ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

20

Fethi'nin yarıştan yanşa koştuğu günlerde, Ankara'daki ateş de büyüdükçe büyüyordu. Kışlalarda ihtilal planları yapılıyor, her yerde siyaset konuşuluyordu. Üniversiteler ayaklanmıştı. Öğretim üyeleri hükümeti protesto ediyordu.

İktidar, belki de gazetelere uyguladığı sansür nedeniyle, ihtilalin yaklaşan ayak seslerini duymuyordu. Menderes'in Tarsus'ta yaptığı konuşma da kışlalarda yankısını bulmuştu:

"Muhalefet 'Hesap soracağız' diyor. Bu yolun sonunda sehpa olduğundan bahsediyorlar. Böyle konuşmakta devam ederlerse, onların hesabını bizim şimdiden görmemiz icap eder."

Bir gün sonraki konuşması, tartışmaları biraz daha alevlendirmişti:

"Muhalefet ve basının açmış olduğu şiddetli ateşin himayesinde birtakım komünist birliklerin hareket hazırlığında olduğunu biliyoruz."

Menderes'in bu sözleri söylediği tarihte, İstanbul ve Ankara'daki iki çekirdek ihtilalci örgüt birleşme karan almıştı.

1956 yılının yaz aylarında, siyasetteki kavga daha da büyümüştü. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'nda yapılması öngörülen değişiklik, siyasî partilerin açık hava toplantılarını seçim propagandası dönemiyle sınırlıyor, diğer zamanlarda izin alma zorunluluğu getiriyordu. Bu yasanın görüşmeleri sırasında Meclis'te gerginlik son noktaya ulaşmış, İsmet Paşa, kürsüden DP iktidarına, "Aramızdaki farkı bilelim. Biz mutlakıyetten bugüne geldik. Siz bugünden mutlakıyete gidiyorsunuz" diye seslenmişti. Görüşmelerde muhalefet Meclis'i boykot ederek Genel Kurul salonunu terk etmişti. Ancak, DP'nin sandalye sayısı, tasarıyı geçirmeye yetmiş de artmıştı bile...

Büyüyen ateşe her gün bir odun daha atılıyordu. İstanbul Valiliği, Bakırköy İlçe Başkanlığı'nın, İsmet İnönü şerefine düzenlediği ziyafeti yasaklamıştı. Ziyafet için hazırlanan bütün yemekler Sultanahmet Cezaevi'ndeki mahkûmlara gönderilmiş, ancak cezaevi müdürü gönderilen yemekleri kabul etmemişti. DP'nin ezelî muhalifi Cumhuriyetçi Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbaşı'nın da başı dertten kurtulmuyordu. Partinin Giresun il kongresinde konuşan Bölükbaşı'nı alkışlayan partililerin karakolluk oluşu da gazetelere haber olmuştu.

"Otuz Beş Yaş" şiiriyle gönülleri fetheden, şiirlerinde "barış" ve "eşitlik" kavramlarını vurgulayan ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı, 13 ekim 1956'da Viyana'da ölmüştü. Ölümünden kısa bir süre sonra, ünlü şairi anmak için Türk Ocağı binasında yapılması kararlaştırılan toplantının, Ankara Valiliği'nin yasağına takılması, sanat çevrelerinde büyük tepki yaratmıştı.

Yasaklardan ve kapatmalardan sendikalar da payını alıyordu.

Dokunulmazlığı kaldırılan Osman Bölükbaşı, bir tutuklanıp bir tahliye ediliyordu.

Seçim karan böyle bir ortamda alınmıştı. Menderes'in, kampanya sırasında kullandığı, "İsmet Paşa hastadır. Hastalığı da iktidar hastalığıdır" sözü, pek çok subay gibi Fethi'yi de çileden çıkarmıştı. Kışlalarda, İsmet Paşa'nın sözleri ezberleniyordu... Orduda, iktidarı devirmek için oluşan onlarca grup, harekete geçmek için seçimleri bekliyordu. Bu gruplarla ilişkisi olmayan ama gelişmeleri üzüntüyle izleyen Fethi, kendisini daha çok atlara, daha çok yarışlara veriyordu.

1957 seçimlerine böyle bir ortamda gidilmişti. Sonuçlar, hem DP, hem CHP açısından yenilgiydi. Oyların yüzde kırk sekizine yakınını alan DP dört yüz yirmi dört milletvekilliği kazanırken, yüzde kırk birine yakınını alan CHP yalnızca yüz yetmiş sekiz milletvekili çıkarabilmişti. Oy oranlarına bakılırsa, halk sanki ortadan ikiye bölünmüş gibiydi. Ama Meclis'te mutlak hâkimiyet "DP’ nin elindeydi. Türkiye'nin hiç bitmeyen seçim sistemi tartışmaları, daha önceden başlasa da, o zaman alevlenmişti...

 DP yine iktidardı ama artık eskisi kadar güçlü değildi. Ekonomik sıkıntı da iktidar için dezavantaj oluşturmuştu. Ordunun yükselen tansiyonu ise tehlikeli boyutlara ulaşıyordu. 1957 yılının aralık ayında, ordudaki ihtilal hazırlıklarının hükümete ihbar edilmesinin ardından dokuz subayın tutuklanması olayı kışlalardaki yangının habercisi oldu. Tutuklananlar arasında, Talat Aydemir’in dahil olduğu ihtilal grubunun başkanı Faruk Güventürk de vardı. İhtilal komitelerindeki subaylar ellerindeki gizli belgeleri hızla imha ediyorlardı. Ancak kaygılar boşa çıktı. Başbakan Menderes olayı büyütmek istememişti. Dokuz subayın yargılanması sırasında olayın üzeri örtüldü. Sonuçta, bir kişi dışında subayların tümü beraat etmişti. Ceza yiyen tek subay ise ihtilal hazırlıklarını ihbar eden olmuştu.

 

21

Nal sesleri yaklaştığında, Esma öğle yemeği için bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Toprak yoldan yükselen toz bulutları arasından, Fethi'nin bir sıçrayışla atından inip eve doğru yaklaşmasını, güler yüzle izledi. Ortaköy'ün cilvelerine alışmıştı...

Bir yandan yemek yerken, bir yandan sohbet ediyorlardı.

"Hükümet, orduyu alarma geçirdi. Gerektiğinde Irak'a müdahale etmek için doğudaki birlikleri güneye yığıyorlar" dedi Fethi tatsız bir sesle...

1958 yılının yazıydı ve Irak'ta, General Abdülkerim Kasım yönetimindeki kanlı darbede, halkın hücum ettiği sarayı yaktığı, ihtilalcilerin Kral Faysal, Prens Abdülillah ve Başbakan Nuri Said Paşa'yı hunharca öldürdükleri haberi bütün gözleri bu ülkeye çevirmişti. Bağdat Radyosu, Irak'ta krallık rejiminin yıkılarak cumhuriyetin kurulduğunu ilan etmişti.

Irak'taki darbe, ihtilal tartışmalarının yapıldığı Ankara'da kaygı yaratmıştı. Bağdat Paktı'na katılmak üzere Türkiye'ye gelmeleri beklenen Kral Faysal ve beraberindekileri karşılamak için İstanbul'da bulunan Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes acilen Ankara'ya dönmüşlerdi.

"Kağızman'daki alay da güneye intikal etmiş..."

Esma'nın içi gitti bu haberi duyduğunda... İyi kötü günler geçirdikleri Kağızman'ın kan ağladığını hissediyordu. Alay, kasabanın bütün yaşamıydı... Alay gidince, Kağızman da bir boşluğa düşmüş olmalıydı.

Neyse ki kısa bir süre sonra 5. Süvari Alayı'ndan bir bölük Kağızman'a nakledilmişti.

Esma'nın gözleri parladı:

“Kağızman yeniden hayat bulmuştur."

 

Fethi'nin gözünde, yerleşik bir süvari bölüğünün Kağızman'a nakli canlandı.

"Atların nakli zor iş" dedi, "taylı kısraklar da vardır içlerinde..." Bunları söylerken, Kağızman'a giden bölüğe Erol Dinçer'in komuta ettiğini bilmiyordu. Bilse de, yıllar sonra kader birliği yapacağı Erol Dinçer adı, o gün için özel bir anlam ifade etmeyecekti.

Irak'taki darbe tartışmalarının Ankara'da muhalefet ve iktidar arasındaki gerginliği biraz daha artırdığı günlerde, ekonomik kriz de almış başını gidiyordu. Ağustos ayında yeni istikrar programı açıklanmış ve Cumhuriyet tarihinin ikinci büyük devalüasyonu yaşanmıştı. Dolar, Türk lirası karşısında yüzde üç yüz yirmi bir değer kazanmıştı...

Yüzbaşı Fethi Gürcan'ın böyle bir ortamda tayini İstanbul'dan, Adapazarı'na çıktı... İstanbul, Adapazarı'na bir iki saat uzaklıktaydı ama, Gürcanlar için altı yıllarını geçirdikleri, ilk kez kendilerine ait bir evde oturdukları Ortaköy'den ayrılmak zor olmuştu.

Eşya yeniden denklendi, Adapazarı'nda kiralık ev, Ortaköy'deki eve de kiracı bulundu.

Bahçesinde meyve ve ceviz ağaçları bulunan üç katlı ahşap bir eve yerleştiler. Mutfak ve banyo alt kattaydı. Üst katlarda ise ikişer yatak odası bulunuyordu.

Çocukların arasında üçer yaş vardı. Gülderen on iki, Ömer dokuz, Öner altı yaşındaydı. Sıdıka yine yanlarındaydı.

Çocuklar için hayatın akışında bir değişiklik olmamıştı. Derslerini bitiren o günkü özgürlüğünü ilan ederdi. Sokaklarda savaş oyunları oynuyorlar, çelikçomakla eğleniyorlar, sapan atıp mutlu oluyorlardı. Oyunlar evde de aynı hızla sürüyordu. Yüzlerce renkli kâğıt, kibrit kutuları ve çöpleriyle tüfekler, kaleler, askerler yapıyorlar, Fethi'nin de katılımıyla savaş oyunlarını yatakların üzerine taşıyorlardı.

Gürcanların evinde tam bir şamata hâkimdi. Kadınlar bir araya geldiklerinde hortlak hikâyeleri anlatırlardı. Sıdıka da, hortlak hikâyeleri anlatmaktan yorulmamıştı. Ömer'in en büyük eğlencesi Gülderen'i korkutmaktı. Akşam karanlık bastırdığında, halının altına girer, Gülderen çay getirirken garip sesler çıkararak halıyı kaldırırdı. Çığlık sesiyle birlikte çaylar da yerlere dökülürdü.

Fethi Ayazağa'daki arkadaşlarını özlemişti. İstanbul'daki bir baloya davet edilince bunu fırsat bildi. "Kalk gidelim Esma" dedi. Özenle hazırlandıktan sonra çocukları Sıdıka'ya emanet edip evden çıkmışlardı.

 

Baloda müzığin sesi, dansın ritmi, ikili üçlü sohbetlerdeki heyecanı gözlerden saklıyordu... Birbirlerine güvenen genç subaylar, kaşla göz arasında, memleket sorunlarını tartışıyorlardı. Irak'taki darbenin ardından, Başbakan Menderes ile ismet Paşa arasındaki söz savaşları sırasında, Başbakan, ismet Paşa'yı ihtilal tahrikçiliğiyle suçlamış, bu sözler kışlaları biraz daha hareketlendirmişti.

"İstanbul Teknik Üniversitesi'ndeki olayları duydun mu?"

Fethi, yanına oturan yüzbaşıya döndü:

"Yemek ücretlerine yapılan zammı protesto eden öğrencilerin gözaltına alındıklarını duydum."

"Çocukları ihtilal hazırlamakla suçlamışlar."

"İşin tadı iyice kaçtı... Totaliter bir rejime doğru gidiyorlar."

Başbakanın Manisa'da "Vatan Cephesi" kurulmasını istemesi ipleri biraz daha germişti, ismet Paşa, başbakanı Sivas'ta yanıtlamış, "Demokrasiyi getirenler, demokratik rejime inanmamış olanların elinden demokrasiyi kurtaracaklardır" demişti.

1958 yılının ekim ayında gazeteler, İsmet Paşa'nın gezilerinde yaşanan olayları aktarıyorlardı. Tokat Zile'de paşayı karşılamaya gelenleri polis ve asker dipçikle dağıtmış, bazı CHP'liler tutuklanmışlardı. Amasya'da, "Halka dipçik ve copla vuranlar bir gün hesap vereceklerdir" diyen İsmet Paşa'ya, başbakan, "Asıl biz hesap soracağız" yanıtını vermekte gecikmemişti... Ardından İsmet Paşa'nın Çankırı'ya gidişi olay olmuştu. Şehre girişi sırasında vatandaşlar, kendilerini engellemek isteyen polis kordonunu yarınca, polis de halkı copla dağıtmıştı. Daha sekiz yıl önce İnönü'nün tek parti iktidarından sıkılan ve bir değişiklik arayan halk, "ismet Paşa çok yaşa!" sloganları atıyordu...

Başbakan, iktidarını eleştiren basına ağır suçlamalarda bulunuyordu. Son sekiz yılda gazeteciler hakkında iki bin üç yüz yirmi dört kovuşturma açılmış, sekiz yüz on biri için mahkûmiyet kararı verilmişti.

Fethi, çoğunlukla olduğu gibi, konuşmak yerine dinlemeyi yeğliyordu. Arkadaşı susup kendisine bakınca, "Olaylar büyüyebilir" dedi. "Millet sürgit baskı altında yaşayamaz. Üniversite öğrencilerini düşman gibi görüyorlar. Paşaya hakaret edip duruyorlar, Basın hürriyeti diye bir şey kalmadı. Gericiler her gün biraz daha cesaretleniyor. Medeniyet yolunda ilerleyeceğimize, hilafete doğru geriliyoruz."

 Bu sözleri arkadaşına, başbakanın birkaç yıl önce grubuna,”Siz isterseniz hilafeti de geri getirirsiniz" dediğini anımsattı.

Konuşma bitince, yanındaki yüzbaşı kalkıp birkaç sandalye ilerideki yerine geçti. Esma sessizce oturuyordu. Kulağına eğilip "Kışlalarda yangın var... Millet aya çıkıyor, bizimkiler hâlâ hilafet özlemi içinde..." diye fısıldadı, sonra rakısından bir yudum alıp arkasına yaslandı. Masada, ordular arası binicilik yarışmalarından tanıdığı yabancı subaylar da vardı. İlgisini onlara yöneltti.

Gülderen ve Ömer uyumamış, onların balodan gelişini beklemişlerdi. Ama evden neşeyle çıkan Esma, dönüşte burnundan soluyordu. Fethi'nin yüzünde ise muzip bir ifade vardı. O hiçbir şey yokmuş gibi, boynuna sarılan çocuklarını öptükten sonra divana kurulmuştu. Çocuklar "Ne oldu?" diye sorunca, Esma'yı yan gözle süzerek, eliyle sus işareti yapmış, fısıldayarak konuşmuştu:

"Anneniz çok kızgın..."

Esma, karşısındaki divana çöküp söylenmeye başlamıştı bile... Baloda Fethi, masalarında oturan Amerikalı bir kadınla dans etmişti. Onun kadınla dans etmesi Esma'nın canını sıkmış, bunu fark eden kadının kocası da onu dansa davet etmişti. Esma adamın davetini reddetmiş, düştüğü durum yüzünden de Fethi'ye sinirlenmişti.

Esma, "Sen kadını dansa kaldırmasaydın, kocası da bana gelip 'Dans edelim' demezdi" diye söylenirken, Gülderen ve Ömer babalarının kucağına çıkmışlar, gülüşüyorlardı.

 

*         *          *

 

Adapazarı'nda da en büyük eğlenceleri sinemaya gitmekti. Bol bol Ayşecik filmleri seyrederlerdi. Esma ile Fethi'nin favorisi ise Avare filmi olmuştu.

Bir gün beyazperdede izledikleri insanlar, Adapazarı'na geldiler. Kurtuluş Savaşı'nı anlatan Onun Süvarisi adlı filmin çekimi yapılacaktı ve bunun için süvari birliklerinden yardım almaları gerekiyordu. Merkezi Adapazarı'nda bulunan 2. Süvari Tümeni'nin komutanı Tümgeneral Kemal Binatlı, Kurtuluş Savaşı'na katılmış bir asker olarak, filmin çekimini yakından izliyordu. Çekim ekibine yardımcı olma görevini de Yüzbaşı Fethi Gürcan'a vermişti.

Oyuncular arasında Turgut Özatay, Lale Oraloğlu, Fikret Hakan, Semih Sezerli vardı. Filmin hem yönetmenliğini, hem de kameramanlığını Ordu Film Merkezi Komutanı Binbaşı Nusret Eraslan yapıyordu. Zaten senaryo da kendisine aitti...

 

Çekim ekibi için Erenler köyünde çadır kuruldu. Çekim yeri ise bayram alanına dönmüştü. Bütün Adapazarı halkı oradaydı. Ekip akşamlarını da Adapazarı'nın en sıcak mekânında geçiriyordu. Meyhaneci Hurşit'te...

Savaş sahneleri bol bir film olduğundan, her şey Yüzbaşı Fethi'ye soruluyordu.

Binbaşı Nusret Eraslan, filme nasıl karar verdiklerini Yüzbaşı Fethi'ye de anlatmıştı...

O yıl Yunanlılar, Ölmesi Lazım Gelen adlı bir film çekmişlerdi. Kurtuluş Savaşı'nı konu alan filmde Türkiye aleyhine propaganda yapılıyordu. Binbaşı Nusret Eraslan, bu durum üzerine elinde hazır olan senaryoyu filme dönüştürmeyi önermiş, önerisi de kabul edilmişti.

Yalnızca Adapazarı halkının değil, çekim ekibinin de gözleri Yüzbaşı Fethi Gürcan'ın üzerindeydi. Onun olimpiyatlarda at koşturduğunu, bütün Avrupa'yı dolaşıp, yurtdışı yarışmalarda Türk bayrağını göndere çektirdiğini bilmeyen yoktu. Rolü gereği ata binmesi gerektiği halde ata binmeyi bilmeyen oyunculara ders veriyor, herkesle ilgileniyordu. Başrol oyuncusu, millî yüzücü Lale Oraloğlu da, Yüzbaşı Fethi'den binicilik dersi alan oyuncular arasındaydı.

Tümen merkezindeki bütün atlar çekim için seferber edilmişti, ancak pek çok oyuncunun göz koyduğu onun yağız İngiliz yarış atına binmek yasaktı.

Çekim ekibindeki tek çocuk ise, "Küçük Ali"yi oynayan, Binbaşı Nusret Eraslan'in on yaşlarındaki oğlu Tanju'ydu. Bir gün, Yüzbaşı Fethi'nin çizmelerine sarılıp, "Fethi Amca, ne olur beni bindir" diye yalvardı... Herkese tartışmasız "hayır" diyen Fethi, Tanju'nun çocuk gözlerindeki ifadeye dayanamadı. Babası ise telaşlanmıştı... Yağız yarış atı, diğerlerinden çok yüksek ve hızlıydı... "Aman Fethi" dedi, "başına bir şey gelir..."

"Bırak ağabey, çocuk bu... Sen merak etme..." dedi Fethi. Tanju’yu elinden tutup yola düştü. Satın aldıkları kot pantolonu terziye götürdüler. Terziye, pantolonun dizlerini açtırmış, iri yaka vatkaları taktırmıştı... Tanju'nun sevincine de, gururuna da diyecek yoktu... O ekipteki tek çocuktu ve Yüzbaşı Fethi, en çok onunla ilgileniyordu. Terzinin işi bitene kadar başında beklemişler, sonra da tavlaya gitmişlerdi. Yüzbaşı Fethi, seyisine Tanju'yu “yeğeni” olarak tanıtmış, ne zaman isterse atına binebileceği talimatını vermişti.

Tanju olanlara inanamıyordu. O bir çocuktu... Yetişkinler çocukları ne kadar ciddiye alırdı ki... Kavramların henüz yer etmediği beyninde, kendisini bir kişilik olarak kabul edip değer veren Fethi Amca'sını ömrünün sonuna kadar unutmayacağını hissediyordu... Yalnızca hissediyordu... Kavramların ne anlamı var? Kavramların içini sizin beyniniz, sizin yüreğiniz doldurur... Pek çok yetişkin insanın yaşanmışlıkların dışında kalan, adını söyleyip tanımladığını sandığı ama hiçbir zaman anlayamadığı kavramların içi ne kadar boşsa, çocuklar için adını koyamadıkları adsız düşünceler, içtenlikleri kadar varsıl, dürüstlükleri kadar yoğundur... Yani kimi için yaşamın bir armağanı olduğu sanılan süslü paketler yetişkinlerin elindedir de, armağan gerçekte bir çocuğun cebindedir. Çocuklukta yerleşen adsız kavramlar, yetişkinlikte yaşam felsefesinin temel taşlarını oluşturur. Tanju, kırk yıl sonra, atlarla iç içe ve çocuklarla sarmaş dolaş yaşarken, yalnızca bir ay birlikte olduğu Fethi Amca'sını anacak ve yaşadığı kavramın adını, "O sevgi dilini yakalamıştı" diye koyacaktı.

Sorumluluğunu üzerine aldığından, Tanju artık Yüzbaşı Fethi'nin yakın gözetimindeydi... Ünlü oyuncular, sitem etmeye başlamışlardı. Lale Oraloğlu bir gün, "Onu bindiriyorsun, beni de bindir" diye ısrar edince, ikinci izin filmin kadın başrol oyuncusuna çıktı... Turgut Özatay da, Fethi'nin atına bir kerecik binmeyi başardı.

Kısa bir süre sonra yeni bir film ekibi, yeni bir filmin çekimi için yeniden Adapazarı'na gelmişti. Ölümden de Acı adlı filmin çekiminde, Esma ve Fethi'nin dışında bütün aile ve mahalle figüran olarak rol almışlardı.

Yüzbaşı Fethi, bu çekimler sırasında Safiye Ayla'yla da tanışma fırsatı buldu. Atatürk'ün huzurunda şarkı söyleme şansını yakalayan sanatçıyla yakından ilgilendi. Safiye Ayla'nın kendisine sinema oyunculuğu önermesi ise tam bir sürpriz oldu. Karşısındaki sanatçıya bir yandan önerisinden duyduğu mutluluğu, bir yandan da mesleğine olan tutkusunu, askerliğin onun için vazgeçilmezliğini anlattı. Eve geldiğinde Esma'ya, sinema oyunculuğu önerisi aldığım söyledi. Tam, Safiye Ayla'yla neler konuştuğunu, ona verdiği yanıtı anlatacaktı ki, karısının yüzündeki kuşkulu ifadeyi görünce, onunla biraz şakalaşmaya karar verdi. Ciddi bir ifadeyle, "Sen ne dersin, kabul edeyim mi ?" diye sordu. Baktı ki Esma kızgınlığından yanıt bile vermiyor, kahkahalarını koyuverdi.

Adapazarı'nda çok yağmur yağar, her yeri su basardı. Çocuklar biriken suların içinde, üzerine bindikleri inşaat kalaslarını yüzdürürlerdi. O yıl ilkokula başlayan Öner de artık oyunlara katılıyordu. 1959 yılının mart ayı kapıya dayandığında Öner aniden hastalandı. Daha ilkokula başlayalı altı ay olmuştu. Ona çocuk hastalığı tanısı konmuştu ama Öner gün geçtikçe iyileşeceğine, daha da kötülüyordu. Karıkocanın moralleri bozulmuştu. Esma'nın gözleri yine yaşlıydı: "Niye iyileşmiyor Fethi ?"

Dili, kocasına Önder'i anımsatmaya varmıyordu ama ikisi de aynı kaygı içindeydi.

Fethi, sıhhiye astsubayının, çocuğu İstanbul ya da Ankara'ya götürmelerini salık verdiğini aktarıp, "Ben de öyle düşünüyorum Esma..." dedi.

Esma, hemen hareketlendi:

"Ankara daha iyi. Ağabeyim ne gerekiyorsa ayarlar." Ankara'da askerlik şubesinde görev yapan Mustafa Türker'i aradılar. O zaten aile sorunlarını çözmekte ustaydı. Jet hızıyla doktor ayarladı, gerekirse hastaneye yatırabileceklerini söyledi. Fethi, Öner'i alıp Ankara'ya gitti. Tahlil ve kontrollerin ardından söylenenler, karıkocanın kuşkularının boşa olmadığını ortaya koyuyordu. Tanı yanlış konmuştu, Öner çocuk hastalığı geçirmiyordu, romatizma kalbine vurmuştu. Kalp büyümesi gibi ciddi bir hastalıkla karşı karşıyaydı. Doktorun sözleri Fethi'nin beyninde uğulduyordu: "Bir hafta daha gecikseydiniz, çocuk ölürdü..."

Öner hastaneye yatırılınca, Fethi de izin alıp refakatçi olarak onun yanında kaldı. Esma'ya, "Paraya ihtiyaç var, teybi de alıp gel, burada satalım" dedi. Artık Esma da, Sakarya ile Ankara arasında mekik dokuyor, bir Gülderen ile Ömer'in yanına, bir hastanede yatan Öner'in başucuna koşturuyordu.

Fethi için hastanede uzun geceler başlamıştı. Esma'dan saklanan bir şey daha vardı. Doktorlar Öner'e uzun bir yaşam biçmiyorlardı. Geceleri hastane penceresinden kavak ağaçlarına bakıp düşüncelere dalıyor, gözlerinden akan yaşların çenesinden süzülüp göğsünü ıslattığını fark etmiyordu bile...

Öner yemek yemek istemiyor, yediklerini de çoğunlukla çıkarıyordu. Doktorlar, yemek yemesi için ısrar edilmemesi gerektiğini söylüyorlardı ama beslenmesi de gerekliydi. Fethi, hastane odasında Öner'i yumurta yemeye ikna ettiğinde bayram yapıyordu. Gidip hastane mutfağında pişirdiği yumurtayı getirir, Öner, yüzünü buruşturur, "Çok pişmiş" der, Fethi "Tamam yavrum “der, yeniden pişirir getirir, Öner yüzünü buruşturur,” Az pişmiş” der, Fethi "Tamam yavrum" der, yeniden pişirip getirirdi... Kimi zaman onuncu kez mutfağa gittiğinde, kendi kendisine, "isteyerek yemesi lazım, yediğini çıkarmaması lazım" diye tekrarlar, beynini yalnızca onun isteyerek yemek yemesine, yüreğini daha çok yaşamasına odaklar, yeniden pişirir, yeniden Öner'in önüne getirirdi.

Hastanede günlük gazeteleri satır satır okuyordu ama gazeteler haber almak için yeterli değildi. Ağır sansür uygulaması nedeniyle son anda yayın yasağı konan kimi haberlerin yerine yenisi konamıyor, yasaklanan haberin yer aldığı sütunlar gazetelerde boş bırakılıyor, beyaz, boş sütunlar, "Size duyuramadığımız önemli bir haber var" mesajı taşıyordu. Muhalefetle, askerle üniversitelerle temas içinde olan gazetecilerden öğrenilen "yasak haberler kulaktan kulağa yayılıyor, kimi zaman olduğundan çok daha büyük boyutlara ulaşıyor, dedikodu çığ gibi büyüyordu.

Hastane dönemi bir ay sürmüştü. Öner hastalığının akut dönemini atlatmış, taburcu edilmişti ama Fethi, onun için sürekli "iyilik" olmayacağını biliyordu. Bunu yalnızca Mustafa'yla paylaşmıştı.

Ne çocuğunun acısına dayanabilirdi, ne de Esma'nın yıkılmasına... Karısının saçlarının öbek öbek döküldüğünü fark ettiğinde içi biraz daha sızlamıştı. "Üzülme Esma" diye takılmıştı, "saçların tamamen dökülürse, ben de gider sıfıra vurdururum. Birlikte yine uyum içinde dolaşırız."

Öner'e, hastaneden çıktıktan sonra on beş günde bir düzenli olarak iğne yapılacaktı. İlaç, çabuk enjekte edilmediğinde donuyor, iğneyi defalarca batırıp çıkarmak gerekebiliyordu. Fethi, küçük yerlerde sağlık memurlarının bu işi iyi yapamayacağı ve Öner'in canının daha çok yanacağı düşüncesiyle, hastanede hemşirelerden iğne yapmayı öğrendi.

Öner taburcu olunca Adapazarı'na dönüş hazırlıkları yapan Fethi, kayınbiraderi Mustafa Türker'in evindeydi. Mustafa, oğlu ilkokul dördüncü sınıf öğrencisi Akbey'in sorunundan söz açmıştı. Akbey'in karnesine ilk dönemde altı zayıf gelmişti ve büyük bir olasılıkla sınıfta kalacaktı. Akbey, öğretmenin kendisine taktığını öne sürüyordu.           

"Sorun nedir ağabey?"

Mustafa, ironik bir gülümsemeyle, “ Öğretmenle tartışmışlar” dedi.

Fethi şaşırdı:

"Küçücük çocuk öğretmenle ne tartışmış ?"

"Öğretmen derste Vatan Cephesi konusunu açmış. Sonra da îsmet Paşa için 'sağır köpek' demiş. Bizimki yerinden fırlayıp, 'Böyle konuşamazsınız, o Kurtuluş Savaşı kahramanı!" diye çıkışmış."

Fethi, Akbey'e kitabını getirmesini söyledi. Ona kitaptan sorular soruyordu.

"Ağabey, bu çocuk derslerini biliyor. Okulların kapanmasına daha iki ay var. En iyisi onu da alıp Adapazarı'na götüreyim. Sınıfını geçer, boşuna bir yıl kaybetmez" dedi. Mustafa kabul etti.

Fethi, Öner'i ve Akbey'i alıp Adapazarı'na döndü.

Gözünü Öner'den ayırmadığı gibi, sorumluluğunu üstlendiği Akbey'in dersleriyle de yakından ilgileniyordu, ilk ayın sonunda okula gidip öğretmenle görüşen Esma, iyi haberler getirmişti:

"Akbey'in öğretmeni durumunun iyi olduğunu söyledi."

"Böyle olacağını biliyordum. Memleketi ne hale getirdiler. Öğretmen, sınıfta İsmet Paşa'ya hakaret ediyor, ona karşı çıkan çocuk da sınıfta bırakılarak cezalandırılmaya çalışılıyor."

Fethi, elindeki 2 mayıs 1959 tarihli gazeteyi Esma'ya uzattı:

"Gene bir haberi son anda sansürlemişler. Baksana, yeri boş kalmış..."

Fethi'nin sansürlenen haberi öğrenmesi uzun sürmemişti. Uşak'ta İsmet Paşa'nın DP'lilerce yolu kesilmiş, hakarete uğrayıp hırpalanmış, istasyondan atılan bir taşla başından yaralanmıştı. Bu işin sonu nereye varacaktı ? İçinde büyüyen öfke, patlamaya hazır iltihaplı bir yara gibi sancıyor, canını acıtıyordu.

Radyo tamamen hükümetin emrindeydi. Vatan Cephesi'nin ne kadar genişlediğinin propagandasını yapan radyo yayını onu çileden çıkarıyor, esmer yüzü biraz daha kararıyor, "Düpedüz vatandaşlar birbirine düşman ediliyor" diye söyleniyordu.

Öner'in hastalığıyla Adapazarı'ndaki huzurları da kaçmıştı...Fethi, ne zaman rakı sofrasına otursa, gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Herkes Önder'e ağladığını sanıyordu. Bu doğruydu... Ama O, Önder kadar Öner'e de ağlıyordu...

Öner'in tam teşekküllü bir hastanede denetim altında tutulması gerekiyordu. Sürekli Ankara'ya gidip gelmek hem çocuğu yoruyor, hem de Fethi'nin izin kredileri tükeniyordu.

Yapılacak tek şey, tayinini istemekti. Bunun için Ankara daha uygundu. Hem Öner'in tedavisi Ankara'da başlamıştı, hem de Mustafa'nın yakınında olmak Esma’ya güç verecekti. Uluslararası platformlarda başarılara imza adan binici Fethi Gürcan'ın bu isteği, olumlu karşılandı. Artık, Gürcanlar için Ankara günleri başlıyordu...

DEVAMI