30
Devlet ve
hükümet yönetiminin, Köşk'ten ellerini kollarını sallaya sallaya çıktığı sırada,
Ankaralılar da iftar sofralarındaydı... Bütçe görüşmelerini sürdüren Türkiye
Büyük Millet Meclisi de, toplantı yeter sayısı kalmadığı için dağılmıştı... Son
dört günün gerginliği kulislerde başlıca konu olmuş, kimi milletvekilleri,
ailelerini güvence altına almak için Ankara dışına çıkmışlardı. Bütçe
görüşmelerinde bulunan bir grup milletvekili ise, Meclis'i terk etmeden önce üst
kata çıkıp Harp Okulu'nun harekâtını izlediler. Tank Okulu'nun tankları, karlı
yolda ilerlerken, paletlerinden sıçrayan karlar harekâtı izleyenlerde panik
yaratıyordu. Tanklar Harp Okulu'ndan, Harbiyelilerce kesilmiş olan Dikmen yoluna
kadar dizilmişti. Tank Taburu, Dikmen'e giden yolun arkasını tutmuştu.
Hükümetin
Genelkurmay karargâhını bile savunacak gücü kalmamıştı. Köşk'ten çıkan devlet ve
hükümet yönetimi, kendilerinden yana olan güce, Hava Kuvvetleri'ne sığınmış,
harekâtı durdurmanın çarelerini arıyorlardı. Cumhurbaşkanı, başbakan ve
Genelkurmay başkanı, Hava Kuvvetleri'nde karargâh kurmadan önce hemen
yakınındaki Radyoevi'ne gitmiş, konuşmalarını banda aldırmışlardı. Mesajlar
19.30'dan itibaren yayınlanacaktı. Albay Aydemir'le görüşmek üzere Harp Okulu'na
giden YTP Genel Başkanı Ekrem Alican ise dönmek bilmiyordu. Artık, onun
kanalıyla, hükümet ile ihtilalciler arasında uzun bir pazarlık başlamıştı.
İhtilalcilerin pazarlık kapısını açması ise Başbakan İnönü'yü rahatlatmıştı...
Bir kez daha, "Talat kaybetti" diye geçirdi için den... İktidar, elini uzatsa
alabileceği kadar yakındı ve on sekiz bin silahlı güç arkasındaydı... Ama
pazarlık kapısını açması, ikilem içinde olduğunun işaretiydi. Başbakan İnönü,
büyük çatışmalar olacağı kaygısıyla albayın, istekleri karşısında, ödün
verilmesinin doğru olacağını söyleyenleri öfkeyle reddetti: "Gerekirse oluk oluk
kan dökülür."
* * *
Sıdıka
çoktan iftarını açmış, namazını kılmış, dinlenmeye çekilmişti. Günlerdir
gerginlik içinde olan kocasını ancak birkaç kez görme şansı bulan Esma, Ankara
Radyosu'nun, cumhurbaşkanı, başbakan, Genelkurmay başkanı ve parti liderlerinin
mesajlarının yayınlanacağı anonsunu duyunca, hemen radyonun başına koştu.
Önce
Genelkurmay başkanı konuşmaya başladı:
"Türk
Silahlı Kuvvetleri'nin şerefli mensupları, Türk ordusuyla ilgili olarak yabancı
ve düşman radyolarda maksatlı bazı haberler yayılmaktadır. Bu haberlerin hepsi
yalandır... Bunlar Türk vatanını parçalamak ve karanlık emelleri için aziz
milletimizi bir kardeş kavgasına sürüklemek isteyenlerin tahriklerinden
ibarettir."
Esma da,
diğer Ankaralılar gibi bütün dikkatini radyodaki konuşmalara vermiş, fakat o da,
Ankaralılar da ne olduğunu anlayamamıştı.
Ardından,
cumhurbaşkanın orduya seslenen mesajı yayına girdi:
"Seni
aldatmak ve yanlış yollara sevk etmek isteyenler var. Onlara uyma... Senin
eserin olan bugünkü rejimi sana yıktırmak istiyorlar... Aldanma..."
Sıra
başbakanın mesajına gelmişti. Esma, bütün dikkatini radyoya verdi. Kalbi
heyecanla çarpıyordu...
Ve...
Radyoda klasik müzik parçaları çalınmaya başlandı... Ne olmuştu, ne olmuştu, ne
olmuştu?..
Bu soru,
radyoları başındaki Ankaralıların beyinlerinde tekrarlanıp duruyor, ama müzik
yayını sürüyordu... Bir süre sonra müziğin tarzı değişti:
"Bir tatlı
huzuur almaya geldim, Kalammş'taaaan, ah Kalamıştan…..”
Radyolarından iki saate yakın bir süre müzik dinleyen vatandaş, sonunda yayın
tümüyle kesilince, ne olup bittiğini anlamak için sokaklara döküldü... Yolda
gördükleri subayları çevirip, "Ne oluyor, kim ihtilal yapıyor?" diye
soruyorlardı. Radyoevi'nin önüne biriken kalabalık, başbakanın mesajının banttan
yayınlandığını bilmediğinden, canlı yayın sırasında ne olduğunu öğrenmek
istiyorlardı.
Bilmiyorlardı ki, Harbiyeliler, radyoda yayınlanan mesajları duyunca, durumdan
vazife çıkarmışlar ve onları susturmak için verici istasyonunu ele
geçirmişlerdi. O sırada, verici istasyonunda herhangi bir arıza durumunda
çalınmak üzere tutulan müzik bantlarını rasgele yayına veriyorlardı. Bu şurada
Harp Okulu'ndan ihtilal mesajı istiyorlar, ama istedikleri mesaj gelmiyordu...
Onlar mesaj bekleyedursun, hükümetten yana olan havacılar merkez santralına
ulaşmışlar, verici istasyonuna cereyan veren şalteri indirmişlerdi, îşte radyo
bu nedenle saatlerdir suskundu.
Millî
Savunma bakanının özel kalem müdürü Kurmay Yarbay Talat Turhan, 22 Şubat
gecesini makamında geçiriyordu. Ne olup bittiğini öğrenmek isteyen herkes
ziyaretine geliyor, odası dolup taşıyordu. Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki
generaller telefon hattında, Ankara'daki havayı soruyorlar, kararlarını ona göre
verip, kendilerini emniyete almanın yollarını arıyorlardı. Durmak bilmeyen
telefonu yeniden çaldığında saat 22.00'yi gösteriyordu. Arayan, iki gün önce
konuştuğu Millî Emniyet başkanıydı...
"Memleket
batıyor, çare bul!"
Koskoca
tümgeneral, emrinde kıtası olmayan bir kurmay yarbaydan çare bulmasını
istiyordu.
"Benim
emrimde dört sivil memur, iki hademe var. Bunlarla mı çare bulacağım?"
"Benimle bu
şekilde konuşma!"
"Ben
yarbayım, siz omuzu çaprazlı yarbaysınız. Türkiye'nin en etkin örgütünün
basındasınız."
"Ne
yapabilirim ?"
"Ne
yapılması gerektiğini size 19 şubat günü açıklamıştım.Önerimi dikkate alsaydınız
bu olay oluşmazdı. Olayın patlamasına atamalar neden oldu. Atamaları durdurun.
Sonra ben başkaldırının lideriyle görüşüp olayın büyümesini önlemeye çalışırım.”
Millî
Emniyet başkanı, Talat Turhan'ı yarım saat sonra yeniden aradığında, kendisine
arabuluculuk öneriyor ve buluşması için etkin bir tuğgeneralin ismini veriyordu.
Tuğgeneral de kendisini Genelkurmay ikinci Başkanı Menduh Tağmaç'la
görüştürecekti.
Genelkurmay'a doğru giderken, söz konusu tuğgeneral ile Albay Aydemir'in birkaç
ay önceki karşılaşmalarını anımsadı. Albay Aydemir'in odasında otururken,
tuğgeneral içeriye girmiş, öğrencisi bile odasına geldiğinde ayağa kalkan albay,
yerinden kımıldamamıştı. Sonra, kendine güvenli bir ses tonuyla, "Gel bakalım
teypli general" demişti, "beni dinlemeye mi geldin?"
Tuğgeneralin
albayın önüne giderek bütün düğmelerini açtığını ellerini kaldırarak, "Beni ara"
dediğini, bunun üzerine albayın ona oturması için yer göstermesini ilgiyle
izlemişti.
Talat
Turhan'ın, etrafa kar sıçratan arabasının tekerlekleri Kara Kuvvetleri
Komutanlığı'nın önüne geldiğinde durdu. Tuğgeneralle buluştu ve birlikte
Genelkurmay'a geçtiler... İçeriye girdiğinde, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve
Genelkurmay Başkanlığı'nda yaşanan panik havasını bütün ağırlığıyla hissetti.
Kimileri perdelerin kapatılmasını istiyor, kimileri Harp Okulu'nun her an binayı
kuşatıp, hepsini öldürecekleri kaygısı içinde bodruma sığınıyordu. Talat Turhan,
bu paniği, batan bir denizaltıdaki denizcilerin psikolojisine benzetti.
Yanında bir
grup kurmay subayla makam odasının önünde duran Genelkurmay ikinci Başkanı
Memduh Tağmaç'la karşılaştığı anda, büyük bir hata yaptığını düşündü. Çünkü
ikinci başkan kendisini hasım kabul ediyordu. Belki de kendisini öldürmeye
geldiğini düşünüyordu. Yine de Millî Emniyet başkanının önerisini ona anlattı.
Ancak Genelkurmay ikinci başkanının kan beynine hücum etmişti:
"Sen ne
biçim kurmaysın !"
Bu çıkış
karşısında, geri adım atmadı ve aynı ses tonuyla yanıt verdi:
"Ben bu
etrafınızdaki kurmaylara benzemem. ST 101-5 talimnamesinde yazılı olan kurmay
niteliklerini taşıyorum. Fikir ve kanaatlerimi açıkça söylüyorum."
Ardından
Genelkurmay'ı terk edip, Millî Savunma Bakanlığı'ndaki makamına döndü.
* * *
Tarih 23
şubata dönmüştü... Muhafız Alayı'nın komutası hâlâ Binbaşı Fethi Gürcan'ın
elindeydi... Üsteğmen Erol Dinçer, Albay Aydemir'in, devletin egemen isimlerinin
Köşk'ten çıkmalarına izin vererek, tarihin akışını değiştirdiğini düşünüyordu.
Içeridekilerin bir an önce dışarı çıkmak istemesine, Türkeşçi teğmenlerin
tankların namlularını Köşk'e doğru çevirmeleri neden olmuştu. Tankların bu
duruşu, "çıkarsanız vururuz" mesajı taşıyordu Bu da içeridekileri
kaygılandırmıştı. Albayın, "Bırakın çıksınlar" emri en beklenmedik karardı. Ama
eğer gelen emir farklı olsaydı... Kim bilir, belki de "İnönü'yü vururuz" diyen
subayları kontrol altına alamayacaklardı.
Binbaşı
Fethi'nin sesini duyduğunda, düşüncelerinin ne kadarını seslendirdiğini
bilmiyordu. Belki de, Fethi Binbaşı konuşmuyordu da ona öyle geliyordu:
"Tarihe
İsmet Paşa'yı vurduran adam olarak geçmek istemem !"
Binbaşının
kaç Türkeşçi subayı kendi saflarına çektiğine tanık olmuştu. O adamlar da, kendi
arkadaşlarından daha sağlam çıkmıştı. Onlara göre, Türkeşçi kesim ihtilal
yapacak güce sahip değildi. Konuşmalarında, Türkeşçi kesimin kendilerinin
açtıkları delikten geçip, ikinci bir darbeyle onları da devirmeyi amaçladığı
sonucuna varmışlardı.
* * *
Harp
Okulu'nda tatsız bir bekleyiş içindeki albayların moralleri bozuktu. Tayinlerin
durdurulması yolundaki istekleri de Başbakan İnönü'ye çarpmıştı. İsteklerinin
yerine getirilmemesi halinde, saat 01.00'de harekâta geçecekleri ültimatomunu
vermişlerdi ama karşı tarafta yumuşama yoktu. Birlikler saatlerdir karlar
altında alarm vaziyetinde gergin bir bekleyiş içindeydiler.
Saat
01.00'de Genelkurmay'dan bir heyet geldi:
"Genelkurmay
başkanı, alarmdan vazgeçip birliklerinize döndüğünüz takdirde, hiçbir cezaî
muamele tatbik edilmeyeceği yolunda teminat veriyor."
"Genelkurmay
başkanının teminat mektubu hiçbir hukukî değer taşımaz."
"Öyleyse
aynı teminat mektubunu başbakan yazar."
"O da hukukî
bir değer taşımaz."
Heyetteki
bir albay, "O Lozan'a imza koymuştur. Her türlü sözünü yerine getirir..." dedi.
Albay
Aydemir ve arkadaşları için artık karar verme vakti gelmişti. Teklifi kabul
ettiler.
Albay, bir
süre sonra, İnönü'nün teminat mektubunu eline aldı ve okudu:
"Silahlı
Kuvvetler başkumandanının emirlerine uymak ve girişilen harekâta derhal son
vermek şartıyla, şimdiye kadar kan dökülmemiş olması göz önünde bulundurularak,
harekâta katılanlar hakkında hiçbir cezaî takibat yapılmayacağına hükümet
başkanı olarak söz veriyorum."
İnönü'nün
mektubuyla birlikte, hükümetin kendilerine verdiği kırk beş dakikalık süre de
işlemeye başlamıştı. Alarm kaldırılmazsa, Hava Kuvvetleri'nin jetleri okulu
tarayacaktı. Albaylar aralarında konuştular ve son kararlarını verdiler...
Aydemir,
mektubu katlayıp cebine koydu, yeni bir anonsla subay adaylarını topladı:
"Türk askeri
hiçbir zaman birbirine karşı silah kullanmamıştır. Kardeşkanı dökülmemesi için
biz kendimizi feda ediyor, harekâttan vazgeçiyoruz. Hepiniz silahlarınızı
bırakarak koğuşlarınıza gidiniz."
Genç subay
adayları taş kesilmişlerdi. Kimse karşı çıkmıyor, ama kimse de yerinden
kıpırdamıyordu.
Albay, o
anda bir ihtilali durdurmanın, onu başlatmaktan zor olduğunu düşündü:
"Bu bir
emirdir..."
Gençler,
donmaya yüz tutmuş tembel bir ırmak gibi koğuşlarına doğru yavaş yavaş akarken,
hepsinin gözlerinden yaşlar iniyordu.
Aynı emir,
harekâta katılan diğer birliklere de ulaştırıldı. Zaferin sıcaklığını
avuçlarında hisseden ve bu sıcaklıkla kar altında on iki saat boyunca harekete
geçme emri bekleyen birlikler, derin bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı
yaşıyorlardı. Sabaha doğru saat 03.00'te harekât durdurulmuştu. Kıtalar
birliklerine çekilirken, dev erkek korolarının söylediği "Harp Okulu Marşı"
gökyüzündeki kar bulutlarına çarpıyordu...
* * *
Muhafız
Alayı'nda, alarmın kaldırıldığı ve harekâttan vazgeçildiği emrini alan Binbaşı
Fethi Gürcan, ciğerinde acı bir yanma duygusu hissetti. Genç subaylara albayın
emrini ilettikten sonra, doğruca Gülhane Hastanesi'ne gitti...
Harp
Okulu'nda birkaç saat dinlendikten sonra evine giden albay ise uykuya
çekilmişti. Akşama doğru çalan kapıyı açtığında,ellerinde makineli
tabancalarıyla bir grup subay karşısında duruyordu:
"Sizi Ankara
Merkez Komutanlığı'na götürmemiz emredildi." Albay, odaya dönüp giyinmek
istediyse de, gözlerinin önünden ayrılmasına izin verilmemişti. Bunun üzerine
eşinin getirdiği üniformaları kapı önünde giyindi ve Merkez Komutanlığı'na doğru
yola çıktı. Harekâtın komuta kademesindeki diğer albaylar ve genç subaylar için
de durum aynı olmuştu. Aynı sabah Genelkurmay, Harp Okulu'nun bir hafta önceden
yarı yıl tatiline girmesi kararını aldı ve öğrenciler acilen memleketlerine
gönderildi.
Binbaşı
Fethi Gürcan'ın, harekâtın durdurulmasından hemen sonra gittiği ve yatırılarak
tedavi altına alındığı Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nin etrafı
tanklarla çevrilmişti. Binbaşıyı almaya gelen subayların karşısına dikilen
doktoru, onu teslim etmemişti.
Esma, hemen
hastaneye koştu... Kocası kesik kesik öksürürken, yüreğinde birkaç duygunun
çarpışmasını yaşadı. Onun, haksızlıklara karşı çıkan, görevine sadık, korkuyu
tanımayan, verdiği sözden ölümüne dönmeyen, çabucak karar verip, verdiği kararı
sonuna kadar götüren karakterine ne kadar âşıksa, onu eriten, kendisinden
koparmaya çalışan olaylara da o kadar tepkiliydi... Kocasının solan yüzüne
baktıkça, "Bitsin... Bitsin... Bitsin..." diye sayıklıyordu yüreği... Ne olurdu,
sihirli bir el çıksa da, her şey yerine otursa... Ne olurdu, kocası artık kendi
hayatını yaşasa...
Ama, daha bu
olayın üzerinden kırk sekiz saat geçmeden, yeni bir haberle sarsıldı Esma...
Radyo bülteninde, 22 Şubat Olayları'na katıldıkları gerekçesiyle emekli edilen
subayların isimleri sayılıyordu... O tek bir isme takılıp kalmıştı... Binbaşı
Fethi Gürcan... Binbaşı Fethi Gürcan... Binbaşı Fethi Gürcan...
Kocasının
temiz çamaşırlarını alıp evden aceleyle çıktı... Hastanede, onun çizgileri
derinleşmiş yüzünde kederle parlayan gözleriyle karşılaşınca, aynı radyo
bültenini onun da dinlediğini anladı. •¦
"27 Mayıs
beni sağlığımdan etti Esma... 22 Şubat üniformamdan... Haksızlığa uğradık... Bu
işin sorumluları nerede? İhtilal protokollerine ben mi imza koydum, nerede o
protokollere imza koyanlar ha?"
Esma,
yatağın kenarına ilişip, kocasının başını göğsüne çekti.
* * *
Albay,
nezaretten salıverilmiş, Fethi de hastaneden çıkmıştı. Fethi ile Esma, albayı
ziyaret etmiş, evlerine dönmüşlerdi. Her zaman olduğu gibi radyo açıktı ve evde
sessizlik hâkimdi. Başbakan İnönü, radyoda, 22 Şubat Olaylan'nın
değerlendirmesini yapıyordu ve Fethi'nin bütün dikkati bu konuşmadaydı...
Başbakan İnönü, 22 Şubatçıların Harp Okulu öğrencilerini aldattığını söylerken,
rengi iyice sarardı:
"22 şubat
akşamı Ankara'da genç ve orta rütbede bir subay kadrosu bazı birlikleri
aldatarak harekete geçti. Ve memleket idaresini ele alarak kendi fikirlerine
göre bir rejim kurmaya teşebbüs etti. Bunlar, demokratik rejimin memlekette
huzur tesis etmeye ve milletin kalkınmasını temine muktedir olamayacağını iddia
ediyorlardı. 27 Mayıs'ın meşruluğunu kaybetmiş bir idareye karşı yapıldığını
kabul etmeyen tahrikçilerin mevcudiyetini, kendi davranışlarının meşruluğunu
sağlamaya yeter sayıyorlardı."
Esma, sık
sık nefes alıp, oturduğu yerde duramayan kocasından gözlerini ayırmıyordu, İnönü
konuşmasında 22 Şubatçıları, komuta ettiği kıtaları aldatan, ordunun başındaki
büyük komutanları kendileriyle beraber göstererek öğrencileri kandıran ve bir
ihtilal hükümetinin başına geçmek isteyenlerin hareketi olarak gösteriyordu...
İnönü,
"sergüzeştçiler" olarak tanımladığı 22 Şubatçıları bir avuç olarak
nitelendiriyordu...
"'Sergüzeştçi' diyor !" diye yerinden fırladı Fethi... "Bir avuçmuşuz... Hepsi
avucumuzun içindeydi... Hepsi... " Yeniden oturdu... Gerilim içinde dinlemeyi
sürdürdü: "Şahsî emellerin mahsulü olan kanundışı hareketlerin meşru ve
inandırıcı hiçbir değeri olmamıştır ve olmayacaktır... Sergüzeşt arayanları..."
Fethi,
"Şahsî emeller ha" dedi, "şahsî emeller... Bir haftadır aynı şeyi yapıyorlar...
Durmadan bizleri küçük düşürmeye çalışıyorlar... Hakaret ediyorlar... İsmet
Paşa, 22 şubat günü bize vermek zorunda kaldığı güvencenin öcünü alıyor."
*
* *
Başbakan İnönü'nün konuşmasından iki gün sonra, Albay Aydemir'le Kızılay'daki
Güven Park'ta görüşüp konuşan Binbaşı Fethi, eve neşeli gelmişti...
"Harbiyeli
aldanmaz!"
Esma, soran
gözlerle kocasını süzdü...
İnönü
cevabını aldı! İstanbul'da yirmi iki Harbiyeli, Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı'na
çelenk koymuş... Çelenkte ne yazıyormuş biliyor musun ?"
"? "
"Harbiyeli
aldanmaz!"
Fethi bir
gazeteci arkadaşı kanalıyla 22 Şubat olayının dış basındaki yorumlarını da
öğrenmişti. Esma'ya, The Times gazetesinin Türkiye'de hükümetin büyük
dezavantajlarla kurulduğunu yazdığını, koalisyon hükümetinin parti mücadeleleri
nedeniyle etkin çalışamadığı yorumunu yaptığını anlatmıştı. Daily Telgraph ise
"Ankara hükümeti ordu desteği olmadan hüküm sürebileceğini henüz
kanıtlayamamıştır" görüşünü ileri sürmüştü.
B 31 IHTILALIN SUVARISI 4 haziran 1963