Başkaldırı
"Davaların en güzeli uğruna canımı feda ettiğime pişmanım sanmayın. Bu dava
uğrunda bütün emeklerim boşuna gitmiş olsa da, ödevimi yapmış sayıyorum
kendimi..."
Gracchus
Babeuf
29
Albay Aydemir, 20
şubat akşamı evine gittiğinde, Başbakanlık'tan bir arkadaşının bıraktığı yazılı
notta, ertesi gün tutuklanacağı haberini aldı. Fazlaca düşünmeden, kendisini
Harp Okulu'na attı. Okula ulaştığında saat 23.30 civarıydı. Öğrenciler uykuya
çekilmişlerdi. Tutuklanacağı yolundaki haberi, bir gün önce, "Benim vücudumu
çiğnemeden sizin kılınıza kimse dokunamaz" diyen Genelkurmay başkanına
ulaştırdı. En iyisi geceyi Harp Okulu'nda geçirmekti. Ama ardı ardına gelen
telefonlar, dinlenmesine izin vermiyordu. Gün 21 şubata dönerken, ilk telefonu
İstanbul'dan aldı. 9 Şubat Protokolü'ne imza koyan generallerden biri, "Saat
03.00'te Ankara'daki birliklerin harekâta geçeceği söyleniyor. Sakın kendi
başınıza iş yapmayın" dedi.
"Yok böyle bir
şey. Şerefim, namusum üzerine, böyle bir harekâttan haberim yok."
Bu telefon
görüşmesini diğerleri izledi.
Albay, her
telefonda, benzer sorulara benzer yanıtlar veriyordu. İhtilal düşüncesiyle yatıp
kalktığı doğruydu. Ülkedeki sorunların ancak bir ihtilal yönetimiyle
çözüleceğine inandığı da doğruydu. Ama böyle bir ortamda ihtilale kalkışmayı
aklından bile geçirmiyordu. İstanbul grubu ihtilalden vazgeçmişti... Kaçıncı kez
aynı oyun oynanıyor, ihtilale endekslenen gençler, son anda öfkeleriyle baş başa
bırakılıyordu. Gençlerin enerjilerini, bendini yıkmaya hazır bir nehir gibi
görüyordu. Bir gün mutlaka o büyük enerjinin taşıp bendini yıkmasından; nehrin
yönsüz, denetimsiz, başsız gelişigüzel akıp gitmesinden; her yanı köpük köpük
bir öfkenin kendisine ve ülkeye zarar vermesinden korkuyordu.
O güne kadar bir
müdahaleden yana olduğunu her ortamda açıkça söylediği için, bu fikre karşı
olanlar karşısında tehlike oluşturduğunu biliyordu. Hükümetin kendisini ve yakın
arkadaşlarını tasfiye etmeye can attığını anlamak için çok ince düşünmesine
gerek yoktu. Ama yine de, Genelkurmay başkanının böyle bir tasfiyeye onay
vermeyeceği inancını koruyordu. Devlet Başkanı Gürsel'le de çok yakın ilişkileri
olmuştu. Üstelik, bir tasfiye planının orduda yaratacağı büyük tepkinin de,
tasfiyeye kalkışanlar için caydırıcı olacağını düşünüyordu.
Kendisi dışında
gelişen olaylar olduğu kesindi ve zihninde taşları yerli yerine koymaya,
olayları çözmeye çalışıyordu. Arkadaşlarına, "Generallerden ümit kesen genç
kitlenin son bağlantı noktası olduk. Onların generallere güvenleri azaldıkça,
bize olan bağlan kuvvetleniyor. Bu da bizim hiyerarşi dışı bir ihtilal hazırlığı
içinde olduğumuz söylentilerini yayıyor" diyordu.
Onlar, ihtilale
karşı güçlerce "Albaylar Cuntası" olarak nitelendirilirken, Ankaralı albaylar
da, İsmet İnönü etkisindeki subayları, onun seçim bölgesinden yola çıkarak,
"Malatyalılar Cuntası" olarak isimlendiriyorlardı, "Havacılar Cuntası" ise
Malatyalılar Cuntası'nın bir koluydu... Hava Kuvvetleri'ndeki bir grup sürekli
olarak Harp ve Jandarma okulları başta olmak üzere, karacıların sık sık alarma
geçtiği söylentilerini yayıyordu.
Saat 02.00
olmuştu. Albay Aydemir, pijamalarını giyerek yatağına girdi. Ama daha sırtını
yatağına yerleştirmeden, bu kez 229. Piyade Alayı'ndan telefon eden bir yüzbaşı,
kuvvet komutanlarının bir ihtilal için hazırlık yapıp yapmadıklarını kontrol
etmek amacıyla alaya geldiklerini anlatıyordu:
"Bütün erat
uyuyordu. Hiçbir şeyden haberimiz olmadığını bildirdim. Alay komutanını
sordular, evde olduğunu söyledim. Komutanı, Merkez Komutanlığı'na çağırdılar.
Sanırım onu tevkif edecekler. Alarm vereyim mi ?"
"Gerek yok. Sakin
olun, benden haber bekleyin."
Albay, Merkez
Komutanlığı'ndan Albay Selçuk Atakan'ı aradı. Arkadaşı yanlış bir haber
alındığını, üzerinde araştırma yapıldığını anlattı.
Aradan on dakika
geçmeden, 229. Alay'dan bu kez bir üsteğmen aradı:
"Albayım,
havacılar alarma geçmiş. Merkez Komutanlığı'nı kuşattılar. Alayı alarma
geçirelim mi ?"
"Hayır!"
İstanbul diken
üzerindeyken, Ankara da kaynıyordu.
Yeniden Albay
Selçuk'u aradı...
Hava Kuvvetleri
Cuntası, Genelkurmay Başkanına giderek, o gece saat 03.00'te Ankara'daki
birliklerin ihtilal yapacağını bildirmiş, Hava Kuvvetleri'nin alarma geçirilmesi
için izin istemişlerdi.
Harp Okulu'nun
uyuduğu saatlerde, havacılarla yakın temasta olan iki tabiî senatör, Hava
Kuvvetleri karargâhına gitmişti. Üniformalarını giyen bir başka tabiî senatör
de, Meclis Muhafız Taburu'na giderek, nöbetçi subayına Meclisin Harp Okulu
tarafından sarıldığını bildirerek alarma geçmesini istemişti.
Albay, pencereyi
açtı, kar havasını içine çekti... Aniden Tank Taburu'nun harekete geçtiğini
gösteren sesler gelmeye başladı. Hiçbir şey düşünmeye fırsat bulamadan, kapısını
tıklatan elin sahibi içeri girdi:
"Tank Taburu
harekete geçmiş, Bakanlıklar'a doğru ilerliyorlar, haberiniz var mı ? Siz bir
talimat verdiniz mi ?"
"Hayır."
"Öyleyse ben
onları durdurmaya gidiyorum."
Binbaşı Bahtiyar
Yalta'nın arkasından bakarken, çılgın bir gecenin başladığını biliyordu.
Meclis Muhafız
Taburu'nun havacılar tarafından alarma geçirilmesi üzerine, Tank Taburu da
kontr-alarma geçmiş, onu yakınındaki 229. Piyade Alayı ve Süvari Grubu
izlemişti.
Yenimahalle'deki
lojmanlarda oturan Tank Taburu subayları, hemen yanlarında oturan havacıların
alarm yapıp birliklerine gittiklerini görünce, ne olduğunu anlamak için
üniformalarını giyip onlar da kıtalarına koşmuşlardı. Kıtaya ulaşan haber ise,
albaylar ile generallerin Merkez Komutanlığında, havacılar tarafından ele
geçirilip tutuklandığı yolundaydı. Böyle bir durum karşısında işleyecek otomatik
planı bütün subaylar biliyorlardı ve bu doğrultuda, kıtalar harekete geçmişti...
Zaten 27 Mayıs'tan
sonra her an yeni bir ihtilal olacağı beklentisi içindeki asker ve subaylar
hazırdı. Genelkurmay başkanının bilgisi dahilinde, bir gereklilik halinde
müdahale etmek için hazırlanan ihtilal planları subayların ellerindeydi.
Binbaşı Bahtiyar
Yalta, kar yağışı altında Bakanlıklar'a doğru yol alan Tank Taburu'nu geri
çeviriyor, diğer kıtalardaki alarmın sona erdirilmesi için koşturuyordu.
Her dakika yeni
bir gelişmeyle karşılaşan albay, soğukkanlı tav-n sürdürüyordu. Yatağından
kalkıp giyindi... Alarma geçen kıtaların durdurulduğu haberinin ulaşması için
dakikaları sayıyordu.
O sırada,
Genelkurmay başkanına bir hareketin başlamak üzere olduğu ve birliklerin alarma
geçtiği haberi ulaştırıldı. Saat 03.00'e yaklaşırken, olay yerine gelen
Genelkurmay başkanı alarmı sona erdirmek üzere olan kıtaları ayakta gördü.
Genelkurmay
başkanı, Tank Taburu'ndaki genç bir subaya neden alarma geçtiklerini sordu.
"Havacıların
sizleri tevkif ettiğini duyduk, sizleri kurtarmaya geliyorduk paşam..."
Genelkurmay
başkanı şaşkına dönmüştü. Bu sırada durumu denetlemek için Harp Okulu'na gelen
Genelkurmay ikinci başkanı da, okulun mışıl mışıl uyuduğuna gözleriyle tanık
olmuştu. Ama uyuyan aslanı uyandırmak için tahrikler sürecekti.
Kara Kuvvetleri'ne
bağlı bazı kıtalardaki alarm kaldırılmış, ancak gece bitmemişti. Albay, bir
yandan telefon görüşmelerini sürdürüyor, bir yandan yakın arkadaşlarıyla durum
değerlendirmesi yapıyordu:
"Bir oldubittiyle
bizi suçlu konumuna düşürmeye çalıştılar. Bu yüzden Silahlı Kuvvetler'in iki
kanadını birbirinin üzerine saldırtmayı bile göze aldılar. Sorumlular ortaya
çıkmalı!"
"Türk Silahlı
Kuvvetleri'ni bölmeyi amaçlayan bir harekât başlatıldı ve bir kuvvet diğerinin
üzerine saldırtıldı. Sorumluları yargılansın."
"İş mahkemeye
gitsin; gerçek suçlular ortaya çıksın !"
Subaylar tek tek
çağırılarak ifadeleri alındı ve bunlar rapor haline getirildi.
"Gençler şaşkınlık
ve öfke içinde."
"Arkadaşlarımız
haksız yere gözaltına alındı."
"Onları serbest
bırakmazlarsa, kıtalar denetimden çıkabilir." Ordu ayaktaydı... Komutanlara,
"Saat 06.00'ya kadar gözaltına alınan karacı subayları serbest bırakmazsanız,
biz bundan sonra Kara Kuvvetleri'ni tutamayız" notası gönderildi.
Yarım saat sonra,
gözaltına alman karacı subaylar serbest bırakılmışlardı. Tanyerinin ağarmaya
başladığı dakikalarda, Albay Talat'ın karşısında oturan subaylardan kimisinin
gözlerinde yaş, kimisinin kin, kimisinin keder vardı.
* * *
Kısacık bir
uykunun ardından yeni güne kalktılar... Hızlı girdikleri 21 şubat gününün yeni
gelişmelere gebe olduğunu biliyorlardı.Saat 11.00’de Albay Talat Aydemir, Albay
Necati Ünsalan ve Albay Selçuk Atakan, Genelkurmay başkanının karşısında ayakta
duruyorlardı. Genelkurmay başkanı, gözlerini Albay Aydemir'e dikti:
"Yavrum... Akşam
Kara Kuvvetleri'ne alarmı sen verdirmişsin."
"Böyle bir şey
yapmadım. Siz de biliyorsunuz, dün gece Harp Okulu mışıl mışıl uyuyordu. Bize
bir oyun oynanmak istendi. Hava Kuvvetleri'nin alarma geçmesiyle, karacılar,
daha önceden yapılan planlara göre otomatikman karşı alarma geçmişler. Kıtalara
alarm vermek bir yana, bir yanlış alarmı kaldırarak bir faciayı önledim."
"Hava Kuvvetleri
bana bir ültimatom verdi. Yeriniz değiştirilmedikçe alarmı kaldırmayacaklar.
Hepiniz himayemdesiniz, ancak yerlerinizi değiştiriyorum..."
Albayın isyanı,
gözlerinden kıvılcımlarla taştı:
"Ben Allah'tan
başka kimsenin himayesi altına girmem. Ben suçlu değilim. Suçlu olan Hava
Kuvvetleri... Siz de, Millî Birlik Komitesi üyelerinin ve CHP'nin oyununa
geldiniz, bir kuvveti diğerinin üzerinde kullanmaya kalktınız."
Albay, belindeki
silahı, Genelkurmay başkanını dehşete düşürecek kadar hızla belinden çekti ve
onun masasının üzerine bıraktı:
"Beni ya şimdi
bununla temizlersiniz ya da mahkemeye verirsiniz. Eğer geceki harekâta ben neden
olduysam, beni kurşuna dizdirirsiniz. Benim damarlarımda CHP kanı değil,
vatanseverlik kanı dolaşıyor. Böyle bir haksızlığa katlanamam. Eğer
komutansanız, gerçek suçluları cezalandırırsınız !"
Genelkurmay
başkanı, ateşli albayı susturmak için sesini yükseltti:
"Hava Kuvvetleri
alarmı sürdürüyor. Üzerinize bomba yağdıracak !"
"Biz de Kara
Kuvvetleri olarak yarı alarm halindeyiz. Gerekirse çarpışırız !"
Karşı karşıya
kaldığı karmaşık durumdan, Albay Talat Aydemir’i ikna ederek çıkacağını düşünen
ve konuşmasına "yavrum" diye başlayan Genelkurmay başkanı için, albayların
dışarıya çıkmasını istemekten başka çare kalmamıştı.
Üç albay, şeref
salonuna çıktığında, gece gelen haberlerin ardından, Genelkurmay başkanının
alarmına destek veren Kara Kuvvetleri komutanı ağlıyordu.
"Paşam, neden
ağlıyorsunuz ? Ben bir albay olarak, Hava Kuvvetleri'ne karşı Kara
Kuvvetleri'nin prestijini kurtarmaya çalışıyorum, siz gözyaşı döküyorsunuz. Bunu
yapacağınıza, bize sahip çıkın."
Ulaşılan sonda,
ordunun parçalandığı gün gibi açıktı ve bu komutanlar için gerçekten de
ağlanacak bir durumdu. En çok ağlanası olan da, Hava Kuvvetleri'nin, alarmı
kaldırmaları için emir verdiği Genelkurmay başkanını dinlememeleriydi.
21 şubat günü
uzadı da uzadı... 21 şubatı 22 şubata bağlayan gece de uykusuz geçti. Yine
ihtilal haberleri, yine, "Harekete mi geçiyorsunuz ?" soruları, yine "Harp Okulu
uykuda, gelin görün" yanıtları...
* * *
Albaya bağlı
kıtalar 22 şubatta, diken üzerinde bekliyorlardı. Albay, saat 11.00 civarında
aldığı bir telefonla, bir havacı arkadaşıyla buluşmak için Jandarma Okulu
komutanına gitmişti.
O, arkadaşıyla
Silahlı Kuvvetlerin iki kuvvetinin birbiriyle karşı karşıya getirilmesinden
duyduğu üzüntüyü paylaşırken, telefondaki emir subayı, Genelkurmay başkanının
kendisini görmek istediğini söyledi. Albay, durumdan şüphelendi ve görüşmeye
gitmedi. Haklıydı, çünkü kendisiyle birlikte çağrılanlar tutuklanmışlardı. Yakın
arkadaşlarının tutuklanma haberini aldığında, albay için de artık karar verme
zamanı gelmişti.
Bir anonsla, subay
taburuna sinema salonunda toplanmaları emri verildi. Albay asteğmenlere, dört
gündür yaşanan olayları anlattı. Gençlerin kanları damarlarında öyle hızla
dolaştı, öfkeleri öyle doruğa ulaştı ki, bu belki albayın beklediği tepkiden
bile büyüktü. Ne olursa olsun direneceklerdi. Albay, Harp Okulu ile yakınındaki
kıtalara alarm emri verdi. Artık gençler eğitim elbiselerini giymişler, elleri
tetikte, albaydan emir bekliyorlardı. Bu sırada saat 13.30'a gelmişti.
*
* *
Harp Okulu birinci
sınıf öğrencisi Osman Yetkin, verilen emirle okulun iç bahçesinde toplanan sınıf
arkadaşlarıyla birlikte saf tutmuştu. Bahçe öğrenci ve subay doluydu. Kanı
kaynıyor, alarm durumunda olduklarını biliyordu ama doğrusu bunun tam olarak ne
anlama geldiğini çözümleyebildiği söylenemezdi. O sırada, tabur komutan
yardımcısı, "Üç defa Millî Şef inönü şerefine !" diye komut verince, o da diğer
arkadaşları gibi, hiçbir şey düşünmeden komuta karşılık verdi:
"înönü sağ ol!
İnönü sağ ol! İnönü sağ ol!"
Ancak, tam
karşılarında saf tutan ikinci sınıf öğrencilerinin psikolojileri aynı durumda
değildi... Onlara göre İnönü'nün siyasetçi kimliği ön plana çıkmıştı, üstelik
kendi komutanlarını yemek istiyordu. Onların vazgeçilmezi, bütün
dokunulmazlıklarıyla yüreklerinde duran Atatürk'tü...
Aniden bir
elektriklenme oldu ve ikinci sınıf öğrencileri, "Atatürk! Atatürk! Atatürk!"
diye bağırarak süngülerini takıp, birinci sınıf öğrencilerin üzerine yürümeye
başladılar.
Cumhuriyetin
kurucusu Mustafa Kemal ile onun en yakın silah arkadaşı îsmet İnönü, Harp
Okulu'nda, yani yuvalarında süngülerle karşı karşıya geliyorlardı.
İkinci sınıf
öğrencileri adım adım ilerlerken, birinci sınıf öğrencileri de adım adım
geriliyordu. O sırada Binbaşı Bahtiyar Yalta, "Komutanım yetiş ! İki tabur
birbirine giriyor!" haberini alınca, bahçeye koştu, kalabalığı yararak zorlukla
olay yerine ulaştı. Su kendi mecrasında akmaya başlamış, yelkensiz ve rotasız
geminin yolcuları bir felakete doğru sürükleniyordu. Orada bulunan yüzbaşıya,
"Havaya ateş et!" emri verdi. Thompson'dan yükselen ses, iki taburu da durdurdu.
Osman ve
arkadaşları, aradan birkaç gün geçtikten sonra, yaptıklarından pişmanlık duyacak
ve kendilerine, "Yaşasın înönü!" diye bağırtan komutanlarını dışlayacaklardı.
Kıtalar alarmda,
fırtına öncesi sessizlik içindeydiler. Parola, "Halaskar", işareti
"Fedailer"di... Karacı subaylardan albaya destek yağıyordu. Artık Harp Okulu
merkez olmuştu.
Öğleden sonra,
Albay Aydemirin yerine okul komutanlığına atanan tuğgenerali, yanında iki
subayla birlikte Harp Okulu'nun kapısından girerken, silahlanmış Harbiyeliler
karşıladı. Harbiyeliler, generali komutan odasına almıyorlardı.
“Generalim, sizi
göz hapsine almak zorundayız."
General,
Harbiyelilerin bu tutumu karşısında fenalaştı. Albay Aydemirle görüşmesinde,
evine gitmek için izin istedi ve okulda ayrıldı.
Ankara’daki bütün
gelişmeleri örgütün İstanbul ayağına bildiren albay, onlardan destek alamamış,
tam tersine harekâttan vazgeçmesi için ikna edilmeye çalışılmıştı. Ama artık
albay geri dönmüyordu...
Lapa lapa yağan
kar ise Ankara sokaklarını ihtilalcilerden çok önce işgal altına almıştı.
* * *
Üsteğmen Erol
Dinçer, görev yeri olan Muhafız Alayı'nda gergin saatler yaşıyordu... Albayın
her an tutuklanabileceği haberi üzerine örtülü alarma geçmişlerdi. Harekete
geçmek için emir bekliyorlardı. Yaşanan bütün gelişmeler, Binbaşı Fethi Gürcan
kanalıyla kendisine ulaşmıştı. Tam öğle saatlerinde Muhafız Alayı Nizam
Karakolu'nu, nöbetçi subayı olarak teslim alacağı da Fethi Binbaşı'nın
bilgisindeydi.
Saat 11.30
sıralarında nizamiyeden bir cip geldi. Üsteğmen Erol, "geçsin" emri verdi. Gelen
cipten inen, 13 kasımda, On Dörtlerin tasfiyesinde diş dişe oldukları bir
subaydı. Elindeki zarfı uzattı:
"Talat Aydemir
Albay'dan..."
"Sen..."
Şaşkınlık içinde,
"Oyuna mı geliyoruz, kime hizmet ediyoruz?" sorularına yanıt aramaya çalıştı.
Ama karşısındaki genç subay, onun şaşkınlığını ya anlamamış ya da umursamamıştı:
"Beni haberci
olarak gönderdiler."
Üsteğmen Erol
zarfı açtı:
"Alay komutanı
enterne edildi. Saat 19.00'a kadar harekete geçmek için emrimizi bekleyin."
Üsteğmen Erol,
elindeki notu aldı ve doğruca alay komutan yardımcısının yaniına gitti:
"Yarbayım,
duyduğuma göre bizim alay komutanını Genelkurmay'da enterne etmişler ! Bana
böyle bir haber ulaştı ve size bildiriyorum."
Beklediği şey,
alay komutan yardımcısının heyecanla duruma el koymasıydı, ama öyle olmadı:
"Öyle mi? Bir şey
olmaz. Sen kendi işine bak..."
Üsteğmen Erol'un
kafasından hızla geçen düşünceler, "Bu adam karşı taraftan" sonucuna ulaştı.
Kendi enerjisini,
başka enerjilerle buluşturmak için o anda hiç gözünü kırpmadan canını
verebilirdi. Öğle saati olduğundan subaylar yemeğe gidiyorlardı. Gazinonun
girişine yönelip, orada daha önce birlikte toplantılara katıldığı subaylara
elindeki mesajı göstermeye başladı. Nasıl oluyordu da, elindeki mesajı okuyan
subayların büyük bir bölümü, "Ya, öyle mi?" diye geçip gidebiliyorlardı?
Artık çaresi
kalmamıştı. Mesajı, Türkeşçi olarak bildiği subaylara göstermeye başladı. Tam da
o sırada bir minibüs geldi. Üsteğmen Erol, albay rütbeli subayın minibüsten
inişini kaygıyla izledi.
"Alay komutan
yardımcısıyla konuşacağım."
Üsteğmen Erol, onu
istediği yere götürdü. Heyecanı ve gerginliği biraz daha artmıştı. Bir süre
sonra, alay komutan yardımcısının telefonu geldi:
"Alaya anons yap.
Bütün subaylar yemekten sonra gazinoda toplansınlar. Yeni alay komutanımız
konuşma yapacak."
"Yeni alay
komutanımız kim ?"
"Şimdi yanımda..."
Nizam Karakolu
nöbetçi subayı olmak, her şeyden sorumlu olmak anlamına geliyordu.
"O albay nasıl
alay komutanı olur? Genelkurmay'dan gelen genelge asılı. Orada, Genelkurmay
başkanı ya da cumhurbaşkanının emri olmadan hiçbir harekete geçemeyeceğimiz
yazılı. Elinde Genelkurmay'dan ya da cumhurbaşkanından alınmış bir yazılı emir
var mı ? Bu işten Nizam Karakolu nöbetçi subayı olarak ben sorumluyum. Eğer
yazılı emri yoksa, buna rağmen o albay subaylarla konuşmaya gelirse onu tevkif
ederim."
Alay komutan
yardımcısının da sesi yükselmişti:
"Ne demek tevkif
ederim ?"
"Ben görevimi
yapıyorum !"
Üsteğmen Erol,
soluğu gazinoda aldı ve orada içinde olduğu örgütün subaylarına durumu anlatmaya
çalıştı:
"Sakın gitmeyin !"
Yemek bitmiş, yeni
komutan odadan çıkmamıştı. Gazino toplantı için hazırlandı, subaylar yerlerini
alıp oturdular... Üsteğmen Erol, moralini yüksek tutmaya çalışıyordu... Belki de
tepki, toplantıya katılmamakla değil, toplantıya katılıp rest çekmekle anlam
kazanırdı. Tanıdığı subaylara yaklaşıp, "Kalkın konuşun" dedi.
"Tamam... Gelsin
de bir bakarız..."
Her şey, Üsteğmen
Erol'un öngörüsü dışında gelişiyordu ama hayal kırıklığı içinde teslim olmak
yerine, sonuna kadar direnmeye karar vermişti.
Yeni alay komutanı
geldiğinde subayların büyük bir bölümünün yerlerinden kalkmaması Üsteğmen
Erol'a, çölde susuz kalmış bir insanın dudaklarını yalayıp geçen su gibi geldi.
Yeni alay komutanı bozulmuştu. Konuşmasını da moral bozukluğu içinde yapmış,
alay komutanlarının rahatsızlandığını, onun için alaya komuta etmek için
kendisinin görevlendirildiğini tedirginlik içinde anlatmıştı. Sonra içindeki
ezikliği bastırmaya çalıştığını belli eden bir ses tonuyla, "Bundan sonra benim
emirlerime göre hareket edeceksiniz. Bütün alayı futbol sahasında içtimaa
bekliyorum" demişti...
Üsteğmen Erol,
artık mutlaka bir şeyler yapması gerektiğini düşünüyordu. Cesaret kimi zaman,
sonrasını hesaplamaya gerek duymadan, o an için yapılması gereken neyse, onu
yapmaktır.
Ayağa kalktı:
"Albayım, sizin
elinizde, alay komutanlığına atandığınıza dair yazılı bir emir var mı?"
Albay, başına bela
olmaya niyetlenen bu üsteğmeni başından savmak istedi:
"Var var... Sonra
gösteririm..."
"Hayır, şimdi
gösterin !"
Üsteğmen Erol,
Genelkurmay'ın genelgesini baştan sona okudu... Sonra yeniden konuştu:
"Ben Nizam
Karakolu nöbetçi subayıyım. Elinizde yazılı emir olmadan komutayı teslim
alamazsınız. Görevim sizi tevkif etmektir. Bir saat önce bir alay komutanımız
gidecek, bir saat sonra bir başkası gelecek... Biz koyun sürüsü değiliz...
Birileri çobanları değiştiriyor ama bunu yaparken elinize değnek vermesi lazım.
0 değnek de sizin elinizde yok !"
O sırada bir subay
ayağa kalktı:
"Kesinlikle
birliklerimizi toplamayacağız. Sizin emrinize göre hareket etmeyiz!"
Üsteğmen Erol, bu
karşı çıkışla moral buldu ama onun hayalinde böyle bir durumla
karşılaştıklarında ne yapmaları gerektiğini anlatan bir tablo çizilmiş olsaydı,
mutlaka birlikte hareket ettikleri yüzbaşılar çoktan ayağa kalkıp, bu karşı
çıkışı desteklerdi. O zaman diğerleri de köşelerine sineceklerdi. Oysaki, devamı
yoktu... O anda havayı kokladı. Toplantıda iki yüz seksen subay vardı. Eğer
albayı o anda tevkif etmeye kalkışsa belki de bir arbede başlayacaktı.
Kritik bir noktada
olduğunu anlayan yeni alay komutanı da, "Alayı içtima için derhal harekete
geçirin" sözleriyle, toplantıyı çabucak kapadı.
Erol un içi içini
yiyordu, yeni alay komutanı yürürken,hızla yanına ulaştı:
"Yazılı emrinizi
gösterecektiniz..."
Yoktu... Yeni alay
komutanı yazılı emrini gösteremiyordu. Genelkurmay başkanı bile, Muhafız Alayı
komutanını tutuklattıktan sonra, gönderdiği yeni alay komutanının eline "ne olur
ne olmaz" kaygısıyla yazılı emir verememişti. Şimdi, bir üsteğmen, Genelkurmay
başkanının genelgesine dayanarak, yeni alay komutanına yazılı emir soruyorsa,
suçlu mu olacaktı ?
Yeni komutan
futbol sahasındaki toplantıda konuşurken, Üsteğmen Erol'un kanı bütün vücudunda
hızla dolaşıyordu. Onun, kendisini tutuklayacağını sezen yeni komutan
konuşmasını kısa kesti, subaylar arasında yürümeye başladı. Artık harekete
geçmek için daha fazla bekleyemezdi:
"Sizi tevkif
ediyorum!"
Komutan, olduğu
yerde çakılıp kaldı. Üsteğmen Erol, konuşmayı sürdürdü:
"Gazinoda yazılı
emri göstereceğinizi söylediniz."
"Karargâhta
kaldı."
Subaylar, ortamın
psikolojisine uygun olarak, ikisinin çevresini bir hilal gibi çevirmişlerdi.
Üsteğmen Erol, komutanı gözaltına aldığı andan sonra nelerin gelişeceğini
kestiremiyordu.
"Peki, ben emri
istiyorum..."
Yeniden Nizam
Karakolu'na döndüğünde saat 16.00'ya geliyordu. Bir süre sonra, ayak sesleriyle
dikkatini kapıya yöneltti. Sert adımlarla içeri giren üç subayın arasından,
komutan yardımcısı yarbay ön plana çıktı:
"Erol, bak sen
gençsin..."
"Eee, ne olmuş?"
"Seni kurşuna
dizerler..."
Subayların giderek
yaklaştığını gören Üsteğmen Erol tutuklanacağını anlamıştı. Ancak birden tank
paletlerinin sesi ortalığı kapladı. Üsteğmen Erol'un yüreğine okyanus ferahlığı
yerleşirken, yarbay, telaşla "Ne oluyor?.." diye sordu.
“İşte
bizimkiler... Biraz sonra burada olacaklar."
Subaylar, Nizam
Karakolu'ndan hızla çıktılar. Tank sesleri bir yükseliyor, bir alçalıyordu ama
gelen tank falan yoktu. Üsteğmen Erol, yalnız kaldığını ve tutuklanacağını
düşünüyordu. Son şansı Binbaşı Fethi Gürcan'a ulaşmaktı. Doğruca bölüğe gitti ve
Astsuay Münip Tepeci'yi buldu:
"Başımıza bir alay
komutanı geldi, herkes kabullenmiş görünüyor. Yukarıdan da bir türlü hareket
emri gelmiyor. Elimizdeki planlardan hangisini uygulayacağımızı dahi bilmiyoruz.
Belli ki bir terslik var. Fethi Binbaşı'ya gidip durumu anlatalım."
Münip ile Muhafız
Alayı'nın kırık dökük bir pikabına bindiklerinde, Köşk'ten nasıl çıkacaklarının
planını bile yapmamışlardı. Karşılarına çıkan ve Türkeşçi olduklarını bildikleri
teğmenler "Nereye gidiyorsunuz ?" diye sorunca, olabildiğince kayıtsız görünmeye
çalışarak, "Biraz Köşk'ü dolaşacağız" dediler.
Nöbetçiler
tedirgindi... Karşılarında Paraşüt, arkalarında Tank bölükleri vardı. Paraşüt
Bölüğü'nün üsteğmeni de Türkeşçi gençlerdendi ama Üsteğmen Erol'a karşı bir
sempatisi vardı. Onların arasından geçtiklerinde, tank sesleri tümüyle
kesilmişti.
Kendilerini Tank
Bölüğü'ne attıklarında, oradaki subayların da kendileri kadar durumdan habersiz
olduğunu gördüler:
"Alarmda
bekliyoruz ama, Harp Okulu'ndan harekete geçmemiz için emir gelmiyor. Muhafız
Alayı'nda durum nedir?"
"Durum bizde de
aynı. Acilen Süvari Grubu'na gidip, Binbaşı Fethi Gürcan'la görüşmemiz
gerekiyor."
Sonunda Binbaşı
Fethi'ye ulaştılar.
"Neler oluyor?"
"Durum çok kritik.
Alay komutanının tevkif edildiğini söylediğim arkadaşlardan bir tepki gelmedi.
Mecbur kaldım, gelen notu Türkeşçi subaylara da gösterdim. Yeni alay komutanı
olarak biri geldi. Nöbetçi subayı sıfatıyla yazılı emir istedim. Oyalayıp durdu,
elinde yazılı emir yok. Tevkif etmek istedim ama, bizim oradaki arkadaşlar
durumu kabullenmiş görünüyorlar. Bu arada karşı taraf da örgütlendi. Alayı
harekete geçirmemiz imkânsız. Neredeyse beni tevkif edeceklerdi."
Binbaşı Fethi,
Üsteğmen Erol daha konuşmasını bitirmeden kararını vermişti.
"Neyle geldiniz?"
"Kırık dökük bir
pikapla."
"Anlaşıldı...
Şimdi pikaba tekrar biniyoruz."
O sırada, Üsteğmen
Turgut Saltoğlu'nu da çağırdı. Hiç zaman kaybetmeden dördü birden pikaba binerek
Köşk'e doğru gitmeye başladılar.
"Nereden gideriz
?"
"Paraşüt
Bölüğü'nün üsteğmeni Türkeşçi ekipten. Ama bize çıkışta kolaylık gösterdiler.
Aynı yerden girebiliriz."
"Tamam. Şimdi
Köşk'e girer girmez ben hemen bölük komutanının odasına gideceğim ve orada
oturacağım. Erol! Sen kendine güvendiğin bir ekip oluşturacaksın, yeni alay
komutanı olduğunu iddia eden adamı yakalayıp bana getireceksin."
Kırık dökük pikap,
Paraşüt Bölüğü'nün arasından sıyrılarak Köşk'e girdi. Bu kez içinde iki değil,
dört kişi vardı.
Binbaşı Fethi
Gürcan'ın bölük komutanı odasına girip, uzun namlulu Smith Wesson tabancasını
masanın üzerine koyup oturmasıyla her şey değişmişti. Üsteğmen Erol, onun
yardımcısı konumunda olduğundan, yüzbaşılar emrine girmişti. On kişilik bir
ekibi hızla oluşturmuştu ama alay komutanının nerede olduğunu net olarak
öğrenemiyorlardı. Kimileri Nizam Karakolu'nda, kimileri ise gazinoda olduğunu
söylüyorlardı.
"Erol, sen beş
kişiyi al gazinoya git! Turgut sen de beş kişi alıp Nizam Karakolu'na git.
Neredeyse oradan alıp getirin !"
Erol ve Turgut,
aldıkları emri yerine getirmek üzere altışarlı iki grup halinde pikaplara
bindiler.
Erol, ekibiyle
birlikte gazinoya ulaştı, içeriye girip baktı, alay komutanı yoktu. O sırada,
kısa bir süre önce kendisini tutuklamaya kalkan emir subayı binbaşıyı gördü, onu
yakaladı:
"Sen alçağın
birisin!"
Fazla vakti yoktu.
Bir an önce Turgut'un yardımına gitmek için karakol tarafına koştu. Camdan,
Turgut'un, yeni alay komutanı ve alay komutan yardımcısıyla konuştuğunu gördü.
Turgut, Silahlı
Kuvvetler Birliği'nin konferanslarından tanıdığı ve "Silahlarınız bize mi
döndü?" diye sitem eden komutanlara, "Mensup olduğumuz kuvvetler duruma
hâkimdir" yanıtı veriyordu.
Yıldırım gibi
içeriye daldı ve Thompson'u yeni alay komutanına dayadı. Hepsini birden pikaba
doldurdular.
Görev eksiksiz
tamamlanmıştı. Yakalananlar Binbaşı Fethi Gürcan'ın karşısında duruyorlardı.
Binbaşı Fethi, konukları gelmiş gibi nezaketle, "Buyurun, hoş geldiniz" dedi,
"sizi bir süre burada dinlendirelim."
Gözetim altında
tutulan albay, yarbay ve binbaşıya çay ikramı yapıldı.
Yeni alay
komutanı, bu tutum karşısında cesaretlendi: ^ Acaba bir telefon edemez miyim?
Eşim beni merak eder..." Kusura bakmayın. Bizim eşlerimiz de bizleri her gün
merak ediyorlar."
Komutan
yardımcısı, söz alıp, ortamı yumuşatmaya çalıştı:
"Yahu Fethi, niye
böyle yapıyorsunuz" dedi, "durum hakkında bilgim olsaydı, ben de sizin
saflarınızda yer alırdım. Bu gibi durumlara gerek kalmazdı."
"Daha dün Muhafız
Alayı gazinosunda yapılan subaylar toplantısında, alay komutanı ülkenin içinde
bulunduğu siyasî ortamı anlatmış ve bunun çaresinin ne olacağını tartışmaya
açmıştı. Durumu bilmemeniz imkânsız."
Binbaşı Fethi,
başlarına iki nöbetçi diktiği "konuklarının" yanından ayrıldı.
O sırada,
Köşk'teki durumu bildirmek ve bundan sonra atacakları adımı sormak için Harp
Okulu'yla görüşmeye çalışıyorlardı ama hatlar kesikti. Telsizle de
haberleşemeyince, birini bilgi vermek üzere Harp Okulu'na gönderdiler.
Binbaşı Fethi
Gürcan'ın emriyle Tank Bölüğü üç tankı çıkarmış, Köşk'ün önüne dayamıştı.
Onlar Talat
Aydemir'e ulaşmaya çalışırken, üst üste gelen telefonlarda Hava Kuvvetleri'nin
Muhafız Alayı'nı bombalayacağı tehditleri ulaşıyor, bu da Muhafız Alayı'ndaki
subayları kaygılandırıyordu. Üsteğmen Erol, paraşütçü astsubayı santrala
gönderdi ve kendisinden başka kimseye telefon bağlamamasını istedi. Böylece
dışardan gelen ihbarları denetlemek ve Muhafız Alayı'ndaki çözülmeyi engellemek
istiyordu.
O sırada,
Türkeşçilerin ağırlıkta olduğu tankçılar, namlularını Köşk'e doğru
çevirmişlerdi.
Üsteğmen Erol, üst
üste aldığı tehdit telefonlarının ardından, çalan telefonu yeniden açtı:
"Şu anda Köşk'te,
başbakan, bakanlar, parti liderleri, Genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları,
cumhurbaşkanının başkanlığında toplantı yapıyorlar. Tanklar namlularını Köşk'e
çevirmiş durumdalar. Onlar da dışarı çıkmak istiyorlar. Ne yapayım?"
Ankara'da tek bir
silah sesi, korkunç bir çarpışmanın işareti olabilirdi. Hava Kuvvetleri alarmı
kaldırmadığı gibi, karacılar da alarma geçmişti. Gelişmeler, Albay Aydemir'in
Ankara'daki gücünün çok büyük olduğunu gösteriyordu. Hükümetin talimatıyla,
Ankara civarından çağrılan birlikler de, albaya bağlı olduklarını
bildirmişlerdi.
Cumhurbaşkanı
Cemal Gürsel başkanlığında, en güvenli bölge olarak gördükleri Köşk'te toplanan
İsmet Paşa, bakanlar, Genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları ve parti liderleri
durum değerlendirmesi yapıyorlardı.
"Kıtalar, tek bir
silah atılmadan beş dakika içinde asilerin eline geçiyor. Bu nasıl bir şey?"
YTP Genel Başkanı
Ekrem Alican, Talat Aydemir'le görüşme önerisini ortaya atmıştı. İsmet İnönü,
"Ellerinde rehin kalırsın, daha da güçlü duruma gelirler" dedi. Israr edince,
albayla görüşmek üzere toplantıdan ayrılmasına izin verildi.
Ekrem Alican'dan
ilk haber gelmişti:
"Meclis'in feshini
istiyorlar."
"Bir an önce
tedbir almalıyız."
"Ankara civarından
destek olarak çağırdığımız birlikler Talat Aydemir'le birlikte hareket
ediyorlar. Hükümetin bu şartlar altında çalışması imkânsız. Geçici bir süre için
Eskişehir'e nakledelim."
CKMP Genel Başkanı
Osman Bölükbaşı, bu öneriye şiddetle karşı çıktı, İsmet Paşa'ya döndü:
"Paşam ! Gidelim
Millet Meclisi'ne, ön sıralarda oturalım, bizi gelip orada teslim alsınlar !"
Çankaya
zirvesinde, ne gibi önlemler alınabileceği düşünüldü. Radyoda, bütün siyasî
parti liderlerinin imzaladığı bir bildiri ile cumhurbaşkanı, başbakan ve
Genelkurmay başkanının mesajlarının yayınlanmasına karar verilmişti.
0 sırada içeriye
giren Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri, durumu daha da gerginleştiren haberi
verdi:
"Muhafız Alayı'nda
bir kıpırdanma var. Yeni komutan duruma hâkim değil."
Millî Savunma
bakanı devreye girdi:
"Köşkü derhal terk
edelim. Tehlike büyüyor."
Ancak onlar daha
Köşk'ten çıkmadan yeni bir haber geldi:
'Süvari Grubundan
Binbaşı Fethi Gürcan, yeni alay komutanını enterne edip Muhafız Alayı'nı ele
geçirmiş! Tank Bölüğü namlularını Köşk'e çevirdi."
O ana kadar sakin
görünen İnönü sinirlenmişti:
"Ne yani? Koskoca
Muhafız Alayı'nı dört subay mı teslim aldı?"
Durum giderek
kritik bir hal alıyordu. İçerideki gerginlik had safhaya ulaştı. Dışarıya
çıkmaları halinde başlarına ne gelecekleri bilmiyorlardı.
Üsteğmen Erol
telefonda duyduklarından heyecanlanmıştı Binbaşı Fethi Gürcan'a döndü:
"Cemal Paşa, îsmet
Paşa, Sunay Paşa.. Hepsi şu anda Köşk'te toplantı halindeymiş! Kuvvet
komutanları ve parti liderleri, kabine üyeleri de içerideymiş. Dışarı çıkmak
istiyorlarmış. Ama tankçılar namlularını Köşk'e çevirdiği için çıkamıyorlarmış."
Bu habere Üsteğmen
Erol kadar, Binbaşı Fethi Gürcan da şaşırmıştı. Onlar, Muhafız Alayı'na atanan
yeni komutanı enterne edip, alayın komutasını ele geçirirken, Köşk'te kimlerin
bulunduğunu bilmiyorlardı... Şimdi bütün güç onların ellerindeydi!
"Hemen Talat
Albay'a ulaşmamız lazım."
Binbaşı Fethi,
"Kimse dışarıya çıkmasın" haberini yolladıktan sonra, ısrarla Harp Okulu'nun
telefonunu düşürmek için uğraşmaya başladı. On beş-yirmi dakika sonra bağlantıyı
sağladı:
"Albayım, Gürsel,
İnönü ve bütün kabine üyeleri ile komutanlar buradalar. Köşk'ü sardım. Hepsini
enterne edeyim mi?"
*
* *
Albay, telefonu
aldığında, o anda her şeye hâkim olduğunu düşündü. Bir başkaldırı, kendiliğinden
ihtilalin doruk noktasına ulaşmıştı. Ancak, İstanbul'daki birlikler kendisini
yalnız bırakmışlar ve 9 Şubat Protokolü'ne imza atanlar, imzalarından geri
dönmüşlerdi. Hava Kuvvetleri hükümetten yanaydı. Hükümet yanlısı kimi
subayların, Genelkurmay karargâhının etrafına tanksavar silahları
yerleştirdiklerini de öğrenmişti. Bu durum üzerine, Tank Taburu, Süvari Grubu ve
Harp Okulu bir an önce harekete geçmek için sabırsızlanıyorlardı. Saatler
ilerledikçe kıtaların denetimi güçleşiyordu. On sekiz bin silahlı güç, patlamaya
hazır birer bomba gibi ondan gelecek emri bekliyordu. Harekete geçtiği anda,
tanklar Genelkurmay'ı ve Hava Kuvvetleri karargâhını yerle bir edeceklerdi. Ordu
her yerde birbirine girecek, oluk oluk kan akacaktı.
Kore günlerini
düşünen albay, Türkiye'de yaşanacak bir iç savaşın, ülkeyi bölmek isteyen dış
güçlerin de ekmeğine yağ süreceği olasılığıyla derin bir mutsuzluğa düştü.
Her şeye rağmen,
Ankara'daki başarısı tartışmasızdı. O andan itibaren liderdi. Ancak bu şartlar
altında bir dikta rejimine gidilmesi kaçınılmaz görünüyordu. Kendi kellelerini
korumak için, bugüne kadar protokollere ihanet edenleri yok etmeleri
gerekecekti...
Bu koşulları göze
alarak altına imzasını atacağı bir ihtilal, yeni ihtilalleri de gündeme
getirecekti.
Eline geçirdiği en
büyük kozu kaçırdığında, kellesini vermeyi de göze alması gerekiyordu... Şimdi,
"Vatan, sana canım feda !" demenin sırasıydı...
Binbaşı Fethi'ye,
"Bizim onlarla işimiz yok. Dışarıya çıkışlar serbest, içeriye giriş yasak..."
dedi.
*
* *
İhtilal
hiyerarşisine tartışmasız bağlılık gösteren Fethi Gürcan'ın telefondaki
konuşmasını, Üsteğmen Erol ve Turgut, dikkatle izliyorlardı... Onun ses
tonundaki belirgin düşüş, meraklarını iyice çoğalttı.
"Ya... Öylemi?"
Telefonu kapadı.
"Diyorlar ki..."
Üsteğmen Erol, bu
olasılığı hiç hesaba katmamıştı.
Köşk'tekilere,
dışarı çıkabilecekleri haberi yollandı.
İsmet Paşa, derin
bir nefes aldı, albayın başını koyduğu davada baş almayı göze alamadığını
düşündü, yanındakilere döndü:
"Talat, işte şimdi
kaybetti..."
B 30 IHTILALIN SUVARISI 22 Şubat gecesi