'nın kendisi için içi nasıl
titriyorsa, annesinin ve ablasının da öyle titriyordu.
Hep böyle olurdu.
Çok sevilenler paylaşılamaz, sevilmenin bedelini, kendisini sevenlerin arasında
kalarak öderlerdi. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı Esma ile annesi ve ablası
arasında... Fethi, idare etmeye çalışıyordu durumu... Bir yanda gönlünün kadını;
iyi niyetli, sevecen, sevmelere doyamadığı Esma... Öte yandan canından can
aldığı; sevgisine sınır tanımayan ana... Fethi, bir nesini avutmaya, bir
Esma'nın gönlünü almaya çalışıyordu:
“İdare et.
Annemler Karaman'a tayin olduğumda bekâr olduğum için benimle gelip buraya
yerleştiler. Nasıl olsa bir gün Karaman'da görev sürem bitecek, o zaman kendi
evimiz olur."
Onun başını,
elleri arasına alıp, gözlerini gözlerine çevirir, ikisinin gözleri karşılaşınca,
bakışları derinleşir, kim bilir hangi uçsuz bucaksız duygulara ulaşırlardı?
Fethi'nin gözlerinin derinliklerinde bir yerde onun acıyan yerinin yansımasını
bulur, sarılıverirdi Esma kocasına...
Bir kadın en çok
sevdiğine gücenir. Ve bir kadının sevdiğinden şımartılmayı en çok beklediği an,
ondan bir parçayı içinde taşıdığı andır. Belki söyleyemezler ama, henüz doğmamış
çocuklarıyla birlikte, sevdiklerini de canında taşır kadınlar. Gerçekten
sevdiklerinde... Esma için de öyle oldu. Evlendikten altı ay sonra hamile
kaldığını anlamıştı. Kalsın! Sevindi... Fethi çocuklan çok severdi. Yüreği
kocamandı onun. Kim bilir kaç çocuğu sığdırırdı içine, coşar taşardı kuşkusuz...
Yanılmamıştı...
Ama bu coşku da, evdeki kırgınlıkları bitirmemişti. Esma, bir akşam yalnız
kaldıklarında, yüreğine tıkıştırdıklarını sitemle döktü kocasına. Fethi, "Ne
yapayım" demişti, "biriniz karımsınız, biriniz annem." Yetmemiş, o gerginlikle,
biraz da sertçe söylemişti son sözünü:
"Taraf tutamam
ikiniz arasında!"
Ertesi gün,
kendisini ziyarete gelen İlhan'ı görünce, Esma'nın gözyaşları seller olup
boşaldı. İlhan, eve döndüğünde aklı Esma'daydı. Mustafa gelince, "Bugün Esmalara
gittim" dedi. Mustafa ilgisini yöneltti hemen: ,
"Nasıldı, ne
yapıyordu?"
"İyi değil...
Ağlıyordu..."
İlhan, Esma'nın
anlattıklarını Mustafa'ya aktardı.
Esma'nın
gözlerinden dökülen yaşlar, Mustafa'nın yüreğine kor gibi düştü. Onun yüreğine
tıkıştırdığı öfke, ağabeyinin yüreğine doğru yol aldı.
"Kalk İlhan" dedi,
"gidip Esma'ya bakalım."
Mustafa, akşam
Esma ve Fethi'ye birlikte dolaşmayı önerdi. Konuyu Fethi'nin ailesinin yanında
açmak istememişti. Dışarıya çıktıklarında, Mustafa, kestirmeden konuştu:
"Esma'yı
götürüyorum..."
Fethi, dünyanın
başına yıkıldığını sandı. Onun şaşkınlığı ne kadar büyükse, Mustafa'nın kararı
da o kadar kesindi.
Esma, ağabeyi ve
yengesiyle birlikte uzaklaştı. Fethi, karanlıkta yapayalnız kaldı. Evine
dönerken, yüreği kabul edilemez bu durum karşısında, kafese konmuş bir kuş gibi
çırpınıp duruyordu Kapıdan girdiğinde onun oynayan yüz kasları ürküttü ev
halkını. İçinden geçenleri saklamayı bilmediği kadar küsmeyi de bilmezdi.
Harfler acı oldu dilinde, gözyaşlarıyla karışıp, söz oldu. Halime Hanım'ın
yüreği bir başka sarsıldı oğlunun haline... "Yarın gidersin oğlum" dedi, "gider
konuşursun, getirirsin karını…”
Fethi günlerce
Mustafa'nın kapısını çaldı ama durum değişmedi. Her akşam eve aynı acıyla
döndü...
Esma'sız olmaz!.. Sevgisi, kendisinden
büyük Esma; kavgayı, kini bilmeyen Esma... Hiç olmayan kinine inat, kırılganlığı
büyük Esma... Bırakma sevincimi kursağımda. Sevincim ikimizin canından can
bulanadır. Sen ol, bebeğimiz olsun. Sen olmayınca, sevinçler de yok...
Yılmadı, yeniden
konuştu Mustafa'yla:
"Bir hata yaptım.
Söz veriyorum, bir daha kırmam onu."
Mustafa, Esma'nın
ezilmesine izin veremezdi ama Fethi'yi de severdi.
Bu çocuğun sözü sözdür. Merttir,
dürüsttür... Bu işi uzatmak kardeşime de zarar verir...
Sonunda, "Bu ev
yeterince büyük. Sen de burada kal" diye araladı kapıyı.
Fethi,
Mustafalarda kalmaya başlamıştı. İki ev arasında mekik dokuyordu. Ne anadan, ne
yardan vazgeçemiyor, kimseleri kırmaya kıyamıyordu. O günlerde, "Annesine
babasına sahip çıkmayan, kendisine emek verenleri tepen bir erkek, karısına,
çocuklarına hiç sahip çıkmaz" demişti.
Fethi'nin bu
sözleri, yıllarca Esma'nın da Mustafa'nın da çocuklarına öğüdü oldu...
Evler ayrılınca
kırgınlıklar da son bulmuştu. Hafta sonlarında kimi zaman Mustafa'nın, kimi
zaman da Mehmet Hamdi Bey'in evinde bir araya geliyorlardı. Fethi'nin anne ve
babası geldiğinde Mustafa ve Fethi bahçede mangal yakarlardı. Sonra da Mehmet
Hamdi Bey ve Halime Hanım şerefine kahve cezvesi mangala sürülür, köpük köpük
kahve, fincanlardan taşmadan ikram edilirdi.
Esma çocukluğundan
beri ata binerdi, İlhan da düşe kalka öğrendi. Dördü atlarına binip, köyleri
dolaşır, köylülerin dertlerini dinlerlerdi. Gezinti dönüşlerinin uğrak yeri,
Mehmet Hamdi Bey'in evi olurdu. Mehmet Hamdi Bey, diğer çocuklarından istediği
şeyi,Fethi'den de istedi. İlk çocuklarının adı "gül”le başlayacaktı.
Esma'nın
hamileliği, Türkiye'nin yeni bir yol ayrımına girdiği sürece denk gelmişti.
Emekli Yüzbaşı Mehmet Hamdi Bey, Teğmen Fethi, Yüzbaşı Mustafa, CHP'den kopup
DP'yi kuran Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan'la
ilgili gelişmeleri tartışıp duruyorlardı. 1946 yılının temmuz ayında yapılan ilk
çok partili seçimlerde onların gönlü yine CHP'den yanaydı. Aslında seçimlerin
1947 yılında yapılması gerekiyordu. CHP bu ilk çok partili seçimin tarihini öne
çekmişti. Erken seçim kararına itiraz eden DP teşkilatlanmasını
tamamlayamadığından seçime Türkiye çapında katılamadı ve 465 milletvekilliğinden
62'sini kazanabildi. Seçim sonuçları tartışmalı oldu.
Seçimlerden sonra
Fethi'nin ailesi Karaman'dan ayrılıp İstanbul'a, Nezahat'ın yanına gidince, Esma
ve Fethi de iki odalı bir ev kiralayıp, yeni evlerine yerleştiler.
Esma ilk çocuğu
Gülderen'i, 1946 yılının 10 ekiminde, Karaman'da, iki odalı o evde doğurdu.
Yakın çevresinde, erkeklerin ilk çocukları kız olduğunda hayal kırıklığına
uğradıklarına tanık olmuştu. Kuşkuyla sordu kocasına:
"Erkek olmadı diye
üzüldün mü?"
"Evladın kızı
erkeği mi olur?"
Fethi'nin ilk göz
ağrısıydı Gülderen... Artık öğle yemeği için evine gelişi ayrı bir anlam
taşıyordu. O doğdu doğalı, gelişlerinin habercisi nal sesleri ritmini
artırmıştı. Küçük, sarı bir bebekti Gülderen... Bu yüzden babası, "sarı
kanaryam" derdi ona...
Mustafa, küçük kız
kardeşinin ana oluşunu, onun yüreğinde giderek büyüyen sevgiyi, gözlerindeki
ışığın giderek daha parlak bir hal almasını sevinçle paylaştı...
Esma doğum
yaptığında İlhan da hamileydi. Doğum yaklaşınca, ailesinin yanına İzmir'e gitti.
Sonra da Karaman'a yeniden dönmedi. Çünkü o sırada Mustafa'nın da Akşehir'deki
Maltepe Askerî Lisesi'ne emir subayı olarak tayini çıkmıştı.
11
Karaman'daki görev
süresi bitmişti Teğmen Fethi Gürcan'ın... Yeni görev yerine yolculuk, yeni bir
dünya demekti. Yeni dünyalarının ilk durağı Suriye sınırıydı. Bozkırlarla zorlu,
Fırat'la coşkulu Gaziantep...
Esma, Gaziantep'te
sevgi dolu dünyasında yaşıyordu. Sabah kahvaltısından sonra kocasını uğurlar,
biraz gazete ve dergilere bakar, sonra da öğle yemeğine girişirdi. Erkenden
kalktığından ve fazlaca tez canlı olduğundan işlerini çabucak bitirir, daha
birkaç saat önce işe uğurladığı kocasını özlemle öğle yemeğine beklerdi. Nal
seslerini duyar duymaz fırlardı kapıya... Artık, gözlerinden taşan cıvıltı
doğrudan ulaşıyordu Fethi'nin gözlerine. Öğle yemeği yenir, yeniden nal
sesleriyle uğurlardı kocasını. Ardından, günlük işlerini bitirir ve samanla
doldurulmuş şiltenin boylu boyunca serili olduğu kerevetin başköşeyi süslediği
misafir odasında, komşularını ağırlardı. Eline tığını, ipliğini alır, incecik
işlerdi hayallerini...
1948 yılının
aralık ayında, Gaziantep'in kurtuluşu nedeniyle düzenlenen törenlerde, Fethi'nin
atının üzerinde dimdik duran bedenini gururla izlemişti Esma... Yalnız
kaldıkları zamanlarda dokunmaya doyamadığı gibi, kalabalıklar içinde de
seyretmeye doyamıyordu kocasını...
İkisi de çocukları
çok seviyorlardı. Gülderen iki yaşına geldiğinde yeniden hamileydi Esma...
Gönüllerinden bir erkek çocuk geçti.
Gülderen çoktan
uyumuştu. Fethi, Esma'ya göz kırpıp mutfağa doğru gitti. Gün boyu hiç durmadan
koşturan Esma, gece olup da kocasına göz kırparak kalkınca, dudaklarına çocuksu
gülüşünü yerleştirir, sedire biraz daha yerleşir, onun elinde kahvelerle yanına
gelişini beklerdi. Yüzündeki mutluluk, gaz lambasının solgun ışığında bile
kendisini ele verirdi. Fethi kahvelerini getirince hep aynı film tekrarlanırdı.
Esma birden telaşlanıp yerinden kalkmaya, kahve tepsisini onun elinden almaya
çalışır, Fethi, dudaklarına çarpık bir gülümseme yerleştirirken, başını hafif
bir sitemle yana eğer, karısına öylece bakar, "Hay Esmam" derdi, "arada bir de
olsa sana hizmet edilmesine alışamadın gitti!"
Esma sedire
yeniden yerleşir, kirpiklerinin gözlerini kapayışı, dudaklarındaki gülümsemeyle
örtüşürdü.
O gece de aynısı
olmuştu. Fethi, sedirde oturan karısının dizlerinin dibine yerleşmiş, kahve
fincanını sedire bıraktıktan sonra, onun sağa sola kaydırdığı altdudağından
söylemekle söylememek arasında ikilem içinde olduğu bir sıkıntısı olduğunu
anlamıştı.
"Dudaklarını rahat
bıraksana..."
"Efendim..."
"Dudaklarını rahat
bırak da, ağzın istediğini söylesin diyorum!" "Söyleyeceğim tabiî ki... Hani
subay eşlerinin toplantılarından daha ilk gidişimde hoşlanmamıştım ya..."
"Haklıydın! Subay
eşlerinin koltuklara, sandalyelere, minderlere kocalarının rütbelerine göre
oturmaları gibi bir kural yok. Yine çağırdılarsa, yine gitme!"
"Bugün alay
komutanının eşi hizmet erini yolladı."
"Derdi neymiş ?"
"Kilis'ten kumaş
getirmiş biri... Ben de gidip kumaşlara bakacakmışım. Hizmet erine, kumaş satın
almak istemediğimi söyledim."
"Tamam işte!"
"Tamam değil.
Hizmet eri tam üç kez geldi. Komutanın hanımı ille ki gitmemi istiyormuş."
"Gittin mi?"
"Gitmedim ama..."
"Ulan bu nasıl
iştir be! Başlatmasın kumaşına! Gitmeyeceksin tabiî... Hangi askerlik kanunu
böyle bir şey yazıyor? O adam benim komutanım tamam... Bana görevimle ilgili
emir verebilir, o da tamam. Karısı senin komutanın mı ? Hem ona ne, senin
alacağın kumaştan. Sıkma canını. Ben bu işi hallederim."
"Sen sıkıntıya
girme de..."
"Ben sıkıntıya
falan girmem! Ne yani görevimi ihmalle mi suçlanacağım, yoksa komutana
itaatsizlikle mi? Koskoca komutan, karısına sahip çıksın. Unut şimdi bunu...
Bana karnmındakinden haber ver..."
Elini yavaşça
Esma'nın epeyce büyümüş karnına koydu, hafif irkilerek, "Vay kerata" diye
bağırdı, "babasına tekme atıyor!"
Esma gülmeye
başlamıştı. Gülerken, bir yandan da hafifçe hoplayan karnını tutuyordu. "Bana
sabah akşam tekme atıyor" dedi, "bütün gün iş yaparken, kendisini salıncakta
sanıp uyuyor da, ben oturur oturmaz, tekmelemeye, yumruklamaya başlıyor."
"Dur ona ninni
söyleyeyim... Dandini, dandini, dasdaanaaa..."
Esma daha çok
gülmeye başlamıştı. Fethi, de gülerek, elini onun karnından çekip, "Bu kadar
gülersek, uyuyamaz tabiî çocuk" dedi. Sonra kaşlarını kaldırıp, "Aman hareketli
olsun Esmam" dedi, "sağlıklı çocuk hareket eder."
Ertesi sabah alaya
gider gitmez, komutanın odasına girdi. Selam çaktıktan sonra, masaya doğru
yürüdü ve başından indirdiği elini komutanın masasına koydu. Komutan, gözlerini
onun masaya bütün avuç içiyle yasladığı elinden yüzüne doğru kaldırdı.
"Bir şey mi var
üsteğmen?"
"Dün eşiniz, tam
üç kez hizmet erini evime göndermiş. Karıma, kumaş satın almak üzere gelmesi
için baskı yapmış. Siz benin komutanımsınız, ama eşiniz, eşimin komutanı değil.
Lütfen, bunu hanımefendiye de hatırlatın!"
Komutan genç
subayın bu meydan okuyan tavrına, onu da aşan bir sertlikte yanıt vermek istedi
ama işi uzatırsa, konuyu bütün alay duyacaktı. O zaman haksız çıkan kendisi
olurdu. Yüzü bembeyaz olmuştu. Konuşmayı çabucak bitirmek istedi:
"Haberim yok.
Eşimle bir konuşayım. Zorla görüşecek değiller ya..."
Bir daha ne Fethi
ile komutanı arasında böyle bir konu açıldı, ne de Esma'yı çağıran oldu...
Esma'nın doğumu
yaklaşmıştı. Çocuğu erkek olursa, yüzünü anımsamakta zorlandığı babası Ömer'in
adını verecekti. Olmazsa ne gam! Dörde kadar yolu var ne de olsa...
Karıkoca gün
sayıyorlardı. Esma'nın büyük ablası Sıdıka, koşup gelmişti kardeşinin yanına...
Mustafa da... Mehmet Hamdi Bey de Gaziantep'e gelmek için trenle yola çıkmıştı.
Ona bir asker refakat ediyordu. Kır saçlarını arkaya doğru taramıştı. Bir ara
elini İstiklal Madalyası'na götürdü, sonra uzun bedeni arkaya hızla gerildi.
Uzun süredir rahatsız olan Mehmet Hamdi Bey trende fenalaşınca, yanındaki er onu
ilk istasyonda indirdi ve en yakın hastaneye kaldırdı.
Fethi telefonu
alır almaz, ilk otobüsle, babasının yattığı hastaneye koştu... Mehmet Hamdi
Bey'in beyaz yüzü oğlunu görünce canlandı:
"Oğlum..."
"Baba nasılsın?"
"iyiyim iyiyim...
Geçti... Yolculuk yordu. Başka bir şey yok. Sen bu kadar çabuk nasıl geldin?
Gelinim nasıl? Doğum ne zaman?"
"Her an olabilir
baba... Bekliyoruz..."
"Hemen evine geri
dön..."
"Ama baba..."
"İyiyim dedim
ya... Bir şeyim yok."
Mehmet Hamdi
Bey'in yüzü gülüyordu. Fethi'nin içi rahatlamıştı. Babasına göz kulak olacak er
yanında kalacaktı.
Fethi, Gaziantep'e
yeniden dönmek için gara gitti. İlk otobüs için bilet aldı ama daha yola
çıkmasına iki saat vardı. Yorgun ve uykusuzdu. Gara yakın bir sinema salonu
gözüne çarptı. En iyisi sinemaya girip film izlemek bahanesiyle biraz
kestirmekti. Arka sırada bir koltuğa oturdu, elini şakağına dayadı. Tam
uyuklarken, az önce kendisiyle gara gelen, sonra babasının yanına dönen askerin
başına dikilmesiyle yerinden fırladı.
"Ne oldu?"
Genç askerin sesi
titriyordu:
"Babanız
komutanım. Gözleri yarı aralık, uyuyor gibi duruyor. Hiç kıpırdamıyor."
Fethi anlamıştı...
Salondan ok gibi fırlayıp hastaneye koştu. Mehmet Hamdi Bey'i son kez gördü ve
onun artık cansız olan ellerini öptü. O babasının başında gözyaşı dökerken,
Esma'nın da sancıları iyice artmıştı.
Mehmet Hamdi
Bey'in hayatının noktalandığı gün, Fethi'nin ikinci çocuğu hayatı selamladı.
1949 yılının şubat ayında, Mehmet Ömer dünyaya geldi... Ailenin ilk erkek çocuğu
Ömer yıllarca, şakayla karışık, "Ne diye bütün ölülerin ismini bana verdiniz?"
diye söylenip duracaktı.
Fethi eve gergin
gelmişti. Üç yaşındaki Gülderen boynuna atlayınca, onu kucağına alıp, "Neler
yaptın bugün bakalım?" diye sordu... Gülderen, bıcır bıcır konuşuyor, kendi
yaptıklarından çok, bebek Ömer'in durmadan altını kirlettiğini anlatıyordu. Bir
süre onunla ilgilendikten sonra yemeğe oturdu.
"Şu ağa düzeni son
bulmadan Türkiye düzlüğe çıkmaz" dedi Esma'ya... "Köylülerin sırtından
kazandıkları para yetmiyor, artık askerliklerini de yanlarında çalışan
rençperlere yaptırıyorlar."
Esma'nın gözleri
büyümüştü...
"Hiç şaşırma...
Düzenbaz herif, oğlu silah altına alınacağı zaman onun kâğıtlarıyla bir ırgatı
yollamış. Çocuk birkaç ay önce askerliğini bitirmiş. Sonra da ağanın oğlunun
yerine gelmiş. Tanıyanlar çıkmış ama korkudan kimse ağzını açamıyormuş. Bir süre
idare etmişler durumu. Sonunda ihbar edildi..."
"Buradaki
ağalardan biri mi?"
"Hem de burnumuzun
dibinde. Ulan ben böyle işin..."
"Allah'tan da mı
korkmaz bunlar? E, ne olacak şimdi?"
"Ne olacağı var mı
? Sinirimden yerimde duramadım, dörtnala uçtum köye. Herif yanında sekiz on
adamla geldi. Utanmasa, 'İdare edin' diyecek. 'İçeri buyurun da konuşalım, atın
terini alsınlar' diyor yılışık yılışık. Tepem attı, Allah ne verdiyse, saydım
döktüm. Bu sefer de tehdit etmeye başladı. Döndüm aynı hızla geldim. İşlemleri
başlattım."
Zaten Gaziantep'e
geldikten kısa bir süre sonra ağalarla takışmaya başlamıştı. Köyleri geziyor,
köylüleri dinliyor, hırslandıkça hırslanıyordu. Oradaki görevi bitene kadar da
ağaların tehditleriyle yaşadı.
DEVAMI