ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

24

Tümgeneral Cemal Madanoğlu'nun komuta ettiği İhtilal Komitesi'nin, 26 mayıs akşamı karargâh olarak seçtiği Harp Okulu'nda toplandığı sıralarda, Yüzbaşı Fethi ile Yüzbaşı Nusret de, 43. Süvari Alayı'nda dakikaları sayıyorlardı. Her şey karargâhtan gelecek emirle başlayacaktı.

Akşam, hükümet yanlısı alay komutanı ve onun yardımcısıyla birlikte hiçbir şey yokmuş gibi evlerine dağılmışlardı. Yüzbaşı Fethi, eşi ve çocuklarıyla yemeğini yemiş, Esma'yla helalleştikten sonra yeniden alaya dönmüştü.

Aynı saatlerde, aylardır ihtilali planlayan komite üyeleri Harp Okulu'nda son çalışmalarını yapıyordu. Uzun süren hazırlıklara karşın aslında ellerinde ciddi tek bir hareket planı, yazılı tek bir çalışma yoktu. Haberlerin sızabileceği kaygısıyla, planları kâğıda dökmek yasaktı. Her şey zihinlerde tutulanlarla sınırlıydı. Komite üyeleri, harekâtın emir komuta zinciri içinde gerçekleşmeyeceğini biliyorlardı ve yeterince hazırlıklı olmadıklarının farkındaydılar. Daha birkaç saat önce Genelkurmay başkanı, üst düzey subaylarla bir toplantı yapmış ve hükümete bağlılıklarını anlatmıştı. İhtilal Komitesi'ndekiler için riskin büyük olduğu ortadaydı Tek umutları, harekâtın başlamasıyla birlikte, ihtilali destekleyen güçlerin olayı alıp götürmesiydi. Harp Okulu öğrencileri şansızlık içindeydiler ve emir bekleyen genç subayların elleri tetikteydi. Dönüşü olmayan yola çıkılmıştı.

43. Süvari Alayı'nda dakikaları sayan iki yüzbaşının bekledikleri emir,  gece yarısından hemen sonra, tarih 27 mayısa döner dönmez geldi. Görev emrini alınca, aylardır biriken, bedenlerini geren, içlerinde deprem yaratan enerjiyi açığa çıkarıp, hızla harekete geçtiler.

 

İki yüzbaşı, alarm olduğu gerekçesiyle bütün alayı topladı. İlk iş olarak, hükümet yanlısı alay komutanı ve yardımcısını, olabildiğince kibar davranmaya çalışarak enterne edip, Yüzbaşı Nusret'in birliğindeki saraçhaneye kilitlediler. İhtilale giden yolun ilk adımında yıllardır içinde bulundukları hiyerarşiden çıkıyorlar, artık ihtilal hiyerarşisinin oluşturduğu zincirin halkaları oluyorlardı.

İhtilal Komitesi'nce, 43. Süvari Alayı'na komuta etmek üzere gönderilen Süvari Yarbay Reşit Çölok, alaya ihtilalin başladığını duyurdu ve hareket başladı.

43. Süvari Alayı'nda heyecanın dorukta olduğu dakikalarda, İhtilal Komitesi'nin üyeleri, radyoda okunacak bildiriyi kaleme almakla uğraşıyorlardı. O dakikada bile, bildirinin altına kimin adını yazacaklarını bilmiyorlardı. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel'in ismini yazmak istiyorlardı ama cümle âlem, onun İzmir'de emekliliğini beklediğini biliyordu. Üstelik, Gürsel'den açık bir "onay" alınmamıştı. Bildiriyi komitedeki tek general Cemal Madanoğlu adına okumaları ise daha da riskli olurdu. Madanoğlu'nun ağırlığı, yönetime el koyduğu ilan edilen orduyu temsil etmekte yetersiz kalıyordu. Sonunda, ihtilal bildirisinin "Türk Silahlı Kuvvetleri" imzasıyla okunması kararlaştırıldı.

Fethi ve Nusret ise kendilerine verilen görevi adım adım yerine getirmeyi sürdürüyorlardı. Birlikler arasında hızla görev dağılımı yapıldı. Süvariler, İhtilal Komitesi'nin gönderdiği komutanın talimatlarıyla atlarını dörtnala kritik bölgelere doğru sürerken, iki yüzbaşı da kendi birlikleriyle, Çankaya'ya doğru yola çıktılar. Nal sesleri, 43. Süvari Alayı'nın bulunduğu Bahçelievler'den şehre yayılıyor, gecenin sessizliğini dövüyordu. İki yüzbaşı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne doğru giderken, aradaki boş araziye birkaç sandık cephane gömmeyi de unutmadılar. Bu iş de tamamlandıktan sonra, rutin nal sesleri şaha kalktı... Artık, zaman dörtnala işliyordu.

Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı civarından geçerken, yolda gördükleri polisleri enterne ettiler. Saat 02.30 sıralarında ihtilal karargâhı olarak seçilen Harp Okulu'nun yakınından geçmişlerdi.

Sonunda Köşk'ün yamaçlarına ulaşmış, kuzey kapısında mevzilenmişlerdi. Köşkün önüne birkaç tank yanaşıyordu.

"Parola?"        

"İnkılâp!"         

Onlar da ihtilal ekibindendiler ve işaret bekliyorlardı.

 

İki yüzbaşı, Muhafız Alayı Komutanı Kurmay Albay Osman Köksal'ı bir ara görmüşler, sonra kaybetmişlerdi.

İhtilal Komitesi'nin yönlendirmesiyle Muhafız Alayı komutanlığına atanan Osman Koksal, plan gereği o gece Köşk çevrilince, cumhurbaşkanını, güvenliğini sağlamak bahanesiyle bir tanka bindirecek, ancak söz konusu tank onu doğruca Harp Okulu'na götürerek ihtilal karargâhına teslim edecekti. Oysaki cumhurbaşkanı bütün planları altüst etmiş, evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Köşk'ün sarılışını yaverler odasından izleyen cumhurbaşkanı, Osman Köksal'a ne olduğunu sormuştu. Osman Koksal, planını devreye sokmuş Muhafız Alayı'nın bazı birliklerinin asi kuvvetlere iltihak ettiğini söylemişti. Cumhurbaşkanına "Kaçsanız daha iyi olur. Size bağlı kuvvetlerin yanında daha güvende olursunuz" demiş ama cumhurbaşkanından, "Hiçbir yere adım atmam" yanıtını almıştı. Cumhurbaşkanı, kaçmayı kesin bir dille reddettiği gibi, Muhafız Alayı komutanının yanından ayrılmasına da izin vermiyordu.

O sırada, tank birliğinden bir subay, ihanete uğradıklarını söyleyerek, Köşk'ün önünden uzaklaştı. Cumhurbaşkanının direndiği haberini alan İhtilal Komitesi'nde bütün dikkatler Köşk'e yönelmiş, kritik hedefe takviye güç gönderilmesine karar verilmişti. İhtilal Komitesi'nden Kurmay Albay Sami Küçük, aynı yöne hareket etmekte olan Piyade Yarbay Cahit Aksoy'un birliğini emrine alarak, Kurmay Albay Emin Aytekin'in kullandığı bir ciple Köşk'e çıkmaya başlamıştı. Bu arada, yolda gördüğü Veteriner General Burhanettin Uluç'a da bilgi vermişti.

Köşk'ün kapısında işaret bekleyen iki süvari yüzbaşısının ne plandan, ne işlememe nedeninden, ne de gelişmelerden haberleri vardı.

Diğer kritik noktaları ele geçirmekle görevlendirilen ihtilalci birliklerin harekete geçtiklerinin habercisi, şehrin çeşitli yerlerinden yükselen ve gecenin sessizliğine düşerek Çankaya sırtlarında yankılanan silah sesleri olmuştu.

Yüzbaşı Nusret, "Belki de bize söz edilen, yalnızca dolaylı bir destekti" dedi.

Fethi, "Bunu düşünecek kadar zamanımız yok" dedi, "girelim!"

"Girelim !"

Kendilerine karşı koyanları yumruk ve dipçiklerle etkisiz hale getirerek ilerlemeye başladıklarında, Veteriner General Burhanettin Uluç da Köşk'e ulaşmış, yanındaki Harbiyelilerle birlikte arkalarından ilerliyordu.

Muhafız Alayı birlikleri, şaşkınlık ve çaresizlik içinde geri çekilmek zorunda kalıyor, her dakika cumhurbaşkanının bulunduğu bölüme daha çok yaklaşıyorlardı. Kritik alana geldiklerinde kendilerine karşı koyanlar da çoğalmıştı. Artık direnenler, cumhurbaşkanına en yakın çalışan personeldi. Her an karşılıklı çatışma başlayabilirdi... Ancak konuşan namlular değil, dipçikler ve yumruklardı.

Yüzbaşı Nusret Kocabey, kendisini cumhurbaşkanının kapısında bulduğunda, bütün tanımlar altüst olmuştu. Döndüğünde Burhanettin Uluç hemen arkasındaydı. Ona verilen görevi bilmiyordu ama kendilerinden üst rütbeli olduğu için generale önden girmesi, cumhurbaşkanıyla konuşması için yol açtı. Cumhurbaşkanının bulunduğu odaya girdiklerinde, yanında bir genç kız ile emir subayı vardı. General ona ordunun yönetime el koyduğunu ve kendisini teslim almaya geldiklerini söylediğinde, "Ben millî iradeyle geldim. Ancak millî iradeyle buradan giderim" diye bağırdı.

Cumhurbaşkanının, sözlerinde panik değil, kararlılık okunuyordu. General ile cumhurbaşkanı arasındaki tartışma uzayınca, Yüzbaşı Nusret, her şeyin ters döneceği, zamanın kendi aleyhlerinde işleyeceğini hesapladı. Makineli tabancasıyla öne çıkarak cumhurbaşkanını belinden itti ve Burhanettin Uluç'a dönerek, "Generalim, cumhurbaşkanını teslim alınız" dedi. Hakaretle karşı karşıya kalacağı kaygısını yaşayan cumhurbaşkanı, süvari yüzbaşının kendisini belinden itmesi üzerine, bir soluğun alınıp verilmesi kadar kısacak bir zaman diliminde, tabancasında beş kurşun olduğunu hesaplamış, önce dördünü karşısındakilere, sonuncusunu da kendisine sıkmayı planlamış, ardından silahını diğerlerine doğrultmaktan vazgeçerek intihara karar vermişti. Cumhurbaşkanının, belinden çıkardığı küçük bir tabancayı sol şakağına götürdüğünü ve ateşlemek üzere olduğunu gören Yüzbaşı Nusret, onu engellemek için yeniden harekete geçti. Cumhurbaşkanı ile yüzbaşı yerlerde yuvarlanıyorlardı. Genç ihtilalci sonunda, komitacı cumhurbaşkanının silahını elinden almayı başardı.

Arkadaşına yol açmak için cumhurbaşkanının yakın korumalarını devre dışında bırakma savaşı veren Yüzbaşı Fethi, olay yerine geldiğinde, cumhurbaşkanını Harp Okulu'na götürmek için ikna girişimleri sürüyordu. Bir süre sonra ihtilal karahgâhından Kurmay Albay Sami Küçük de olay yerine gelmişti. Yanına Tankçı Binbaşı Muzaffer Karan ve bir teğmen alarak içeri girdiğinde cumhurbaşkanının çevresini sarmış on kadar süvari eri ile eğitim elbiseleri içindeki iki yüzbaşıyı gördü. Sami Küçük ile Burhanettin Uluç cumhurbaşkanını alarak steyşın vagonuna bindirdiler ve Harp Okulu’na doğru yola çıktılar.

İki yüzbaşı, görevlerini tamamlamışlardı... Birliklerini toplayıp, 43. Süvari Alayı'na geri döndüler.

Bütün ihtilalcilerin gözü kulağı Çankaya Köşkü'nde, eski komitacı cumhurbaşkanının teslim alınıp alınmadığına kilitlenmişti. Zaten ülkedeki gerilimin bir numaralı sorumlusu olarak da cumhurbaşkanı görülüyordu. Köşk'ün düşürülmesi ve cumhurbaşkanının teslim alınmasıyla ihtilal Komitesi'ndekiler büyük moral kazandılar. Radyoda, Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in sesinden ihtilal bildirileri okunmaya başlandı. Bildirinin yayınlanmasıyla birlikte ihtilalci güçler de akmaya başlamıştı.

 

*         *          *

 

Salon penceresinin önünde oturan Esma'nın karanlığa dalan gözleri uzun bir bekleyişin ardından silah sesleriyle irkildi. Evdekileri uyandırmamak için zorlukla duyabileceği kadar açtığı radyoyu kulağına biraz daha yaklaştırdı. Duyduğu yalnızca boş bir cızırtıydı. Midesinde başlayan bir yangın, boğazına doğru yükseldikçe yükseliyordu. Bir ara kalp atışlarının sesi kulağında öyle şiddetli yankılanmaya başladı ki, evdekilerin bu sese uyanacağını sandı. Kendisine çok uzun gelen bir zaman sonra, radyoyu sıkıca dayadığı kulağının uyuştuğunu hissedince, bu kez de hiçbir şey duyamayacağı endişesine kapıldı. Bir yandan gözleriyle dışarıyı tararken, bir yandan da radyoyu diğer kulağına dayadı. Sabaha doğru, radyodaki cızırtı sese dönüştü... İhtilal bildirisi yayınlanıyordu!

Bildiriler ardı ardına yinelenirken, evdekiler de uyanınca, radyonun kısık sesi son perdesine kadar açıldı.

Bildiride, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kardeş kavgasına meydan vermemek amacıyla yönetime el koyduğu, partiler üstü tarafsız bir idarenin hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimlerin yapılacağı belirtiliyordu:

“...bu teşebbüs hiçbir şahsa ve zümreye karşı değildir."

Fethi, bir fırsatını bulup eve uğradığında Gürcan ailesinin yaşadığı sevinç görülmeye değerdi. Ankara sokaklarında şenlik başlamış, halk gördüğü subayları omuzlarına alıyor, orduya coşkulu desteğini gösteriyordu.

  

25

1960 mayısının son günüydü... Devletin zirvesi, Cumhurbaşkanından Genelkurmay Başkanına, Başbakanına kadar tutuklanmıştı... Artık zirvede ihtilalciler vardı. Bütün birliklere, ihtilale katılan subayların 27 Mayıs'ta üstlendikleri görevleri anlatmalarını isteyen bir genelge gelmişti. 43. Süvari Alayı'nda, Yüzbaşı Fethi, elindeki gazeteyi 27 Mayıs gecesi yanından hiç ayrılmayan Teğmen Muzaffer'e uzattı. Gazetede, bir binbaşının Köşk'ü nasıl ele geçirdiğini anlatan açıklamaları vardı. Teğmen Muzaffer, gazeteyi okuduktan sonra, şaşkınlıkla konuştu:

"Onu Köşk'te görmüştüm. Bir duvarın üzerinde oturuyordu. Merak edip, tek başına ne yaptığını sordum. Bazı birliklerin Köşk'e doğru hareket ettiğini görünce çıkmış gelmiş. Biz itişip kakışırken, o bizi seyrediyordu. Şimdi de kendisini kahraman ilan etmiş !"

Fethi biraz aldırmazlık, biraz alayla güldü:

"Etrafta bu kadar kahraman varken, bizim bir şey yazmamıza gerek var mı?"

Sonra, ihtilal heyecanının yerini bir başka heyecana bıraktığını duyumsayıp neşelendi. Karşısındaki genç teğmen de, başarılı bir biniciydi... Bir yarışmada, at üzerinde dörtnala koşmanın heyecanını özlemişlerdi... Siyaset onlara göre değildi.

 

Yüzbaşı Fethi Gürcan, 1960 Roma Olimpiyatları'nda Süvari Grup başkanı olarak görevlendirilince, çocuklar gibi sevindi. Önce Avrupa turnesi, ardından olimpiyatlar... Temmuz ayında uzun süren yurtdışı gezisi için yollara düştü... Bu kez yarışmacı değildi ama bütün yarışmacılarla aynı heyecanı yaşıyor, gençlerin başarılarına onlar kadar seviniyor, hata yaptıklarında kendi yapmışçasına yüreği yanıyordu.

Atlara, onların onurlarına, bir başka ata sevgi gösterdiğinde çekinmeden sergiledikleri kıskançlıklarına âşıktı. Aşk işte buydu… Onurlu, dinamik, bütünleşen, kollayan, sevgisini göstermekten çekinmeyen, önce heyecanı, ardından zaferleri de, yenilgiyi de paylaşmayı bilen, koşan, dinginleşen, şaha kalkan, dörtnala giden... Aşk buydu... Ve o dörtnala koşmaya âşıktı... Bu yüzden hiç bilmezdi beklemeleri... Heyecanlarını içinde tutamazdı. Böyle sevdiğinden, böyle sevildiğinden, atının üzerinde şahlanırken gökyüzünü kucakladığı gibi, evinde de sıcaklığı kucaklardı. Aşk buydu... Atının dizginlerini eline verip, "Sür sürebildiğin kadar" diyebilmek, sonra da sevdiğinin özgürlüğü uğruna, en büyük acıyı, onun zarar görmesini göze alabilmekti... Acılara âşık insanlar direnirdi. Âşık insanlar için korku, sevdiklerine en küçük bir zarar gelebileceğini düşünmekten başka bir şey değildi...

Gezisinin son durağında, bakışlarının takılıp kaldığı ve Roma'nın güzelliklerini yansıtan kartı çevirip yazmaya başladı:

"Esmam..."

İçine sinmedi, çocuklara da birer kart yazdı...

 

*         *          *

 

Eylül ayında yeniden Ankara'ya dönmüştü. Ne var ki, Avrupa'dan kendisiyle birlikte, kimi dedikodular da gelmişti:

"Yüzbaşı Fethi, üç gün ortalıktan kaybolmuş. Hem de, Hollanda kraliçesinin kızıyla birlikte..."

"Eee, kendisi bir açıklama yapmamış mı?"

"Yapmamış. Bu dedikoduların üzerine balolarda, onun bir kızı bırakıp, diğeriyle dans etmesi de, kafiledeki generalin tepesini attırmış... Fethi Yüzbaşı'ya çıkışmış. O da, 'Bunda ne var? Siz de dans ediyorsunuz' diye karşılık verince ortalık karışmış."

"Ne olmuş?"

General 'Sen nasıl bana cevap verirsin?..' diye tokat atmaya Kalkışınca, yüzbaşı, yumruğu generale geçirmiş." "Başı belada desene..."

General Türkiye'ye gelir gelmez, Fethi Yüzbaşı'yı Millî Birlik Komitesi'ne şikâyet etmiş, ordudan atılmasını istemiş, komite üyeleri ise şikâyeti ciddiye almamıştı...

Olay, Fethi Gürcan'ın evine kadar taşındı; Esma kocasına inandı...

Hem atlara daha yakın olmak, hem de ek bir gelir elde etmek pek çok süvari subayının yolundan gitti. Hafta sonları Hipodrom'daki at yarışlarında hakemlik yapıyordu. Sonbaharın henüz solduramadığı yemyeşil otlarından yayılan kokuyu ciğerlerine çekiyor, yarışlara Gülderen, Ömer ve Öner'i de götürerek onlara at sevgisini aşılıyordu.

Öyle günlerden birinde, kuleye çıkmadan önce çocuklarıyla ilgilenirken, bir koşuşturma fark etti. 27 Mayıs gecesi ihtilalci güçlerin İzmir'den getirerek ülke yönetimini teslim ettikleri Cemal Gürsel yarışları izlemeye gelmişti. Gürsel'i görmek, onunla konuşmak, "en hızlı 27 Mayısçı" olduğunu söylemek için yarışanlara, üzüntüyle öfkenin bir araya geldiğinde oluşturduğu o aykırı duyguyla, aldırmazlıkla baktı. Daha fazlasını görmek istemediğinden bakışlarını o yönden ayırdı, çocuklarıyla hiçbir şey olmamış gibi şakalaştı. Onların soran bakışlarını da görmezden geldi. Nereden bilecekti ki çocukları onun hayal kırıklıklarını? Millî Birlik Komitesi üyelerinin daha şimdiden, askerî birliklerde dolaşıp taraftar toplamaya çalıştıklarını, ordunun bölünmeye giden bir yolun başlangıcında olduğunu, komite üyelerinin orduya siyaset virüsünü soktuğunu, bu virüsten korunmak için kendisini atlara, hep daha çok atlara verdiğini çocukları nereden bilecekti...

Bir yanda Öner'in yeniden hastalanacağı kaygısı, bir yanda kötüye giden "memleket meseleleri"... Bir süre önce Millî Birlik Komitesi'nden on dört üye tasfiye edilmişti... Bu tasfiyenin ardından ordudaki parçalanma da hızlanmıştı... Hayal kırıklığı, yorgunluk, bozulan tinsel denge...

Koşullar ona, kötü bir armağan daha veriyordu. İnce uzun bedeni her geçen gün çevikliğini yitiriyor, yalnızca avurtları değil, bir süngünün ucu gibi çelik ışıltılar saçan gözlerinin altı da çöküyordu. Direncini yitirince Gülhane Hastanesi'ne gitti ve hemen gözetim altına alındı. 1961 yılma yeni bir dertle girdi... Siyaset virüsünden kaçmaya çalışırken, verem virüsüne yakalanmıştı.

 

*         *          *

 

Esma, mutfakta kocası için yemek hazırlarken içi içine sığmıyordu. Sonunda taburcu olmuştu. Onun hastanede yattığı bir aydan uzun zaman boyunca yüreğinde oluşan yeni duyguları ayrımsamaya çalıştı. Coşkusunu, enerjisini hiç yitirmeyeceğini sandığı Fethi'nin yüzü solup, bedeni bitkinleşince korkmuştu... Bu korku, kocasını ihtilale uğurladığı 26 mayıs akşamından bile büyük olmuştu. Nedenini bilmiyordu ama öyleydi... Hastane yatağında pijamalarıyla yatan Fethi'nin biraz daha esmerleşmiş yüzündeki hiç eksilmeyen gülümsemesi, ışıltılı bakışlarının ardına saklamaya çalıştığı acısı, onda bambaşka duygulara kapı açmıştı. Kederiyle bütünleşen korku, bir yandan da direncini bilemişti... Nasıl oluyor da, korkusu ve acısı büyüdükçe, daha güçlü olabiliyordu? Bilmiyordu...

Çocuklarına duyduğu koruma içgüdüsü harekete geçmişti kocasına karşı. Şimdi bir çocuğun annesini ne kadar güçlü görmeye gereksinimi varsa, Fethi'nin de, kendisini o kadar güçlü görmeye gereksinimi vardı. Ne üç çocuğunun haylazlığı eksiliyordu, ne günlük işler... Sonra hastane... Sabah ablasının namaza kalktığı saatlerde o da kocası için hastaneye götüreceği yemeği hazırlıyordu. Ama her zaman olduğundan daha bakımlıydı. Kocası üzülmesin, bir de kendisini dert etmesin diye...

 

*         *          *

 

Esma'nın gözetiminde gün geçtikçe kendisini toparlayan Fethi, artık akşamları yatağından kalkıp, ailesiyle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyordu. İhtilalin öncesindeki eve geç gelişlerinin, olimpiyatlar ve Avrupa turnesi için uzak kalışlarının, hastane günlerinin acısını çıkarıyorlardı...

Ankara'nın uzun kışı son günlerini yaşıyordu... Fethi, elindeki çakıyla kabuklarını büyük bir hızla çizdiği kestaneleri sobanın üzerine yerleştirirken, bütün aile toplanmıştı. Divana yerleşirken, Esma ve çocuklar da, onun okuyacağı yeni bir Aziz Nesin öyküsünü dinlemek için dikkat kesilmişlerdi.

Öykü, kalabalık bir sergi açılışında geçiyordu ve bir kadın, gece gördüğü rüyayı diğer konuklara anlatıyordu.

Kadının rüyasında, sokakta yürürken, kalabalıktan biri "Şimdi herkes olduğu yerde dursun" diye bağırmış, herkes de bu emre uymuştu. Üstelik, adamın isteği üzerine kendi etraflarında birer daire çizmişler, bu dairede hapis kalmışlardı.

Öykünün kahramanı, kendisini dinleyenler, daireden neden çıkamadıklarını sorunca da, "E, yasak! Nasıl çıkalım?.." diyordu. Kadının anlatımına göre, herkes sıkılmaya başlıyor ama çizdikleri ya da tasarladıkları dairelerinden çıkamıyordu.

Öykü, Aziz Nesin'in akıcı diliyle uzuyor, kadının rüyasındakiler bir türlü dairelerinden çıkamıyorlardı. "Biri gelse de şu çizgileri silse” diye mırıldanan kalabalıkta, gece olduğu halde yerinden kıpırdayan yoktu. Derken bir ses, "Birisi çıkarsa ben de çıkarım" diyor, rüyanın sahibi de aynısını tekrarlıyordu. Kalabalık onlara katılıyor, ama içlerinden "biri" çıkmıyordu.

Fethi, öyküyü okuduktan sonra, Esma'ya, "Türkiye'nin 27 Mayıs öncesi hali ancak bu kadar iyi anlatılır" dedi.

Ömer, yerinden kalkmış, elindeki maşayla patlayan kestaneleri çeviriyordu. Öner, solgun yüzüne yerleşmiş kocaman bir gülümsemeyle, "Bir tane daha okusana baba" dedi... Fethi, yeni bir öyküye başlamadan önce, "Ben okurken kestaneleri götüreceksiniz değil mi" diye takıldı oğluna...

Öner yemek yemeği reddettiğinden ne zamandır Esma ve Fethi'nin de iştahı kaçmıştı. Fethi, kimi zaman Öner'e, "Yemeğini yersen, fazladan harçlık alırsın" diyor, sözünde de duruyordu.

Ömer yaramazlıklarını aynı hızla sürdürürken, Gülderen genç kızlığa doğru yol alıyordu. Babasını annesiyle bile paylaşmaya dayanamıyor, ancak onun göğsüne başını koyup, kalp atışlarını dinlediğinde dinginleşebiliyordu.

 

B 26 IHTILALIN SUVARISI