ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

Anafor

 "Gök gümbürdüyor, hiçbir şey fırtınayı önleyemez artık..."

Gracchus Babeuf 

 22

4 haziran 1963.

Gözlerini kapayıp, başını arkaya yasladı. Öğle yemeğinden sonra, hücresinde yalnızlığa çekilmişti... 20 mayıs akşamı vedalaşıp ayrıldığı, 21 mayıs günü ise bir daha hiç göremeyeceğini düşündüğü ailesiyle daha birkaç saat önce birlikte olmuştu. Onları yeniden görmek ne kadar büyük sevinçse, o kadar büyük acıydı... Görüşme saatini beklerken, bir yandan yaklaşan kavuşma anının heyecanıyla coşmuş, bir yandan da içinde bulunduğu gerçekle yüzleşmelerinin acısını yaşamıştı...

Esma'nın gönderdiği gömleklerinden en uzun kollusunu seçmiş, kol manşetlerini bileklerinin bitimine kadar indirmişti. Kollarını kaldırıp, kelepçelerin derin izler açtığı bileklerini açıkta bırakacak bir hareket yapmamak için şartlamıştı kendisini. Bahçede, gardiyanlar nezaretinde yapılan görüşme anında, Gülderen'in sararmış yüzündeki hüzünlü gözlerini bileklerinde hissedince, kol manşetlerini çekiştirmiş, gülümsemişti kızına... Gülümsemesine karşılık alınca, fark etmediğini düşünerek sevinmişti...

Esma, özenle topladığı saçlarının çevrelediği başını dimdik tutmuştu. Daha ilk ziyarete, kendi elleriyle hazırladığı yemeklerle gelmişti. Gülümsüyor, "Bizi merak etme" diyordu. "Sen sağlığına dikkat et... Bizi hiç düşünme..." Yalnızca yaşamındaki birkaç insan onun duru bakışlarının ardındaki fırtınayı sezebilirdi. Şimdi fırtınasını en yakınlarından da saklamak istiyordu.

Ömer, babasının özgür olmadığını düşünmek bile istemiyordu. Öyle ki, ışıl ışıl yanan gözlerinde, yalnızca babasını görmüş olmanın sevinci okunuyordu. Ama sonunu getiremediği esprileri, çocuk kalmak ile genç olmak arasında sıkışan ruhunun derin şokunu ele veriyordu...

 

Sema, bir buçuk yaşının çırılçıplak sevinciyle, "Babaci..." diye el çırpıyordu. Kimse Fethi'ye, onun günlerdir her akşam, babasının geliş saatlerinde ağlama krizine girdiğini söylememişti. Onun yeri, Fethi'nin omzunun üzeri, gömleğinin içiydi...

Mustafa... Herkese yetmek için, herkese koşan Mustafa... "Çocukları merak etme" diyen Mustafa, "Avukat işini ben çözerim" diyen Mustafa... Her ne kadar yalnızca birinci derece yakınlara ziyaret izni veriliyorsa da, Mustafa geniş çevresini kullanmış, ziyarete gelmeyi başarmıştı. İlk görüşmede, diğer ziyaretçilerin anlatımlarıyla ortaya çıkmıştı ki, yalnızca kardeşine ve onun çocuklarına değil, 20/21 Mayıs Olayları nedeniyle Mamak'ta gözaltına alınan bütün sanıkların ailelerine koşuyor, herkese moral vermeye, herkese yetmeye çalışıyordu.

Fethi, derin bir nefes aldı... O gün Mamak'taki bütün sanıklar için özel bir gün olmuştu... 21 mayıstan sonra ilk kez o gün ailelerini görebilmişlerdi. Ziyaret saatinin ardından, ağızlarını bıçak açmamış, hepsi sessizce hücrelerine çekilmişlerdi. Ama kısa bir süre sonra, ellerine tutuşturulan tahkikat kararnamesi sessizliği bozmuştu. Mahkeme ise 7 haziranda başlayacaktı.

Savcının kalın iddianamesi okundukça moraller bozuluyordu... İşletilmek istenen ceza, ağırlıklı olarak Türk Ceza Kanunu'nun 146'ncı maddesiydi. Sanıklar dört grupta toplanmıştı. Ceza, işlenen fiillere göre ağırlaşıyordu. Birinci derecede suçlu görülen sanıklar, eyleme bizzat kalkışanlardı ve onlar hakkında 146'ncı maddenin birinci fıkrasının uygulanması isteniyordu. Yani idam...

İkinci derecede suçlular, eyleme katılanlar; üçüncü derece suçlular, işbirliği yapanlar; dördüncü derece suçlular ise böyle bir teşebbüsten haberi olduğu halde hükümete haber vermeyenlerdi.

İddianame, sanıkların ifadelerinin alınmasından sonra hazırlanmıştı:

"... Üç ayrı kolda çalışan ve birbirleriyle birleşme gayreti içinde olan ihtilalci grupların, ordunun genç kuşaklarına nafiz olma teşebbüsleri olmuştur...

... Vatan ve millet sevgisinden yoksun kimseler 'Harbiyeli aldanmaz' parolası altında 27 Mayıs'ı yaratan Harbiyeli'yi iğfal etmişler, suça teşvik ve iştirakini teminde beis görmemişlerdir.-

İddianamede, üç ayrı kolda çalışan ihtilalci gruplar; "22 Şubatçılar", "On Dörtler" ve "On Birler" başlıkları altında anlatılıyor,bu grupların temaslarına yer veriliyordu. Sonra, harekât gecesine dönülüyor, 20/21 Mayıs ihtilal girişiminde bulunan 22 Şubatçıların fiilleri sıralanıyordu:

" Talat Aydemir'in ihtilal lideri olarak çalıştığı...

 Emekli Süvari Binbaşı Fethi Gürcan'ın Zırhlı Birlikler Okulu'ndan temin ettiği kursiyer süvari subaylarla birlikte Muhafız Alayı Süvari Grubu'na gelerek alarm verdiği... Harp Okulu'na gelerek Harbiyelilere emir ve direktifler verdiği, bilahare Genelkurmay, Meclis Hava Kuvvetleri önüne gelerek bizzat müsademeye katıldığı Meclis Muhafız Taburu'ndan silah ve mermi temin ettiği, orada göreve gitmekte olan bir steyşını çevirerek Radyoevi'ne gittiği, Radyoevi ve Genelkurmay arasında ihtilalin devamı müddetince telkin, tavsiye ve emirlerle isyanı bizzat idare ettiği, silahlı çatışmalara katıldığı...

Emekli Astsubay Münip Tepeci'nin, ihtilal gecesi Fethi Gürcan'ın evinde bulunduğu ve Erol Dinçer'in arabasıyla Süvari Grubu'na gelerek kursiyer subayların da yardımıyla birliği bastıkları ve Fethi Gürcan'la aynı arabaya binerek Harp Okulu'na geldikleri...

Süvari Yüzbaşı Sedat Ünal'ın Süvari Grubu'na Fethi Gürcan'la geldiği, bir süvari bölüğüne kumanda ettiği..."

Kimileri, ölümle karşılaşmaya hazırdı, kimileri şokta... Hangi sanığın son kartının ne olduğu, işte ancak böyle bir yenilgi ve o yenilgiyi takip eden iddianameyle şekillenecek, duruşmalarda ortaya çıkacaktı...

Herkes, her zaman olduğu gibi, kendi doğrularıyla, kendisini oynayacaktı...

Sırtüstü uzandı. Önce ziyaretçiler, ardından iddianame... Dokuz Harbiyeli'nin kendileriyle birlikte yargılanmak üzere Mamak Askerî Cezaevi'ne getirildiğini de o gün öğrenmişlerdi.

Albay, bu yargılama aracılığıyla, 22 Şubat'ta yaşadıkları haksızlığın da ortaya çıkmasını; 20/21 Mayıs Olayları'nın, Ali Elverdi'nin dediği gibi, "üç buçuk adam" tarafından yapılmadığının anlaşılmasını istiyordu. Bu nedenle basın, siyaset ve üniversite çevrelerden kendilerini destekleyen isimlerin tanık olarak dinlenmelerini isteyecekti.

 İhtilalin komuta heyetinin üzerine düşen görev, davayı sonuna kadar savunmak, ancak taktik yönünü olabildiğince saklı tutmaktı. Böylece, harekâta katılan genç subayların ve Harbiyelilerin cezalandırılmasına engel olmaya çalışacaklardı. Komuta heyetinde yer alan subaylar, gizlice yaptıkları görüşmede fikir birliğine varmışlardı.

 Bu karar Fethi'yi büyük ölçüde rahatlatmıştı... Gençlere karşı en ağır yük onun omuzlarındaydı... Kurmaylara pek fazla güvenmezdi. Son yıllarda yaşananlar da bu çekincesini doğrulamıştı. Kurmaylar işi planlar, gençler o plan doğrultusunda eyleme geçerlerdi. Hareket başarısız olursa, suç, eylemi yapanların üzerine kalırdı.

Kurmaylar içinde, sonuna kadar arkasında durduğu tek kişi, Albay Talat Aydemir olmuştu. Onun fikirlerini doğru buluyor, inançlarını paylaşıyordu. Albaya, "Ağabey gençler bana güveniyor" diyordu. Gerçekten de genç bir kitleyi sürüklüyordu. Albay ile gençler arasındaki tek adam, tek köprüydü...

Sorumluluklarını düşündü... Ailesine karşı, gençlere karşı... ,İnandığı davayı ölümüne savunurken, ailesinin ve gençlerin zararını en aza indirmek için de üzerine düşeni yapacaktı. Ne zamandır ölümle oynuyordu... Onu yoran, ölümün her oyunda karşısına yeni kurallar koymasıydı.

Anılarına dalıp gitti... Nasıl da hızlı geçmişti Ankara'daki üç buçuk yıl... Daha gelir gelmez kapıldığı anafordan bir daha kurtulamamıştı... 1959 yılının sonbaharında tayin olduğu başkentin kaynayan bir kazandan farkı yoktu. Binicilikteki başarılarından olsa gerek, 43. Süvari Alayı'nda ilgiyle karşılanmıştı. Pek çok subay gibi o da ülkedeki kutuplaşmadan ve DP iktidarının baskıcı tutumundan rahatsızdı. CHP ise gerginlikten kurtuluşun çözüm yolu olarak gösterdiği erken seçimde ısrarlı olmaya başlamıştı... İsmet Paşa'nın 10 ocak 1960'taki sözleri kanlarındaki akışı hızlandırmıştı:

"Vatandaşlarım emin olsunlar ki, seçimi kaybedecek olanlar iktidarda kalmak isterlerse dünya başlarına yıkılacaktır. Dünyanın başlarına yıkılması için ben bütün idealistlerle beraber, tasavvur ettikleri, tasavvur edebilecekleri derslerin en ağırını onlara ödetmesini bileceğim."

Kışlalarda yaşanan gerginliğe karşın, iktidarın seçime yanaşmaması bütün genç subaylar gibi onu da kaygılandırmıştı. Üstelik, DP'nin, olası bir seçimi kaybetse bile iktidarı bırakmayacağını düşünüyordu.

Başbakan, 1960 yılının şubat ayında, halkı yine "Vatan Cephesine çağırıyordu. Muhalefet ise "Nifak Cephesi"ydi... Bu tanım yalnızca CHP ve sivil gençliği değil, kendilerini de çileden çıkarmıştı...

Asker-sivil gençliğin tepkisinden güç alan CHP ise giderek sertleşiyordu. Aslında, yaşananlar, en koyu CHP'lisinden en koyu DP’lisine kadar bütün halk kesimlerine mutsuzluk veriyordu. Çoğunlukla başka kıyafetleri olmadığından hava almak için de üniformalarıyla dolaşmak zorunda kalan subayların önlerini kesen vatandaşlar, yakalarına yapışıp, "Daha ne bekliyorsunuz?.." diye soruyorlardı. Ordu gençliği artık "çağrılı güç" olmuştu. Onlara yüklenen misyon, baskıcı iktidarı devirmek, kutuplaşmalara son vermek, olası bir kardeş kavgasını önlemekti. Etkiye tepkiyi ancak onlar gösterebilirlerdi. Örgütsüz sivil kesime karşın, tek örgütlü güç askerdi. Türkiye'nin tarihinde ihtilallere hep ordu damgasını vurmuştu ve bu kez de görev onlara düşüyordu.

27 Mayıs öncesindeki günlerde arı kovanına dönen beyni, bir daha huzur bulmamıştı... Bir yanda kaynayan Türkiye, öte yanda bir hastalanıp bir iyileşen oğlu... Gezilerinde sık sık saldırıya uğrayan İsmet Paşa'ya suikast düzenleneceği yolundaki söylentiler kulaktan kulağa yayılınca, günde birkaç kez, İsmet Paşa'nın evinin etrafında tur atıp, böyle bir tehlikenin var olup olmadığını araştırmayı kendisine görev edinmişti. İsmet Paşa'ya yönelik hakaretleri içine sindiremiyordu. O her şeyden önce Kurtuluş Savaşı'nda, Atatürk'ün silah arkadaşlığını yapmış bir askerdi. Lozan'a damgasını vurmuştu. Cumhuriyet döneminde yıllarca başbakanlık görevinde bulunmuş, onun ölümünden sonra da cumhurbaşkanı seçilmişti. Bir efsaneydi İsmet Paşa... Okullardaki ders kitaplarında çocukların Atatürk'ten sonra öğrendiği ikinci isim İsmet İnönü'ydü. Kitaplar, gazeteler, meydan nutukları onun kahramanlık öyküleriyle doluydu. Her yerde onun resmi asılıydı. Harp Okulu'nda öğrenci olduğu yıllarda İsmet Paşa cumhurbaşkanıydı. Atlara düşkünlüğüyle tanınan paşa, eşini de yanına alır, yirmi kişilik atlı bir ekiple Çankaya'dan Rasattepe'ye gelir, yolunu Harp Okulu'ndan geçirirdi. Onun dolaştığı sıralarda, öğrenciler de arazide olurdu. Atından iner, öğrencilerle tokalaşır, onlara hal hatır sorar, kimi zaman onlarla yemek de yerdi. Harp Okulu'ndan mezun olan bütün subaylar, potansiyel birer İsmet Paşa hayranıydı...

Boğazına yakıcı bir ateş yükseldi... 27 Mayıs'a yol alan günlerde kendisini İsmet İnönü'yü korumakla görevli sayarken, iki yıl sonra onunla karşı karşıya gelmişlerdi... O DP zihniyetine tümüyle karşıydı ama artık CHP'li de değildi... Seksen yaşındaki İnönü’yü 'statükocu" olarak tanımlıyor, Atatürk'ün öldüğü 1938 yılından sonra, ülkenin devrimci yapısını kaybettiğini düşünüyordu.

CHP, bir tek kadın milletvekilini bile Meclis'e sokmamakla ne kadar Atatürkçü ve devrimci olduğunu gösterdi... Hiçbir partinin, tek bir köylüyü, tek bir işçiyi Meclis'e getirmemesi 27 Mayıs'ın devrimci ruhuna, Atatürkçülüğe yakışıyor mu?

Ankara'daki ilk aylarında, bir subay olarak yaşadığı karmaşa içinde baba olmanın ağırlığı da üzerindeydi. Zaman zaman güçten düşen Öner'i, Müjde Sokağı'ndaki evlerinden Kumrular Sokağı'ndaki doktorun muayenehanesine kucağında getirip götürüyordu. Kışın kendisini en çok hissettirdiği günlerde, kucağında yedi yaşındaki oğluyla muayenehanenin yollarını adımlarken, sırtından ve göğsünden akan ter, iç çamaşırlarıyla birlikte bedenine yapışır, yol boyu ürperir dururdu.

Öner çoğunlukla okula gidemiyordu. Onun derslerinden geri kalmaması için, türlü bilmeceler, türlü oyunlar icat ediyor, eğlenirken, matematik problemlerini çözmesini sağlıyordu.

Yapılacak işleri arasında bir de Ömer'in elişi ödevleri olurdu. Matematik, fen gibi derslerde zehir gibi olan Ömer, elişleri konusunda ise beceriksizdi. Onun dili bir karış dışarıda, eline aldığı sacı büküp lehimledikten sonra bardak haline getirmek için çırpınmalarını izler, dayanamayıp yardımına koşardı.

İddianameyi okuduktan sonra Erol Dinçer'in aklı bir noktaya takılıp kaldı. Şimdi, bir ihtilalci olarak yargılanıyordu... O bir ihtilalci olarak mı doğmuştu? Hayır! Her şey yaşamın içinde gelişmiş, koşullar onu bu noktaya getirmişti. Şimdi belki de ilk kez düşünecek kadar zamanı vardı...

Onun için her şey 1954 seçimlerinden sonra başlamıştı. Harp Okulu öğrencileri içinde, DP iktidarına tepki duyan gençlerden biriydi. 1959 yılı başlarında, Başbakan Adnan Menderes, görev yaptığı Kars'a geldiğinde, alay komutanı, başbakanın korunması için kendi komutasındaki bölüğü görevlendirmişti. Gazinoda verilen bu emre açık açık, "Ben bu adamı değil korumak, vururum diye tepki göstermişti. Buna da komutanları karşı çıkamamıştı. Çünkü artık ordunun katı hiyerarşik yapısı, aşağıda büyüyen çığ gibi tepkiyi zincirleyemiyordu. O gün biri "Neden ?" diye sorsa, belki de yıllar içinde büyüyen bu tepkisinin haklı gerekçesini sözcüklere döküp de anlatamazdı...

Belki kendisini de diğer genç subayları da en çok kızdıran nedenlerden biri Marshall Planı doğrultusunda Türkiye'ye gelen Amerikalı eğitmen subaylardı. Onlar Mustafa Kemal'in bağımsızlık ruhunu içlerine sindirmiş genç subaylar olarak, Amerikalıların karşısında boyun eğmek istemiyorlardı.

Ordunun bütün teçhizatı Amerikan malıydı. Bölük komutanları Amerikan mallarının listesini ayrı tutuyorlardı. Çünkü Amerikalılar, hepsinin hesabını soruyorlardı.

Bir süvari subayı olarak yaşadıklarını düşündü... Bir saraç iğnesi kaybolsa ortalık karışıyordu. Kaybolan herhangi bir malzeme Amerikan malı olduğundan yerine yenisini de koyamıyorlardı Erler, patlak çizmelerinin içine Amerikan çoraplarını giyemiyorlardı. Giymeye kalktıklarında da iki günde çoraplar paramparça oluyordu. Onların daha kalın, daha dayanıklı çoraplara gereksinimleri vardı. Amerikan yardımı çoraplar eskidiğinde, Amerikalı subaylara hesap vermek için konçları saklanıyordu. Depo, kullanılamaz malzemelerle doluydu. Genç subaylar, "Biz tümenleri idare etmek için yetiştirildik. Bu işlerin peşinde mi koşacağız ?" diye isyan ediyorlardı. Üstelik Amerikalı bir çavuş geliyor, albay rütbesindeki subaya, kimi zaman kapısını tekmeyle açarak girip hesap sorabiliyordu. Genç subaylar, bunu onurlarına yediremiyorlardı. Türk ulusunun içteki ve dıştaki bütün tehlikelere karşı canını, malını, namusunu emanet ettiği subayların onuru nasıl olur da, Amerikalı subaylar karşısında böyle aşağılanırdı? Onlar Mustafa Kemal'in subaylarıydı ve onun yolunda gideceklerdi... Onlar, bağımsızlık uğruna ölümü göze alacak bir ruhla büyümüşlerdi. Onlar, ulusalcı ve devrimciydiler. Oysaki, DP yönetimindeki Türkiye, Amerika'nın güdümüne giriyordu...

 

Erol, yeniden öfkelendiğini hissetti...

Yine 1959 yılıydı, yine Kars'ta görevliydi... Süvarilerin tank eğitimi de alması kararı doğrultusunda, Ankara'ya kursa gelmişlerdi.Kursiyerlerin tepkileri de, düşünceleri de ortaktı ve kendiliğinden, "Bir şeyler yapmak gerekiyor" noktasında buluşmuşlardı. Gençliklerinin verdiği önü alınmaz güven içinde, on iki kişilik bir grup oluşturmuşlar ve sorunlara ancak bir ihtilalle çözüm bulunabileceğine inanmışlardı.

Onlar artık, teğmenlerin, üsteğmenlerin yurdun dört bir yanında oluşturduğu beşerli onarlı ihtilal gruplarından biri olmuşlardı. Farkında oldukları şey, bir ihtilali tek başına başaramayacaklarıydı. Bir şeyler yapabilmeleri için daha üst rütbeli subaylara bağlanmaları gerekiyordu. Onlar da daha üst rütbelere bağlanacak ve zincir böylece yukarıya doğru tırmanacaktı. Hücre sistemini geliştirirken, aslında böyle bir sistemin adını bile bilmiyorlardı. Her şey doğaçlama yaşanıyordu.

Kursun sonlarına geldiklerinde, aldıkları karar doğrultusunda, Ankara'da 43. Süvari Alayı'nda görevli olan Üsteğmen Yılmaz Ak-kılıç koordinasyon işini üstlendi. O artık Anadolu'daki arkadaşla­rı ile Ankara'daki subaylar arasında köprü olacaktı. Diğer genç subaylar ise, görev yerlerine dağılacaklar ve Anadolu'nun birçok bölgesinde, halkalarını geliştireceklerdi.

Erol, 1960 yılının bahar aylarında, Üsteğmen Yılmaz Akkılıç'tan gelen son şifreli mektubu aldığında yaşadığı heyecanı ye­niden hissetti.

"Cemal Gürsel bizimle birlikte. Hemen iznini al, Ankara'ya gel..."

Gençti ve bekârdı... Kars'ta görev yaptığı sürece izin almamış­tı... Bu yüzden birikmiş izinlerini alması zor olmadı...

Ankara'ya geldiğinde, 1960 yılının nisan ayının ortalarıydı... Alayda geceleri toplanıyor, ihtilal hazırlıkları yapıyorlardı... Dört yıl önce İstanbul Ayazağa'da başarılı bir binici olarak tanıdığı Yüzbaşı Fethi Gürcan'la da artık aynı masada bire bir, ihtilal ha­zırlıklarını konuşuyorlardı...

27 Mayıs öncesinde yaşanan üniversite olaylarının hemen ar­dından sağ kolu olduğu Fethi Gürcan'la, sonrasında da ayrılma­mışlar, 22 şubat 1962'de olduğu gibi 20/21 mayıs 1963'te de aynı kulvarda koşmuşlardı. Şimdi, Mamak Askerî Mahkemesi'nde, ay­rı hücrelerde yine ortak kaderlerine doğru koşuyorlardı...

 

*                *             *

Esma, Fethi’nın yatakta ki boş yerine dönük yatıyordu. Oradaymış gibi, böyle bir zamanda ona sırtını dönmemek için, uyuşan bedenine rağmen yatış şeklini değiştirmiyordu.

Kulağına mırıltılar gelince, doğruca Gülderen'in yattığı odaya yöneldi. Kızı, hapishaneden geldiklerinden beri konuşmuyordu. Mutlaka bir nedeni vardı ve o bu nedeni tahmin edebiliyordu. Odaya girdiğinde, Gülderen'in, babasını sayıkladığını duydu. Ya­nına yaklaştı, Öylece durdu.

"Neden saklıyorsun güzel ellerini?.."

Esma, yanılmadığım anladı. Bir an onu uyandırmayı düşündüyse de, bunun daha kötü olacağı kanısına kapıldı.

"Nasıl da çabaladı babacığın oysa... Anladığımızı bilme­sin... Sen de benim bildiğimi bilme..."

 

Nefes almaya korkuyordu... Ne Gülderen'i uyandırmayı, ne de başından ayrılmayı göze alabiliyordu... Dakikalarca bekledi... Sonunda kızının sayıklamaları bitti, o da yatağına döndü... Döndü ama uyuyamadı...

Ankara'da anafora yakalanmışlardı. Her şey o kadar hızlı yaşa­nıyordu ki, durup bakmaya zaman kalmıyordu.

Evlerinin geleni gideni hiç eksik olmazdı. Yeğenler, akrabalar, arkadaşlar, çocukların arkadaşları...

Kocası, kendisiyle konuşup dertleşmek için evdeki kargaşanın biraz durulmasını sabırla bekliyordu. Gün boyu gazetede okudu­ğu haberleri, kışlalarda büyüyen kaygıyı anlatıyor, "Bir şeyler yapmak lazım" diyordu.

Nisan ayının başlarında, Kayseri'ye giden İsmet Paşa'nın treni yolda askerlerce durdurulmuş, şehre girişi engellenmek isten­mişti. İsmet Paşa'nın Kayseri'den dönüşü de olaylı olmuştu. An­kara'ya karayoluyla dönerken Yeşilhisar'a doğru yönelen muhale­fet lideri ve beraberindekilerin Yeşilhisar'a girişine izin verilme­mişti.

İsmet Paşa'nın yurt gezilerini engellemek için askerleri devre­ye sokan iktidara, bu kez bir başka tepki gelmişti. Albay ve bin­başı rütbesindeki birkaç subay, ordunun istisnaî haller dışında zabıta gibi kullanılmasının hukuka aykırı olduğunu vurgulamış, buna rağmen, komuta ettikleri birlikleri hukuk sınırları dışında kullanmaya zorlandıkları gerekçesiyle istifa etmişlerdi. Fethi, kendisine Aziz Nesin'in bu konuda yazdığı yazıyı okumuş, istifa eden subayların haklılığını yüreklerinde hissetmişlerdi.

Çok yakında bir şeyler olacağını sezmişti. Fethi'nin anlattıkla­rına göre, gençlerin sabırları taşmak üzereydi ve aşağıdan yuka­rıya doğru büyük bir baskı vardı. Rütbeler yükseldikçe, çekim­serlikler baş göstermeye başlıyor, en üst düzeyde ise, komutanlar hükümete bağlılıklarını bildiriyorlardı. Fethi, "Fitil bir kez ateşle­nirse, harekete katılanlar çığ gibi büyür" demişti...

Hele o mayısa dörtnala koşan nisan ayı... 

b 23 IHTILALIN SUVARISI