ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | İHTİLALİN SÜVARİSİ
27
4 haziran 1963.
Elindeki kalemi unutmuş, boş kâğıda bakıyordu. Üç gün sonra başlayacak duruşmalar için biraz hazırlık yapmak istiyordu ama... Dizgin tutan, silah kavrayan parmakları kalem kullanmaya yabancıydı. Atıyla dörtnala koşturabileceği uçsuz bucaksız mekânların insanıydı o... Doludizgin yaşamında, ne geriye dönüp bakacak, ne de geçmişi yazacak zamanı olmuştu. Oysa şimdi dört duvar arasında, öfkesi, özlemleri, idealleri ve o idealleri yaşatan enerjisiyle birlikte bütün benliği sıkışmış kalmıştı...
İhtilalden bir buçuk yıl sonra yapılan seçimler öncesine döndü... AP ve YTP meydanlarda DP'ye göz kırpıyordu... Devlet Başkanı Cemal Gürsel, Adalet Partisi genel başkanını bir mektupla uyarmış, "İyi biliniz ki, hükümetin elinde partinizin faaliyetleri hakkında çok hazin bilgiler bulunmaktadır" demişti... Gazinoda yeniden siyaset konuşmaya başlamışlardı. Seçimlerde yarışabilmek için ihtilalin meşruluğunu onaylayan siyasî partilerin aslında kendilerine de, CHP'ye de büyük bir kin besledikleri ortadaydı. Bunu açıkça söyleyemedikleri için, seçmenlerine, "Gözlerimin içine bakın ne demek istediğimi anlarsınız..." diye mesaj yolluyorlardı. Yaz sonunda ortalık iyice kızışmıştı. Takvim yaprakları eylüle dönmeden önce, Cemal Gürsel bu kez de, "Eğer hürriyetler suiistimal edilirse yeni bir ihtilal olabilir" demişti...
Onlar zaten ihtilalin ilk gününden itibaren diken üzerindeydiler. 27 Mayıs sabahı, görevlerini yaptıklarını, işlerinin bittiğini düşünüyorlardı ama öyle olmamıştı... Önce DP'lilerin bir karşı devrim yapacağı istihbaratları yüzünden uykusuz geceler geçirmişlerdi. Sonra Türkeş ve arkadaşlarının müdahalede bulunacağı beklentisi başlamıştı. On Dörtlerin tasfiyesi, Silahlı Kuvvetler Birliği ile Milli Birlik Komitesi arasındaki gerginlik…Yassıada kararları ve infazlar sırasında olası bir tepkisel harekete hazırlık... Hiç bitmemişti ki... Hep tetikte kalmışlardı... Seçimlerin öncesinde, devlet başkanının verdiği bu sinyal de sürüp gidecek ihtilal beklentilerinin bir başka zinciri olmuştu...
Onlar diken üzerindeyken, CHP seçimleri kazanacağından öylesine emindi ki, kendisini iktidarda görüyordu. Oysaki, hiç de beklendiği gibi olmamıştı. DP iktidarının başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri bakam Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye bakanı Hasan Polatkan'ın idamları sırasında yaşanan sessizlik, seçim sandıkları açıldığında büyük bir gürültüyle patlamıştı... DP iktidarının mirasına sahip çıkan partiler çoğunluğu elde etmişlerdi. Dört yüz elli sandalyesi bulunan Millet Meclisi'nde CHP'nin yüz yetmiş üç milletvekilliğine karşı, AP yüz elli sekiz, YTP altmış beş, CKMP elli dört milletvekili çıkarmıştı. Özetle, DP tabanına talip olan sağ partiler, oyların yüzde altmış birini toplamıştı... Üstelik Cumhuriyet Senatosu'nda en fazla koltuğu AP kazanmıştı.
Genç subaylar beyinlerinden vurulmuşlardı. Ne yani devrimden bir buçuk yıl sonra Meclis karşı devrimcilere mi emanet edilecekti? Kışlalarda, en üst rütbelilerden Harbiyelilere kadar hepsi bu sorunun yanıtını arıyorlardı. Ülke 27 Mayıs öncesinden daha kötü bir duruma düşebilirdi. Zaten bu aritmetiğe göre çıkacak hükümetin ilk işi 27 Mayısçıların defterini dürmek olurdu.
Devrim karşıtı güçler ise zafer havası içindeydiler. Çoğunluk onlarda olduğuna göre, istedikleri adayı cumhurbaşkanı da seçtirebilirlerdi...
Seçimlerden altı gün sonra, 21 ekimde İstanbul'da, Silahlı Kuvvetler Birliği üyesi generaller ve albaylar bir ihtilal protokolüne imza atmışlardı. Kışlalarda mermiler yeniden namlulara sürülmüştü. Albay Aydemir'den öğrendiğine göre, İstanbul'da 21 Ekim Protokolü'ne on general, yirmi sekiz albay imza koymuştu... Buna göre; Türk Silahlı Kuvvetleri, Meclis toplanmadan önce müdahalede bulunacak, seçim geçersiz sayılacak ve Millî Birlik Komitesi feshedilecek, müdahale Meclis açılmadan önce yapılacaktı. Toplantıda alınan bu karar üzerine Ankara'yla iletişime geçilmiş, albay İstanbul'a uçmuştu. Onun getirdiği protokole Ankara'daki Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri de imza koymuşlardı. Gerçi CHP'ye yakın oldukları bilinen havacılar bu müdahalenin zamansız olduğunu savunmuşlardı ama sonuçta çoğunluğun kararına da uymuşlardı.
Meclis 25 ekimde açılacağından önlerinde yalnızca üç günleri vardı. Her an harekete geçmek için hazır bekliyordu. Ama bir türlü sinyal gelmiyordu. İstanbul'la sürekli haberleşme içinde olan albay, kendilerine de gelişmelerle ilgili bilgi veriyordu. Aldıkları bilgilere göre, 22 ekimde protokole İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Cemal Tural da imza koymuştu... Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay da örgüt üyesi olduğuna göre, kararın ona götürülmesi gerekiyordu. Bu işi de Cemal Tural yapacaktı.
Bütün birlikler alarmda, Cemal Tural'dan gelecek işareti bekliyordu ama boşuna... İsmet Paşa'nın her şeyi öğrendiğini, Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunayla temasa geçtiğini, "üç paşanın" bu müdahaleyi önlemek ve "demokrasiyi kurtarmak" için kolları sıvadıklarını bilmedikleri gibi, formüllerinin hazır olduğundan da habersizdiler.
24 ekime kadar, siyasetçiler için de, askerler için de uyku yoktu. Her kapalı kapının ardında bir toplantı yapılıyor, her köşede güvensizlik kol geziyordu.
24 ekimde albay kendisini çağırmış, mavi ışıklar yayan gözlerini gözlerine dikerek söze, "Cevdet Paşa dün kuvvet komutanları, ordu ve kolordu komutanlarıyla bir toplantı yapmış" diye başlamıştı. Sonra dümdüz bir ses tonuyla konuşmayı sürdürmüştü:
"21 Ekim Protokolü'nü uygun bulmadığını söylemiş. Generallere, Cemal Paşanın cumhurbaşkanı, İsmet Paşa'nın da başbakan olması halinde her şeyin düzeleceğini söylemiş."
"Generaller ne yapmış?"
"İki gün önce aldıkları karardan geri dönmüşler. Tükürdüklerini yalayıp, imzalarını geri almışlar."
"Ama albayım nasıl olur? Bütün birlikler alarmda. Müdahale kararını kendileri almadı mı? Şimdi bunu gençlere nasıl anlatacağız? Bundan böyle hangi genç subay generallere güvenebilir? Hem parti liderleri bunu kabul edecekler mi bakalım?"
Fethi, sorusuna yalnızca birkaç saat sonra yanıt almıştı...
Albayın sesinde öfkeden çok hayal kırıklığı sezmişti...
"Ordunun beş komutanı, parti liderlerinin karşısına geçip Meclis'in açılması için bazı şartlar öne sürüyor ve demokrasi pehlivanları da kuzu kuzu önlerine sürülen belgeyi imzalıyorlar. Cemal Gürsel cumhurbaşkanı, İsmet İnönü başbakan olacak, böylece demokrasi kurtulacak."
"Siyasî parti liderleri bunu nasıl kabul edebilirler?"
"'Ordu böyle istiyor' demişler. Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'nün başbakan olmasını biz mi istiyoruz? Biz İsmet İnönü başbakan olsun diye mı ihtilal protokolü imzaladık? Öne sürdükleri istekler ordunun gövdesinin istekleri değil, yalnızca kendi istekleri."
O gün, siyasetçiler teslim olmuş, Çankaya Protokolü imzalanmıştı- O sırada iki komite üyesi de, cumhurbaşkanlığı adaylığına soyunanları Başbakanlık'a çağırmış, "Cemal Paşa'nın karşısına aday çıkmayacaksınız. Silahlı Kuvvetler Birliği böyle istiyor. Aksi halde hayatınızı garanti edemeyiz" tehditleriyle, bu işten vazgeçmelerini emretmişlerdi.
Çankaya Protokolü'nün imzalanmasıyla birlikte, pek çok albay, ellerinde ihtilal planı ve alarma geçirilmiş kıtalarıyla baş başa kalmışlardı. Genç subaylar, generallerin imzalarını geri çekmeleri karşısında büyük bir sarsıntı geçirmişlerdi. Generallerin ihtilal çığlıklarının yankısı daha gök kubbeden silinmemişti... Albaylar ise sözlerine sadık görünüyorlardı. Onlar Çankaya Protokolü'yle yeni Anayasa'nın katledildiğini düşünüyorlardı. Artık generaller ile albayların yolları ayrılmaya başlamıştı. Gençler ise güvenlerini yitirdikleri generallerin değil, sözlerine sadık kalan albayların peşinden gidiyorlardı.
Fethi, hücresinin kaim duvarına diktiği gözlerini kırpıştırdı. Düşünmek değil yazmak istiyordu:
21 ekim 1961 ve 9 şubat 1962 protokollerini imzalayıp, genç subayları politikanın girdaplarına sokan, verdikleri şeref sözünde durmayan insanlar yüzünden on beş gündür çile çekiyorum... 27 Mayıs 1960 Olayları'nda karşılık beklemeksizin çalıştım çabaladım. Amacım vatana millete hizmet etmekti. Bu talihsiz millete bir parça faydam dokunursa, mükâfatım da bu olacaktı. Fakat umduğumu bulamadım. Vatana millete kendilerini adadıklarına dair ant içenler, antlarını çabuk unutmuşlar, politika bezirganlarının aletleri olmuşlar, vaktiyle ay başını getirmek için arkadaşlarından borç para alanlar, altlarında steyşın vagonlar, yılbaşılarını Uludağ'da kayakta geçiliyorlardı. Maziyi ne çabuk unutmuşlardı. Hayret!
27 Mayıs bana pahalıya mal oldu. Yaşadıklarımdan verem oldum, sağlığımı kaybettim. 22 Şubat'ta çok sevdiğim mesleğimi, üniformamı kaybettim. 20/21 Mayıs Olayları'nın duruşması yeni başlıyor. Ama şimdiden yuvamı, yavrularımı kaybettim. Dört duvar arasında, demir parmaklıklar arkasında, kapımda süngülü nöbetçiler, akıbetimi bekliyorum.
Zaman bir ileri bir geri sıçrıyor, 21 Mayıs sabahının kasvetinde bağdaş kuruyordu. İçindeki sıkıntıyı zorlukla taşıyarak, 21 Mayıs sabahını yazmaya başladı:
21 mayıs 1963 sabahı her şeyin bittiğini ve yine bize söz veren generallerin ihanetine uğradığımı anlamıştım. Eve dönemezdim. Yavrularımın gözleri önünde itile kakıla gözaltına alınmaya tahammülüm yoktu. Esasen bir gece evvel onlarla vedalaşmış ve ayrılmıştım...
Ama kısa bir süre sonra, kâğıt üzerinde oynattığı kalemin renginin giderek açıldığını fark etti... İnsanlar sayfalar dolusu yazarlar da mürekkepleri bitmez... Onunki bitmişti işte... Elindeki tek tükenmezkalem de tükenmişti. İçinden katıla katıla gülmek geldi bir an... Derin bir nefes aldı. Belki de böylesi daha iyiydi. Yazmaya başlarken, üç gün sonra başlayacak duruşmalara hazırlık yapmayı düşünmüş ama duygularım boşaltmak isteği daha ağır basmıştı. Eline kalemi aldıktan sonra öyle çok şey düşünmüştü ki, hangilerini yazıp hangilerini yazmadığını bilmiyordu. Ama yazmak, onu daha çok kanatıyordu. Tükenen kalemi orta parmağına yerleştirip, başparmağıyla iteledi, havada taklalar atan kalemi yeniden yakaladı, yeniden fırlattı... Yeniden... Uzun süre dikkati, yalnızca tükenen kaleme kitlendi...
* * *
Albayın elindeki kalem hızla oynuyor, sayfalar sayfalara ekleniyordu. Bir yandan, Kore'de yazmaya başladığı anılarına yenilerini ekliyor, bir yandan savunması için hazırlık yapıyordu.
15 ekim 1961 seçimlerinden Silahlı Kuvvetler memnun olmamıştı. Özellikle de genç subaylar buna büyük tepki gösteriyorlardı. Bu şartlar altında 21 Ekim 1961 Müdahale Protokolü imzalanmıştı. Bu protokollerde Silahlı Kuvvetlerdeki generallerin yüzde doksanının imzaları vardı.
Buna rağmen 23 ekim günü Genelkurmay başkanı huzurunda yapılan komutanlar toplantısında iş değişmiştir. Protokole imza koyan generaller fikirlerinden dönmüşler, imzalarının kıymetini sıfıra indirmişlerdir. Bu komutanlara bizler ve astlarımız örnek olarak bakıyorduk. İşte o günden itibaren ordudaki genç kuşaklarda generallere karşı bir itimat kalmadı. Çünkü bu yollara bizleri generaller sürüklemişti. Geri dönüş yapanlar da ilk önce onlardı.
Ardından Çankaya Prokokolü imzalanmış, bir gün sonra da Meclis açılmıştı.
İzleyici locasında, Genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları ve generaller oturuyorlar, milletvekilleri yemin ediyorlardı. Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapıldığı gün Muhafız Alayı Meclis'i kuşatmış, süngülerin gölgesi altında Cemal Gürsel cumhurbaşkanı seçilmişti. Boş çıkan yüz elli altı tepki oyu üzerinde duran olmamıştı.
Reisicumhur adayı olarak çıkmak isteyen, diğer bir partiye mensup Prof. Ali Fuat Başgil, silah tehditleri altında istifa ettirilmemiş midir? Demokrasi bu mudur? Ne yazık ki, reisicumhur seçiminin bu şekilde yapılmasına Millet Meclisi üyeleri seyirci kalmışlardır.
Ordu böyle istiyor diye Hükümet Başkanı İsmet İnönü, orduyu Millet Meclisi üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıyordu. Kanun yapma hakkı bile Millet Meclisi'nden alınıyordu. Gerçek demokrasi bu muydu? Türk milletini dünya devletleri önünde aldattıklarını zannedenler şimdi bizleri, genç kuşaktaki subayları aldatanlar olarak göstermek çabasındadırlar. Reisicumhur ve onun seçmiş olduğu Başbakan İsmet İnönü, gerçek demokrasi anlayışına göre meşru muydu?
Cumhurbaşkanı hükümet kurma görevini, Millet Meclisi'nde en fazla temsilcisi bulunan CHP'nin genel başkanı İsmet İnönü'ye vermişti ama CHP'nin sandalye sayısı tek başına iktidar olmaya yetmiyordu. CHP örgütü ağırlıklı olarak muhalefette kalmaktan yanaydı. Ancak 21 Ekim Müdahale Protokolü, İsmet İnönü'yü, parti örgütünün de, genç subayların da hiç istemediği bir yola itecekti. Sonunda, 27 Mayıs'a sahip çıkan CHP, 27 Mayıs'a diş bileyen AP'yle Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk koalisyon hükümetini kurmuştu... CHP tabanından tepkiler yağıyor, genç subaylar ise bu koalisyonu kabul edilmez buluyorlardı.
Statükocu ve Atatürk ilkelerine taviz verilerek rötuş yapmayı kendisine şiar edinen bir CHP ve onun liderinin tutumuyla 27 Mayıs ihtilali dejenere ettirilmiş ve Silahlı Kuvvetler'in 22 şubat 1962'de silahlı olarak direnmesine zorla itilmiştir.
Çankaya'da askerler ile parti liderleri arasında imzalanan protokol ve ardından yaşanan gelişmeler, genç subayların öfkesini kırıyordu. Onların isteği, önce devrimin amacına ulaşması, sonra da tam demokrasiye geçilmesiydi. Oysaki, devrim amaçlarına ulaşmadığı gibi, güdümlü demokrasinin de temeli atılıyordu. Koalisyon ortağı AP, hükümet bir aylık ömrünü doldurmadan 27 Mayıs'la devrilen DP'liler için siyasî af konusunu gündeme getirince Meclis'te ortalık birbirine girmişti. İkinci olay ise, milletvekili maaşlarına istenilen zamla patlamıştı. AP'li bir milletvekilince verilen teklif Meclis'te tartışma konusu olurken, üniversiteler de yeniden kıpırdanmaya başlamıştı.
* * *
Üsteğmen Erol Dinçer, hücresindeki rahatsız yatağında uykuyu yakalamaya çalışıyordu ama boşuna... Amerika'dan döndüğü 1962 yılının ocak ayını anımsadı. 27 Mayıs'tan sonra Ankara'ya tayin olmuştu... 1961 yılının ağustos ayında, dil kursu için beş aylığına Amerika'ya doğru uçarken, aklı ülkesinde kalmıştı. En çok da seçim sonuçlarını merak ediyordu. Muhafız Alayı'ndaki görev yerine döner dönmez soluğu Binbaşı Fethi Gürcan'ın yanında almış, 21 Ekim İhtilal Protokolü'nü ve sonrasındaki gelişmeleri ondan öğrenmişti.
Alayda garip bir hava vardı. Türkeşçi subaylar üçerli dörderli gruplar halinde oturuyorlar, kendi aralarında konuşuyorlar, geceleri silah atıyorlardı. Giderken böyle bir olay yoktu. Öğrendiğine göre, Türkeş'e bağlılık yemini eden subayların bir bölümü Muhafız Alayı'na tayin olmuştu.
Nöbetçi olduğu bir gece, yine kendi aralarında konuşan Türkeşçi subayları izlerken, içlerinden birinin, "İnönü'yü vururum" dediğini duydu ve kan beynine sıçradı. Gerçi 27 Mayıs sonrasında yaşanan gelişmelerden sonra kendisinin de İnönü'yü çok sevdiği söylenemezdi ama bir Türk subayının İnönü'yü vurması da ne demekti? Bu ne korkunç bir şeydi! Yerinden kalktı, masalarına gidip, başlarına dikildi:
"İnönü'yü vuranı, ben de alnından vururum !"
Masadakiler irkildiler ve tartışma çıkarmadılar.
Üsteğmen Erol'u dışlayanlar yalnızca Türkeşçi subaylar değildi. Binbaşı Fethi ona, dikkatli olmasını, gelişmeleri iyi izlemesini söylemişti. Alaydaki garip havayı ancak orada bir örgüt olduğunu öğrenince çözebildi. Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir'e bir isim listesiyle birlikte bağlılığını bildiren örgüte kendisi de katıldı ve toplantılara girmeye başladı. Subaylarla girdiği toplantıların ardından Binbaşı Fethi Gürcan'a rapor veriyordu. Toplantıların ağırlıklı konusu protokollerdi. Türkeşçi isimleri de belirlemişler, onları pıstırmışlardı.
* * *
Esma, sessizce yerinden kalkıp, yeniden Gülderen'e baktı... Normal uykusuna geçtiğini görünce biraz rahatladı. Yatağa girdi ama uyku tutmuyordu. Günler sonra ilk kez kocasıyla görüşebilmişti. O gün sanıklara hazırlık iddianamesinin verildiğini öğrenmeleri de uzun sürmemişti.
Duruşmaların başlamasına üç gün kalmıştı. Savcı, Fethi ve daha pek çok sanık için idam cezası istiyordu... Mustafa Ağabey'i avukatlarla konuşmuştu. Yok yok! İdam edilmezdi... Ama yine de başlarında olmayacaktı. Nasıl direnecekti bu sürece ? Kendisini ve çocuklarını nasıl koruyacaktı ?
Başını çevirip Sema'ya baktı... Ne kadar da küçüktü ! Onu, hararetli tartışmaların yaşandığı bir dönemde dünyaya getirmişti... 11 aralık 1961'de... Nasıl da sevinmişti Fethi... Mevki Hastanesi'nde mutlu haberi alır almaz, uçup gitmiş, bütün servise Akman Pastanesi'nden getirdiği bozaları ikram etmişti... Ya Gülderen ve Ömer... O gün ikisi birden okulu asmışlar, harçlıklarıyla bir patik alıp, hastaneye annelerini ve kardeşlerini ziyarete gelmişlerdi...
Ne çok uğraşmıştı oysa ki Sema'yı düşürmek için... Nasıl da hızlı geçmişti zaman... Günler aya dönmüş, çocuğunu düşürememişti.
"Niye düşmedin Sema?"
"Babamın sana düşük ilacı diye verdikleri, kan iğneleriydi de ondan!"
Anlamalıydı bu oyunu... Zaten kendi karnı büyüdükçe, Fethinin neşesi de büyüyordu. Bir de tutturmuştu, "bu sefer adını ben koyacağım" diye...
"Niye Sema?"
“Değiştir istersen... Hem gökyüzünü anlatan, hem Esma'ya en yakın başka bir isim varsa..."
İyi ki ki doğdun Sema...
28
Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay saatine baktı, toplantı az sonra başlayacaktı. Son dönemde generalleri denetimi altına almıştı ama bir süredir başında bulunduğu, her isteklerini devlet başkanına ilettiği Silahlı Kuvvetler Birliği'nin ateşli albaylarını elinden kaçırmaya başladığını fark etmişti. Öfkeli ordu gençliği ise albayların peşindeydi.
Seçimler sonrasında yaşanan olaylar durulmamış, 1961 yılı büyük işçi mitingiyle kapanmıştı. AP, yeni Anayasa'dan şikâyet ederken, yeni Anayasa'nın gereklerinin yerine getirilmesini isteyenler sokaklara dökülmüşlerdi... İstanbul'da düzenlenen ve yüz bin kişinin katıldığı işçi mitinginde, hükümetin toplusözleşme ve grev hakkı tanıyan yasaları bir an önce çıkarması isteniyordu.
1962 yılına gençlik yürüyüşleriyle girilmişti. Meclis'te ise milletvekillerine maaş zammı kabul edilmişti. Yılın ilk ayı yarılanır yarılanmaz, bir başka olay patlak vermişti. İçki sofrasında subaylara ve ailelerine hakaret eden bir AP'li milletvekili, binlerce subayı yerlerinden sıçratmıştı. Baskı altındaki enerjinin, bu küçücük delikten nasıl fışkırdığını görmemek olanaksızdı. Öyle ki, subaylar milletvekilinin peşine düşmüş, ev ev kendisini arıyorlardı. Ortaya çıkan büyük tepki karşısında, AP'den hemen ihraç edilen milletvekilinin, Meclis'te dokunulmazlığı da kaldırılmıştı.
Gözlerini, 19 ocak 1962'yi gösteren takvim yaprağından çevirdi, yeniden saatine baktı... Yavaş yavaş yerinden kalktı... Toplantı salonuna doğru giderken, ülkeyi bütün bu karmaşadan çıkaracak tek kişinin İsmet İnönü olduğunu düşünüyordu. İhtilaller birbirini doğuruyor, bundan da en çok ordu zarar görüyordu. Ordunun en tepesindeki adam olarak, süngülerin ucunda oturmaktan yorgun düşmüştü. Sancılı da olsa, güdümlü de olsa demokrasi işlemeli, ordudaki öfke baskı altına alınmalıydı. Genişletilmiş Komite Konseyi’ni toplama kararını da bu nedenle almıştı. O güne kadar hem Silahlı Kuvvetler Birliği'ni hem de İnönü'yü idare etmişti. Ama artık yol ayrımındaydı... Toplantıda hem generallerle hem de albaylarla birlikte olacak, albayları İnönü'yü desteklemek için ikna etmeye çalışacaktı.
Kendisini selamlayan yetmiş iki komutana karşılık verdikten sonra, yerine oturup toplantıyı açtı. Durumun iyi olduğunu, İnönü başta oldukça her şeyin düzeleceğini, ordunun kışlasına çekilmesi gerektiğini söyledi. Ardından generallere söz verdi. Hiçbirinden ses çıkmayınca, albaylara döndü... Toplantının en kritik anını yaşadığını biliyordu.
Suskun generallere karşın, ateşli albaylar büyük bir açıklıkla fikirlerini söylemeye başlamışlardı. Önce, Jandarma Okulu Komutanı Kurmay Albay Necati Ünsalan ayağa kalkarak, kendisiyle aynı fikirde olmadığını, seksen yaşındaki İnönü'nün ülkeyi kurtaramayacağını, enerjisi tükenmiş bir insana bel bağlanamayacağını ve bu zihniyetle bir adım ileriye gidilemeyeceğini anlattı.
Kurmay Albay Emin Arat da Genelkurmay başkanıyla aynı fikirde olmadığını söylüyordu.
Generallerin büyük bir sessizlik içinde dinledikleri albaylardan üçüncüsü, Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir, daha konuşmasının başında, "Paşam, ben size bugünkü durumların bu şekle dönüşeceğini ta temmuz başında söylemiştim. Hatırlarsanız, o zaman Güney Kore'ye muvazi gidiyoruz demiştim. Bu memlekette ikinci bir ihtilalin olacağına yüzde yüz inanıyorum" sözleriyle toplantının seyrini değiştirmişti. Soluklar tutulmuş, dikkatler albaya yönelmişti.
Ona göre, orduda çeşitli ihtilal hazırlıkları vardı. Devlet Başkanı Gürsel'in, aralık ayında siyasî partilerin bu işi yürütecek güçte olmadığı ve bir ihtilal yapmak gerektiği yolundaki konuşması, bazı subayların kulağına gelmişti. Gürsel bu düşüncesini, Köşk'te kimi arkadaşlarının bulunduğu bir görüşmede de açıklamıştı.
Eski Millî Birlik Komitesi üyeleri ise bir başka amaçla ihtilale hazırlanıyorlardı. Meclis'in bir iş yapamayacağına inanan bu komiteciler, bir arkadaşlarına Gürsel ihtilali yapmadan önce kendilerinin yapmaları ve bu işi 28 şubattan önce bitirmek gerektiğini söylemişlerdi...
Hepsi bu kadar değildi. Bazı CHP'liler de, kimi komite üyelerinin desteğiyle ihtilal hazırlıklarındaydılar.
İntikamcı partiler ise bir halk ihtilali hazırlamaktaydılar. Öğrendiğine göre bu partiler, köylerde yaptığı propagandada, "Oğlunu askere gönderirken bir hareket çıktığı takdirde ilk önce subayını vurmasını öğretmesini" telkin ediyorlardı.
Ordu paramparçaydı... Bu parçalanmışlıktan rahatsızlık duyan genç subaylar ise en kısa zamanda hiyerarşik bir ihtilal yapılmasını istiyorlardı.
Albay Talat Aydemir, "Saydığım beş ihtimalden dördü gerçekleşecek olursa, mutlaka memlekette ikilik doğacaktır" dedi ve son sözündeki cüret, Genelkurmay başkanının da, generallerin kanını dondurdu:
"Hiyerarşik sisteme bağlı olmak üzere yapılan bir ihtilal en az kayıpla ve memlekete en az zararlı şekilde olur. Silahlı Kuvvetler parçalanmaz."
Genelkurmay başkanı yerinden fırladı:
"Yoo ! Beni bu mesuliyet altına sokma !"
"Ben sizi ikaz ediyorum. Memleketin gerçekleri bunlardır. Orduda parçalanma vardır. Tabiî senatörlerin tutumuyla ordu ile halkın arası da açılmaktadır. Orduda alt kademenin tazyiki artmaktadır. Hiçbir komutan kuvvetine, birliğine tam manasıyla sahip değildir. Hangi kuvvet komutanı kıtasına hâkim ise ayağa kalksın, açıkça hesaplaşalım !"
Toplantıdakiler donup kalmışlardı... Hiçbir komutan ayağa kalkıp, kıtasına hâkim olduğunu söyleyemedi.
Albay, kimseden ses çıkmayınca, konuşmayı sürdürdü:
"İleride olacak herhangi bir olayın sorumlusu, olayları bildiği halde doğru olarak yansıtmayan ve gene bu hareketleri bildiği halde gerekli önlemleri almayanlar olacaktır..."
Bir albay, Genelkurmay başkanına, bütün üst kademe subayların önünde açıkça "İhtilalin başına geç" diyordu. Genelkurmay başkanı ise alttan almak zorunda kalıyordu.
Diğer albaylara da fikirlerini soran Genelkurmay başkanı benzer yanıtlar aldı. Onlar da, intikamcı unsurların kinlerinden söz ediyorlardı.
Generaller ise yine fikir ortaya koymamışlardı.
Genelkurmay başkanı, toplantıyı son kartını oynayarak bitirdi:
"Ben sizin namınıza İnönü'ye ordunun kendisini desteklediği1 söyleyeceğim."
Albaylar hoşnutsuzluklarını belirterek mırıldandılar.
Dışarı çıkarken Genelkurmay başkanı Albay Aydemir'e döndü:
"Sen çok ateşlisin, çok heyecanlısın."
"Ben sadece gerçekleri söylüyorum. Kimin haklı kimin haksız olduğunu olaylar gösterecektir."
Toplantıyı terk eden subayların büyük bir bölümünde, Genelkurmay başkanının söylediklerini kabul etmeme psikolojisi ağır basıyordu. İhtilal yönetimi boyunca, Millî Birlik Komitesi'ne karşı onure ettikleri Genelkurmay başkanının şimdi İnönü'nün etkisiyle kendilerini yalnız bıraktığını düşünüyorlardı.
Bu toplantıyla kendi yolunda devam etme kararlılığında olanlar ile hiyerarşiye sığınanlar arasında bir süredir hissedilen çatlak derin bir yaraya dönüşüyordu. Millî Birlik Komitesi'nin başına gelenler, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin de başına gelmişti. Artık Silahlı Kuvvetler Birliği de bölünmüştü...
27 Mayıs devriminin ardından, önemli reformların gerçekleşeceği beklentisine giren, yeni Anayasa'yla sağlanan özgürlükçü ortamın etkisiyle daha çok okumaya, daha çok düşünmeye başlayan üniformalı gençlik, CHP'nin, DP'nin devamı niteliğindeki bir partiyle koalisyonunu da, o koalisyonu yürütmek adına ortağına verdiği ödünlere de dayanamıyordu... Aşağıdan yukarıya doğru her geçen gün baskısını artıran ihtilalci bir eğilim vardı. Artık onlar hem DP çizgisindeki partilere, hem CHP'ye, hem de onlarla işbirliği yapan ordunun üst kademesine karşıydılar.
Silahlı Kuvvetler Birliği'yle orduyu hiyerarşik sisteme bağlamayı amaçlayan albaylar, bu büyük enerjinin denetim altına alınmaması halinde ortaya nasıl bir tablo çıkacağını düşünmek bile istemiyorlardı. Reçeteleri hiyerarşik bir ihtilaldi ama Genelkurmay başkanı bu yolu kapıyordu...
* * *
31 ocak 1961 gününün öğleden sonrasında, İstanbul'un iliklere işleyen kışına inat, Harp Akademileri'ndeki genç subayların kanları kaynıyordu. Sigara dumanından göz gözü görmüyor, hararetli tartışmalarda açığa çıkan öfke ve kırgınlıklar dar alanda birbirleriyle çarpışıyordu.
Başbakan İnönü, sabah saatlerinde Harp Akademileri'ni ziyaret etmiş, sinema salonunda bir konuşma yapmıştı. Yetmiş sekiz yaşındaki başbakan, hazırlıksız yaptığı bu konuşmada, ihtilal gerçekleştirmiş orduya karşı milletin sevgisinin canlandırılmasına kendisinin hizmet edeceğini söylemişti. Genç kurmay subaylar konuşmadan hiç hoşnut kalmamışlar,içlerini dökmek için onun gidişini beklemişlerdi:
"Yani diyor ki: 'Halk 27 Mayıs'ı yapan ordudan soğudu, bu durumu ben düzeltirim !'"
"İşte seçim sonuçları ortada. Bu halkın çoğunluğu İnönü'nün ve onun partisinin karşısında. İnönü orduyu kendi arkasında göstermek yoluyla, halkın büyük çoğunluğunu ordunun da karşısına alıyor. 27 Mayıs hiçbir kişi ya da zümreye karşı yapılmadı. Bir partiyi devirip, diğerini iktidara getirmek için de yapılmadı."
"Sorulacak çok şey vardı ama hepimizin soruları ellerimizde kaldı. Eğer izin verselerdi..."
"Ne soracaktın?"
"Bir yandan demokrasiyi savunurken, bir yandan da ordunun desteğini istemesi arasındaki çelişkiyi soracaktım..."
Tartışmalar uzayıp gidiyordu. Bir subay, sesini yükselterek, "İnönü, ortağına da, diğer partilere de, 'Ben olmasam ihtilal olur' diye baskı uyguluyor. Ama onlara meydan okuduğu gibi, bize de meydan okuyor" dedi.
Her sözünü, pek çok kimsenin akıl erdiremediği bir süzgeçten geçiren İnönü ise Harp Akademileri'nden çıkışında iyi bir konuşma yapmadığını biliyordu ama genç subaylarda bıraktığı etkinin boyutlarını kestiremiyordu.
Genelkurmay Başkanı Sunay'dan, "Ordu arkanızdadır" güvencesini aldıktan sonra aklı "ateşli albay" Talat Aydemir'de kalmıştı. Hiçbir şey ondan kaçmazdı. Her gizli toplantının içeriği ona ulaşırdı ve Genelkurmay başkanının topladığı Genişletilmiş Komuta Konseyi'nde kimin ne söylediğini, kendisi de o toplantıya katılmış kadar biliyordu. Askerî birlikleri dolaşıyor, ordunun arkasında olup olmadığını kendi gözleriyle görmek istiyordu.
Batı Anadolu'daki, doğudaki birlikleri dolaşmış, her gittiği yerde, "emrinizdeyim paşam" güvencesini almıştı. Kendisini duygusal törenlerle karşılayıp uğurlayan kimi subayların, birkaç gün sonra yeni bir ihtilal protokolüne imza koyabileceğini aklından bile geçilmiyordu.
İnönü, 1 şubatta da, İstanbul Belediye Sarayı'nda orduya açıkça meydan okuyan bir konuşma yapmıştı. Karşısında iki güç vardı: ordu ve DP'nin devamı siyasetçiler... Askerlik de, siyaset de onun işiydi ve her iki konuda da ondan daha deneyimlisi yoktu.Her ikisini de denetimi altına alırsa, hem demokrasi işleyecek hem de siyasetteki radikaller kendilerini dizginleyeceklerdi.
Oysaki, ordunun üst kademesine empoze edilmeye çalışılan "ordu artı CHP eşittir iktidar" formülü ve bir ihtilalin ancak İnönü'nün ölümü halinde CHP lehine yapılabileceği düşüncesine duyulan tepkiler, ihtilalci güçleri yeniden bir araya getiriyordu.
* * *
5 şubat günü, İnönü'nün ziyaretine hazırlanan Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir, onun Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmayı çoktan duymuştu. Zaten konuşma teybe de alınmıştı. Bu konuşmanın ardından, genç kurmay subayların duyduğu tepkiyi de yürekten paylaşıyordu.
Başbakan İnönü'yü bir asker disiplini içinde karşılayacak, ama İstanbul'da Harp Akademileri'nde yakaladığı fırsatı, ona Ankara'da Harp Okulu'nda vermeyecekti. Biliyordu ki, onun amacı, Harbiyelilerle görüşmek ve "Atatürk'ün silah arkadaşı, Garp Cephesi komutanı" sıfatıyla onları heyecandan titretmek, kendisine de gözdağı vermekti...
İnönü, Harp Okulu'na geldiğinde, onu subaylar ve şeref kıtası karşıladı. Diğer gezilerinde duygusal törenlerle karşılanan İnönü, Harp Okulu'na attığı ilk adımda, "ateşli albay"la ilgili kuşkularında yanılmadığını anlamıştı... Aydemirin komutasındaki subaylar, saygılı fakat soğuk davranıyorlardı.
Bir yanda seksenine dayanan İsmet Paşa, öte yanda kırklı yaşlardaki albay... İkisi de sonuna kadar her şeyin farkındaydı...
Başbakan İnönü'nün albaya ders vereceği ortam, öğrencilerle birlikte yiyeceği öğle yemeğinde oluşacaktı... Ama yemekhaneye girdiğinde tek bir öğrenci bile yoktu.
"Öğrenciler nerede?" . ;¦ . :
"Eğitim alanındalar..."
İnönü, öfkelenmişti:
'Ben onlarla yemek yiyecektim. Getiremez miydiniz?"
"Getiremezdik!"
İstanbul Balmumcu Çiftliği, hareketli bir geceye tanıktı. Soğuk ve karanlık havayı yararak, toplantı salonuna giren üniformalılar teker teker yerlerini alıyorlardı. Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri, yeni bir yol ayrımındaydılar.
Birliğin Ankara ve İstanbul grupları arasında bir süredir yaşanan gerginlik toplantıya yansımıştı, İstanbul grubundaki kimi üst rütbeli komutanların, Albay Talat Aydemirin gücünden çekindikleri, ona güvenmedikleri ortaya çıkmıştı.
Toplantıda söz alan Ankara grubu temsilcileri, bir müdahaleden yana olduklarını açıkça ortaya koymuşlar, İstanbul grubundan kesin kararını vermesini istiyorlardı.
Tartışma uzuyor, müdahale kararırının önünde iki engel görünüyordu. Biri Başbakan İnönü'nün bir müdahaleye kesin karşı tutumu, diğeri İnönü'ye büyük sempati besleyen havacıların durumu...
Tartışmalar sona erdikten sonra, bir müdahaleye gerek olup olmadığı konusu oylamaya sunuldu. Büyük çoğunluk müdahaleden yanaydı... Kalanlar da çoğunluğun kararına uyacaklardı. 9 şubat 1961'de imzalanan bu yeni protokole göre, bir müdahale, Silahlı Kuvvetlerin tümünün katılımıyla, en geç 28 şubat 1961'e kadar yapılacaktı. Bu kez imzacıların sayısı da daha fazlaydı. Havacılarla teması İstanbul Valisi Refik Tulga sağlayacaktı. Yapılacak hareketin hiyerarşiye uygun olması için her türlü çaba harcanacak, ancak Silahlı Kuvvetler Birliği'nin kararı kesinse, en tepeden başlanarak, bu karara katılan en kıdemli komutanın liderliğinde harekât gerçekleştirilecekti. Protokole Ankara'daki yüksek rütbeli subayların da çok büyük bir bölümü imza koydular.
9 Şubat Protokolü'nü önce havacılarla işbirliği içinde olan iki tabiî senatör öğrendi, ardından da Başbakan İnönü... İmzaların üzerinden yirmi dört saat geçmemişti ki, başbakan, Genelkurmay başkanı ile Hava Kuvvetleri komutanını arayarak, müdahale kararını verenlerin cezalandırılmasını istedi. Ama nasıl? Karşılarındaki büyük silahlı gücün tümünü birden karşılarına alamazlardı.
Genelkurmay başkanı, 18 şubatta İstanbul'daki bütün üst düzey komutanları Ankara'ya çağırdı. Albay ve arkadaşları, toplantıya girmeden önce, 9 Şubat Protokolü'ne imza koyan üç generalle görüşmüşlerdi:
"Bu iş 22 ekimdeki gibi olmasın. 21 ekimde olduğu gibi harekâttan yeniden vazgeçilirse astlarımızın bizlere de sizlere de, güvenleri sarsılır."
Yanıt sağlamdı:
"Emeklilik dilekçelerimizi ve rütbelerimizi cebimize koyarak geldik."
Ancak Genelkurmay başkanının yanına kararlılıkla giren generaller, kafalarında bazı soru işaretleriyle çıkmışlardı. İstanbul'da protokole imza koyan diğer generallerle birlikte kendi aralarında yaptıkları durum değerlendirmesinde özellikle havacıların harekâta karşı olmasından etkilenmişlerdi. Genelkurmay başkanı kesin bir dille müdahalenin karşısında, İnönü'nün arkasındaydı. Ankara'yı arayıp, müdahaleden vazgeçtiklerini bildirdiler. İstanbul'da imzalanan protokol, havada hızla yol alacak ve imzalarına sahip çıkan Ankaralı albayların başına düşecekti...
Yaşanan gelişmeyle, tasfiye hareketinin hedefi belli olmuştu. Talat Aydemir'in başını çektiği, genç subay ve subay adaylarının peşlerinden gittiği ateşli albaylar grubu birliklerinden koparılacaktı.
Plan devreye sokuldu. Havacılar içindeki bir grup, Genelkurmay başkanını sürekli olarak Ankara grubuna karşı kışkırtıyor, Ankara'daki albayları, hiyerarşi dışında bir ihtilal yapma heveslisi olarak gösteriyordu.
Genelkurmay başkanı, 19 şubat günü, Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir, Merkez Komutanı Albay Selçuk Atakan ve Jandarma Okulu Komutanı Necati Ünsalan'ı makamına çağırdı. Şeref salonuna geçen Ankaralı üç albay, Genelkurmay başkanıyla dört saat boyunca ülkenin içinde bulunduğu durumu, alınması gereken önlemleri konuştular ve fikirlerini açıkça söyleyerek, bir müdahalenin zorunlu olduğunu anlattılar.
Genelkurmay başkanı ise, ancak İnönü ölürse ya da çekilirse bu işin yapılabileceğini söyledi. Bunun üzerine Selçuk Atakan yeniden söz aldı:
"Biz ihtilalin hiyerarşik düzende yapılmasını uygun görüyoruz. Mademki kendinizi kifayetsiz buluyorsunuz, denecek bir şey yok. Biz alttan gelen tazyiki güçlükle kontrol altında tutabiliyoruz. Yok eğer bu alttan gelen tazyiklerin sorumlusu olarak bizleri görüyorsanız, biz şimdi derhal istifamızı verelim. Emekliliğimizi istiyoruz. Yarın öbür gün bu suçu yükleyerek bizi ordudan şerefsizce ayırmayın."
Genelkurmay başkanı, "Yook" dedi, "böyle bir şey düşünmüyorum ! Siz benim en kuvvetli dayanaklarımsınız. Size şeref sözü veriyorum.Benim vücudum çiğnenmedikten sonra sizin kılınıza kimse dokunamaz."
* * *
Ankara'da yine geceler uykusuzluk içinde geçiyordu. Millî Savunma Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Kurmay Yarbay Talat Turhan 21 Ekim Protokolü'ne imza koyan en düşük rütbeli subaylardan biriydi. Özel kalem müdürlüğü yaparken, bir yandan da Dil Okulu'nda öğrenciliğini sürdürüyordu. Sınıf arkadaşı Binbaşı Fethi Gürcan'la sürekli görüşüyorlar ve aynı fikirleri paylaşıyorlardı. Arkadaşı kurmayları sevmez, onların ileriye dönük beklentileri olduğunu, bir risk ortaya çıktığında çabucak geri çekilip, eyleme katılanları ortada bırakacaklarını düşünürdü. İçlerinde bir tek Talat Aydemir'i benimsemişti. Onun kurmaylığının yanı sıra aksiyon adamı özelliği de taşıdığına inanıyordu. Bu yüzden de kendisine bağlı genç bir kadroyla Albay Aydemir'in arkasındaydı. Kurmay Yarbay Talat Turhan, o soğuk şubat ayında içi kaynayan yüzlerce subaydan biriydi. Herkes ne olup biteceğini merakla beklerken, sohbet toplantılarında, "Darbe geliyor" diyordu, "27 Mayıs operasyonunda bir makas bırakılmış, o makasın alınması gerekiyor."
Talat Turhan'ın yapılmasını beklediği darbede görev alacak kıtası yoktu. Ama hem Türk Silahlı Kuvvetler Birliği üyesi, hem de 21 Ekim Protokolü'nün imzacılarından olduğu için, darbeciler kanadında, Harp Okulu saflarında görülüyordu.
18 şubat günü Millî Emniyet başkanı ziyaretine geldi. Odada dinlenilebilecekleri kaygısıyla, Talat Turhan'ı koridora çıkardı. Onların, bir buçuk saat boyunca koridorda kol kola fısıldaşmaları dikkat çekmişti. Koskoca Millî Emniyet başkanı tümgeneral, bir kurmay yarbayla bu kadar uzun süre gizli gizli ne konuşuyordu? Tabiî ki, her an yapılması beklenen darbeyi... Talat Turhan görüşünü açıkça söyledi:
"Bu adamları tayin ederseniz, harekât kendiliğinden başlar. Tayinleri durdurun."