ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

 

16

30 mayıs 1964.

Hücrelerde yatanların ailelerine ilk kez haber gönderildi. Aileler sanıkların yaşadıklarını böylece öğrendiler. Sanıklar da istedikleri temiz çamaşır ve elbiselere kavuşunca ailelerine kavuşmuş gibi oldular.

Emekli Yarbay Mustafa Türker, her gün en az iki kez kız kardeşine uğruyor, onun telaşını yatıştırmaya çalışıyordu. O sabah erkenden gelmişti. Esma, meraklı gözlerini ağabeyine dikmiş, bir haber getirdiğini anlamıştı.

Üzgün görünmediğine göre yaşıyor demek!

 

"Hoş geldin ağabey. Bir haber mi var?"

"Fethi İstanbul yolunda yakalanıp Ankara'ya getirilmiş. Sağlığı iyiymiş, merak etme."

"Görebilecek miyiz ?"

"Evet. Hepsi Mamak'ta... Ailelerin görmesine izin verecekler. Pazartesi günü ziyaret var."

Pazartesi? Bugün ne günlerden? Çarşamba... Perşembe, cuma cumartesi, pazar ve... Beş gün sonra onu yeniden göreceğim!

 

Günlerdir yok etmeye çalıştığı "onu bir daha hiç görememek" olasılığı bedeninden aniden boşalan terle birlikte akıp gitmişti sanki. Arkasını döndü, Gülderen'in heyecandan kızarmış yüzünü gördü. Sema'ya sütle ıslatılmış bisküvileri yedirdiği kaşık elindeydi. Kahvaltısı yarım kalan Sema, acemi adımlarla ablasının peşinden gelmişti. Esma'nın sesi titredi:

“Duydunuz mu? Babanız iyiymiş. Pazartesi günü görebilecekmişiz.”

Sonra utangaç bir yüzle ağabeyine döndü:

"Buyur ağabey, niye kapıda kaldın ?"

Mustafa, kardeşine yanıt vermeden yüzüne yayılan bir gülümsemeyle eğilip Sema'yı kucağına aldı:

"Nasılmış, benim tonton kızım?"

Sema, bir süredir ağzında tuttuğu bisküvileri neşeli bir gülüşle dayısının yüzüne püskürttü.

"Seni haylaz seni!"

Esma ıslak bir bez getirmek için çabucak mutfağa koştu. Mustafa, yüzündeki bisküvi kırıntılarını silerken, "Fethi temiz çamaşır, kıyafet istemiş Esma" dedi, "hemen hazırla da götüreyim."

Esma yatak odasına girip, Fethi'nin tertemiz, ütülü çamaşırlarını bir valize yerleştirmeye başladı. Yerleştirdiği her parçayı okşayarak düzeltiyor, üzerine bir yenisini eklediğinde aynı hareketi, tekrarlıyordu.

*         *          *

 

Kimseyi uyandırmamak için yavaşça kalktı. Yanı başında yatan Sema'nın uykuya teslim olmuş küçük bedeninin bir yanı açılmıştı. Yorganı yeniden düzeltti. Kısa bir süre, onun yanaklarına doğru uzanan uzun siyah kirpiklerini, hafifçe aralanmış pembe dudaklarını seyretti. Kim bilir hayat ona neler gösterecekti... Gözlerinden hızla boşalan yaşları, küçük kızının yanağına düşen bir damlayla ayrımsadı. Hemen geri çekildi, önce Sema'nın yanağına düşen damlayı, ardından da gözlerini ovuşturarak kendi yanağındaki yaşları sildi. 21 Mayıs'tan bu yana içine yerleşen, ancak sabah aldığı haberden sonra uçup gittiğine inandığı keder, yeniden, bütün ağırlığıyla kendisini hissettirdi. Bir yanında ise Fethi'yi yeniden görecek olmanın heyecanı giderek daha büyük bir çırpınmaya dönüşüyordu.

O da heyecanlanıyordur... Özlemiştir çocukları... Beni de özlemiştir. Onu nasıl merak ettiğimi düşünüp üzülmüştür. Kendi yenilgisinin moral bozukluğuna, bizim hissettiklerimizi ekleyip kederlenmiştir. İstanbul'a giderken yakalanmış... Boşuna değilmiş günlerdir İstanbul anılarına takılıp kalışım…

 

Kulağına gelen hafif tıkırtılardan, ablasının sabah namazına kalktığını anladı.

Bir yanda, geleneksel değerlere bağlı ailesi, öte yanda hep değişimden ve daha çok özgürlükten yana olan kocası... Onları bir fotoğrafta birlikte görenler hiçbir zaman anlayamaz, ancak yaşayanlar ayırdına varabilirlerdi bu farkın. Esma'nın mutluluğu, kocasıyla kardeşlerinin, hiç yadsımadan birbirlerine sahip çıkmalarındaydı.

Onun ailesinde geleneklere en bağlı olan büyük ablası Sıdıka'ydı- Mustafa Ağabeyinin tartışmasız otoritesi, sınır tanımaz sevecenliğiyle birleşiyor, kendisine özgü kişiliğini ortaya çıkarıyordu. Özveride Zehra da ağabeyini aratmazdı. Haberi aldığı andan sonra İzmir ona dar gelmeye başlamıştı. Zehra Öğretmen, soluğu Ankara'da almak için okulların tatil olacağı günü iple çekiyordu.

Ah Zehra, can Zehra...

Hastalansa, doktora gitmezdi... Bu yüzden Mustafa Ağabey'iyle takışırlardı...

"Hastane, insanı daha çok hasta eder."

"Keçi kafalı!"

"Rica ederim ağabey..."

Bir uçta büyük ablası, diğer uçta Fethi vardı. Ama nasılsa, ikisi de birbirlerinin sınırlarına tecavüz etmeden, üstelik en zayıf anlarında birbirlerine dayanarak yaşayabiliyorlardı. Fethi bir rahatsızlığı olduğunda kendisini onun kocakarı ilaçlarına teslim eder, ablası ise Fethi'yi en sinirli, en sıkıntılı olduğu günlerde, çocuğu gibi oyalar, büyüğüymüş gibi sayardı.

Aralıksız bir arada yaşamaya başladıkları İstanbul günlerinde, çocuklar, Sıdıka Abla'sından korkuyu, Fethi'den cesareti öğreniyorlardı. "Yıldız kaydığında biri ölür" derdi anneanneleri... Gülderen ve Ömer kayan bir yıldız gördüklerinde kimin öldüğünü merak edip korkarlardı. Evin karşısında Rum mezarlığı vardı. Fethi, onların mezarlığa yönelen korku dolu bakışlarım görünce, hemen bir oyun atardı ortaya. İkisini karşısına alıp, "Kim mezarlığa kadar gidip gelirse, ona para vereceğim" der, sonra çocuklarının nefes nefese mezarlığa koşarak gidip gelişlerim sevecen gözlerle izlerdi.

“Çocukluğumda babamı kızdıracak bir şey yaptığım zaman gidip mezarlığa saklanırdım. Şimdiye kadar, kimseye ölülerden zarar geldiğini görmedim. Siz kötü niyetli sağlara dikkat edin" derdi Fethi.

Yaz ve bahar aylarında öğle yemeği bahçede yenirdi. Öğle namazından sonra kaldırılan cenazeler, onların bahçelerinin önünden geçerdi ve haftada birkaç gün, bütün aile önlerinden geçip giden cenazenin sahiplerine saygısızlık olmasın diye yemeklerini bırakarak ayağa kalkar, onlar uzaklaşana kadar yeniden oturmazlardı.

 

Fethi'nin tayin bedeli aldığı günler evde bayram yapılırdı. O gün sofrayı hazırlamak için, kocasının getireceği pirzolaları beklerdi. Fethi gelir gelmez ikisi birlikte mutfağa girerdi. Ablası, tabaklara pirzolaları dağıtırken, Fethi rakı bardağını, kendi birasına tokuşturup yudumlamaya başlamış olurdu. Ablası, alkollü içkileri ağzına bile koymazdı.

 

 

17

Sabun köpükleriyle oynaşan Sema'nın küçük ve hareketli bedenini ellerinin arasından kaçırmamak için bütün dikkatini yaptığı işe veren Gülderen, bir yandan kız kardeşinin gülücüklerine karşılık veriyor, bir yandan insanı gizemli bir dünyaya davet eden fosforlu baloncuklara özlemlerini yerleştiriyordu... En çok İstanbul'daki çocukluk günlerini özlüyordu. Günlerin çabuk, yılların ağır geçtiği çocukluk yıllarını...

Ortaköy'deki gecekondu mahallesinde sular akmazdı. Temizlik, yemek, çamaşır, bulaşık yıkama işlerine başlamadan önce, çeşmeden su taşınırdı. Annesi, çeşme başında sohbet ederek bekleşen komşu kadınların huzuru kaçmasın diye hizmet erini yollamaz, bu işi kendisi yapardı.

Annesi ile anneannesi leğenin başına otururlar, küçüklü büyüklü gömlekleri, pijamaları, atletleri çivit, yeşil sabun ve çamaşır sodasıyla yıkarlardı. Çamaşır sodası ve çivit annesinin ellerini berbat ederdi. Babası, "Esmam, sen ne zaman çamaşır yıkasan, ben hasta oluyorum" diye dertlenirdi. Ama annesi bir kez bile şikâyet etmezdi. Yıkanıp kurutulan çamaşırlar, sonra da kömür ütüsüyle ütülenirdi. Babası, çoraplarını ve mendillerini kimseye yıkatmazdı. Ütüsünü de kendisi yapar, gömleklerinin yakalarını kolalar, pantolonlarının ütü çizgisini şaşırmazdı.

Koca kazan, banyo günleri de sobanın üzerine yerleştirilirdi. Her banyoda, "Beni babam yıkasın" diye tutturur, muradına da ererdi. Anneannesi, "Koca kız oldun" der, babası buna aldırmadan, bembeyaz kalıp sabunla köpürttüğü lifle onu küçük bir bebek gibi yıkardı.  Babasının bir yurtdışı dönüşünde saç şampuanıyla tanışmışlardı. Anneannesi, "Sakın yıkanmayın. Bu gâvurlar saçlarınızı dökmek için size böyle abuk sabuk şeyler satıyorlar" diye söylenmişti...

Ah anneannesi... Babasının kaputu eskidiği zaman onu söker hakiyi kahverengiye boyar, minicik dikiş makinesinde onlara elbiseler dikerdi... Bayramlık basma ve pazen elbiseleri, pijamaları, hatta fanilaları bile onun elinden çıkardı... Hem cefakâr hem sevecendi ama bir de yasakları olmasaydı! Onun büyümeye başladığını düşündüğünde, eline tığ işi motifler vermeye, "Bu bitmeden sokağa çıkmayacaksın" diye tutturmaya başlamıştı. Oysaki, onun gönlü ağaçlara tırmanmaktan, çamurlu yollarda koşmaktan yanaydı. Ömer'i, "Babamın adı, canımın tadı" diye seven anneannesi kendisine yasaklar koyunca, "Ömer niye dışarı çıkıyor?" diye karşı çıkardı. O zaman olan Ömer'e olurdu. Çünkü anneannesi onun eline de tığ işi tutuşturmaktan çekinmezdi.

Hafta sonları anneannesinin yasaklarından kurtulur, özgürlüğünü ilan ederdi. Babası, "Bırakın çocukları, oynasınlar" der, onlar da soluğu sokakta alırlardı. Üstelik, yalnız kendilerine değil, onlarla birlikte oynayan bütün arkadaşlarına, hiç yüksünmeden tek tek uçurtmalar yapar, boş iplik makaralarını çakıyla yardıktan sonra, içine önceden yonttuğu ince dalı yerleştirir, onlara fırıldaklar armağan ederdi.

Havalar biraz ısındı mı, çocuklara da gün doğardı. Ev oyunlarını yerini sokak oyunları alır, boş araziler önce yeşillenir, sonra alabildiğine kızarırdı. Gelincik tarlaları onun neşesiydi.

Babası, uzun süre at koşturup, teri üzerinde kuruduğundan, sırt ağrıları çekerdi. O zaman anneannesi, onu önüne oturtur, ispirtolu pamuğu yakarak, bardakları sırtına yapıştırırdı. Herkesin harcı değildi kupa çekmek. İşin içinde, ayan kaçırıp eti parçalama riski de vardı. Ama anneannesi bu işte ustaydı.

Babasının gün geçtikçe göz dolduran binicilikteki başarıları ise bütün aile gibi onun da gururuydu.

Gülderen, bembeyaz bir havluyla sarmaladığı Sema'yı yumuşak bir hareketle kurularken, onun pembe yanaklarını öpüp, kokusunu içine çekti. Temiz ve ütülenmiş giysilerini giydirdikten sonra kucağına alıp, mahmurlaşan gözlerine sevgiyle baktı.

Onun uykuya teslim olmak üzere olan yüzünü incelerken, inatçı umutlarıyla birlikte, sevgileri, özlemleri, anılan yeniden beynini sarmaladı. O mutlu bir çocukluk yaşamış, babasıyla koşmuş, oynamıştı... Kardeşi de, babasıyla aynı mutlulukları paylaşabilecek miydi acaba? Bilmiyordu... İçinden bir ses, "Tabiî ki yaşayacak!" diye bağırıyor, ama bir başka ses aklına kötü olasılıkları getiriyordu. İkinci sesi hırsla kovdu aklından... Yeniden, mutlu çocukluk günlerine döndü...

Ortaköy'de kimse kapısını kilitlemez, çocuklar sokakta oynarken, kadınlar günlük yaşamı paylaşırlardı. Akşam olunca, işin içine erkekler de girerdi.

Bir Cemile Teyzeleri vardı. Pazarda sıra boncuk satardı. Akşamları, pek çok komşuları gibi onlar da bütün aile toplanır, Cemile Teyze'ye yardıma giderlerdi. Hepsi ellerine birer iğne iplik alır bir yandan sohbet ederken, bir yandan da boncukları iplere dizerlerdi. Onun gözü hep babasının dizdiği boncuklarda kalır, babası hangi renk boncuklan diziyorsa, onu taklit ederdi.

Ermeni ve Rum asıllı birçok komşuları vardı. Apostoli, Vangoli ve diğerleri... Gür sarı saçları iki örgü halinde yanaklarından aşağıya inen Donna'nın annesine seslenişi hâlâ kulaklarındaydı:

"Mamma, mamanikotofi, ela mammaaa..."

Arkadan teneke barakada oturan çok çocuklu komşuları seslenirdi:

"Gülseren, Güllü, Gülbahar, Aynur..."

Çingene mahallesindeki çocuklar... Hepsi arkadaşlarıydı... Dinî bayramlarda Rum, Türk, Çingene diye ayırmadan bütün arkadaşlarıyla tanımadıkları evlere gidip bayramlaşırlar, mendil arası renkli şekerler, ortası delikli bir kuruşlar toplarlardı. Annesi, "Dilenciden ne farkınız var?" diye azarlasa da, onlar topladıkları ortası delikli paraları ipe dizip boyunlarına takmaktan vazgeçmezlerdi.

Hemen her gün biri oyun oynarken düşüp yaralanır, anneannesi soğan, sabun ve zeytinyağı karışımı özel merhemini onların yaralarına sürerdi. Üşütüp öksürmeye başladıklarında da, karabiber koyduğu çayı zorla içirirdi.

Sayısız yaka iğneleri olmuştu. Yakındaki tramvay yoluna gider, iki topluiğneyi çapraz yapıp rayların üzerine yerleştirirler, minyatür bir makasa benzeyen yaka iğneleri yaparlardı.

Mahallenin en renkli adamlarından biri de Osman'dı... Hemen her gece eve sarhoş gelir, sonra da karısıyla kavga ederdi. Onları ayırmak da mahallelinin göreviydi. Babası, küfelik olacak kadar içtiği için kızardı Osman'a. O da bir daha içmeyeceğine söz verir,ertesi günün akşamında, yeniden evinin önüne küfeyle dökülür, yeniden kıyamet kopardı.

   Fethi Beyim, ben niye sarhoş oluyorum... Kimselere anlatamadığım bir derdim var da ondan..." der, sonra da içli içli konuşmaya başlardı. Gençliğinde deliler gibi âşık olduğu Rum kızı Eleni'yle evlenememiş, sonra da kopmuşlardı birbirlerinden. Eleni uzaklara gideli yıllar olmuşsa da, sarhoş Osman'ın yüreğinde on sekizlik haliyle, taptaze yaşıyordu. Derdini bir tek babasına anlatabiliyordu. Altı yıl boyunca ona Eleni'yi anlattı, Eleni diye inledi.

Gülderen, derin bir uykuya dalan Sema'yı yatağa yerleştirip odadan çıktı. Mutfaktan gelen seslerden, annesinin orada olduğunu anladı.       İ

"Kolay gelsin Esma Hanım..."

"Sağ ol yavrum... Bakamadım sana... Sen de seslenmedin hiç. Uyudu mu ?"

"Melekler gibi uyudu... Sen ne yapıyorsun?"

"Sabaha hazır olsun diye meyve yıkadım."

Gülderen'in kalbi hızla atmaya başladı. Yarın büyük gündü... Babasına gideceklerdi. Mustafa Dayı'sı, görüşe hep birlikte gideceklerini söylediğinde deliler gibi sevinmişti. Annesiyle bir an  göz göze geldi. İki insanın, tek bir kelime konuşmadan, aynı duygu seli içinde nasıl yıkanabileceğine ilk kez, işte o an tanık oldu.

Babasına âşıktı... Onu herkesten kıskanırdı. İstanbul'da hep yanlarında olan babası, Ankara'da sık sık dışarıda oluyordu. Kimi zaman da eve geldikten sonra geç saatte yeniden birliğine dönüyordu. Babasının evde olduğu akşamların da tadım çıkaramıyordu.. Çünkü bu kez de onun subay arkadaşları, akşam oturmaya geliyorlardı. O günlerde ortaokulda okuyordu. Türkçe öğretmeninin "Misafir sever misiniz ?" sorusu, onun yarasını kanatmıştı. Kâğıda, "Ben misafir sevmem" diye yazıp verdi. Öğretmen, "Neden?.. Neden?.." diye sorarak bas bas bağırmaya başlamıştı.

Sevmiyordu işte! Misafir gelince, çocuklar bir odaya tıkılırlardı. Gürültü yaptıklarında annesinden azar işitirlerdi. Babası, "Derslerinizi çalışın" der, anneannesi eline motif tutuştururdu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, kış günlerinde soba salonda yandığından, dışarıya çıkmalarına izin verilmeyen odada üşürdü.

Yine de başı sıkıştığında kendisini babasının kollarına atardı. Bir gün tuvalete girip de beyaz taşların kana bulandığını gördüğünde, korkudan rengi sarı-beyaz olmuştu. Yarım yamalak, "aybaşı" diye bir şey duymuştu. Aklında kaldığına göre iyi bir şey değildi. Büyük bir derdi olduğunu düşünüyordu ve büyük dertlere her zaman "Ben senin dostunum" diyen babası çare bulurdu. Başını onun omzuna dayayıp yüzünü, uzun kirpiklerini incelerken, o da saçlarını sevecenlikle okşardı. O gün de, "Korkacak bir şey yok. Yalnızca güzel kanaryam büyüyor" demiş, sonra da, "bunu annene anlat. O sana daha çok yardımcı olabilir" öğüdünü vermişti neşeli bir sesle.

 DEVAMI