ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

 

18

Türkiye'yi saran seçim heyecanından Ortaköy de payını almıştı... Çıkardığı yasalarla öğretim üyelerine siyasetle uğraşma yasası getiren DP iktidarının, CHP'nin tüm mallarına el koydurması iki parti arasındaki rekabeti kızıştırmıştı... Gürcan ailesinin tam göbeğinde bulunduğu komşuluk ilişkileri aynı sıcaklıkta sürerken, akşam sohbetlerine siyaset de karışmaya başlamıştı. Oyunu DP'ye vermeye hazırlananlar ile CHP'yi özleyenler birbirlerine takılırken, sohbetler kahkahalarla bölünür, kahkahalarla biterdi.

1954 mayısında yapılan seçimlerde DP iktidara daha büyük bir oy çoğunluğuyla gelmişti. Sonuçlar CHP için ağır bir yenilgiydi. Çünkü DP, oyların yüzde elli yedisine yakınını almıştı. DP'nin,Batı'dan almayı planladığı destek temeline oturttuğu ekonomik kalkınmaya dönük propagandası, yoksullukla boğuşan halk için umut olmuştu...

Seçimlerin hemen öncesinde Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Amerika'ya gitmiş, büyük ilgi gören bu gezide Türkiye iki kutuplu dünyadaki yerini net bir şekilde ortaya koymuştu. Türkiye, daha önce atılan temeller doğrultusunda, Sovyetler'e karşı Amerika'nın yanında olacaktı...

Meclis'teki sandalye dağılımı, on yıl sonra yeniden tek parti iktidarına dönülmüş görüntüsü yaratıyordu. Güç tamamen DP'nin elindeydi. Fethi'ye göre, DP'nin asıl sınavı bundan sonra başlıyordu ve o DP iktidarına güvenmiyordu. Bayar'ın Amerika'da gördüğü ilginin en büyük nedeni, Türkiye'nin Kore'deki savaşa asker göndererek katılmış olmasıydı. Yüzbaşı Fethi Gürcan, Kore'ye gitme hevesine kapıldığında karşısına dikilen Esma'ya minnet duydu.

Mayıs seçimlerini takip eden haziran ayında gazeteler DP'nin,seçimlerde kendisine oy vermeyen Kırşehir'i cezalandırdığını yazıyordu. Kırşehir ili, ilçe yapılmıştı. Çünkü Kırşehirliler, Cumhuriyetçi Millet Partisi'ne oy vermişti ve sivri dilli muhalif Osman Bölükbaşı Meclis'e girmişti.

İktidar, peş peşe yasakçı yasalar çıkarıyor, bu da basının tepkisini çekiyordu. DP, çözümü, kendisini eleştiren kalemleri cezalandırmakta bulmuştu. Önemli yazarlar ardı ardına mahkemeye çıkıyorlar ve tutuklanıyorlardı. Ünlü gazeteci-yazar Hüseyin Cahit Yalçın, DP aleyhine yazdığı yazılar yüzünden, sekseninci yaşına cezaevinde girmişti.

Fethi, kendilerini Atatürk devrimlerini korumakla yükümlü sayan pek çok subay gibi DP'nin yönetim tarzını yakından izliyor günlük gazetelerde çıkan haberlerin subaylar arasında gördüğü tepkiyi Esma'ya anlatıyordu.

Başlangıçta orduda DP'ye yönelik bir sempati oluşmuş ama geçen sürede, iktidara yönelik öfke, kışlalarda günlük konuşmalara girmişti. İlk kıpırdanmalar DP'nin iktidara gelişinden kısa bir süre sonra, Türkçe ezanın yerini Arapça ezanın almasıyla başlamıştı. Başbakanın, İsmet Paşa'ya karşı kullandığı ağır dil de rahatsızlığı artırıyordu. Genç subaylar için İsmet Paşa, CHP'nin genel başkanı değil, Atatürk'ün silah arkadaşlığını yapmış, Kurtuluş Savaşı'na damgasını vurmuş olan Garp Cephesi komutanıydı. Marshall Planı doğrultusunda, Türkiye'ye gelen Amerikalı eğitmen subaylar ise kışlalardaki öfkenin belki de gerçek nedeniydi.

1955 yılında DP'li bakanlarla ilgili yolsuzluk iddiaları kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı. Bu iddialar, Menderes'i kendi grubunda sıkıntıya sokmuş, yaşanan gerilim sonucunda, on dokuz milletvekili DP'den ayrılarak yeni bir grup kurmuştu.

Aynı yılın eylül ayında yaşanan olaylar sırasında, yarışmalar nedeniyle İstanbul dışında bulunan Fethi, olan bitenin bir bölümünü birikmiş gazetelerden okumuş, kalanını Ayazağa'daki subay arkadaşlarından ve Esma'dan öğrenmişti. Anlaşılan, o yokken İstanbul'da kıyamet kopmuştu.

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Londra'da Kıbrıs sorunuyla ilgili görüşmelerde bulunurken, İstanbul Ekspres ve Hürriyet gazeteleri ikinci baskı yapmışlardı. Habere göre, Selanik'te Atatürk'ün doğduğu eve ve Türkiye Konsolosluğu'na bomba atılmıştı.6 eylülde üniversite öğrencileri, olayı protesto etmek amacıyla bir gösteri başlatmıştı. Eylemler birkaç saat içinde öngörülemeyen bir boyuta ulaşmış, protesto, üniversite öğrencilerinin çok dışına taşmıştı. Denetimsiz, başsız ve önü alınamaz bir kalabalık, Beyoğlu'ndaki azınlıklara ait dükkânlara saldırmaya, kırıp dökmeye başlamıştı. Dükkânlardaki kumaşlar yollara serilmiş, lime lime edilmişti. Emniyet güçleri önlem almakta ağır davranmışlardı. İş çığırından çıkınca, askerî güce de başvuruldu. Paletlerine takılan ipek kumaşlar, tankların ilerlemesini önlüyordu. Bu olayların ardından ortaya çıkan manzara, eylemciler için bile kötü sürpriz olmuştu.

Olaylar sırasında, Ortaköy'de, Gürcanların evinde tam bir çelişki yaşanıyordu. Rumların ağırlıkta olduğu mahallede oturan Gürcanların evi saldırıya uğramış, ancak saldırganlar, evin bir subaya ait olduğunu öğrenince hemen geri çekilmişlerdi. Esma'nın aynı saatlerde, henüz yedi yaşındaki oğlu Ömer'in, mahalledeki arkadaşlarını toplayıp Rum evlerini taşladığından ise haberi yoktu. Birkaç gün sonra kapı çalınmıştı. Gelen iyi görüştüğü bir Rum komşusuydu. Esma, komşusunu hemen içeri buyur etmiş ama o kırgın bir ifadeyle kapı önünde konuşmayı yeğlemişti:

"Aşkolsun Esma Hanım. Olaylar yaşandığı sırada, Oğlunuz

Ömer arkadaşlarıyla beraber evimi taşladılar. Sizden bunu hiç beklemezdim."

Esma'nın, yüzü kıpkırmızı olmuştu:

"Nasıl olur?"

Durup, sözcükleri zorlukla toparlamıştı:

"Özür dilerim. Haberim yoktu. Hiç öyle şey olur mu ? Biz komşuyuz. Hem iyi ki haber verdiniz. Ben ona gününü gösteririm!"

Esma, gerçekten de öfkelenmişti. Ömer sıkı bir azar işitmişti. Komşulara böyle davranılmazdı... Hem Ömer'e böyle bir ayrım öğretmemişlerdi. Ayağını denk almazsa....

Kısa bir süre sonra, Ortaköy'de ne Apostoli, ne Vangoli, ne Donna, ne de diğerleri kaldı... Birçoğu Türkiye'den Yunanistan'a göçmüşlerdi. Ömer, arkadaşlarını kaybedince, kendisini azarladığı için kızdığı annesine hak verdi.

6–7 Eylül Olayları'nın ardından, "Peki olaylar çığırından çıkarken devlet neredeydi ?" tartışmaları yaşanmış, saldırıların önünün neden alınmadığı sorulmuştu. Nasıl olmuş da Beyoğlu bir savaş alanına dönmüştü ? Olaylar DP'yi de karıştırmış, İçişleri Bakanı Namık Gedik'in istifası tepkileri yatıştırmamıştı. Grubuna hâkim olmak için son kozunu oynayan başbakan, "Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz" sözleriyle kışlaları allak bullak etmiş, Cumhuriyet dev-rimlerini savunmayı görev bilenleri yerlerinden sıçratmıştı.

Ama, başbakan öfkeli grubunu bu sözlerle de yatıştıramamıştı.DP’li milletvekillerinin tepkisi üzerine bütün bakanlar topluca istifa etmişlerdi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, yeni hükümet kurma görevini yeniden Menderes'e vermişti. Yeni kurulan hükümette o güne kadar başbakana en büyük desteği veren arkadaşları yoktu... Üstelik eski bakanlar hakkında soruşturma başlatılmıştı. Kaynayan ordu, sertleşen muhalefet, eleştiren basın ve öfkeli grubuyla kuşatılan başbakanın sinirleri, bu tarihten itibaren yavaş yavaş bozulmaya başlayacaktı.

1956 yılında, Türk Millî Binicilik Ekibi'ne seçilen Fethi, Türkiye sınırlarını aşmaya hazırlanıyordu. Ordular arası yarışmalara katılacak, Avrupa turnesinde Türkiye'yi temsil edecekti. Onun yarışma heyecanı bütün komşuları sarmıştı. Yanı başlarındaki, her gün konuşup sohbet ettikleri yüzbaşı, Avrupa ülkelerine gidecek, oralarda Avrupalılarla yarışacaktı. Onu, ilk yurtdışı yarışmaya, bütün mahalle davul zurnayla, arkasından sular dökerek uğurladı.

Esma, kocasını sevgiyle uğurlarken, Mustafa Ağabey'inin yanında olmamasının eksikliğini duydu. O bir yıl önce Bingöl'e tayin olmuştu...

İstanbul'da Beyazıt Askerlik Şubesi başkanıyken, askerlik muayenesi için gelenlerin evrak arasına para koyduklarından yakınıyor, "Askerliklerini erteletmek için rüşvet vermeye kalkışıyorlar" diye öfkeleniyordu. Bu yolu deneyenleri, "Bir daha böyle bir şeye kalkışırsanız, evire çevire döverim" diye kovalayan ağabeyi, günün birinde aynı adamın evrak arasına bu kez daha yüklü bir para koyması üzerine denetimini kaybetmiş, kapıyı kapatıp verdiği sözü yerine getirmişti... Olaydan sonra ise olan kendisine olmuştu... Önüne konan tayin emri üzerine, karısı ilhan ve üç çocuğunu alıp yollara düşmüştü. Dört gün, üç gece süren bir tren yolculuğundan sonra Bingöl'e, ardından da yeni görev yeri olan Genç kasabasına ulaştıklarında moralleri biraz daha bozulmuştu. Murat Nehri'nin yakınlarındaki evlerinin, keskin rutubet kokuları yayan kabarmış duvarlarından sular akıyordu. İnsan sağlığını tehdit eden koşullardan çocuklarını kurtarmanın yollarını arayan ağabeyi, İlhan'ın yeniden hamile kaldığını da anlayınca; çaresiz kansı ve çocuklarından ayrı kalmayı kabullenmiş, İlhan da, çocuklarını alarak, İzmir'e ailesinin yanma gitmişti...

Esma, bir yıldır, zor koşullarda yalnız yaşayan ağabeyini düşündükçe, yüreğinin lime lime parçalanarak döküldüğünü hissediyordu.

 

*         *          *

 

Fethi, Viyana Uluslararası Konkurhipikleri'nde atıyla öylesine bütünleşti ki, bacaklarını doladığı atı Rih, kendisini onun bir parçası saydı. Bu bütünleşme ona, "yüksek at terbiyesi" yarışmasında birinciliği getirmişti. Türk bayrağı, "İstiklal Marşı" eşliğinde göndere çekildiğinde, görevini en iyi şekilde yerine getirmiş olmanın gönencini yaşıyordu. Yaşadığı huzurlu sevinç, ona yarışmada "yüksek atlama" dalında da birinciliği getirdi. Gururla salınan atının üzerinde dimdik ilerliyor, önlerindeki engeli aşarken, vücudu şahlanan atına sevgiyle yaklaşıyor, sonra yeniden ağır adımlarla salınıyorlardı. Türk bayrağı ikinci kez göndere çekilmiş, Avrupalılar ikinci kez "İstiklal Marşı"nı dinlemişti.

Fethi'nin başarıları, evde bayram havası estirmişti. Esma'nın da, çocukların da gururla göğüsleri kabarmıştı. Sevinçlerini, haberi radyo ajansından öğrenen mahalleliyle paylaştılar.

Sıra olimpiyatlara gelmişti. Aynı yıl, olimpiyatlara Avustralya ev sahipliği yapmış, ancak ülkeye hayvan girişi yasak olduğundan, atlı yarışmalar bölümü Stockholm'da düzenlenmişti. Yarışları, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve kız kardeşi Prenses Margaret de izlemeye gelmişlerdi.

Fethi üzerinde dimdik oturduğu atıyla konhurhipike çıktı ve engelleri atlamaya başladı. Herkesin gözü bu başarılı binicideydi. Ancak son engellerden birini atlarken, atı dengesini kaybetti ve birlikte devrildiler. İzleyici sıralarında bir uğultu yükseldi. Fethi, düşer düşmez şiddetli bir acı duydu. Doğrulurken, kolunun kırıldığını anladı. Sağlık ekipleri onu hastaneye götürmek için koşup geldiler. Ancak o, ısrarla yeniden atma bindi, sağlam koluyla kraliçeyi selamladı. Yeniden sağlık ekiplerinin yanına geldiğinde bayılmıştı. Hastanede kolu alçılanıp odasına döndüğünde, İsveç kralının ve İngiltere kraliçesinin kutlama mesajlarıyla birlikte "geçmiş olsun" çiçeklerini buldu.

Olimpiyatın kapanış gösterileri ise onu büyüledi. Gökyüzünde binlerce beyaz güvercini izlerken, bir kez daha sonsuz ferahlığa aşık oldu. Gökyüzünde, o bembeyaz güvercinler arasında süzülüp yol aldığını sandı. Geceleri yıldızlarıyla karanlığa meydan okuyan, gündüzleri sonsuz maviliğiyle özgürlük sevinci veren gökyüzünü seviyordu.

 

*         *          *

 

Ortaköy’ün tozlu yollarına ulaştığında, kaza haberini radyo ajansından öğrenen komşuları onu kurban keserek karşıladılar.

 

Ya Osman? Onun kurban kesecek parası olmadığından bir horoz kesmeye fitti... Ama horoz alacak parası da yoktu... İçkiye yatırdığı para yüzünden her gün suçlu bir çocuk gibi azar işittiği karısından hiç isteyemezdi. Gitti, en uygun kümesten bir horoz çaldı... Sahibinin, karısının arkadaşı olmasını umursamadı... Dert ortağı subayın ayakları dibinde horozunu kesti...

Fethi'nin sürprizleri vardı. Yine elleri kolları dolu gelmişti. Esma, onun getirdiği misketlerin, renkli defter kaplarının, boya kalemlerinin, oyuncak tabancaların ne kadar çok olduğunu görünce gözleri parladı. Harcırahıyla çocuklarına ne alabildiyse, onların arkadaşlarına da aynısından almıştı.

Baş başa kaldıklarında, ikisinin de gözlerinde sevgi ışıltıları vardı. "Çocuklar çok sevindi" dedi Esma. En çok da Çingene mahallesinde oturan kızın o hayret, mutluluk ve sevinci aynı anda ifade eden çığlığından etkilenmişti. Fethi, Gülderen'e aldığı bebeğin aynısından ona da almıştı...

Esma gülümsemesini dudaklarında unutmuşken, Fethi valizinden çıkardığı paketi onun kucağına bırakmıştı. O soran gözlerle kendisine bakınca da, "Aç, aç" demişti, "bunlar özel."

"Bu eldivenler bana mı ?" diye sormuştu şaşırarak Esma. "Çok küçük bunlar Fethi!" Kocası gülerek eldivenleri almış, bir parmak büyüklüğündeki eldivenleri, onun eline geçirişini, incecik beyaz dantelin esneyerek, tenini ikinci bir ten gibi sarışını şaşkınlıkla izlemişti. Sonra diğer paketi açmış, eline aldığı ipek saten iç çamaşırı, yumuşacık akmış, kucağına düşmüştü. Yine başı önündeydi, yüzü kızarmaya başlamıştı, kocası çok yakınındaydı, onu izliyordu... İyi biliyordu ki, biraz daha böyle kalırsa, Fethi kahkahayı patlatacaktı. Bütün bunları düşününce, kahkahalarla gülmeye başlayan, kocasından önce kendisi olmuştu.

 

19

Binicilik temel kursu almak üzere gruplar halinde İstanbul Ayazağa Süvari Grubu'na gelen süvari asteğmenleri, gazinoda etrafını çevirdikleri bir masa etrafında sohbet ediyorlardı:

"Yüzbaşı Fethi Gürcan'la tanışmaya can atıyorum. Adam, yurtdışında iki kez Türk bayrağını şeref direğine çektirmiş."

"Ben de tanışmak istiyorum ama öyle pek fazla konuşkan biri değil. İşi gücü atlarla..."

"Bizim de işimiz gücümüz atlarla... Tanışmak istiyorsanız tanışın..."

"Sen tanıştın mı ki ?"

"Tabiî... Gittim konuştum. Öyle, insana havadan falan bakmıyor. "

Bir diğeri araya girdi:

"Ben de tanıştım."

"Nasıl? Senin binicilik hocan o değil ki..."

"Değilse değil..."

"Durup dururken, gidip ne dedin ?"

"Hepimizin derdi aynı değil mi? At üzerinde talim yapmaktan baldırlarımızın acısından kıvranıyoruz. Ben de gittim, daha çok çalışmak istediğimi ama iç baldırlarımın soyulduğunu söyledim. Ne yapmam gerektiğini sordum."

Birkaç kursiyer birden atıldı:    ,

"Ne dedi?"

<<Amonyak iyi gelir, sidiğini sür dedi..."

Masadan gülüşmeler yükseldi. Bütün binicilik hocaları hakkında konuşulduktan sonra, yeniden Yüzbaşı Fethi Gürcan'ın konusu açıldı...

Bir kursiyer, Erol Dinçer'e dönerek: Yakışıklı da" dedi, "sen de ona benziyorsun."

 

Erol, oturduğu yerde geriye doğru yaslanıp gülümsedi: "Benzetiyorlar işte..."

Fethi'nin, binicilikte kazandığı başarılar, Ortaköy'deki yaşamını etkilemiyordu. Çocuklarıyla alt alta üst üste yuvarlanıyor, sırtı ağrıdığında Sıdıka'ya kupa çektiriyor, Esma'nın üzerinde buharı tüten nefis tarhana çorbasını aynı zevkle içiyordu. Apayrı dünyalara girip çıkıyor; varsıllık ve yoksulluk, bilinç ve cehalet, yapaylık ve içtenlik, aldatanlar ve aldatılanlar arasındaki aykırılıklar, yüreğine gizliden gizliye bir çatışmanın tohumlarını ekiyordu. Üstelik yeşeren tohumlar, hep içten olanlar tarafında, yoksullar tarafında; yoksulluğunda varsıl sevgiler üretenler tarafında boy atıyordu.

Apayrı dünyalarda, erkeklik gururunu okşayan flörtlere göz kırpsa da, Esma'nın tarhanasının dumanından en derin yerlerine ulaşan sıcacık sevgiyi hiçbir kadında bulamıyor, yoksul komşularının içtenliğini her yerde özlüyordu...

Gülderen de Ömer de okullu olmuştu. Deniz kıyısında, Ortaköy Camii'nin yakınındaki Burak Reis İlkokulu’na yürüyerek gider gelirler, vıcık vıcık çamurların içinde, çimlerin üzerindeymişçesine özgürce koşar, tepeden tırnağa çamurlara batmış olarak dönerlerdi. Eve girer girmez de Sıdıka'dan azar işitirlerdi.

Ortaköy'de her şey aynıydı. Sokaklarda, sopalarına taktıkları sakatatlardan kan damlayan satıcılar, kalıplar halinde buz satan kamyonlar, su satan sakalar, çamurlu yollar, teneke evler, afacan çocuklar... Etrafa kokular saçarak geçen at arabaları, köşe başında bekleyen seyyar dondurmacı...

Fethi, bakımlı yollarını arşınladığı, marketlerini dolaştığı, iyi giyimli insanlarıyla tanıştığı, renkli gecelerine katıldığı Avrupa'da yaşadığı günlerin ardından Ortaköy'ün sırnaşık çamura bezeli yollarını seyrederken, içinde bir burukluk hissederdi. İçinde bulunduğu ordunun bütün subayları da yoksulluktan aynı derecede pay alıyordu... Hayatları zor, maaşları azdı... Gece kulüplerinde ancak gazoz ısmarlayıp program izleyecek kadar paraları olduğu için "gazozcu" diye anılıyorlardı.

Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na katılmamıştı, iyi ki de katılmamıştı, ama o savaşa katılan, büyük zararlar gören ülkeler Türk1ye'yi fersah fersah geçmişlerdi.

Esma'ya, "İnsanlar bu daracık mekânda, bütün dünyayı böyle sanıyorlar" diye dertlenip duruyordu.

Gençlerin sorunlarını dinlemeye, onlara yol göstermeye bayılıyordu Âşık olanlar, evlenmek isteyenler, başı derde girenler soluğu onun yanında alıyorlardı. Belki de bu nedenle Ortaköy sırtındaki gecekondu düğünlerinde her zaman şeref konuğuydu. Bu yüzden sık sık serçeparmağı kınalı dolaşırdı.

En büyük eğlenceleri radyoydu. Esma, "Askerlik Saati" programını dinlerken duygulanıp, gözleri yaşaran kocasını sevgi dolu bakışlarla izlerdi. Çocuklar ise "Mikrofonda Tiyatro"yu kaçırmamak için ödevlerini çabucak bitirir, radyonun başına koşarlardı. Evde bulunduğu her dakika babalarının sırtında olduklarından, radyoda maç yayını başladığında Sıdıka hepsini birden zorla güzellik uykusuna yatırırdı. Fethi, serbest giriş kartı olduğu halde maça gitmez, komşularla birlikte radyonun başına oturur, maçları Orhan Boran'ın, Sulhi Garan'ın heyecanlı sesinden dinler, gol olunca komşularıyla birlikte bağırırdı.

Gülhane Parkı'nda ünlü sanatçılar konser verdiklerinde, çocukları toplar, hep birlikte dinlemeye giderlerdi. Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Türkiye'nin favorileriydi. Sokak aralarında, "sevilen şarkılar-sevilen türküler" elkitapları satılır, şarkıların sözleri ezbere bilinirdi.

Fethi'nin yurtdışından getirdiği bir teyp ise olay olmuştu. Türkiye'deki bütün teypleri toplasalar bir elin on parmağını geçmezdi... Herkes teybe konuşup, kendi sesini dinlemek için can atıyordu. Fethi çocuklara şiir okutuyor, sonra da kasedi başa sarıp, onlara seslerini dinletiyordu.

Yurtdışına her gidişinde, ailesine özlem dolu kartlar yollardı. İlk kart Esma'ya, ikinci kart çocuklardan birinin adına gelirdi. Üçüncüsü, diğerinin... Karısına yolladığı kartlar "Esmam" diye başlar, Çocuklarına yolladığı kartlar, "annenizi üzmeyin" öğüdüyle biterdi- Esma'ya el yazısıyla, çocuklara okunaklı düz yazıyla yolladığı kartpostalların dar alanına sevgi sözcüklerini sığdırır, hep "Sizi özlemekten başka derdim yok, beni merak etmeyin" derdi.

 Esma, Fethi'nin sık sık, en iyi yarış atlarının torpillilere verildiğinden yakınmasına üzülüyordu. Elinden gelen tek şey, kocasını dinlemek, onunla birlikte haksızlıklara isyan etmekti. Bir gün, yine eve sinirli gelmiş, birkaç duble rakı içtikten sonra, yine aynı konuyu açmış, sonra da, "Getirin atımı, dağlara çıkacağım!" diye bağırmıştı. Esma bir an paniğe kapılmış, ama Sıdıka hemen imdada koşmuştu. "Otur şimdi konuşuyoruz, merak etme atını getirirler,sonra gidersin" diye oyalamıştı Fethi'yi...

 

Evinde çamaşırla, bulaşıkla, yemekle uğraşıp bir an boş durmayan Esma, zaman zaman Fethi'yle birlikte davetlere katıldığında zarif şıklığıyla göz kamaştırırdı. Elbiselerini, çantalarını, ayakkabılarını hep Fethi seçip alırdı... Esma, onun aldığı her şeyi beğenir kocasının beğeni dolu bakışlarını üzerinde hissedince de mutluluktan havalara uçardı. Zaten, kocasından başka hiçbir erkekle göz göze geldiğini gören olmamıştı. İkisi de birbirleriyle gurur duyarlar, ara sıra şarkılarla duygulanırlar, bir davete katıldıklarında dans etmeye bayılırlardı.

Fethi zaman zaman mutfakta da hünerini gösterirdi. Kimi zaman eve balık alır gelir, Esma'ya elletmezdi bile... Balıkları temizler, yağlı kâğıtlara sararak sobada kızartır, o arada da salatayı hazırlardı.

Rum arkadaşı Aleko'dan lakerda yapmayı da öğrenmişti. Lüfer balıklarını özenle ikişer parmak eninde keser, omurgalarını kaz tüyüyle temizler, suyunu iyice süzdükten sonra, tenekenin içine dizer, sonra bir sıra tuz, bir sıra defne yaprağı, yeniden dilimlenmiş lüferler, yeniden... İşi bittikten sonra tenekeyi lehimler kaldırırdı.

Fethi'nin, Önder'in ölümünden sonra, "Hiçbirinizin acısına dayanamam, öleceksem önce ben öleyim" demesi Esma'nın yüreğini hoplatmıştı. Son günlerde de, "Ölmeden önce çocuklarımın sünnetini göreyim" demeye başlamıştı. Oysaki, daha gençti kocası... Yalnızca genç değil, güçlüydü de... Enerjisi bitmezdi onun...

Ömer ve Öner'in sünnetleri için Ayazağa Süvari Grubu'na ait gazinonun geniş bahçesi ayarlandı. Bahçeye toprak bir yoldan giriliyordu. Etraf çiçeklerle süslüydü. Türk filmlerindeki konakların bahçelerini andırıyordu.

"Gelen çocuklar bayram yapsın" dedi Fethi... Yiyecekler açık büfeden alınıyordu, kantin de çocuklar için parasızdı.

Öner, gazinoya giderken, Ömer'e, "Önce ben sünnet olacağım demiş, Ömer, "Hayır ben olacağım" diye itiraz etmişti.

Ancak sünnet için doktor geldiğinde Öner aniden kayboldu. Sonunda yakalandı ve altı kişi elini kolunu tutarken sünnetine başlandı. Doktor, "Acıyor mu ?" diye soruyor, o sesinin sonuna kadar, "Acıyor tabiî eşşoğlu eşşek" diye bağırıyordu.

Fethi, oğullarını sünnet ettirirken hüngür hüngür ağlamış, sonra da günlerce onları kucağında dolaştırıp durmuştu.

Sıdıka, sünnetten sonra mevlit dinlemek için ısrar edince, Fethi onu kırmamış, Sultanahmet Camii'nde okunan mevlidi o meşhur teyple kaydetmişti.

Fethi, çocuklar enerjilerini harcayabilsin diye odalardan birini jimnastik odası haline getirmişti. Orada kendisi de başlarına geçiyor, birlikte spor yapıyorlar, taklalar atıyorlardı. Ama, havalar biraz düzelince, çocukların enerjileri de sokaklara taşıyordu.

DEVAMI