Deli
Mayıs
"Türk
halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir."
Fethi
Gürcan
31
Yıl 1962...
22 Şubat geçmiş gitmişti. Fethi binbaşı artık zorunlu emekliydi. Aylardan yine
deli mayıstı... Esma'yı kandırarak sahip olduğu Sema, altıncı ayma girmişti...
Fethi bayılıyordu onun bebek kahkahasına... Apartmanın bahçesinde, kızını
havalarda uçurup, "Semoşum Semoşum / Çokça da içmişim / Sarhoşum aman" diye bir
şarkı tutturmuştu... Hep böyle olurdu. Fethi bir şarkı tutturup kızını gökyüzüne
uçurarak döndürür, o döndükçe, Sema kahkaha atardı...
Apartmana
yeni taşınmış bir komşuları diğerine, "Adama bak" demişti "nasıl da mutlu...
Herhalde yeni baba olmuş."
Gülümsemişti
eski komşu:
"Ne yeni
babası... Onun üç çocuğu daha var..."
Fethi,
kendisini izleyen komşulardan habersiz, gömleğinin içine yerleştirdiği Sema'yla
kırlara doğru uzandı.
* * *
Esma,
pencereden Fethi'nin, Sema'yla uzaklaşmasını izledi... Kocasının, çocuklarına ve
diğer çocuklara, Harbiyelilere ve diğer gençlere, atlara ve diğer hayvanlara
karşı hiç eksilmeyen, hep büyüyen, hiç yorulmayan, hep direnen, hiç pazarlık
bilmeyen, hep içten kalan sevgisiyle gurur duydu. Ne kadar üzülmüştü oysa son
zamanlarda...
Olaydan bir
ay sonra 22 Şubatçılar hakkında cezaî kovuşturma yapılmamasına ilişkin yasa
tasarısı Meclis'e gelmişti. Ancak 22 Şubatçıların affıyla birlikte koalisyon
ortağı AP, siyasî suçluların yani DP'lilerin de affı konusunda bastırmaya
başlamıştı. Nisan ayı af tartışmalarıyla geçmiş, aynı ayın sonunda 22
Şubatçılarla ilgili af yasası çıkmıştı. Af yasası Fethi'yi daha çok
öfkelendirmişti.
"Affı Kabul
etmiyorum" diyordu, "yargılanmaktan da korkmuyorum. Suç işlediysek gereğini
yapsınlar. Bu af, bizim değil, olayları bu noktaya getiren 21 Ekim 1961 ve 9
Şubat 1962 protokollerini imzalayarak genç subayları istim üstünde tutan
generallerin ve yüksek rütbeli subayların affı... Onların yüzünden mesleğimi
kaybettim! En büyük ceza bu değil mi?"
Kocası,
başbakanın, bir yandan 22 Şubat olayını küçük göstermeye çalışarak "af"
getirdiğini, bir yandan da, yaptığı konuşmalarla 22 Şubatçılara çok ağır
hakaretler ettiğini söylüyordu. Affa bakılırsa suçları küçük, hakaretlere
bakılırsa büyüktü...
Mesleği ne
büyük bir aşktı onun için... Hem üniformasından hem de binicilikten kopmuştu.
Kendisi de aynı durumdaydı ama, önce gelirsiz kalan genç subaylara iş bulmak
için çırpınmıştı...
22 Şubat'tan
sonra, iş teklifleri yağmıştı kocasına... Bu teklifler ağırlıklı olarak Amerikan
şirketlerinden geldiği gibi, çoğunlukla Ankara dışında oluyordu... Bir
keresinde, kocasına Ankara dışında binicilik dersleri vermesini teklif etmek
için eve kadar gelen adamın açtığı çantadaki paraları görünce ağzı açık
kalmıştı... Adamı evden kovan kocasına, "İşin içinde bu kadar para varsa, bu iş
pek sağlam iş değil" demişti hemen...
Sonunda,
Maliye Bakanlığı'na müfettiş olarak girmişti... Sivil ama mutsuzdu... Mutsuz...
Pencerenin
önünden ayrılıp, banyoya yöneldi, kirli çamaşırları, pırıl pırıl çamaşır
makinesine doldururken, ilk kez bir çamaşır makinesine sahip olmalarına da
Sema'nın doğumunun neden olduğunu düşündü. Fethi, küçük kızının doğumundan sonra
almıştı onu...
İyi ki doğdun Sema...
* * *
Fethi, 22
Şubat'tan sonra sandıkta biriken parasıyla aldığı sarı çiçekli koltuk takımının
kanepesine yerleşmiş, elindeki romana kendisini kaptırmıştı. Yaşar Kemal'in,
duru ve akıcı dilinde hayat bulan
İnce Memed'i
okudukça seviyor, Türkiye'deki ağa düzenine karşı öteden beri duyduğu tepki
depreşiyordu. Abdi Ağa nın hakaret ve dayaklarından kaçtıktan sonra dağa çıkan
ince Memed'in, köylüleri inim inim inleten ağasının karabasanı olması, kitaptan
aldığı tada tat katmıştı.
Ağalar,
topraklarını kendilerinden korumak için canını dişine takan halka karşı,
dağlarda eşkıya besliyorlardı... Yaşar Kemal, "Bu yüzden Toroslar eşkıyayla
dolup taşar" diye anlatıyordu romanda...
Ovadaki ağaların çıkarları, bu
sefer de dağlarda birbirleriyle çarpışmaya başlar. Dağdaki çeteler birbirlerine
düşüp ha bire birbirlerini, fukara halkı öldürürler. Ağaların toprakları büyür.
Bu arada
kendi başlarına buyruk eşkıyalar da vardı. Onlar, ağaların kışkırtmalarına
aldırmadan, ağalara ve onların tuttuğu eşkıyalara karşı, fakir halkı ellerinden
geldiği kadar korumaya çalışıyorlardı.
Fethi, İnce
Memed'in dağlarda kurduğu hayali ise, ta yüreğinde hissetti:
Varacağım Dikenli düzüne. Beş
köyün yaşlılarını toplayacağım başıma. Diyeceğim ki, Abdi Ağa yok artık.
Elinizdeki öküzler sizindir. Ortakçılık mortakçılık yok. Tarlalar da sizindir.
Ekin ekebildiğiniz kadar. Ben dağda oldukça bu böyle sürüp gidecek.
Roman,
aklına babasının anlattığı öyküleri getirdi. Mehmet Hamdi Bey, padişaha karşı
çıkıp eşkıya olan büyükbabasının jandarma baskınlarından nasıl kurtulduğunu,
sonunda bir ağacın altında, ağzında sigarası uyuklarken, uzaktan ateş edilerek
vurulduğunu anlatırdı. "Hatta" derdi Mehmet Hamdi Bey, "ağzından sigarası
düşmemiş. Jandarmalar öldüğünden emin olamadıkları için uzun süre ateşi
sürdürmüş, yanma gidememişler."
Kitapta,
Abdi Ağa'dan bunalan köylünün İnce Memed'in arkasında olması da hoşuna gitmişti
Fethi'nin:
İnce Memed mi? İnce Memed
dedikleri de bir sabi çocuk ama tepeden tırnağa yürek...
Soluk soluğa
okuduğu kitabı büyük oğlu Ömer'e devretti.
* * *
Fethi, akşam
iş çıkışında kendisi gibi emekli olan, Esma'nın ağabeyi Mustafa Türker'le
buluşmuştu. Birlikte Kızılay'a, Zafer çay Bahçesi'ne doğru yürüyorlardı. O
yalnızca, kayınbiraderi değil, en yakın arkadaşıydı da...
"Çankaya
Protokolü'yle kurdukları hükümet altı ay dayanamadı" diyordu Fethi.
22
Şubatçıların affıyla ilgili yasa Meclis'ten geçeli tam bir ay olmuştu. 1962
yılının mayıs ayında, koalisyon ortakları AP ve CHP siyasî af konusunda bir
anlaşıp, bir bozuşmuşlardı. CHP'yle anlaşarak kademeli affı kabul eden AP de
kendi içinde karışmıştı. Bu sırada askerî kurum ve birlikleri ziyaret eden
Başbakan İnönü, "Ordu af istemiyor ama ben çaba göstereceğim" açıklaması
yapmıştı. AP, İnönü'nün askerî kurum ve birlikleri ziyaret etmesini, "maksatlı"
olarak değerlendiriyor, iki parti arasındaki gerilim giderek artıyordu. 27
Mayıs'ın ikinci yıldönümünde gençler, DP'lilerin affını protesto etmiş, bir gün
sonra da AP'liler il başkanları toplantısında birbirlerine girmişlerdi.
"İsmet
İnönü, gazetecilere istifa gerekçesini açıklarken, 'siyasî af konusunun memleket
meselelerinin üstünde değerlendirildiğini, devlet işlerinin yürümez hale
geldiğini' söylemiş."
Konuşurken,
buluşma yerine gelmişlerdi bile... Etrafa bakınıp, Albay Aydemir ve diğer
arkadaşlarının gelip gelmediğine baktılar. Bu arada Fethi, biraz uzaklarında
duran adamı işaret ederek, Mustafa Türker'e, "Atsinekleri yine peşimizdeler"
dedi... Kendi aralarında gülüşerek, gözlerini istihbarat görevlisi olduğunu
anladıkları adama çevirdiler, inadına bakışlarını onun üzerinden ayırmadılar.
32
4 haziran
1963.
Mamak Askerî
Cezaevi'nde tutuklu bulunan aslî sanıklara iddianamelerin verildiği 4 haziran
günü, elebaşı olarak tespit edilen dokuz Harbiyeli de kendilerine katılmıştı.
Onlar, olayın birinci derece sorumlularıyla birlikte 1 Numaralı Sıkıyönetim
Mahkemesi'nde yargılanacaklardı. Diğer öğrencilerin davası ise Harp Okulu'nda, 2
Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde görülecekti.
Arkadaşlarıyla birlikte Mamak Askerî Cezaevi'ndeki büyük bir koğuşa konan
Harbiyeli Önder Aydınlı da aynı sorunun yanıtını arıyordu.
Bundan sonra ne olacak?
O da,
arkadaşları da Harp Okulu'nda geçirdiği iki yıl boyunca fırtınadan
çıkmamışlardı. 27 Mayıs 1960 ihtilali yapıldığında, tepeden tırnağa ideal yüklü
olacak kadar gençtiler... İhtilalden hemen sonra Harbiyeli olmuş, devrim
coşkusuyla, genç erkek bedenleriyle birlikte ideallerini de biraz daha
büyütmüşlerdi.
Artık daha
çok okuyor, daha çok düşünüyorlardı. Gerçi 27 Mayıs'ın gerçekleştirilmesinde, DP
yönetiminin yanlışlarının da, Türkiye'nin kurtuluşunu İsmet Paşa'da görenlerin
katkısının da önemli birer etken olduğunu biliyorlardı ama onlar için 27 Mayıs'ı
doğuran gerçek nedenler bunlar değildi. Onlara göre, 27 Mayıs hareketi
Türkiye'nin sosyoekonomik sorunlarına, Atatürk devrimlerinin, onun ölümüyle
birlikte 1938 yılında rafa kaldırılmasına duyulan tepkiden doğmuş, DP
iktidarının diktatörlüğe giden yönetimi bu tepkiyi büyütmüş, ihtilali
hızlandırmıştı... Türkiye, ancak Atatürk’ün tanımladığı tam bağımsızlık ve
gelişmişlik düzeyine gelerek kurtulabilirdi. Devrimin amacı da bu olmalıydı.
İktidarı bir partiden alıp diğerine teslim etmek devrim olarak
nitelendirilemezdi.
Genç
subaylar ve Harbiyeliler 22 Şubat 1962'ye giden süreci yakından yaşamışlardı. 22
Şubat, Silahlı Kuvvetler Birliği içindeki bir grubun, diğerlerini tasfiye etmek
amacıyla başlattığı ve karşı tarafı isyana zorladığı bir hareketti.
Genelkurmay
başkanından, kuvvet komutanlarına kadar bütün generaller işin içinden sıyrılmış,
69 subay ile 4 astsubay isyancı ilan edilerek ordudan uzaklaştırılmışlardı.
Üstelik çoğu hizmet süreleri dolmadığı için emeklilik maaşı alamıyorlardı. Bunu
kabullenmeleri olanaksızdı.
Harbiyeli
Önder, 22 Şubat hareketinin durdurulması kararının kendilerine bildirildiği anı
düşündü... Yüreği yeniden alev aldı. Hareketin durdurulmasına büyük tepki
duymuşlar, isyanlarının gözlerinden yaş olarak boşalmasına engel olamamışlardı.
Üstelik
harekâtın durdurulmasının ardından, Harbiyeliler ve harekâta katılan genç
subayların onurlarıyla oynanmıştı. Harbiyelilerin tüfeklerinin mekanizmaları
sökülmüş, kasaturaları alınmış, silahları kullanılmaz hale getirilmişti. Tank
Taburu'ndaki tankların paletleri sökülmüş, işlerlikleri yitirilmişti. Bunları
yapan da, harekâtta hükümetin yanında yer alan havacılardı. Kendilerine esir
alınmış düşman gibi davranıldığını düşünüyorlardı. Kendi aralarında, "Savaşmadan
esir alındık. Silahlı Kuvvetler Birliği içinde yer alıp ihanet eden
generallerden bu haksızlığın hesabı sorulmalı" diye konuşmuşlar ve üst
kademelere karşı bilenmişlerdi. Başbakan İnönü ise aynı gün, Meclis'e, yakasına
Hava Kuvvetleri'nin rozetini takarak gitmişti...
Ordudan
emekli maaşı alamadan atılan genç subaylar, hepsinin içinde birer acı olmuştu.
Onlara nasıl yardım edebileceklerini düşünüyorlardı.
27 Mayıs
amacından saptırılmış, 22 Şubat birtakım kişisel hareketlere dönüştürülmüş ve
İsmet Paşa yandaşı generaller, kendi çıkarları doğrultusunda genç subayları
harcamıştı. Bunu yapanlar 21 Mayıs'ın da tohumlarını ekmişlerdi. Çünkü, onlar
da, genç subaylar da, haksızlığa uğradıklarına inandıkları 22 Şubatçılara daha
çok sempati duymaya, onlarla ilişki kurmaya çalışmışlardı-
Önder,
Binbaşı Fethi Gürcan'ın adını da ilk kez 22 Şubat hareketi sonrasında duymuştu.
Türk süvarisini Avrupa'da tanıtmış, yarışmalarda başarılar kazanmış bir subaydı.
22 Şubat sonrasında genç subaylar ve Harbiyeliler arasında Fethi Gürcan adı
hızla yayılmıştı... Süvari Grubu Komutan Yardımcısı Fethi Binbaşı, 22 Şubat
hareketinde, Muhafız Alayı'nın komutasını ele almış, bütün devlet ve hükümet
adamlarını Çankaya Köşkü'nde kıstırmış"albayın, "Bizim onlarla işimiz yok,
çıksınlar" emri üzerine de hepsinin Köşk'ten çıkmasına izin vermişti. Önder, bu
konuyu arkadaşlarıyla konuşurken, Köşk'ten çıkan hükümet ve devlet ileri
gelenlerinin, çıkar çıkmaz harekete karşı plan geliştirdiklerini ve inisiyatifi
ele aldıklarını söylüyordu. Kendisi de, pek çok arkadaşı da, 22 Şubat'ta Cemal
Paşa'yı da, Cevdet Paşa'yı da, İsmet Paşa'yı da ve parti liderleri ile kabine
üyelerini de Çankaya'da kıstıran Binbaşı Fethi Gürcan'a hayranlık duymuştu. Bu
hayranlık, Türkiye'nin kurtuluşu için ölümüne kader birliği yapacakları bir
ağabey buldukları umudunu da beraberinde getiriyordu. O artık bir efsaneydi ve
onlar efsaneyle tanışmak istiyorlardı.
Harbiyeli
Önder'i düşüncelerinden sıyıran şey, askerî savcılıkça hazırlanmış olan
iddianamelerin ellerine tutuşturulması oldu. İddianamede harekâta katılan tüm
kişilerin eylemleri anlatılıyor, suçlarının karşılığı olarak istenen cezalar yer
alıyordu.
Dokuz
Harbiyeli, o ana kadar yargılanacaklarını akıllarına bile getirmemişlerdi. Onlar
ihtilalciydiler ve iktidar da onlara aynı şekilde karşılık verecekti. Yani
yargılanmadan kurşuna dizileceklerdi! 21 Mayıs sabahından itibaren bekledikleri
de buydu. Ellerine tutuşturulan iddianame, bir yargılanma sürecinin yaşanacağı
anlamına geliyordu ve bu onlar için sürpriz olmuştu...
Hapishanede
gardiyan olarak görev yaptıkları halde kendilerine sempati duyan, hareketlerini
destekleyen erler ve subaylar olduğunu anlamaları birkaç saatlerini bile
almamıştı. Onlara önce bulundukları cezaevinde kimler olduğunu sordular. Herkes
oradaydı... Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Rıfkı Erten, Bahtiyar Yalta, Alparslan
Türkeş, Talat Turhan ve daha onlarca kişi...
Sıra ikinci
aşamaya gelmişti. Ne yapacakları, nasıl bir politika izleyecekleri sorusunu yine
aynı erler ve subaylar kanalıyla, Talat Albay ile Fethi Binbaşı'ya ulaştırdılar.
Sonra da yanıt beklemeye koyuldular...
Genç
Harbiyeliler, ihtilal liderlerinden gelecek yanıtı beklerken yeniden kendi
düşüncelerine daldılar...
Önder, Talat
Aydemir ve Fethi Gürcan’la karşılaştığı ilk günü düşündü. 22 Şubattan kısa bir
süre sonra, okulun tatil olduğu bir cumartesi günü, birkaç Harbiyeli arkadaşı
ile birlikte sivil elbiselerini giyip albayın evine gitmişler, Binbaşı Fethi'yi
de orada görmüşlerdi. 22 Şubat hareketinin liderleriyle bir saate yakın
konuşmuşlar; 22 Şubat öncesinde imzalanan ihtilal protokolleri hakkında albaydan
bilgi almışlar, 22 Şubat'a geliş sürecini konuşmuşlar ve 22 Şubat'tan sonra
Harbiyeliler ile genç subaylara karşı takınılan tutumu aktarmışlardı.
Harbiyeli
grubu bir sonraki cumartesi günü, ikinci ziyaretlerini gerçekleştirdiler. Bu kez
adres, Binbaşı Fethi'nin lojmandaki eşyasını hızla taşıyıp yerleştiği Emekli
Subay Evleri'ydi... Dairenin zilini çaldıklarında, onları güler yüzle
karşılayıp, salona buyur eden Esma Gürcan olmuştu. Hemen ardından, Binbaşı
Fethi, "O... Hoş geldiniz çocuklar" diye girmiş, onları dinlemeye başlamıştı.
Onlar, bu
ihtilalci askerin, evdeki halini merak ediyorlardı... Binbaşı Fethi'nin büyük
kızı Gülderen salona gelip onlara "hoş geldiniz" demiş, Esma Hanım güler yüzle
çay servisi yapmıştı. Binbaşı'nın küçük kızı Sema ise hiçbir şeyi umursamadan
gençlerin kucaklarına tırmanıyordu... İhtilalci subay, çocuklarına bakarken
gözlerinden sevecenlik taşıyor, Esma Hanım'la konuşurken sevgisine saygı
karışıyordu...
Sonra her
cumartesi onun evinde olmuşlar, aileyi yakından tanımışlardı. Artık onlar da
Binbaşı Fethi ya da Esma Hanım gibi Sema yerine Semoş diyorlar, Gülderen'in
pişirdiği kahveleri içiyorlardı. Esma Hanım, bir süre onların sohbetlerine ortak
olur, fikirlerini paylaşır, sonra kaybolurdu...
On yaşındaki
Öner'in sağlık sorunlarını, doktorlara göre en fazla on beş yaşına kadar
yaşayabileceğini, bunun Binbaşı Fethi'de sürekli kanayan bir yara olduğunu da
öğrenmişlerdi... Ömer ise afacanlığı, çalışkanlığı ve bitmek bilmeyen
enerjisiyle fişek gibi bir delikanlıydı...
Cumartesi
ziyaretlerinde hep ülke sorunları konuşuluyor, ordudaki parçalanmışlıktan
duyulan rahatsızlıklar dile getiriliyor, çeşitli grupların ihtilal hazırlıkları
dillendiriliyordu... Harp Okulu'nda gençler sıkıntılı, komutanlarına karşı
güvensizdi... Disiplinsizlik son sınırına ulaşmıştı ve tam bir başıbozukluk
yaşanıyordu. Fethi Binbaşı çok az konuşuyor, daha çok onları dinliyordu...
Gelişen
süreç 21 mayıs 1963'e kadar uzanmıştı.
Önder, kırk
elli kişiyi ağırlama kapasitesine sahip koğuşa göz gezdirdi. Bütün arkadaşları,
bekleme sürecinde kendi düşüncelerine dalmıştı... Filmi ileriye sardı...
Onlar 21
Mayıs hareketine, amacından çıkmış 27 Mayıs ülküsünü yeniden rayına oturtmak,
Atatürk devrimlerini kaldığı yerde yürütmek, çok partili sistemi zamanı
geldiğinde tam olarak uygulamak, Türkiye'nin gelişen dünyada çağdaş bir ülke
olarak yer almasını sağlamak için kalkışmışlardı.
Düşüncelerine nokta koyup, haber ilettikleri subay ve erleri beklemeye
başladı... Bekleyişi fazla sürmedi... Arkadaşlarına, döndü:
"Bize
verilen emre göre, duruşmalarda susacağız. Yalnızca askerî savcıların
belirledikleri ve iddianameye koydukları maddî delillere cevap vereceğiz.
Harekâtın ideolojik ve fiilî yönüyle ilgili bir savunma yapmayacağız."
Sonu yenilgi
de olsa, hapishanede ihtilalin hiyerarşik düzeninden çıkmayan gençler, mahkemede
kendilerinden istenen tavrı sergilemek çabasını göstereceklerdi. Her ne kadar
ilerleyen aşamalarda, kanlarındaki delikanlılık zaman zaman bu çizgi dışına
taşmalarına neden olacaksa da, gerçekleri bire bir söylemeyeceklerdi.
Harbiyeli
Önder, "İfadeler harekâtın gerçekleri değildir. O gerçekleri harekâtı yaşayanlar
anlatmamışlardır. Ben dahil, hepimiz bu karara uymak zorunda kaldık"
değerlendirmesini belki de yıllar sonra yapabilecekti.
Kim bilir,
bu belki de ihtilalin lideri albayın, çok iyimser, doğrucu, mertçe ortaya
koyduğu bir düşünceydi... Belki de bütün bunların başına gelmesinin tek nedeni
vardı... O, bir ihtilal lideri olarak kan dökmeyi değil, tıpkı 27 Mayıs'ta
olduğu gibi beyaz bir ihtilal yapmayı amaçlıyordu. Belki de, sahip olduğu
güçlerin başarısızlığında, koyduğu bu kural dışında başkaca bir neden yoktu.
Başarı biraz kanlı olabilirdi, ama o, yenilginin kendi ölümü olacağını bilse de,
kan dökmek istemiyordu. Kan dökmek bir yana, kimsenin onurunu da kırmak
istemiyordu... Onun ihtilalci kimliğiyle sarmaş dolaş yaşayan centilmen ve kibar
ruhu, 21 Mayıs gecesi Harp Okulu'na tutuklanarak getirdikleri generalleri özgür
bırakmış, özgür bıraktığı generaller sabaha doğru onu kuşatmışlardı...
Bütün
bunların ardından istediği tek şey, başarısız da olsa harekâtın gücünün
anlaşılmasıydı... Peki, bu olacak mıydı?
* * *
Harbiyeli
Osman Yetkin, bir askerî cezaevinde geçirilen ilk gece kolay kolay
uyunamayacağını öğreniyordu... Yirmi yaşında, bir ihtilal içinde yer almış,
girişim başarısız olmuştu... Osman'ı uykuya teslim etmeyen düşünceleri, 22 Şubat
sonrasını yakaladı...
22 Şubat
yapılmış, başarılamamış, olaylara katılan subaylar emekli edilmişti. O olayın
ardından, Zafer Anıtı'nın karşısına gelen yerdeki Zafer Çay Bahçesi, önceki
komutanları Talat Aydemir ile kurmay heyetinin uğrak yeri olmuştu. Onlar
akşamüzeri Zafer Çay Bahçesi'ne geldiğinde Kızılay'ın nüfus yoğunluğu hissedilir
şekilde artardı. Vatandaşın ilgisi de büyüktü. Hafta sonu tatillerinde izne
çıkan Harbiyeliler de eski komutanlarına ilgi duyarlar ve kendiliğinden yolları
eski komutanlarının bulunduğu mekâna gider, onu izlerlerdi.
Hepsinin
içinde 22 Şubat'ın acısı vardı. 22 Şubat, iktidara bir adım kala yenilgiye
dönüşmüştü... Onlar da öğrenci olarak hareketin içinde yer aldıklarına göre
onlar da kaybetmişlerdi. Statükoya yenik düşmeleri, devrimci ruhlarında, her
geçen gün kendisini daha fazla hissettiren bir isyanın altyapısını
oluşturuyordu. 22 Şubat harekâtından vazgeçilmesinin ardından sicim gibi
gözyaşları dökmüşler, 23 şubatta okula gelen hava ve deniz subayları, gözlerinin
önlerinde tüfeklerinin mekanizmalarını sökmüşlerdi. Bu olayla birlikte yürekleri
eski komutanlarına doğru akarken, yeni komutanlarına doğru da bir öfke yol
almaya başlamıştı.
Albayın
yerine Harp Okulu komutanlığına atanan general, 23 şubat sabahı erken saatte
görevine gelmiş, ilgili komutanlar ile öğrenci alayını toplayıp tekmil almak
istemişti. Ancak, öğrenciler içtimaa çıkmakta isteksiz davranıyor ve bölük
komutanları da onlara sözlerini geçiremiyorlardı. İç bahçede bulunan ve kaçmayı
başaramayan sekiz on öğrenciyle komutana tekmil verilmişti. Osman ve diğerleri
ise, üzerlerinde çizgili pijamalarıyla, pencerelerden salkım saçak aşağıdaki
töreni izliyorlardı. Osman, komutanın başını yukarıya kaldırarak onlara
baktığını, sonra da tören alanını terk ettiğini görmüştü. Aynı gün görevinden
ayrılan generalin yerine bir başka general atanmıştı.
Her şey,
1962 yılının bir yaz günü, Harbiyelilerin İzmir Menteş kampına gitmek üzere,
merasim düzeninde Kızılay üzerinden, Ankara Garı'na yürüyüşü sırasında
başlamıştı... Önde bando takımı, arkada öğrenci alayı Kızılay'da yürürlerken,
Emekli Albay Aydemir de, Zafer Çarşısı'na inen yol kavşağında, halkın arasında
kendilerini izliyordu. Bandonun tempo majörü Zihni Çetiner, eski komutanını
görmüş, asasını havaya atarak onu selamlamıştı.Zihni'nin hareketiyle albayı fark
eden diğer öğrenciler de, başlarını çevirerek eski komutanlarına selam
durmuşlardı.
Osman,
Menteş kampına gittiğinde, objektiflerin tarihe aktaracağı bu sahneyi gazetede
görmüştü, ileride Albay Aydemir'in yanacağı olası bir ihtilalde yer almak ve
eski komutanına yardımcı olmak istiyordu. Bu düşüncesini hemen o gün, yakın bir
arkadaşına açmıştı. Böylece onun da aynı duyguları taşıdığını öğrenmişti Birkaç
kişiyle daha konuştuktan sonra yedi kişilik bir grup oluşturmuşlardı.
Konuştukları içinde onları reddeden olmamıştı. Hiç zaman kaybetmeden bir akşam
Menteş kampındaki yüzme tramplenlerinin arkasına düşen sırtta toplanmış,
getirdikleri bir silah üzerine yemin ettikten sonra, Önder Aydınlı'yi başkan
seçmişlerdi. Böylece, Harp Okulu'nda ilk yeminli ihtilal örgütü kurulmuştu.
Aslında
örgütlerinin özel çaba harcamasına gerek yoktu. Harp Okulu'nda 22 Şubat'tan
sonra, okulda öğrenci ile komutanlar arasındaki ilişki kopmuştu ve komutanlar
öğrenciler üzerinde etkili olamıyorlardı.
Osman,
karanlıkta gözlerini açıp, yattığı yerden koğuşa göz gezdirdi. Bir süre, aynı
kaderi paylaştığı arkadaşlarının soluk alış verişlerini dinledi. Sonra yeniden
Menteş kampındaki anılarına döndü.
Kampta bir
yazlık sinema vardı ve haftanın belirli günlerinde subay eş ve çocukları ile
öğrenciler birlikte film izliyorlardı. Bir gün, kamp komutanından, subay eş ve
çocukları ile öğrencilerin "sinema günleri'nin ayrılması emri gelmiş, emir,
öğrencilerin başkaldırmasıyla sonuçlanmıştı. Hiçbir organizasyon olmadan, tüm
öğrenciler deniz kenarında toplanmışlar, olayı protesto etmişlerdi. Bir iki
varil gaz taşıyıp, yığın haline getirdikleri kumun üzerine dökerek ateşlemişler,
etrafında danslar etmişler, halaylar çekmişlerdi. Üst düzey komutanlar gelip
olayı seyretmişler, ancak onları engelleme girişiminde bulunmamışlardı. Ardından
bir kortej oluşturarak özellikle komutan ve subaylara ayrılan bölgeye doğru bir
gösteri yürüyüşü yapmışlardı. Harbiye tümüyle askerî sistem ve disiplin dışına
çıkmış, ihtilal havasına girmişti.
Osman,
Menteş kampından sonra Ankara'ya döndüklerinde, örgütlerini genişletme çabası
içine girmediklerini düşündü.Zaten, okuldaki genel eğilim, aynı yöndeydi. Yapmak
istedikleri ilk şey şahsen tanıdıkları Albay Aydemirle temas kurmaktı. Sonunda
küçük bir grupla albayın evine gitmişlerdi. Evde, albayın dışında 22 Şubatçı
diğer isimler de vardı. Uzun sürmeyen bir görüşmede, örgüt üyeleri, eski
komutanlarına Harbiye'nin genel havasını anlattıktan sonra, Harbiyeli'nin
ihtilale eğilimli olduğunu, olası bir harekâtta Harp Okulunu emirlerine amade
kılacaklarını söylediler. Önder Aydınlı'nın başkanlığını yaptığı örgüt, bu ilk
görüşmeden sonra, her hafta sonu Fethi Gürcan'ın evini ziyaret etmeye
başlamıştı.
Öğrenci
sohbetlerinde ise 27 Mayıs'ın oturmadığı, komitenin yanlışlar yaptığı, DP'nin
hortlamaya başladığı konuşuluyordu.
* * *
Harbiyeli
Zihni Çetiner, gecenin sessizliğinde yanı başında yatan Ramazan Öztürk'e
baktı... Acaba uyuyor muydu? 22 Şubat sonrasında Harbiye'de kurulan örgütte yer
alan Ramazan, her cumartesi günü, kimi zaman da hafta içi akşamları diğer
arkadaşlarıyla birlikte Emekli Binbaşı Fethi Gürcan'a giderdi... 22 Şubat'ın
efsane binbaşısını o kadar merak ediyordu ki, bir gün, "Beni de götürün" demiş,
amacına da ulaşmıştı...
Ramazan'ın,
başını kaldırıp yastığa yeniden yerleştirdiğini görünce, ona seslenmeyi
düşündüyse de vazgeçti... Zaten yataklarına çekilmeden önce, dokuzu da uzun süre
konuşmuş, iddianameyi yorumlamış, mahkemede sergileyecekleri tavrın nasıl olması
gerektiğini konuşmuşlardı. Bu hareketli tartışmalar sırasında, anılarını
tazeleyecek zamanları olmamış, böyle bir ortam da doğmamıştı...
"En iyisi
bir an önce uyumak" dedi kendi kendine... Ama uykunun derinliklerine değil,
anılarının derinliklerine gömüldü...
Fethi
Gürcan'ın evine gittikleri o cumartesi günü, uzun boylu, çelik bakışlı binbaşı
önce, onlara çocuksu bir heyecanla binicilik anılarından söz etmiş, sonra da
yumuşak bir ses tonu, anlaşılır ve kısa ifadelerle sorularını yanıtlamıştı.
Zihni,
"Binbaşım" demişti, "düşünülen bu ihtilalin amacı nedir?
Fethi
Gürcan'ın sesi kulaklarına, aynı canlılıkla değer gibi oldu. "Memlekette doğuyu
da gördüm, batıyı da... Halkımız yoksul sofralarında hep bulgur pilavı bulunur.
Bizim amacımız, onların bulgur pilavının yanına bir tas çorba, bir kâse hoşaf
katmaktır.Bu halk hep sömürülmüştür. 27 Mayıs devrimi siyasîler eliyle amacına
ulaşmadan yozlaştırılmış, hedefinden saptırılmıştır. Yarım kalan 27 Mayıs
tamamlanmak zorundadır."
Zihni, onun,
halktan yana bir ihtilalden söz ederken, sakin ses tonuna karşın içinde "hevenk
hevenk" dolaşan ihtilal fırtınasının kendisini de kasıp kavurduğunu hissetmişti.
Arkadaşlarının, binbaşıya, Harp Okulundaki durumu anlattıklarını, bir ihtilal
yapmaları halinde yanlarında olacaklarına söz verdiklerini biliyordu. "Peki
binbaşım" demişti, "ihtilalden sonra bizlerin, yani Harp Okulu öğrencilerinin
durumu ne olacak ?"
Binbaşı,
hiçbir yanlış anlamaya yol açmayacak şekilde net konuşmuştu:
"Altı ay
Ankara'da kalıp, ihtilale muhafızlık yapacaksınız. Sonra, sınır birliklerine
atanacaksınız..."
Zihni, onun
bu kadar açık konuşmasına şaşırdıysa da, bir şey söylememiş, bir kez daha "22
Şubatçıların Harbiyelileri aldattığını" söyleyen İsmet Paşa'nın haksızlık
yaptığını düşünmüştü. O gün kendilerine ulaşan 20/21 Mayıs olaylarıyla ilgili
iddianamede de, ihtilal liderleri, Harbiyelileri ve genç subayları aldatmakla
suçlanıyorlardı. "Yine haksızlık" dedi kendi kendine...
Yattığı
yerden yavaşça doğrulup koğuşun içinde göz gezdirdi. Herhalde arkadaşlarının
çoğu uyumuştu. Aniden içinin çekildiğini hissedince uykuya sarıldı.
* * *
Kurmay
Yarbay Talat Turhan, Mamak Cezaevi'nde, yakın geçmişin derin bir
değerlendirmesini yapıyordu. İçinde olmadığı ama yürek olarak katıldığı 22
Şubat'tan sonra, Millî Savunma Bakanlığı özel kalem müdürlüğünden Afyon'a
sürülmüştü... 20/21 Mayıs Olayları'nın içinde olmadığı gibi, albayı durdurmak
için çok çaba harcamıştı ama onlarla birlikte cezaevindeydi.
1961
Anayasası biraz daha umut getirmişti genç beyinlere... Ya peşinden gelen seçim?
Silahlı Kuvvetler Birliği seçimlerden sonra toplanmıştı... İstihbarat raporları
ellerindeydi. Meclis'e seçilenlere bakılırsa durum oldukça kötüydü... Kediye
ciğer mi emanet edeceklerdi... Bu şartlar altında müdahale kararı almışlar, 21
Ekim Protokolü'nü imzalamışlardı. Aslında içlerinde hiç kimse “Ben memleketi çok
iyi yönetirim" demiyordu. Onlar yalnızca, memleketi emanet etmek için namuslu
adam arıyorlardı. Bildikleri tek şey Türkiye'nin kötü yönetildiğiydi... Yönetim,
namussuz adamların elinden alınıp, namuslu adamların eline verilmeliydi.
Müdahale kararı İsmet Paşa'yı rahatsız etmişti. Çankaya siyasî partilerle
pazarlığa çıkmış, komutanlı demokrasinin temelini atmıştı.
Meclis
açılmıştı ama alttan alta sürtüşme sürüyordu. Genelkurmay başkanı ise ikili
oynuyordu. 19 ocak 1962'de Talat Aydemir'in Harp Okulu komutanı olarak,
Genelkurmay başkanını ihtilal liderliğine davet ettiği o toplantıda kendisi de
vardı. Generallerin suspus olduğu toplantıda albaylar sert ve ağır
konuşuyorlardı. Çünkü onların arkasında itici bir güç, sırtlarında yumurta
küfesi vardı. Onların kırılmasını istemiyorlardı. Genelkurmay başkanı o
toplantının sonunda, İsmet Paşa'ya Silahlı Kuvvetlerin emrinde olduğunu
söylediğinde ipler kopmuştu. Silahlı Kuvvetler ikiye bölünmüş, bir kısmı
Genelkurmay başkanının yanında, hiyerarşiye sığınmış, bir bölümü ise kendi
yolunda devam kararı almıştı. 9 şubatta yeni bir müdahale kararı imzalanmıştı...
Albay Aydemir de o yönde çalışmalar yapıyordu... İşte bütün bu gelişmeler 22
Şubat'ı doğurmuştu...
22 Şubat'tan
sonra emekli listeleri hazırlanmıştı... Kendi ismi de listenin başlarındaydı.
Millî Savunma bakanı, "Bana sormadan sağ kolumu nasıl emekli edersiniz?.." diye
çıkışınca, emeklilik listesinden, sürgün listesine alınmıştı.
Afyon'da
sürgündeydi ama aklı Ankara'daydı... 22 Şubatçılara yapılan haksızlık olduğu
gibi, sonrasında yapılan suçlamalar kabul edilir gibi değildi...
Sürgüne
gönderilişinden üç ay kadar sonra, 16 mayıs 1962'de kendi inisiyatifiyle, kaçak
bir arabayla Ankara'ya, arkadaşlarıyla konuşmaya gelmişti. CKMP il başkanı, onun
amaçlarını bilerek arabasını kendisine vermişti. Ankara'da Talat Aydemir, Fethi
Gürcan ve Dündar Seyhan'la Maltepe'de bir subay arkadaşının evinde bir araya
gelmiş, önerisini açıklamıştı:
"22 Şubat'ta
eksik kalan işinizi tamamlayın. Bir hareket yapın,işe el koyun..."
Önerisinin
gerekçesi de vardı. Onlar lükse, şatafata, israfa izin vermezlerdi. Devlet malı
yiyeni domuz olarak kabul ederlerdi. Oysaki, onlardan kurtulur kurtulmaz,
Genelkurmay başkanı ve bütün kuvvet komutanları eşlerini almışlar, Paris'e
gitmişlerdi. Paris’ten pikaplar dolusu mal aldıkları haberi de çoktan Ankara'ya
ulaşmıştı...
"Şimdi
Genelkurmay başkanı da, bütün kuvvet komutanlar1 da yurtdışında... Bütün
hudutları kapatın. Eski adamınız olan Genelkurmay ikinci başkanını da tevkif
edin. Bir deklarasyonla işi bitirin."
Önerisini
açıkladığı 22 Şubat emeklilerinin tümü birden Fethi Gürcan'a bakmışlardı. Çünkü,
kıtaları harekete geçirebilecek eylem lideri oydu... .
Yarbay Talat
Turhan, Fethi Gürcan'ın saatine bakışını izledi. Fethi Gürcan, başını kaldırdı,
"Geç oldu" dedi, "bu saatte kıtaları toplayamam..."
Yarbay
Talat, bu görüşmeden sonra bir hareket olacak mı diye beklemiş ama sonuç
çıkmamıştı.
Afyon'da
kendi aralarında örgütlenen genç subayların 22 Şubatçıların sempatizanları
olduğunu biliyordu. Üstelik genç subaylar kendisini de dışlamıyorlar, yakın
davranıyorlardı. Gençler, hazırladıkları, "Genç Kemalistler Ordusu Bildirisi"ni
de kendisine getirmişlerdi. Yapacağı iki şey vardı. Ya onları ihbar etmek ya da
örgütlenmelerinde serbest bırakmak... İkincisini yaptı...
Aylar aylara
ekleniyor, bu süreçte Ankara'da neler olup bittiğini yakından izliyordu. Bu kez
fikirleri değişmişti... 16 mart 1963 gecesi yeniden kaçak olarak Ankara'ya
gelmişti. Herkes diken üzerindeydi ve güvensizlik öylesine kol geziyordu ki,
onlarla bir evde buluşmayı göze alamamıştı... Bir araba içinde, artık
örgütlenmiş olan ve her an harekete geçmesi beklenen ekiple bir araya geldi.
Arabada, Albay Aydemir, Fethi Gürcan ile 22 Şubatçıların İstanbul kanadından
Cevat Kırca vardı...
Bu kez
mesajı bir yıl öncesinden çok farklıydı... Batı Anadolu'da oluşan havadan
bahsediyor ve şöyle diyordu:
"Güç sizin
elinizde ama şartlar erken... Gerekli şartlar oluşmadı. Biraz bekleyin. Gücümüzü
tam toplayalım."
Albay, onun
bu saptamasına sıcak bakmamış, onu okşayarak, "Sen dert etme bu işleri, git
'Garp Cephesi komutanı' ol" demişti.
Yarbay
Talat, adaşı albayın bu ifadesinin çok da hoş bir anlama gelmediğini biliyordu.
Yine de, bu görüşmenin ardından, fikir karargâhında yer alan bir başka emekli
subaya gitti... Bilmediği bir şey daha vardı ki, yakın arkadaşı Fethi Gürcan,
görüşmeye gittiği kişiye kuşkulu bakıyordu.
Düşüncelerini ona da açıkladı:
"Eğer bir
darbeye giderseniz başarılı olmaz. Bir potansiyeli deşarj edersiniz. Fethi'ye
söyleyin... Gelin, bir ay daha düşünün..."
Bu buluşma
da, Albay Aydemir'in kulağına gitmişti...
Ankara'daki
görüşmelerinin ardından İstanbul'a giden ve örgütün İstanbul temsilcilerinden
Osman Deniz'le görüşen Yarbay Talat Turhan, ona da görüşmelerini aktarmıştı.
İçi içine
sığmıyor, Albay Aydemir'i hareketten vazgeçirmenin yollarını arıyordu. Eşi,
Talat Aydemir'in eşi Şadan Hanım'la yakın dosttu.. Şadan Hanım'ın albay üzerinde
etkili olduğunu düşünüyordu.
Kendi eşi de
havayı kokluyor, olayları kendisiyle birlikte yakından izliyordu. Sonunda ona,
"Kalk git, Şadan Hanım'ın misafiri ol Ne oluyor, ne bitiyor söyle..." dedi.
Eşi, 20
martta, on iki gün kalmak üzere Talat Aydemir'in evinde, Şadan Hanım'ın konuğu
olmuştu... Eşi ihtilal liderinin evinde konuk olduğu süreçte, 31 mart 1963'te
ihtilal yapılması kararı alınmış, sonra vazgeçilmişti... 1 nisan 1963'te evine
dönen eşinin ise bunlardan haberi yoktu... Hiçbir şey yapamamıştı...
Ama Talat
Turhan vazgeçmiyordu... 10 nisanda İzmir'e gitti ve Talat Aydemir'in oğlu
Metin'i buldu.
"Metin...
Babanın, 'bizim adamımız' dediği kişilerin bir etkinliği yok. Bir harekete
kalkışırsa sonuç alamaz. Babanın üzerindeki etkini kullan."
Aslında, o
ekip içindeki en yakın arkadaşı Fethi'ydi ama o kendisiyle diyalog içinde
değildi. Bu kopuşun nedeninin, arkadaşını emniyete almak mı, yoksa girişeceği
hareketi emniyete almak için mi olduğunu ise bilmiyordu.
O sırada
İzmir'de bir ameliyat oldu. O ameliyatlıyken, genç subayların hazırladığı
bildiri ele geçirilmiş, genç subaylarla birlikte kendisi hakkında da tutuklama
kararı çıkmıştı... 19 nisanda İzmir'den alınmış, Ankara'ya getirilmişti. Merkez
komutan yardımcısının odasında özel şartlar içinde gözaltına alınmıştı. O
gözaltındayken, mayıs ayının başlarına denk gelen Kurban Bayramı'nda Talat
Aydemir ile Fethi Gürcan'ın, Ankara'da bir arkadaşının evinde kalan eşini
ziyarete gittiklerini, ona moral verdiklerini de öğrenmişti.
Bir aylık
sürenin sonunda, 20 mayıs akşamı, bir arkadaşı kanalıyla, davayla ilgili
soruşturmaya gerek olmadığı ve ertesi gün tahliye edileceği haberini almıştı.
Ancak serbest bırakılacağı gün, 20/21 Mayıs Olayları patlak verince, yaşamı
altüst olmuştu. Sıkıyönetim ilan edilmiş, Ankara komutanlığına da, 21 Ekim
Müdahale Protokolü'ne imza koyup bir gün sonra vazgeçen, ardından da, aynı
protokole imza koyanların karşısında yer alan Orgeneral Cemal Tural
getirilmişti. Cemal Tural, "Bunlar da 21 Mayısçılarla birlikte hareket
etmişlerdir. Davaları birleştirin" emri verince, Mamak Askerî Cezaevi'ne
alınmıştı. Oraya geldiğinde, kendisiyle birlikte dokuz kişinin Genç Kemalistler
Ordusu davası nedeniyle tutuklandığını öğrendi.20/21 Mayıs olayının sanıkları
ise ancak bir hafta sonra Mamak Cezaevi'ne gelmişlerdi. Çünkü o süreçte sorguda
birbirlerinden ayrı tutulmuşlardı.
B 33 IHTILALIN SUVARISI 22 Şubatçılar