ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

 

12

Fethi'nin tayini 1949 yılında Kağızman'a çıkmıştı. Gülderen üç yaşındaydı. Ömer ise henüz küçük bir bebekti. Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından yeni görev yerlerine gelmişlerdi. Binicilikte kendisini göstermeye başlayan Fethi, mesleğine âşıktı. Kağızman'da göreve başladığı sıralarda, İstihkâm ve Demiryolu Subay Okulu'nda açılan tahrip ve engelleme kursunu pekiyi dereceyle bitirerek öğretmenlik sertifikası da almıştı.

Fethi, yarış atlarının yaşlılığına dayanamazdı. Onlar yaşlandığında satışa çıkarılırlardı ve zaferden zafere koşan soylu hayvanlar, sokak aralarında at arabalarını çekerlerdi. Belki onların dilini çok iyi anlayıp da, o gururlu hayvanları çok iyi tanıdığından, "Öldürülseler daha iyi" derdi. Eğer yapabilse, yaşlanan bütün yarış atlarını, özgürce koşturabilecekleri, hiç aç kalmayacakları uçsuz bucaksız bir çayıra salar, ömürleri son bulana kadar onlara şeker yedirir, yeni bir zafer kazanmışlar gibi okşayıp severdi. İşte o yüzden, satılıp at arabasına koşturulan eski bir yarış atı, arabayla birlikte kendisini uçuruma yuvarladığında, eve hüzünle gelmiş, "Şu atların gururu insanlarda olsa, dünyada bu kadar soytarı olmazdı" demişti.

Kağızman'ın karlı kış günleri çabuk yakalamıştı onları. Tıpkı oranın insanları gibi soğukla baş etmenin yolunu, karlarla oynaşmakta bulmuşlardı. At arabalarının çektiği kızaklarda gezinti yaparlar, Kağızman'ı, oranın çileli insanlarını tanırlardı. İnsanlarla konuşmak, onların dertlerini dinlemek Fethi'nin alışkanlığıydı. Eve geldiğinde sohbet dönüp dolaşır, "Şu insanların derdine ne zaman çare bulunacak?" diye sorarlardı Esma'yla birbirlerine. Kağızmanlılar, kendileriyle konuşan, onları anlayıp, onlarla dertlenen bu genç subayı bağırlarına basmıştı. Doğuda nasılsa, yoksulluk, çaresizlik, keder ağına takılmadan yaşayabilen, zorluklarla dalga geçen bir şey vardı: şımarık bir umut... O umutla ayakta kalmayı başarabilen bir direnç... Hayata zorluklarıyla birlikte sıkı sıkıya sarılmış insanlar...

Fethi'nin en büyük eğlencesi, Gülderen ve Ömer'le birlikte kızakta kaymak, onlarla karlarda yuvarlanmak, önce çocuklarının "ne kadar çok kahkaha atabildiklerine", sonra da kendisinin de onlarla aynı neşeyi paylaştığına şaşırmaktı. Ömer'i sırtına bağlayıp kayak yapar, Gülderen salya sümük ağlayıp beline sarılır, omzuna çıkar, sonra birlikte yuvarlanırlardı karlara... Küçüklerin burunlan kızarınca, onları alıp, Esma'nın zorlukla ısıttığı evlerine koşardı. Sobaya odun yetmeyip de soğuk iliklerine işleyince, gramofona yerleştirilen taş plaklardan yayılan şarkılar, türküler yetişirdi imdada... Lüks lambasının ışığında, kimi zaman Zeki Müren'in, "Yiğidin alnına yazılan gelir..." diyen kadife sesiyle ısınır, kimi zaman, Münir Nurettin'in söylediği, "Allı Yemeni'"yle coşarlardı.

 

Gazeteler Kağızman'a gecikmeli olarak ulaşıyordu... Genç karıkoca, ellerine geçen gazeteleri satır satır okur, ellerinden bırakmaya kıyamazlardı. Türkiye yeni bir seçime hazırlanıyordu o sıralarda. DP, tek parti iktidarından sıkılan, İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yokluktan bunalan halka, daha çok hürriyet, daha çok umut vaat ediyor, "Yeter! Söz milletindir!" sloganıyla seçmen kitlesini genişletiyordu. Onlar, seçkin CHP'lilerin inadına, vatandaşla aynı sofraya oturuyor, birlikte soğan kırıp yiyorlardı.

1950 yılının mayısında yapılan seçimlere katılma oranı yüzde 89'un üzerine çıktı. Kendi çıkardığı seçim yasasıyla kendisine vuran CHP büyük bir yenilgiyle karşılaşmıştı. DP geçerli oyların yüzde 53'ünü alırken, çoğunluk sisteminin cilvesiyle Meclis'teki sandalye sayısının yüzde 83'üne sahip olmuştu. Oyların yüzde 40’ını alan CHP'nin Meclis'teki temsil oranı ise yüzde 14'ün biraz üzerine çıkabildi. Bu, CHP'nin 27 yıllık iktidarının sona ermesi demekti. DP Genel Başkanlığından istifa eden Celal Bayar Cumhurbaşkanı seçilmiş, onun hükümeti kurmakla görevlendirdiği Adnan Menderes de kabinesini açıklayarak başbakan olmuştu, Millî Şef İsmet İnönü ise Meclis'te 408 sandalyeli iktidar partisinin karşısında, yalnızca 69 milletvekili bulunan muhalefet partisinin lideriydi. Mustafa Kemal'in, Cumhuriyet'in ilanından sonraki başbakanı İnönü ile ölümünden bir süre önce anlaşmazlığı düşüp yerine getirdiği son başbakanı Celal Bayar'ın ezeli rekabeti bundan sonra yeni bir imve kazanacaktı...

Herkes "daha çok demokrasi" vaat eden yeni iktidarın ne yapacağını merak ediyordu. Ancak kısa bir süre sonra gözler, Kore'de patlak veren savaşa döndü. Türkiye Kore'ye asker göndermeye karar verince, Fethi'nin de damarlarındaki kanın akışı hızlanmıştı. Savaşa katılıp katılmama konusunu gündeme getirir getirmez karşısında Esma'yı buldu. Hem de, kesin bir ifadeyle... Onun da hevesi kısa sürdüğünden, bu konu uzun boylu tartışma yaratmadı. Zaten başından beri DP iktidarına kuşkulu bakıyordu.

"Aman çocuklar güneş görsün, aman sağlıkları yerinde olsun" diye çırpınıp duruyordu Esma ile Fethi... İyisi mi peş peşe yapmalı çocukları... Dünya gözüyle büyütmeli onları... Yaşlılığa bırakmamalı... Kardeşler birbirleriyle arkadaş olmalı...

Kağızman'ın soğuğu yaman, Esma'nın sevgileri sıcaktı. Bahçe içindeki yeni evlerine alışmışlardı. Ve Esma üçüncü çocuğuna hamile kaldı. Aynı yıl Önder doğdu. Daha o dokuz aylıkken, dördüncü çocuğuna hamile kaldı Esma... Her bir çocuk evde neşeyi biraz daha büyütüyordu. Dördüncü çocuk son çocukları olacaktı.

Esma bir yandan karnındaki bebeği büyütürken, bir yandan da her biri henüz bebek yaştaki çocuklarıyla ilgileniyordu. Fethi işten eve geldiğinde, en çok da hafta sonları Ömer ve Gülderen'le ilgileniyor, Esma'nın yükünü hafifletmeye çalışıyordu. Önder bebekti daha...

Esma da, Fethi de çabucak alışmışlardı Kağızman'daki yeni arkadaşlarına... Erler de, subaylar da yokluk içindeydi. Yollar kapanmaya görsün, ne alışveriş yapmak, ne sofraya sıcak bir çorba koymak olanağı kalırdı. Bu yüzden, subaylara ve erlere ortak çıkan karavana, evlere de taşınırdı. Subaylar, boş götürdükleri üçlü beşli sefer taslarında, ailelerine yemek taşır, karavanayı çocuklarıyla paylaşırlardı.

Subay eşlerinin en çok sevdikleri şey, ellerine tığlarını alıp, yeni yeni motifler üretmekti. Gelin görün ki, Kağızman'da tığ işlemek için ip bulmak neredeyse imkânsızdı. Biri dışarı gitse de onlara iplik getirse diye bekleşirlerdi.

Süvari Üsteğmen Fethi, binicilikteki başarılarını artırmış, yarışmalarda da kendisini göstermeye başlamıştı. Yarışmalar için Kağızman'dan ayrılırken cebine alınacaklar listesini yerleştirir, dönüşte elinde paketler olurdu. Esma, onun getirdiği iplikleri, diğer subay eşleriyle yüksünmeden paylaşırdı.

Hamileliğinin son aylarında, bir buçuk yaşındaki Önder hastalanınca, Esma ve Fethi'nin dünyaları karardı. Önder'in önü alınmaz bir ishali vardı. Hemen tedavisine başlandı. Ancak o iyileşeceğine, daha da kötülüyordu. Fethi bütün neşesini yitirmiş, Esma'nın gözlerindeki mutluluk ışıltıları paniğe dönüşmeye başlamıştı. Niye iyileşmiyordu, niye ?..

İyileşmiyordu, çünkü küçük Önder'e yanlış tedavi uygulanıyordu. İlk yıkımları Önder'in ölümü oldu.

Fethi, Önder'in ölümünden beş altı gün sonra bir yarışmaya katılmıştı. Dörtnala koşan atının sırtında, hüznünden sarhoştu. Acıları şaha kalktığında, bedeni öne eğiliyor, atı da onun acılarıyla birlikte şahlanıyordu. Artık onlar yalnızca tek bir beden değil, tek bir yürek de olmuşlardı. O ritim, o bütünleşme, çevreden yükselen alkışları ve haykırışları bastırıyordu. Sonra, sakinleşerek bir boşluğa düşer gibi düşen nal sesleri, hüznün estetiğini yakalıyor, yeni bir şahlanışa tırmanıyordu... Onlar sanki zafere değil, hüzne koşuyorlardı ve kazanan hüzündü... Ellerine aldığı kupa, acısının tadını taşıyan terine bulandı.

Dördüncü çocuğunu karnında taşıyan Esma, yarışmanın ertesi günü, yani Önder'in ölümünden bir hafta sonra erkenden sancılandı. Bütün komşular telaşla koşturdular, Esma'ya destek olmak için yarıştılar. Gülderen ile Ömer komşu evde annelerinin iyileşmesini bekleştiler. Yaşayanlar bilir... Cesaret işe yaramaz böyle zamanlarda. Kalbi canını acıtacak kadar hızlı çarptı Fethi'nin saatler boyunca... Küçük çocuğundan kalan büyük boşluğa, Esma'sına bir şey olur mu korkusu doldu.

İşte böyle bir ortamda doğdu Öner... 1952 mayısında, Kağızman'da... Bir hafta içinde, önce üç çocuklu, sonra iki çocuklu, ardından yeniden üç çocuklu bir aile olmuşlardı. Hüzünleri ile sevinçleri, güzleri ile baharları çarpıştı... Genç karıkocanın gözyaşları birbirine karıştı. Fethi, doğumdan bir gün önce kazandığı kupayı, "Doğan oğlumun şansı" diye Esma'ya verdi.

 

 

13

21 mayıs 1963.

Alman Büyükelçiliği'nden sivil giysilerle çıkmış, Süvari Üsteğmen Mustafa Karazeybek'le birlikte Dikmen tarafına gitmişlerdi.

Yeniden ona döndü:

"Beni yakalarlarsa ya kurşuna dizerler ya da asarlar. Ama sen küçük bir cezayla kurtulursun. Benimle kalıp, başını daha fazla derde sokmadan teslim olmanı istiyorum."

Ve genç subay ikna olmuştu. Onunla vedalaştıktan sonra, yenilgisini, acısını, soru işaretlerini, isyanını, merakını, özlemlerini yüklenip, Dikmen sırtlarında son enerjisini harcayarak yapayalnız yürümüştü bir süre. Sonra da, o geniş gövdeli ağacın dibine çökerek bir süre uyumuştu.

Uyanır uyanmaz, yeniden döndü kaldığı yere...

Bütün yaşamını değiştirecek son on beş-on altı saat onu ya zafere ya ölüme taşıyacaktı. Çılgın bir gecede hızla akan zaman, zaferi ellerinden koparmış, avuçlarına onun yerine yenilgiyi bırakmıştı...

Böyle ağır bir yenilgide, seçenekler arasında tercih yapmak zordur. Her seçenek, diğerinden beterdir.

Fethi, Dikmen sırtlarında akşama kadar ne yapacağım düşündü. Oysa ne kadar hızlı karar verirdi... Eve dönemezdi... Çocuklarının gözleri önünde, itile kakıla gözaltına alınmaktansa ölmeyi yeğlerdi. Bütün gece köşe kapmaca oynadığı ölüm sıradanlaşmıştı. Ama teslim olmak... Bunu kabullenemiyordu.

Ana cadde ve sokaklara yaklaşmadan, Söğütözü'ne doğru ilerledi. Midesinde inatçı bir yanma duygusu vardı. Saatlerdir aç ve susuzdu. Gözünün önünde sıcak bir bardak çayın hayali belirdi. Sanki bir bardak çay içse, yeniden canlanacak, dizleri derman kazanacaktı. Yol boyunca, teslim olmak düşüncesi daha da dayanılmaz bir hal almış, onun yerini dolduran "ölmek" fikri ağırlık kazanmıştı.

Kendisini Atatürk'ün evinin kapısında bulduğunda, fikri iyice netleşti. Gece boyunca karşılaştığı, çatıştığı ne kadar güç varsa karşısındaydı sanki. Belindeki silahı çekip şakağına götürürken, "Beni siz öldüremeyeceksiniz. Ben kendimi öldürürüm" diye bağırdı.

Cesaret!.. Cesaret nerede başlar, korku nerede biter? Ölümden mi korkmayan cesurdur, yaşamdan korkmayan mı? Şimdi tetiği çekmek midir kolayı, yoksa yakalanana kadar kaçmayı sürdürmek, yakalandığında başına gelecekleri göze almak mı?

 

Aklı karıştı. Şakağına dayadığı tabancanın namlusuyla, geceden bu yana uzayan sakallarını kaşıdı. Bunu yaparken, sakalının zamanın hızlı akışını umursamadan uzamasına şaşırdı. Namluyu yeniden aynı noktaya yerleştirdi.

Çocuklarını düşündü... Esma'yı, diğer sevdiklerini, ona inanıp bu harekete katılan gencecik subayları ve Harbiyelileri... Bütün yükü onların omuzlarına mı yükleyecekti? Kendisini sevenlere miras olarak bunu mu bırakacaktı: yenik komutan intihar etti...

Hayır!.. Yenilenlerin de onurlu olduğunun bilinmesi gerekir!

 

Karısına ve çocuklarına miras olarak ne kalacaktı ? Parası pulu yoktu... İntihar!.. İntihar miras olarak bırakılabilir mi? Nasıl olsa ölecekti... Ama eğer tetiği çekerse, onun inandığı bir dava uğruna yüreklice, mertçe, sonuna kadar direndiğini anlayabilecekler miydi?

Dün gece kaç kez yanımdan geçtin ölüm... Yaşıyorsam bir nedeni var...

Beyninde üst üste yinelenen sorular, ölüme kısa ve kolay yolculuğunu tehlikeye atıyordu. Canı iyice sıkılmıştı. Tabancanın namlusunu şakağından indirdi.

Beyninde, ölümle hemen mi, yoksa birkaç ay sonra mı buluşacağını tartışırken, hangi ölümle anlaşırsa anlaşsın, sevdiklerinin acı ekeceğini düşündü. Gözleri simsiyah bir çakıl taşına takıldı, küçücük çakıl taşı büyüdü büyüdü, önce her yer siyaha boyandı, sonra hıçkıran yüreğini zehir gibi acıyla örttü. Annesi ile babasını düşündü... Yoksulluklarını, acılarla baş edişlerini, yaşama dirençlerini... Onların dirençleri, kendi onuru olmuştu. Hem ölümüne, hem sonuna kadar yaşamak... Ölümüne yaşamak...

Annesinin yeminini anımsadı... Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın zorlamasıyla girmiş, Çanakkale başta olmak üzere birçok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Daha ne kendisi hayattaydı o zamanlar, ne de kardeşleri... Ama o zaman annesi Halime Hanım ile babası Mehmet Hamdi Bey, genç ve yeni evlilerdi. Balkan Savaşları'nın yenilgisini onuruna yediremeyen Mehmet Hamdi Bey, kendilerine kaybolan onurlarını teslim eden Miralay Mustafa Kemal'in hayranıydı.

Halime Hanım savaş yıllarında hamile kalmıştı. Mehmet Hamdi Bey, baba olmanın heyecanını yaşayamadan, savaş nedeniyle genç karısıyla birlikte Tekirdağ'ı terk etmek zorunda kalmıştı. Uzun, çok uzun bir yolculuk başlamıştı. "Yuva dediğin, say ki bir organın" derdi Halime Hanım, "say ki, elin, ayağın, gözün, kulağın... Say ki, yüreğin... Yurdunu kaybetmek, tümden yitirmek bedenini ve yüreğini... Sahipsiz bir ruh gibi kalmak, sahipsiz bir ruh gibi yol almak..."

Tekirdağ'dan çok uzaklara yol alırken, saçaklarını taradığı halılarını, yorgun bedenine dost olan yataklarını ve sahiplendiği başka ne varsa bırakmıştı arkasında.... Yuvası onunla vedalaşırken, sıcaklığını kendisinde saklamış, Halime'den esirgemişti. Yola düşerken, sıcaklığını anı olarak kendisinde saklayan yuvasına sitemli gözlerle bakmış, o andan sonra ruhunda dondurucu bir rüzgâr dolaşmaya başlamıştı. Hep üşümüştü bu yüzden yollarda Halime... Yanlarına alabildikleri eşya, yola düşen bütün insanların alabilecekleriyle sınırlıydı. Donmamak için alınan giysi ve battaniyeler, bir de hiçbir kadının bırakmaya kıyamadığı çeyiz sandıkları...

Tekirdağ'dan Şam'a giden yola atlar, katırlar dayanır mı ? Yol boyunca ağırlıklardan kurtulmaları gerekmiş ve kadınlar, el emeklerini, göz nurlarını, analarından kalan anıları, umutlarını dökmüşlerdi yollara... Şam'daki otele yerleştiklerinde, ortalık ana baba günüydü. Zaten kalan son eşyayı da orada çaldırmışlardı.

Böyle durumlarda sahiplenilen eşya ne bir yemenidir, ne bir yatak örtüsü... Yaşanan, geçmişinle birlikte kendini kaybetmek istemeyişinin isyanıdır. İstediği kadar geleceğe dönük olsun insanın yüzü, geleceğe bakmanın yönünü ve açısını çizen de kendi geçmişidir. Hele ki, umutsuz anlarda... Geçmişten ve onu anımsatan birkaç eşyadan başka tutunacak ne vardır? Geçmiş kaybedilince, geleceğe bakış nasıl da buğulanır. Kaybedilen madde değil, o maddeye kendi geçmişini yüklediğin ruhtur, candır; senden bir parçadır... İşte o yüzden senindir... Sahiplenme tutkusu bu yüzden öylesine derin, kaybetme acısı o nedenle büyüktür...

Halime Hanım anlattıkça, Fethi o yolculuğa birlikte çıkmış gibi hissederdi kendisini. Annesi Şam'a vardığında, çocukları da acıları yaşamasınlar diye büyük bir yemin etmişti;

"Kızlarıma çeyiz düzmeyeceğim..."

Ah Halime Hanım ah! Nur içinde yatasıca anam... Sen, çileli insanların yaşadığı bu memleketin çileli insanlarındandın... Yollarda yalnızca geçmişini değil, karnındaki bebeğini de, geleceğini de kaybettin... Yedi yıl çocuk yapamadın sonra... Ama bak! Umutlar bitmiyor... Yedi yıl sonra... Üçer yıl arayla dört çocuk... Anam benim! Sen demez miydin ? Umutlar bitmez değil mi?

 

 "Yok yok" diye bağırdı bu kez, "işinizi kolaylaştırmayacağım!" Gidip teslim olmayacaktı. Mademki kovalanıyordu, onu yakalamak da kovalayanların işiydi. Yakalanana kadar kaçacaktı. Yakalandıktan sonra da tek bir gün bile başını öne eğdiremeyeceklerdi.

Yürürken, üzerindeki giysilere bakıp, kadere inanası geldi. Bir Alman'ın sivil giysileri nasıl da üzerine biçilmiş gibiydi. Yabancı ama uygun!

Sonunda İstanbul yoluna ulaştı ve ilk duran İstanbul otobüsüne kendisini attı. Epeyce yol almışlardı. Bir ara, en azından yıllarını geçirdiği İstanbul'a özgürce ulaşabileceğini ve o havayı soluyabileceğini bile düşündü.

İstanbul... Canını, canıma can katan insanlarını sevdiğim Ortaköy... Boklu dereye nazır Barbaros Sineması... Şimdi vizyonda hangi film vardır? Cemile Hanım! Hâlâ pazarda satacağın boncukları mı dizmektesin? Yine gelip yardım edeyim mi sana? Ey Osmanım ey! Taşındığımın ertesi günü ölecek ne vardı? Kavuştun mu sonunda gizli aşkın Eleni'ye?.. Hani Avrupa'daki yarışmada kaza geçirmiştim de dönüşümde kurban kesmiştiniz bana komşularım... Bu kez kazam daha büyük... Yine kurban keser misiniz bana? Esmam! Ankara'da kim bilir ne haldesin? Şimdi seninle İstanbul'da buluşmak... Gülhane parkı'nda bir konser dinlemek... Olmaz ama olsa...

 

İyi niyeti, Bolu'ya geldiğinde tümüyle yok oldu. Polis-asker karması güvenlik güçleri kimlik soruyorlardı. Oysa evden ihtilal için yola çıkarken kimlik almayı hiç ama hiç düşünmemişti. Çünkü ya ölecek ya kazanacaktı. Kulağının dibinde, çok tanıdık bir ses duyar gibi oldu:

“İnsan başına ne geleceğini bilmez. Çünkü kader senin elindeki bütün kartları görür ve ona göre davranır..."

 

Neredeyse kahkahalarla gülecekti... Kadere elini kendisi göstermişti. Çünkü o yaşayabileceği son olasılığı yaşıyordu. Kazanmak ile ölmek arasındaki rengi... O griyi hiç hesaba katmamıştı ki...

Karşısına dikilen genç subay, "Kimlik lütfen" dedi.

 "Adım Fethi Gürcan. Kimliğim yok! Emekli subayım. Şimdi Maliye Bakanlığı'nda müfettiş olarak çalışıyorum."

İşte adımı söyledim! Şimdi her şeyi anlayacak!

 

Biliyordu ki ismi her şeyin delilidir.  Kimlik sorulan nokta yolun sonudur.

Genç subay, elindeki listeyi inceledi. Arananlar listesinde Fethi Gürcan'ın adı yoktu! "Nereye gidiyorsunuz ?" Yani!.. Üzerinde kimlik olsa, bir gece önce, Tank Taburu'nu, Süvari Grubu'nu, Harp Okulu'nu harekete geçiren, ihtilalin bir numaralı eylem adamı, İstanbul'a doğru yoluna devam edecekti... İçinden "kader" diye bir ses yükselince, hafifçe gülümsedi. Şimdiye kadar doğruları söylemişti, artık sıra oyun oynamaya gelmişti:

"İstanbul'a, Maden Fakültesi'ni teftişe gidiyorum. Kimliğim yok ama 944'lü bütün subaylar beni tanır."

Bu oyun Rus ruletine benziyor... Tetiği bir kez daha çektim. Herkes tanır ulan beni!

 

Genç subay, onun garip gülümsemesine benzer bir karşılık verdi:

"Özür dilerim. Ama biliyorsunuz ortalık karışık. Kimliğinizi ispat etmeniz gerekiyor."

Kimlik tespiti yapılmak üzere askerî cipe bindirildi. Topçu Taburu'na doğru yol alıyorlardı. Yalnızca yirmi dört saat önceyi düşündü. Bir askerî cipte, üniforması, silahları ve ona yürekten bağlı gençlerle birlikte...

Topçu Taburu'nun komutanı bir yarbaydı. Bu en umulmadık noktada bile kadere nanik yapma şansı vardı... Eğer görevli iki binbaşıdan biri onun devre arkadaşı olmasa ve 22 Şubat direnişindeki rolünü bilmeseydi... Bu rastlantı yetmiyormuş gibi üzerinde bir de tabanca çıkınca, kuşkular arttı. Bu kez durumu anlatmak üzere onu garnizon komutanının yanına götürdüler. Garnizon komutanı, o durumdaki bir subay için doğru olanı yapmış ve Ankara'yla temasa geçmişti. Gelen yanıt, karanlığı gitgide büyüyen çakıl taşı gibiydi:

"Fethi Gürcan mı? Dün geceki ihtilalcilerin başı o... Sakın kaçırmayın."

 

*         *          *

 

22 mayıs 1963.

Bolu Garnizon Komutanlığında, ihtilalin eylem lideri olduğu ortaya çıkan Fethi Gürcan, alınan talimat gereği, ellerine kelepçe takılarak, Thompson'lu askerler eşliğinde İstanbul'a gönderilmişti.

İstanbul'u iyi bilirdi. Yıllarca Ayazağa Süvari Grubu'nda görev yapmıştı.Atının her şahlanışı öncesinde yosun kokusunu ciğerlerine çekmiş, her engeli atlayışında kendisinden biraz koku bırakmıştı İstanbul'a... Şimdi aldıkları yol ise Harbiye'ye gidiyordu. Harbiye'de tek kişilik hücreye kapatıldığı anda, derin sessizliğe karşın, harekete katılan pek çok genç subayın daha orada bulunduğunu anladı. Sessizlik demek, umutsuzluk demekti. Oysa, burada bulunan hiç kimsenin durumunun kendisi kadar umutsuz olmadığını düşünüyordu.

Yenilginin acısını en çok ben bilmiyor muyum? Ama ağıt yakmak neye yarar ? Tek bir şeye! Bizi buraya tıkanları memnun etmeye...

 

Gür sesinin son perdesiyle seslendi:

"Ne o gençler, üzerinize ölü toprağı mı serpildi ? Bu adamların karşısında böyle yıkık mı duracağız? Daha ölmedik!"

 

Bu seslenişin ardından, sessizlik hızla uğultuya, ardından gürültüye dönüştü. Ortalık birbirine girmişti. Görevli subaylar, bu gürültüyü durdurmaya çalışıyor, Fethi Gürcan hakkında aldıkları duyumların gerçek olduğunu düşünüyorlardı. En iyisi onu bir an önce Ankara'ya yollamaktı. Verilen emir de aynı doğrultudaydı.

Sabah uçağa bindirilmiş, uçak havalanacağı sırada da kelepçeleri çıkarılmıştı.

Şimdi bu uçağı ele geçirmek iş değil... Şu görevlinin silahını on saniyede kaparım. Sonra?..

 

Fethi Gürcan'ı emniyet içinde Ankara'ya teslim etmekle görevli subaylardan biri, onun bir yanıp bir sönen gözlerinden rahatsız oldu. Kelepçeleri alarak yeniden ellerine geçirdi:

Bakın... Herhangi bir risk karşısında öldürme emrimiz var. Bundan haberiniz olsun!"

Sonunda Ankara'ya gelmişlerdi. Havaalanında, ellerinde Thompson’larını kendisine doğrultmuş bir grup asker onu bekliyordu.

Uçakta, beni her an, kimseye hesap vermeden öldürebileceğini ima eden subay gibi, bunlar da beni ölümle korkutmaya çalışıyorlar. Nasıl olsa öleceğim de, söyleyeceklerimi söylemeden olmaz. Gidelim bakalım ne olacak...

Bir cipe bindirildi. Biri yarbay, diğeri binbaşı iki subay ona eşlik ediyordu. Yarbay binbaşıya döndü:

"Verilen emri yap!"

Binbaşı, hemen harekete geçip, Fethi Gürcan'ın gözlerini bağladı.

Verilen emrin ne olduğu belli. Bunlar beni hiç konuşturmadan kurşuna dizecek.

Bindirildiği cipte gözleri bağlı halde saatlerce dolaştırıldı. Ama bir türlü tetik çekilmiyordu. Sonunda bir yerde durdular.

İşte şimdi!

 

Kendisini, beynini parçalayacak, yüreğini dağıtacak, bedenini eleğe çevirecek kurşunlara hazırladı.

Böylesi daha kolay! Kendimi anlatmam kısmet olmayacak. Hayatımın bütün renkleri kavgalarda hapis kaldı... Esmam, yavrularım... Çanlar çalıyor, çanlar çalıyor...

 

Ama öyle olmadı. Gözleri çözülünce Merkez Komutanlığı'na getirildiğini anladı. Ellerindeki kelepçeler çözülmeden bir hücreye atıldı. Saatlerce bekledi. Sonunda hücreden çıkarıldı ve Mamak'a götürüldü. Artık sorgu saatleri başlamıştı.

"20 mayısı, 21 mayısa bağlayan gece neredeydiniz?"

"Ankara'da."

"Ankara'da nerede ?"

"Tank Okulu'nda, Süvari Grubu'nda, Harp Okulu'nda..."

"Buralarda alarm verip, birlikleri sevk ve idare ettiniz. Bütün gece Genelkurmay, Meclis, Radyoevi önünde isyancıları yönlendirdiniz, çatışma içine girdiniz."

"Bir ihtilal neleri gerektiriyorsa yaptım!"

Kaçamak yoksa, çelişki de yoktur nasılsa... Her şey birbiriyle örtüşür, her şey sonu yaklaştırır.

Şaşırdılar... Korkup yan çizeceğimi mi düşündü bu adamlar? Memleketin gerçekleri üzerine düşünüp, inandığım bir davanın peşinden gittim. Yaptıklarımı saklarsam, inandığım davayı nasıl savunurum? Eğilip bükülür müyüm ulan ben ? Daha tanımadınız mı beni? Tanımadıysanız, tanırsınız!

 

Sorgu bitince, sırtüstü uzanıp, karanlıkta tavanı seyretmeye koyuldu. Uzun süre aynı noktaya bakınca tavan büyüyormuş gibi hissetti. Bir hücreye tıkılmış olduğunu unutturur umuduyla oyunu sürdürdü. Ama umudu boşa çıktı. Giderek büyüyen kasvetli karanlık bedenini de içine çekmeye çalışıyordu sanki. Gözlerini kapadı. Çok uzun yıllar önce, yemyeşil otlara uzanıp, binlerce yıldızın, binlerce tatlı düş vaat ettiği gökyüzünü saatlerce seyrettiği günleri anımsadı.

Hayat çelişkilerden ibaret! İnsan beyni, sona yaklaştığını anladığımda, ulaşabildiği kadar başa dönüyor. Gelecekten umut azalınca, geçmişe daha çok sahipleniliyor. Gökyüzünü de, yıldızları da niye o kadar çok sevdiğimi bilmezdim çocukluğumda…

 

Kısacık bir an gözlerini açıp, bedenini içine alan karanlığa baktı…

Gökyüzü üzerine çöker mi böyle insanın? Ben, gündüz bulutları, gece de yıldızları ulaşılmaz uzaklıktaki gökyüzünü sevdim. Onlara ulaşabilmenin umudunu sevdim. Şimdi, burada, bu karanlığa meydan okuyacak tek bir yıldız bile yok!

DEVAMI