ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | İHTİLALİN SÜVARİSİ
14
Mamak Askerî Cezaevi'ne getirilenler, sorguların bitmesinin ardından ayrı ayrı hücrelere konulmuşlardı. Geceye, yenilginin sessizliği hâkimdi.
Albay Talat Aydemir, sabah erkenden yan hücreden gelen iniltilerle uyandı.
"Kimsin?"
"Benim albayım... Erol Dinçer..."
"Ne oldu, yaralı mısın ?"
"Ali Elverdi, kendisini radyoda yayın yaparken enterne edip Harp Okulu'na getirişimin intikamını aldı."
"Ne yaptı?"
"Askerlere emir vermiş. Çok kötü dövdüler..."
İhtilal gecesi, Ali Elverdi'nin ihtilal karşıtı anonsları üzerine, içinde Harbiyelilerin de bulunduğu ciple Radyoevi'ne hızla giden Erol'un yolu önce Bahçelievler kavşağına geldiğinde kesilmişti. Barikatın önündeki subayı, birkaç saat önce 229. Piyade Alayı'ndan cephane alırken görmüştü. Onlar cephane alırken, "Yetmez, bir sandık daha alın!" diye ısrar ediyordu. Bu kez saf değiştirmiş, onları tutuklamaya çalışmıştı. Erol, elindeki Thompson'u onun göğsüne dayamış, gaza basarak hızla uzaklaşmıştı.
Tandoğan Meydanı'ndan dolaşıp Ankara Garı önünden Radyoevi'ne doğru ilerlemeye çalışırken, yeniden yolları kesilmişti. Birliğin başındaki subay sınıf arkadaşıydı. Erol, bu kez Thompson'u sınıf arkadaşının göğsüne dayamış, aynı yöntemle barikatı yararak uzaklaşmıştı. Sonra Radyoevi'ne ulaşmış, Ali Elverdi'yi enterne etmiş, ihtilal bildirileri yeniden okunmaya başlanmıştı...
İşte Ali Elverdi'nin emrini severek yerine getiren ve kendisini döven askerlerin başında bulunan subay, o sınıf arkadaşıydı.
Albay sinirle, "Asker askere böyle yapar mı?" diye söylendi. Az sonra sanıkların hücrelerinin kapıları açılmadan sabah kahvaltıları önlerine itilmişti. Albay Talat, biraz ötesinde duran çorbaya dalgın gözlerle baktı. Kollarını başının altına yastık yapmış, yatağına uzanmıştı. Midesinden yükselen ekşimeyi bastırmaya çalışırken, koridorda beliren ayak seslerine dikkat kesildi. Gelen Yarbay Ali Elverdi'den başkası değildi. O, alaylı bakışlar ve ağır adımlarla ilerlerken, görüş alanına girdiği herkes de gözlerini ona dikmişti…
Ali Elverdi'nin ilk hedefi belliydi. Albayın hücresinin önüne gelince durdu. Onun, hiç oralı olmadığını görünce öfkelendi:
"Gördün mü orduyu kim karıştırıyormuş? Senin kanını bu memlekete değil, Moskofya'ya gömeceğiz!"
Ardından hücreye tükürdü...
Albay, kollarını başının altından çekmeden, sakin bakışlarla Ali Elverdi'yi süzdü:
"O belli değil..."
Daha birkaç gece önce Harp Okulu'na getirildiğinde hayatını kurtarmam için bana yalvarıyordun. Bütün işler senin yüzünden ters döndü. Eğer müdahale etmeseydim, öğrenciler seni linç edeceklerdi.
Yarbay Ali Elverdi, bu kez de, Albay Yaşar Başaran'a yöneldi. Albay Yaşar, radyoya girdikten sonra, kendisini "Bu adam bizden değildir" diye tevkif ettirmişti. Ali Elverdi, kilitli bulunduğu odanın penceresinden, o sırada Radyoevi'nin önünde mevzilenen hükümet kuvvetlerine bağırarak içeride çok az kişinin olduğunu söylemiş, bu da radyonun el değiştirmesiyle sonuçlanmıştı... Şimdi, kendisini tevkif ettiren Albay Yaşar karşısındaydı. Sesinin son perdesiyle bağırdı:
"Sen de bu adama inanarak peşinden gittin, saman kafalı!"
Albay Yaşar yerinden fırladı, bütün hücrelerin duyacağı şekilde, "Bu adam, o gece Radyoevi'ne geldiğinde, bana ne dedi biliyor musunuz: 'Hani bu işi birlikte yapacaktık, bana niye haber vermediniz?'"
Bu sözlerin ardından savurduğu ağız dolusu küfür bir işaret olmuştu. Bütün hücrelerden küfür yağmaya başladı.
Ali Elverdi'nin cezaevini terk etmesinin ardından, bağrışmalar yerini hafif bir uğultuya bıraktı.
Erol Dinçer, "Biz ihtilalciyiz, kimseyi öldürmedik. Demokrasiyi savunan adam, daha ortada mahkeme bile yok ama kanımızı nereye dökeceğini biliyor" diye söylendi.
Yeniden sessizliğe gömüldüler. Herkes bundan sonra neler olabileceğini kestirmeye çalışıyordu ve tahminler iyi değildi.
* * *
21 mayıs sabahı GMC'lere bindirilen Harbiyeliler, okullarına götürülmüşler, GMC'lere binerken vermeyi reddettikleri silahlarını kapıda bırakarak içeriye girmişlerdi. Yaşları yirminin biraz altında ya da üstünde olan gençler için mekân aynı, durum ise çok farklıydı. Sınıflara doldurulmuşlardı ama önlerinde defter kitap, karşılarında öğretmenleri yoktu. Çoğu şaşkındı. Yaşadıkları tek ihtilal deneyimi 27 Mayıs'tı, o da başarılıydı. Okudukları bütün ihtilaller başarıyla sonuçlanmıştı. Gerçi 22 Şubat'ı yaşamışlardı ama o olay düzenlerini bozmadığı gibi, güvenlerini de azaltmamıştı. O güne kadar hiçbiri başarısız bir ihtilali ne okumuş, ne duymuştu. Böyle bir durumda neyle karşılaşacaklarını da bilmiyorlardı. Okulda lider konumunda olan gençler, kendi aralarında, "Bizi kurşuna dizerler" diye konuşuyorlardı. Bildikleri kadarıyla, idam cezası siviller için asılarak, askerler için kurşuna dizilerek uygulanıyordu. Konuşuyorlardı ama kimse söylediğine inanmıyor, ölüm onlara çok ama çok uzak görünüyordu.
O zamana kadar özenle hazırlanan yemeklerin yerini erat karavanası almıştı. Kimsenin onlara geleceğin subayları gözüyle bakmadığı da belliydi. Gündüz sınıflarda bekleşiyorlar, topluca yemekhaneye götürülüyorlar, akşamları yatakhaneye tıkılıyorlardı. Özgürce dolaştıkları, bahçesinde eğitim yaptıkları okulları artık bir hapishaneydi. Bahçeye çıkmak, okulda dolaşmak gibi lüksleri yoktu. Yan sınıfa girmeleri bile yasaktı. Ama değişen bütün koşullara rağmen, içlerinde yaşadıkları olayları hafife alan bir yanları vardı. İki hafta kadar sonra bir savcı gelip de kendilerine "Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesine göre tutuklusunuz" dediğinde de, olayı ciddiye alan çıkmadı. Ta ki, savcının çıkıp gitmesinden bir süre sonra, bir öğrenci, "Bu 146. madde, Menderes'lerin asıldığı madde değil miydi?" diye sorana kadar...
Onlar 146. maddenin hangi fıkrasının hangi suçu tanımlayıp, o suça karşı hangi cezayı öngördüğünü de bilmiyorlardı. Bildikleri tek şey, Menderes'lerin 146. madde uyarınca idam edildikleriydi. Çok kısa bir sessizlik yaşandı, ardından her bir genç yürekte çakan şimşek, o kısa sessizlikte buluşup kıyamete dönüştü.
Elinde hiçbir belge bulunmayan savcı, öğrencilerin elebaşılarını belirlemeye çalışıyordu. Bunun için tek yol sorgulamalardı. Nasıl olsa, karşılıklı suçlamalarla bir iddianame ortaya çıkarılırdı. Sıkıyönetim mahkemeleri bu kez siviller için değil askerler için işliyordu…
2l"Mayıs öncesi, ihtilalin liderleriyle sık sık görüşerek onlara Harp Okulu'nun durumunu anlatan, kendilerinden görev isteyen lider kadrosundaki gençlerden ikinci sınıf öğrencisi Osman Yetkin, uzunca bir süre kendisini gizlemeyi başarmıştı. Ama sorgulamalar sırasında bir arkadaşı, cephaneliğin kapısını kıranın kendisi olduğunu söyleyince işler değişmişti. Bu ifadenin üzerine çağrılıp sorgulandığında, kendisine yöneltilen suçu reddetmişti ama savcı peşini bırakmıyordu.
Harbiyeli Osman, deşifre edildiğini anladığı günden sonra geceleri tetikte yatmaya başladı. Alıp götürüleceği, kurşuna dizileceği anı beklemeye başlamıştı. Yine aynı beklentiyle, uykuya yenik düştüğü bir gece, sarsılarak uyandırıldığında karşısında nöbetçiyi buldu. Kısacık, sıkıntılı uykusunda yatağına dek işleyen teri bir anda buz kesti. Nöbetçiyle birlikte komutan odasının önünden geçip hiç bilmediği bir odaya götürülürken, ölüme yürüdüğünü düşünüyordu. Zaman, başka hiçbir şeyi aklına getiremeyeceği kadar dardı.
Odaya girdiği anda, Harp Okulu'nda ihtilal faaliyetleri içinde bulunan bütün arkadaşlarının orada bulunduğunu gördü. Zaman, bir soruya fırsat yaratacak kadar da olsa esnedi.
"Ne oluyor?"
"Komutanlar, her şeyi açık seçik anlatırsak affedileceğimizi söylediler. Biz de bildiğimiz her şeyi yazıyoruz."
O da aralarına katılıp yazmaya başladı. Önlerinde, sarı saman kâğıtları ve kurşunkalemler vardı. Hemen hepsi uzun uzun yazıyorlar, biten kâğıdı yine kurşunkalemleriyle numaralandırıyor, yenisine geçiyorlardı. Son sayfaya gelenler, isimlerini yazıp imzalarını atıyorlardı. Kiminin son sayfasında yazacak yer kalmadığından, imzası bağımsız bir sayfada bulunuyordu. Çoğunun aklından, sayfaları arasında hiçbir bağlantı bulunmayan, kurşunkalemlerle yazılmış bu ifadelerin hukuken bir anlam ifade etmeyeceği düşüncesi geçtiyse de, kurşuna dizilmeyi bekledikleri bir anda karşı karşıya kaldıkları durumu sorgulamaktan vazgeçtiler, kaderleri tümüyle başkalarının elindeydi ve onlar sorgulayan değil, sorgulananlardı.
* * *
Yakalandıktan sonra İstanbul'da bir gece tutulan, ardından Ankara'da sorgulanan Fethi Gürcan, Mamak Askerî Cezaevi'ndeki hücresine kilitlendiğinde yorgun şakaklarında çakan şimşekler gözlerinde her şeyi yok eden bir beyazlık oluşturuyor, her beyazlıkta göğsündeki sancı da uyanıyordu. Yan hücrelerde yatanlardan, On Dörtler grubunun lideri Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının arka taraftaki hücrelere getirildiğini öğrendi. Sonra On Birler grubu cezaevine getirilmişti. Aydemir, "Bu hareketin günahı da, sevabı da bize ait. Onların bizimle ilgisi yok. Pisi pisine yatıyorlar" demişti arkadaşlarına.
Kısa sürede yaşadığı öyle çok şey vardı ki, replikleri birbirine karışmış birkaç gerilim filminin, rasgele eklenmiş görüntülerini izliyor gibiydi. Beyni hızla işliyor ama o beyninden geçenleri yerli yerine koyamıyordu. O gece... 21 Mayıs gecesi... O gecenin sabahında içine işleyen yenilgi... Dikmen tepeleri... Ertelenen ölüm... İstanbul'a yolculuk... Yakalanış... Sorgu... İstanbul'a getiriliş... Sorgu... Ankara'ya getiriliş... Sorgu... Mamak'a getiriliş... Sorgu... Esma nasıl, çocuklar nasıl?.. Sorgu... Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, geçmişten tazelenen acılar...
Kalabalıklarda büyümüş, çocuklarını kalabalıkta büyütmüştü. Hep Esma'yla dertleşmeye alışmıştı. Şimdi yoktu... Yalnızlık ilk kez çalıyordu kapısını...
* * *
Mamak'taki hücrelerde yatanların sorgulamalarının yapıldığı günlerde en büyük endişeleri, aileleriydi. Onlara haber gönderemedikleri gibi, haber de alamıyorlardı. Bu olayın ardından acaba aileleri de sorguya çekilmiş, gözaltına alınmış, kötü bir davranışla karşılaşmış olabilirler miydi. Günlerce bu soru beyinlerinde uğuldayıp durdu. Mahkemeye çıkarılmadan kurşuna dizileceklerini düşünüyorlar ve kendilerinin hayatta olup olmadıklarından endişelenen aileleri hakkında tek bir haber alamadan ölmek istemiyorlardı.
Fethi, gözlerini açsa, yaşadığı gerçekle yüz yüze geliyor, kapasa Esma'nın ağlayan yüzünü görüyordu.
Benim her tayinimde, sen kucağında küçük bir bebekle çıktın yola... Bu kez ölüme gidiyor yolun sonu... Senin kucağında yine küçük bir bebek var... Bu kez yollarımız ayrılıyor Esma… Ben ölüme, sen hayata... Evlatlarımız için, onlarla birlikte hayata...
Karaman'dan Gaziantep'e bebek Gülderen'le, Gaziantep'ten Kağızman'a üç yaşındaki kızları ve bebek Ömer'le, Kağızman'dan İstanbul'a altı yaşındaki kızları, üç yaşındaki oğullan ve bebek Önerle gitmişlerdi...
Ama Önder... Kollarımız arasında sarıp sarmaladığımız Önder'in canı nasıl da uçup gitmişti küçücük bedeninden... Neden bedenine sarıldığı gibi canına da sarılamıyor insan sevdiklerinin... Öyle olsa, sevilenler hiç ölmezler sevdiklerinin kollarında... Deli divane olmadık mı Esmam onu kurtarmak için?
Düşünürken demir bir yumruğun kalbine üst üste darbeler indirdiğini sandı.
Kağızman'dan İstanbul'a, Ayazağa Süvari Grabu'na tayininin çıktığı 1952 yılının temmuz ayında Öner henüz iki aylıktı. Ağlayan yüreklerine bir sıcaklık yerleşmişti. İstanbul demek, Mustafa ve İlhan demekti. Mustafa, İstanbul'a dört yıl önce tayin olmuştu. Bir kamyona sığacak hafiflikteki eşyayı yüklenmişlerdi. Birkaç kerevet, açılır kapanır bir masa ile birkaç sandalye ve yine açılır kapanır yatak, yastık, yorgan hurçları... Mecidiyeköy'de kiralık bir ev bulup oraya yerleşmişlerdi. Önder'in ölümünden sonra sevinçlere küsen Esma, üç çocuğun yüküyle yoruluyordu. O zaman Esma'nın ana, çocuklarının anneanne bildikleri Sıdıka çıkıp gelmişti kardeşine destek olmaya... Sonra da hep kalmıştı yanında... Ablası Nefise dış gebelikten ölünce, yeğeni de katılmıştı aralarına...
İstanbul'a taşınmalarından birkaç ay sonra, Esma ve kardeşleri Dinar'daki baba yadigârı tarla ve değirmeni satmışlardı. Herkesin payı eşit olarak dağıtılmıştı.
O zaman bir araba almaya özenmiştim ama... Sıdıka Abla, Dünyada mekân, ahrette iman. Nasılsa birlikte yaşıyoruz, benim payımı da Esma'nın payına ekleyelim, iyi kötü bir ev alalım" demişti. Sen de heveslenmiştin kendi evinde oturmaya... Paramız az, hevesimiz çoktu. Nasıl bulmuştum Ortaköy'de, gecekondu mahallesinin dibindeki o evi ama...
15
28 mayıs 1963.
Esma'nın evde haber beklediği günler ve geceler uzadıkça uzuyordu. Kocasını en son 20 mayıs akşamı görmüştü. Aradan bir hafta geçmişti ve hâlâ tek bir haber yoktu. 21 mayısta evlerinden alınanlardan da haber gelmiyordu.
Büyük ablası, sabah ezanıyla kalkıyor, kahvaltı saatine kadar namaz kılıp dua ediyordu. Büyük kızı Gülderen evde hayalet gibi dolaşıyordu. On yedi yaşın tazeliğine büyük bir acı sinmiş, yüzünde şaşırtıcı bir tezat oluşturmuştu. Gözlerinden yaş aktığını görmemişti ama, bakışları gözyaşlarından daha yakıcıydı. Sabah akşam, bir buçuk yaşındaki kız kardeşi Sema'yla ilgileniyordu. Böylece hem annesinin üzerinden bir yük almaya çalışıyor, hem de babasıyla oynaşmaya alışkın Sema'ya onun yokluğunu hissettirmemeye çalışıyordu.
Babasına âşık kızım benim.
On dördündeki Ömer ile on birindeki Öner birkaç gündür durgunlaşmışlardı. Arada bir itişseler de, ortalığı kasıp kavuran kavgalarından eser yoktu.
Bu bekleyiş ne kadar sürecek ?
Eğer kocası hâlâ sağsa ve hâlâ yakalanmadıysa, ne yapar eder onlara bir haber ulaştırırdı... Öyleyse?
Neler de saçmalıyorum. Eğer kaçıyorsan, nasıl haber yollayacaksın, kiminle yollayacaksın? Eve gelip, "Ben kaçıyorum' diyecek halin yok ya... Kapatıp gözlerimi uykuya dalsam şimdi... Nerede olduğunu, ne yaptığını düşümde görsem... Bana ne yapmam gerektiğini söylesen! Ben seni hiç tanımadan girmiştim düşüne. Sen bunca yıl sonra girsen ne olur...
Esma, beynini zorluyor, "Nerede olabilir?" sorusunun yanıtını bulmaya çalışıyordu.
Mutlu değilsindir bizden uzakta... Belki de...
Kalbi canını acıtacak kadar hızlı çarptı. İşkencede olduğu düşüncesini kovmaya çalıştı beyninden...
Nerede olursan ol, sen de anılara sarılıyorsundur benim gibi… Nasıl hevesle taşınmıştık o gecekondu mahallesine...
İlk kez kendi evlerinde oturacaklardı ama içindeki kiracı evi boşaltmadığı gibi para da ödemiyordu. Fethi, "Siz takmayın kafanıza" demişti onlara... Bir daha da kiracıya evi boşaltması için ricada bulunmamıştı. Atlarını almış, kiracıların oturduğu evin alt katma bağlamıştı. Atlar kişneyip duruyorlardı. Bahçe tezek dolmuştu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Fethi hafta sonları, "Başka türlü olmaz" deyip tezekleri yakıyordu. İki ay sonra ev kendiliğinden boşalmıştı.
Esma, Fethi ve üç çocukları ile Sıdıka Ortaköy'de dere boyunda, Leylekyuvası Sokağı'nda, yokuşun başında, iki katlı eve yerleşmişlerdi. Evin etrafı, duvarları tahta ve tenekelerden oluşan gecekondularla doluydu. Paslanmış tenekelerin arasında, silinmeye yüz tutmuş "Vita" yazıları seçilirdi. Isırgan otlarıyla dolu bahçeye bir merdivenle çıkılırdı. Evin önü, gidip gelmelerle yol olmuştu. Alt kat ile üst kat birbirinden bağımsızdı. Bahçenin hemen yakınında bir kuyu vardı, yakınında da bir çeşme... Bütün mahalle su gereksinimini buradan karşılardı. Çabucak öğrenmişlerdi. Dere boyuna, "boklu dere", çevredeki ağaçlara da "osuruk ağaçları" deniyordu. Zaten arkaları da Çingene mahallesiydi.
Fethi işten eve, evden işe atıyla gidip gelirdi. Gülderen, her gidişinde arkasından ağladığı için, o uykudayken, "adeta" sürerdi atını uzaklaşana kadar. Ama kimi zaman Gülderen uyanıp ağlamaya başlar, onun sesiyle yataktan fırlayan Ömer, sonra da Öner katılırdı ağlamalara. O zaman dayanamaz geri döner, onları atının terkisine bindirir, biraz dolaştırır, sonra öpüp ayrılırdı çocuklarından. Öğle saatlerinde de evinde olur, yemeğini ailesiyle birlikte yerdi. Akşam, üçü birden babalarının yolunu gözlerler, birbiriyle yarışarak atlarlardı Fethi'nin üzerine. Hiçbir şey alamazsa, rengârenk şekerler getirmiş olurdu çocuklarına.
Ortaköy'ün en büyük eğlencesi, boklu dereye nazır açık hava sinemasıydı. Büyük, küçük toplanır sinemaya giderler, kimi zaman yabancı, kimi zaman Türk filmleri izlerlerdi. Elvis Presley'in başrol oynadığı filmleri izlerken, o insanların başka bir dünyada yaşadıklarına inanırlar, Türk filmlerinde ise kendi yaşamlarından benzerlikler bulurlardı. Gecekondu mahallesinin çocuklan sinemaya bilet almadan kaçak girdiklerinden, tam filmin ortasında birdenbire ışıklar yanar, bilet kontrolü yapılırdı. Bileti olmayan çocuklar kaçışmaya başlayınca, Gülderen, Ömer ve Öner de onlarla birlikte koşarlar, Anneanneleri, "Sizin biletiniz var, siz niye saklanmaya çalışıyorsunuz" diye üçünü birden yaka paça yakalayıp geri getirirdi.
Çocuklar en çok Tarzan ve Kızılderili filmlerinden hoşlanıyorlardı. Akşam sinemada izlediklerini, gündüzleri oyunlarına yansıtırlardı.
Esma, düşüncelerinden sıyrıldığında, dudaklarına yerleşmiş gülümsemeyi yadırgadı.
Geleceğin karanlık, belirsiz yüzüne bakarken, geçmişe dalıp gülümseyebilmek ne tuhaf...
Ama yeniden hayallerine döndüğünde, az önce uçup giden gülümsemesi de yeniden dudaklarına konmuştu.
Yaşamını evlendikten sonra da İzmir'de sürdüren Zehra'nın çocuğu olmamıştı. O da tıpkı ablası Sıdıka gibi çocuk özlemini kendi çocuklarıyla gideriyordu. Zehra'yla birbirlerine hiç aksatmadan uzun uzun mektuplar yazarlardı. Her fırsatta İzmir-İstanbul yoluna düşerler, yan yana geldiklerinde, ayrılacakları günün kaygısına kapılırlardı. İnadına çok çabuk geçerdi birlikte oldukları günler... Zehra'nın İstanbul'a gelişleri çocuklar için bayram olurdu. Çünkü onun sevgisi kadar harçlıkları da boldu.
İstanbul'u sevmişti... Ortaköy'ün boklu deresini, Çingene mahallesini, çamurlu yollarını, çocuklarının giderek daha yaramaz ve daha mutlu oluşlarını, Mustafa'ya yakınlığını, Zehra'nın gelip gitmelerini sevmişti... İçini hep ilk günkü heyecanla titreten, mesleğine ve ailesine âşık kocasının iki aşkını dengelemekteki hünerini, tutkulu sarılışlarını, içindekileri saklamayı bilemeyişini, kardeşleriyle kardeş oluşunu sevmişti...
"İyi misin Esma Hanım? Ne o mutfağa kapanmış sessiz sessiz oturuyorsun?.."
Esma, Gülderen'in sesini duyunca çabucak toparlandı. Evlerinin geleni gideni eksik olmadığından, herkes "Esma Hanım'a" bir şey sorduğundan, kızı da ona böyle seslenmeye alışmıştı.
"İyiyim yavrum" dedi, "makarnanın haşlanmasını bekliyorum. Geç oldu, acıkmışsınızdır. Sen de çocukları topla da sofraya oturalım."