ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | İHTİLALİN SÜVARİSİ
33
Albay Aydemir, elindeki bildiriyi bir kez daha gözden geçirdi... Birazdan gazeteciler geleceklerdi...
Evinde kendisiyle birlikte gazetecileri bekleyen arkadaşlarıyla sohbet ederken, küçük boşluklardan yararlanarak, son günleri değerlendiriyordu. Onlar kendilerine isim koymadan, isimleri konulmuştu. Artık "22 Şubatçılar" olarak anılıyorlardı. Kamuoyunun ilgisi üzerlerindeydi... Üstelik dış basın da onlardan söz ediyordu. Bir yanda başbakanın tahrik edici konuşmaları, öte yanda bürokratlardan üniversite öğretim üyelerine, gazete sahipleri ve yazarlarına, farklı partilerden kimi siyasetçilere kadar geniş bir yelpazenin ilgisi onları bir örgütlenmeye itiyordu. Başlangıç noktaları, 22 Şubat'ta emekliliklerini hak etmedikleri halde ordudan atılarak gelirsiz kalan genç subaylar için bir yardım sandığı oluşturmaktı. Ama bunun anlamının daha derin olduğunu hepsi biliyorlardı. 22 Şubat'ta emekli edilenler bir seçim yapmışlar, idare heyetini belirlemişlerdi. Onun muhalefetine karşın, idare heyetine seçilen kimi üyeler kendi aralarında bir seçim yaparak lider belirlenmesi konusunda ısrar etmişti. İlgi, liderlik çekişmesini de beraberinde getiriyordu... Aralarında On Dörtlere sempati duyan isimlerin olduğu apaçık ortadaydı. Belki CHP'yle temasta olanlar da vardı. Sonuçta, idare heyeti, kendi arasında yaptığı seçimde lider olarak kendisini değil, bir başkasını seçti.
İdare heyetinde yer alan Fethi Gürcan, seçim sonuçlarına restini çekmiş, "22 Şubat'ın doğal lideri Talat Aydemir'dir. Gençler böyle bir seçimi kabul etmez!" demişti.
Kendisi de, seçilen lidere, bu kadroda görev alamayacağını söylemişti ve ertesi gün yapılan toplantıya katılmamıştı. Orada, Fethi Gürcan, "Ben size söylemiştim. Bu hatayı düzeltmemiz lazım" diye çıkışmış ve kendisinin katılmadığı toplantıda liderliği kabul edilmişti.
Albay Aydemir, arkadaşlarını gözleriyle taradı. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, af tartışmaları nedeniyle istifa eden İsmet İnönü'ye yeniden hükümet kurma görevini vermiş, İnönü, üç hafta süren görüşmelerde sonuç alamamış, görevi cumhurbaşkanına iade etmişti. Hükümet kurma çalışmaları krize dönüşünce, parti liderleriyle bir toplantı yapan cumhurbaşkanı "Tehlikeli günlere gidiyoruz" açıklamasıyla birlikte, görevi yeniden İsmet İnönü'ye vermişti... Bunun üzerine yeni hükümet CHP YTP, CKMP ve bağımsızların katılımıyla dört gün içinde kurulmuştu...
İnönü tam hükümeti kurup rahat edecekken, 5 temmuz 1962'de, gazeteci Ergin Konuksever, 21 Ekim 1961 İhtilal Protokolü'nü açıklamıştı. Protokolün umulmayan bir zamanda ortaya çıkması, başta komutanlar olmak üzere pek çok kişiyi telaşa düşürmüş, hemen ardından 22 Şubatçıların ikinci bir ihtilal yapacağı söylentileri yayılmıştı... Aynı gün, Meclis'teki hükümet programının görüşmeleri sırasında ise milletvekilleri gırtlak gırtlağa kavgaya girişmişlerdi. İnönü başkanlığındaki hükümete karşı olduğu için kısa bir süre önce CKMP'den istifa ederek MP'yi kuran Osman Bölükbaşı, CHP'lilere, "Silahların gölgesi altında iktidara gelmek istiyorsunuz" deyince kıyamet kopmuştu.
21 Ekim Protokolü'nün açıklanmasından yalnızca iki gün sonra, Başbakan İnönü'nün kurduğu hükümet Meclis'ten güvenoyu almıştı. İnönü'nün oylamanın ardından yaptığı konuşmanın hedefi ise 22 Şubatçılardı... Başbakan İnönü 22 Şubatçıların bütün ilişkilerini izletiyordu. İstihbarat görevlileri, emekli subayların evlerinin önünde kamp kurmuştu. İstihbaratçıların ağlarına takılan bir gelişme, On Dörtlerin yurda dönen ilk temsilcilerinin 22 Şubatçılarla görüşmesiydi. 21 Ekim Protokolü'nün açıklanması da yeterince canını sıkmıştı.
Albay, Başbakan İnönü'nün güven oylamasının ardından yaptığı konuşmanın metnine göz gezdirerek, altını çizdiği yerleri yemden okudu:
"Ordu içinde bir avuç demokratik nizam aleyhtarı, 22 Şubat’ta vahim bir tecrübeye teşebbüs etmişlerdir. Ordunun kendisi hemen bütünlüğüyle sergüzeştçileri reddetmiştir.
Memlekete hesapsız zararlar vermiş olan 22/23 Şubat itaatsizliği, şimdi ordu içinde bir nifak yaratmak ve Büyük Millet Meclisi’nin orduya olan güvenini sarsmak için bir vesile olarak istismar edilmek isteniyor. Buna alet olanlar iyi niyetten mahrum olanlardır. Vesika diye neşrolunan yazılar, Büyük Millet Meclisi'nin bildiği, tahmin ettiği ve nihayet bir ihtilal rejiminin demokratik rejime intikali esnasında tedavi tedbirlerine bağlı hadiselerdir. Büyük Meclis'in açılıp açılmayacağının münakaşa edildiği günlerde, ordu ile bütün siyasî partiler arasında vuku bulan temaslar, neticeleri ve demokratik rejimin nihayet kurulmasının başlangıç evresi, yüksek heyetinizin meçhulü değildir. Bugün vesika diye neşrolunan yazılar..."
Kapı zilinin çalmasıyla birlikte yerinden kalktı... Evine konuk ettiği gazetecilere, Başbakan İnönü'nün Meclis konuşmasına yanıt olarak hazırladıkları bildiriyi 22 Şubatçılar adına okudu:
"Bir hususu açıkça beyan etmek isteriz ki, İnönü'nün ismi zekâsından büyüktür. Bu zaviyeden tetkik edilince, Atatürk'ün dehasının stratejik yaratıcılığından sonraki reformlardan mahrum statik devrenin asıl sebebi anlaşılacaktır. İnönü tükenmiştir..."
Gazetecilerin gözleri büyümüştü. Albay, aslında kendisinin kaleme almadığı, bir gün yollarının ayrılacağını hissetse de, bu hislerini yanıltacaklarını ümit ettiği arkadaşlarının hazırladığı, ama hiçbir ikilem göstermeden sahip çıktığı bildiriyi okumayı sürdürüyordu:
"22 Şubat vahim bir tecrübeye teşebbüs değil, memleketin sayısız dertlerini bir tarafa iterek İnönü'nün yarattığı siyasî keşmekeşe karşı bir reaksiyondur. Demokrasinin bir türlü rayına oturtulmak istenmeyişinden ıstırap duyanların bir ikazıdır. Tahtında vatanperverane bir duygu yatmaktadır. Ordu hakkında bir hayal mahsulü olarak ifade ettiği parçalayıcı ve yıpratıcı beyanlarını, kendimizi ordudan henüz bir parça addettiğimiz şu anda şiddetle reddederiz. Ordunun partiler üstü bir görüşe sahip olduğu hakkındaki inancımızı 22 Şubat'ta ortaya koyduk. Bizlerin ağır suçlu olduğumuzu Meclis kürsüsünde söylemek hangi takibat ve mahkeme ilamına istinat etmektedir? Olay mahkemeye intikal etmiş olsaydı o zaman kimin suçlu olduğu daha iyi anlaşılacaktı."
* * *
Albay, demecinin yer aldığı ve tek tek incelediği gazeteleri sehpanın üzerine dizmişti. Telefonu durmak bilmiyordu. Ardı ardına arayan gazeteciler, öğleden sonra tutuklanacağını, cezaevinde yerinin ayrıldığını söylüyorlardı.
Gerçekten de öğleden sonra savcılığa çağrıldı, hemen mahkemeye sevk edildi ve tutuklandı. Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesi ilk kez albay için işletiliyordu. Suçu, "Suç olan bir olayı övmek"ti Suç olan ise 22 Şubat Olayları'ydı. Oysaki, Meclis'ten 22 Şubat Olayları'nın suç olmadığı yönünde bir af kanunu çıkmıştı. 22 Şubat Olayları suç olmasına suçtu ama albay, İnönü'nün bu af kanununu asıl suçluları kurtarmak için çıkardığını düşünüyordu.
Kendisine haber veren gazetecilerin söyledikleri tümüyle doğru çıkmıştı. Gerçekten de, hapishanede, 22 Şubat Olayları'ndan bir ay kadar önce, içki sofrasında subaylara ve ailelerine küfreden, bu nedenle de AP'den ihraç edilip, dokunulmazlığı kaldırılan milletvekilinin yanındaki ranzada yatmıştı.
Dokuz gün süren bu maceranın ardından, tutuksuz yargılanmak üzere kefaletle serbest bırakılmıştı. Yoğun bir ilgi altında hapse girip, yoğun bir ilgi altında tahliye olan albay, gazetecilere, "Türkiye'de ezelden beri ıstırabını duyduğumuz zihniyetlerde henüz bir değişiklik olmamış" demekle yetinmişti.
* * *
Albay saatine baktı, tren Ankara'ya ulaşmak üzereydi... İstanbul gezisi umduğundan da iyi geçmişti... Cezaevinden çıktıktan sonra birkaç arkadaşıyla birlikte trenle İstanbul'a gitmiş, bütün gazeteleri dolaşmış, üniversiteleri de unutmamıştı. Amacı, 22 Şubatçıları ön plana çıkarmaktı. On Dörtlerin, 22 Şubatçılar hakkında bir fikirleri olmadığı, kaba kuvvete dayandıkları yönündeki propagandalarına karşılık vermeyi hedeflemiş, görüşmelerinde, bir süre önce hazırladıkları "Kemalizm Doktrini"ni anlatmıştı. Bu gezisi gazetelerde geniş yer bulmuştu. Ona göre, Türkiye'de şahıs ve zümrelerin çıkar hâkimiyetleri vardı ve yapılması gereken ilk iş reformların gerçekleştirilmesiydi.
Dönmeden önce kendisine, işçi hakları konusundaki görüşlerini soran gazeteciye, "Teşri ve icra organlarında fiilen işçiyi temsil eden uzuvların da bulunmasını prensip olarak kabul ediyoruz” demişti.
"Toprak işçisi ve sanayi işçisi arasında fark gözetiyor musunuz?”
"Süratle kalkınmanın toprak reformuna bağlı olduğuna inanıyoruz. Bu reformun realist bir görüşle süratle tatbikinde azimli ve kararlı olunmalıdır... İşçinin olduğu gibi çiftçinin de temsilciliğini uygun görmekteyiz."
"'Faşizmin olduğu yerde ben yokum' dediğiniz doğru mudur?"
"Evet."
34
"Gitsin, herkes gitsin" diye geçirdi içinden Gülderen, "Herkes gitsin, babam bize kalsın..." Oysaki bir dolup bir boşalıyordu evleri... Genç subaylar, Harbiyeliler, 22 Şubatçılar... Babasıyla yalnız kalıp da, başını omzuna koyamıyordu bir türlü... Akşamları Kızılay'a yaptıkları gezintileri, Goralı'dan aldıkları sosisli sandviçleri, bir sinemada hayallere dalmayı özlüyordu...
Bir keresinde özenip makyaj yapmak istemişti... Tam tek gözünü boyamıştı ki babası gelmiş, onu bir gözü boyalı, bir gözü boyasız görmüştü... Kendisine gülümsemiş, "Git bir makyaj yap da gel, sana çok yakışacak" demişti... Tabiî, anneannesi, "Ne yapıyorsun Fethi, çocuklar böyle mi eğitilir?" diye araya girmişti ama olsun...
Birinde de yolda yürürlerken, annesi ile babası gülüşmeye başlamışlardı. Meğerse, karşıdan gelen şehla bir adamın kendisine baktığını anlayan babası, Esma'yı dürterek uyarmış, sonra da gözünü şehlalaştırıp adama dikmişti. Adam bunun üzerine hızla onlardan uzaklaşınca, Esma kahkahalarla gülmeye başlamış, Fethi de ona katılmıştı...
Gülderen, salona girip de konuklara kahvelerini nasıl alacaklarını sorduğunda, gülümsemesinin izi dudaklarındaydı. Erol Dinçer, kahvesini "köpüklü" ısmarlayınca, damarındaki asi kan harekete geçti. Ne zaman kahveyi istediği gibi köpüklü yapamasa, Mustafa Dayı'sı tatlı sert bakışlarını şöyle bir fırlatır, "Bir kahve yapmayı öğrenemedin" der, Gülderen'in rengini attırırdı. Evlerine en çok giren çıkan genç 22 Şubatçılardan biri olan Erol Dinçer!in bu imasını yanına bırakmayacaktı.
Mutfağa gitti, diğer konukların kahvelerini pişirip tepsiye yerleştirdikten sonra, küçük cezveye bir kaşık karabiber atıp üzerine su doldurdu, kaynayana kadar güzelce karıştırdı, kahve fincanına boşalttı. İçinden kahkahalarla gülmek geliyordu... Karabiber bayağı köpürmüştü...
Hiçbir şey olmamış gibi kahveleri ikram etti, ama salondan çıkmadı. Erol Dinçer'in yüzünü görmek istiyordu. Olsa olsa ilk yudumda aksırır, tıksırır, gözlerinden yaş gelir, babasının yanında bir şey söyleyemezdi...
Gözlerini dikip, onu izlemeye başladı. O gerçekten de iyi pişirilmiş bir kahveyi yudumluyor gibiydi... Acaba, dalgınlıkla karabiber yerine gerçekten kahve mi koymuştu?.. Mutfağa girip, cezvenin dibinde kalan sıvıyı diline değdirdi, dili alev gibi yanmaya başladı.
Saat ilerlemiş, konuklar vedalaşmaya başlamışlardı. Erol Dinçer, çıkarken, Gülderen'e, "Eline sağlık" dedi, "yaptığın kahve öksürüğüme çok iyi geldi."
Erol Dinçer, Gülderen'den bir daha köpüklü kahve istemedi...
* * *
Fethi pencereden dışarıya baktı. İstihbaratçılar, sanki "Ben buradayım" diye bağırıyorlardı. Onları atlatması gerekiyordu... Kaç kez, birinci kattaki evinin arka balkonundan atlayıp, gideceği yere gitmiş, dönüşte, ön kapıdan, onların şaşkın bakışlarını fark etmiyormuş gibi davranıp selam vererek girmişti... Apartman kapısından çıkıp hemen karşılarındaki boş araziye, oğlu Ömer'in bisikletiyle daldığında, izini süremediklerini de deneyleriyle ispatlamıştı... Hatta, o bisiklete, üç kişi binerek uzaklaştıkları bile olmuştu...
Özel toplantılara gitmediği zamanlar ise, elini kolunu sallayarak, apartman kapısından çıkıyordu. Bir süredir, Erol Dinçer arabasını kendisine bırakmıştı. Birinde, arabayı kenara çekmiş, kendisini taksiyle takip eden sivil polisi durdurmuş, "Devletin parasına yazık etme. Boşuna taksi parası harcıyorsun" demişti, "nereye gittiğimi çok merak ediyorsan, gel seni de götüreyim."
Karşılığında, "Kusura bakmayın, bu da bizim görevimiz" yanıtını alınca, "Kolay gelsin" demiş, çekmiş gitmişti...
Aslında, devletin istihbarat birimlerinde, kendilerine de bilgi taşıyan elemanlar olduğundan, kapısının önünde bekleyenlerin adlarını, hatta geçmişlerini bile biliyordu. O gün kapısında duran adama katlanamıyordu... Hakkında edindiği bilgiler, hiç de iç açıcı değildi. İnadına onu atlatmamaya karar verdi.
Apartman kapısından çıktıktan sonra doğruca sivil polisin yanma gitti:
"Bana bak! Kim olduğunu biliyorum. Bir daha seni arkamda görürsem, ihtilali yaptıktan sonra ilk önce seni asarım!"
Ona yanıt verecek zaman bırakmamıştı... Arabaya binmiş, son hız toplantıyı yapacakları eve doğru yol almıştı ve peşinde kimse yoktu.
Toplantıya giderken, zamana sitem etmek geldi içinden... Canı istediğinde hızlı, canı istediğinde yavaş akıyor; saatleri, takvimleri kendine göre ayarlıyordu...
22 Şubat'ın üzerinden bir yıl, bir ay geçmişti... Kimi zaman koşan, kimi zaman duran, kimi zaman yalpalayan zaman... Bazen gençlikte olduğu gibi günleri hızla, yıllan ağır ağır akıtan; bazen yaşlılıkla olduğu gibi saatleri yıla çeviren zaman...
22 Şubat'tan sonraki gelişmeler onları yeni bir örgütlenmeye doğru itmişti... Bir yandan uğradıkları hakaretler karşısında kendilerini savunmak zorunda kalırken, bir yandan emekli edildikleri halde işsiz kalanlara iş bulma çabalarına girişmişlerdi. Haksızlık olarak niteledikleri emeklilik işlemi için dava açmaları da ilişkilerini güçlendirmişti. Üzerlerindeki baskı arttıkça, 22 Şubatla ilgili gerçekler de su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Bütün bunlar kamuoyunun ve özellikle aydın kesimin ilgisini üzerlerinde topluyordu.
Albay Aydemir'in İstanbul gezisi umduklarından çok fazla ilgi görmüştü. Basının bir kanadı açıktan destek veriyordu. Hatta bir yazar, albayın bakışlarını Atatürk'e benzetmişti. Onlarla tanışmak, görüşmek isteyen çevre giderek genişliyordu... Albay yalnızca Türkiye'de tanınan bir isim olmakla kalmıyor, dış basının da ilgisini çekiyordu. Onun İstanbul'da, bir gazeteye verdiği demeçte, işçi ve köylünün Meclis'te temsil edilmesi ilkesini benimsediklerini söylemesi büyük yankı uyandırmıştı...
Temmuz sonunda On Dörtler Brüksel'de bir toplantı yapmışlar ve artık bir bütün olarak hareket etmeyeceklerini ilan etmişlerdi. Alparslan Türkeş bir başka cephede, Orhan Kabibay bir başka cephedeydi... Onların dağılması kendi örgütlerini de etkilemişti. Başından beri On Dörtlerle ilişki içinde olan ve örgütün liderliğine Orhan Kabibay'ı getirmeyi planlayan arkadaşları aralarından ayrılmıştı.
Ardından, On Dörtlerden kimi isimlerin girişimiyle, parçalanmış olan ihtilalci grupları birleştirmek amacıyla gizli toplantılar düzenlenmeye başlanmıştı. Albay bu toplantılara katılmıyor, adına temsilci gönderiyordu. Toplantılara üniversite profesörleri, milletvekilleri, tabiî senatörler, emekli subaylar, gazete patronları, gazeteciler, doktorlar katılıyordu. Daha ilk toplantı, bütün ayrıntılarıyla İnönü ve komutanlara gitmişti. Bu nedenle ikinci toplantıda çözülmeler görülmüştü... Aslında kimsenin kimseye güvenmediği bu toplantılarda herkes ayrı bir telden çalıyordu.
Ekim ayı hareketli başlamıştı. Tedavi gördüğü hastaneden kaçan müebbet hapse mahkûm DP'li eski bir milletvekili Yunanistan'a sığınmış, bunun üzerine olaylar başlamıştı. Ankara'da, İnönü'nün istifa etmesini isteyen bir grup genç AP Genel Merkezi'ni taşlamış, binaya girmiş, AP yöneticileri kaçmışlardı. AP'den misilleme ise altı gün sonra gelmişti. 7 ekimde AP olayı mitinglerle protesto ederken, 9 ekimde gençler İstanbul'da Taksim'e yürüyerek "Af yok!" diye bağırıyorlardı. Siyasî affın ilk kademesi Meclis'te kabul edilmiş, Celal Bayar'ın tutuklu bulunduğu Kayseri Cezaevi'nde sevinç yaşanmıştı. Protesto gösterilerinde, MDO (Millî Devrim Ordusu) ve benzeri rumuzlarla dağıtılan bildiriler ise dikkat çekiyordu. Bildirilerde af isteyenlere tehditler savruluyordu. Albay, ekim sonunda MDO'yla ilişkileri bulunmadığını açıklamak zorunda kalmıştı.
22 Şubat hareketinin iki havacı tabiî senatör tarafından çıkarıldığı kulaktan kulağa yayılıyordu... Artık gözler havacılar cuntasındaydı... 1962 yılının sonunda bir başka olay patlak vermişti. Aralık ayında, on bir hava subayının emeklilikleri, gözleri havacılara çevirmişti. Tabiî senatörlerle bağlantılı çalışan havacı albayların ihtilal planları hazırlıkları içinde oldukları gizli tutulmaya çalışılıyordu. Konu Meclis'e taşınmıştı... Başbakan İnönü, 22 Şubat'ı birlikte bastırdığı havacıları harcamak istemiyor, olayı kü-çük göstermeye çalışıyordu. Ancak tasfiyeye tepki gösteren tabiî senatörler ile tasfiyeyi isteyen Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel arasındaki gerilim artmış, karşılıklı verilen demeçler, olayın küçük olmadığını gözler önüne sermişti.
22 Şubatçılara istihbarat yağıyordu. İstihbaratlara göre, ortalığa tehdit saçan MDO, aslında havacılar cuntasını kanatları altına alan tabiî senatörden kaynaklanıyordu.
Büyük tartışmalar sırasında, CHP'li bir devlet bakanı, Meclis'te, "Kimdir MDO?" diye soran bir milletvekiline, "Kim oldukları söylesem, ayağa kalkarsınız ya da dudaklarınız uçuklar" yanıtını vermişti.
Bu olayların hemen ardından CHP'den dört politikacı, üstü kapalı olarak bazı ihtilal örgütleriyle ilişki kurdukları gerekçesiyle disiplin kuruluna verilmiş ve partiden ihraç edilmişlerdi. Başbakan İnönü'yü rahatsız eden, ihracını istediği isimlerin, On Dörtlerin bazı üyelerinin öncülüğünde düzenlenen koordinasyon toplantılarına katılmalarıydı ama bu açıkça söylenmiyordu.
İhtilal söylentilerinin ardı arkası kesilmiyor, ordudaki tasfiye hareketi kademeli bir şekilde sürüyordu.
Albay, bir siyasî parti kurmaları yönündeki önerilere, "Bizler ihtilalci olarak tanınıyoruz. Siyasî parti kurarsak şansımız olmaz" yanıtım veriyordu.
O da albayı destekliyordu:
"Seçim sandıklarında halk aldatılıyor. Türkiye'de bir sınıf çatışması yok. Çünkü sermaye kesimi, emekçileri afyonlayarak uyuşturuyor. Sandıktan çıkan sonuç millî iradenin temsilcisi olamaz. Devrimci güçler bu sistem içinde asla iktidara gelemeyecekler. Geriye bir tek yol kalıyor: ihtilal!"
22 Şubat'ın üzerinden bir yıl geçmeden yeniden ihtilale karar vermişler, hazırlıklarına başlamışlardı.
Onun görevi, ordu içindeki birlikleri ihtilale örgütlemekti. Türkeşçi kesim, genç subaylar arasına Turancı fikirler yayıyordu. Bunu önlemek için ilk iş olarak, hazırladıkları Kemalizm Doktrini'ni dağıtmaya başlamışlardı.
Maliye Bakanlığı'nın müfettiş kadrosunda görev yapmak onun ekmeğine yağ sürüyordu. Bu yolla bütün yurdu dolaşabiliyor, örgütü hızla genişletiyordu. Altı ay gibi kısa bir sürede çengel operasyonu tamamlanmıştı.
Ankara'da toplanan kursiyer subaylar her fırsatta evine koşuyorlardı. Ankara'ya Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden gelen ve ihtilalde görev almayı kabul eden subayların da elleri tetikteydi.
O gün, örgütün Ankara'daki yedi kişilik kurmay heyeti harekâttan önce son kez bir araya gelecekler, 31 mart 1963 tarihli ihtilalin biletini keseceklerdi.
Önlerinde yalnızca üç günleri vardı.
Toplantıda, önce son haftanın olayları tartışıldı.
Kayseri Cezaevi'nde rahatsızlanan Celal Bayar, tedavisinin Ankara'da yapılması amacıyla 22 martta tahliye edilmişti. Ankara ya gelişinde AP'lilerce büyük sevgi gösterileriyle karşılanan eski cumhurbaşkanının, DP'yi öven açıklamalar yapması siyasî ortamda ani bir gerilime yol açmıştı. 24 martta AP Genel Merkezi önündeki protestolar sırasında, iki grup çatışmış, ikisi polis yirmialtı kişi yaralanmıştı. 26 martta İstanbul'da düzenlenen mitingde de karşıt gruplar çatışmış, bir gün sonra, AP Genel Merkezi önünde çıkan yeni çatışmada parti binası tahrip edilmişti. Albay, bu olaylar sırasında kendilerinden destek isteyenleri reddetmişti.
Kurmaylardan biri, "Celal Bayar'ın tahliyesine neden olan adlî tıp raporu bugün incelemeye alınmış" dedi.
Albay, olayla ilgili değerlendirmesini arkadaşlarına aktardı:
"Celal Bayar'ın tahliyesinde çıkarılan olaylar, AP'nin büyümesinden telaşlananların, zinde güçleri CHP'nin gerisine takmak için düzenledikleri bir oyun. Hazırlayıcıları ise kim olduklarını çok iyi bildiğimiz MDO'cular... Ve tabiî yine çok iyi tanıdığımız kimi tabiî senatörler. Amaçları, hem muhalefete göz dağı vermek, hem de yine CHP adına bir ordu müdahalesine davetiye çıkarmak. Olaylar sırasında, MDO'cu subayların, sivil ya da üniformalı olarak sokak olaylarına katılmaları halkın gözünde orduyu zedeledi. Ankara'daki göstericiler aslında üniversite gençliğini temsil etmiyordu. İki taraf arasında şiddetli olaylar çıktı. İstanbul'da ise üniversite gençliği olayı kavramıştı. Orada hedef AP binaları olmamış, ilerici kuvvetler ile gerici kuvvetlerin çarpışması şeklinde cereyan etmiştir."
Albay, vatandaşların hükümete ve partilere güveni kalmadığını, ihtilal için şartların oluştuğunu, hazırlıkların tamamlandığını, kendilerine bağlı birliklerin emir beklediğini söyledi. Ardından söz alan Fethi Gürcan, albayı destekledi:
"Genç subaylar ve Harbiyeliler sabırsızlanıyorlar. Ankara ve İstanbul'daki kursiyer subaylar ihtilalde görev alacaklar. Kurs bitmeden, bu arkadaşlar Anadolu'ya dağılmadan önce işi bitirmemiz gerekiyor."
31 martı 1 nisana bağlayan gece harekete geçilmesi, diğer kurmaylarca da desteklendi. Harekât planı bütün ayrıntılarıyla ortaya dökülmüştü. Karar alınmış, takvim işlemeye başlamıştı.
Tam dağılacakları sırada kurmay heyetten bir emekli yarbay, Yan kuvvetlerin desteğini sağlamadan yapılacak bir ihtilal başarıya ulaşamayacak, koşullar henüz oluşmadı. Onların desteğini almak zorundayız" dedi. Herkes olduğu yere çakılmıştı.
Fethi, sert bir ifadeyle, "Daha yeni karar aldık, ne çabuk fikir değiştirdiniz ?" diye sordu. "Yan güçler diye tutturdunuz, hepsiyle de görüşüldü... Hiçbir sonuç almadığımız gibi bundan sonra da bir sonuç çıkmayacak. Türkeşçi grup ihtilal yapamaz. Böyle bir karar alacak güçleri de yok. Fikirlerimiz de, yöntemlerimiz de aynı değil!"
Sonra örgütün diğer önde gelenlerine döndü:
"Ben arkadaşlarımı bu işler için hazırladım. 31 mart gecesi ihtilal yapılmalı. Cesareti olmayanlar gelmesin. Ben arkadaşlarımı yalnız bırakmam!"
Fakat ona Albay Aydemir ve bir arkadaşı dışında destek çıkan yoktu. Ayağa fırlayıp, "Ne oldu arkadaşlar, dilinizi mi yuttunuz?.." diye bağırdı. "Biraz evvel konuşanlar sizler değil miydiniz? Bu hareket 31 martta yapılmazsa, ta doğudan getirdiğim ve şimdi öbek öbek evlerinde oturan arkadaşlarımı nasıl dağıtacağım ?"
Fethi, yan kuvvetlerle görüşme ısrarının altında yatan nedenin, ihtilal fikrinden caymak için bir gerekçe, bir oyalama taktiği olduğunu düşünüyordu.
"İş tavsıyor" dedi Fethi Gürcan, "bu tarihten sonra kursiyer subaylar görev yerlerine dönecekler. Ondan sonra ben de yokum!"
"Yan kuvvetlerle yarın görüşelim" ısrarları karşısında albay, önlerinde üç gün olduğunu söyleyerek, bunun için görevlendirme yaptı.
Fethi, çıkışta, kararından son anda dönen yarbaya, "Kurmaylar önden buyursun" diye alayla yol verdi.
* * *
Biraz uyuyup dinlenmek için yatağa uzandı... Kendisini iyi hissetmiyordu ve sinirleri bozuktu. 28 martta yapılan toplantıdan, Albay Aydemirle birlikte çıkmışlar, diğerleri karşı çıksa da hazırlıklarını bozmamak ve kararlarından vazgeçmemek konusunda anlaşmışlardı. Ancak 30 mart gecesi, harekâtın hükümete duyurulduğunu haber almışlardı. Fethi'nin kuşkuları, ihtilal kararından son anda dönen arkadaşında toplanıyordu. Aslında onunla ilgili kuşkularını albayla daha önce de paylaşmıştı. Acaba istihbaratla ortak çalışıyor olmaz mıydı?
Ona göre, harekât gününün hükümete duyurulması da önemli değildi. Yeterince güçlüydüler ve karşılarına çıkacak güç yoktu. Ama albayın başka kuşkuları da vardı ve 31 mart günü, Öğle saatinde hareketi durdurdu.
Acilen kıtalar aranmalı, harekâttan vazgeçildiği bildirilmeliydi. Bu işi de üstlenenler vardı. Ancak, İstanbul'da denizcilere ulaşmak, telefon yakınlığında değildi.
Düşünceleri, salondan gelen sesle dağıldı. Ömer ve Öner birbirlerine avaz avaz bağırıyorlardı:
"Eşşoğlu eşşek !”
"Sensin eşşoğlu eşşek!"
Yorganı başına çekti... Bir türlü uykuya dalamıyordu...
31 mart gecesi, Ankara'da bütün elektrikler kesilmişti... Bu radyonun da yayın yapamayacağı anlamına geliyordu. Genelkurmay bir gece önceden bazı kıtaları alarma geçirmiş, savunma önlemlerini almıştı. 31 mart gecesi Genelkurmay Kışla Komutanlığı'ndaki genç subaylar karargâhtan uzaklaştırılmışlardı. Harekâtın sızdırıldığı açık seçik ortadaydı...
Haberleşmede yaşanan kopukluk ise büyük bir gafa yol açmıştı. Karar değişikliğini bilmeyen Deniz Harp Okulu'ndan bir grup teğmen harekete geçmiş, 1 nisan sabahı beş deniz subayı tutuklanmıştı.
Bu adamlarla bir daha iş yapılmazdı. Zaten albaya da aynen öyle söylemiş, artık harekâtın içinde görev almayacağını bildirmişti.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, son zamanlarda gelen haberler de canını sıkmaya başlamıştı. 22 Şubatçıların, bazı oyunlara getirilerek, cezaevine konacakları ya da öldürülecekleri söyleniyordu. Bu senaryolardan birine göre, evlerine ya da ceplerine yasadışı bildiriler konacak, suçlu durumuna düşürülerek tutuklanacaklardı. Bir başka senaryoya göre, Harbiye'ye götürülerek kurşuna dizilecekler, sonra da, "Harbiye'yi kışkırtmak için gelmişti, nöbetçiler tarafından vuruldu" diyeceklerdi...
31 mart günü harekete geçeceklerinin duyulması üzerine, tabancasını sarıp sarmalamış, büyük oğlu Ömer'e vermişti. Ömer, babasının verdiği adreste, onun emekli subay arkadaşını bulmuş ve tabancayı teslim etmişti. Bu kez de kendisini çok savunmasız hissettiğinden huzursuz olmuştu. Herhangi bir durumda çaresiz kalmamak için, kapının arkasına bir keser yerleştirmişti. Ömer'in onu kaygılı bakışlarla izlediğinin ise farkında değildi.
Başının altındaki yastığı düzeltti, huzursuz da olsa uykuya dalmak üzereydi...
"Eşşoğlu eşşek!"
"Sensin eşşoğlu eşşek!"
Yataktan sıçradı, kalkıp hızla salonun kapısına gitti. "Bana bakın" dedi... Öner ile Ömer seslerini kesip, kapının önünde pijamalarıyla dikilen babalarına baktılar..
"Boşuna kavga etmeyin! İkiniz de eşşoğlu eşşeksiniz!"
* * *
Mustafa Türker, kız kardeşinin evinden çıkarken düşünceliydi. Esma için de, Fethi için de kaygılanıyordu. 31 marttan sonra sinirleri bozulan Fethi'nin hep yanında olmuştu. Onun, "Ben artık yokum" deyip çekilmesinden birkaç gün sonra Albay Aydemir devreye girmişti. Beklenmedik ziyaret, kendisinin de kız kardeşinin evinde bulunduğu sırada gerçekleşmişti. Albay, her zamanki gibi kibar ve centilmendi... Kendisine büyük saygı göstermiş, Fethi'nin gönlünü almaya çalışmıştı. "Bu adamlarla birlikte yola çıkılmaz. İhtilal kararlı ve güvenilir kadrolarla yapılır. Davaya inanan insanlarla yapılır" diyen Fethi'ye, "Tarihi ikimiz belirleyeceğiz. Harekâtın güvenliği için son noktaya kadar tarihi söylemeyeceğiz. Bu şartla isteyen bizimle birlikte hareket eder" demiş, sonunda onu ikna etmişti.
* * *
Mustafa Türker, Fethi'nin karar değiştirmesinde albaya olan vefa borcunun etkili olduğunu düşünürken, Fethi'nin kanında ihtilal ateşi yanıyordu bile... Zaten hiç sönmemişti ki... Ona, "ben yokum" dedirten tek neden, birlikte hareket ettikleri arkadaşlarının tavırlarından kaynaklanıyordu. Ama artık verdiği sözden geri dönemezdi. 21 ekim 1961'de, 9 şubat 1962'de protokollere imza atan generallerin yaptıklarını yapmayacaktı. Gerçi kendileri onlar gibi ihtilal yeminleri etmemiş, protokoller imzalamamışlardı ama kendilerine bağlı genç bir kitleye ihtilal vaat etmişlerdi.
Nisan ayının ortalarına doğru, hem Türkeş'le hem de artık birlikte hareket eden havacı On Birler ve Orhan Kabibay ekibiyle görüşmüşlerdi... Albay, arkadaşlarının önerilerini kulak arkası etmiyordu ama temaslardan sonuç alınacağına da inanmıyordu.
Eski arkadaşı Türkeş'le baş başa görüşmek istemişti. Albay, daha sonra görüşmeyi ona olduğu gibi anlatmıştı. Türkeş'e, "Temas ettiğiniz kişiler ve verdiğiniz beyanlar nedeniyle CHP'nin karşısında bir siyasî parti üyesi gibi görünüyorsunuz. Basında, orduda, üniversitede, aydın kesimde ırkçı ve Turancı tanınıyorsunuz. Biz gerici tabana basmak istemiyoruz. İlk önce Atatürkçü olduğunuzu deklare edin" demişti. Türkeş ise bütün bunların kendilerini çekemeyenlerin uydurmaları olduğunu söyleyip, doğrudan birleşme konusunu gündeme getirerek albayı şaşırtmıştı:
"Ben dünya çapında bir liderim. Bütün 22 Şubatçılar da benim liderliğimi kabul ederlerse birleşebiliriz."
Albay, görüşmeyi noktalayacak yanıtı vermekte gecikmemişti:
“Böyle bir şey imkan dâhilinde bile değil. Birleştiğimiz, liderliğinizi kabul ettiğimiz takdirde otomatikman biz de bu cepheye kaymış oluruz. Konuşmamız bitmiştir."
Havacı On Birler ve Orhan Kabibay grubuyla yapılan görüşme de olumsuz sonuçlanmıştı.
Albayın görüştüğü siyasetçiler, ordudaki önemli isimlerin, hareketi başladıktan sonra destekleyeceklerini söylemişlerdi. Örgütün İstanbul ayağındaki arkadaşlarından da Hava Kuvvetlerinden önemli destek alındığı garantisi gelmişti.
22 Şubat'a kadar birlikte hareket ettikleri üst rütbeli kimi subayların kendilerine ilgilerinin sürdüğü istihbaratı üzerine bu kişilerle de temaslara başlamışlardı.
Bu arada, ihtilal örgütü, gün ve saat belirleme yetkisini albaya bırakmıştı.
Zaman aleyhlerine işliyordu. Kimse boş durmuyor, ihtilal söylentileri birbirini kovalıyordu, ilişkilerini kopardıkları yan güçler, 22 Şubatçılar için, solcularla temasta oldukları, Yön gazetesi okuyup, komünist görüşü benimsedikleri yönünde haberler yayıyorlardı. 22 Şubat olayı da, aleyhte propaganda için en iyi malzeme olmuştu. Albay, her gittiği yerde 22 Şubat'ta işi neden bitirmediği sorusuyla karşılaşıyordu...
Bütün bunların ardından, Başbakan İnönü, Meclis grubunda yaptığı konuşmada, üç gün içinde çok vahim haller olabileceğini söylemişti. Komutanlar Konya'da toplanmışlardı. Bu haber de, komuta kademesinin hiyerarşik bir ihtilal yapacağı yönündeki kaygılarını artırmıştı. Daha önce hiyerarşik ihtilal isteyen 22 Şubatçılar, artık bunu ülke için tehlikeli buluyorlardı. Böyle bir durum büyük bir çatışmaya yol açar ve oluk oluk kan akardı.
Albay da, Fethi de yol ayrımındaydılar. Harp Okulu bir süre sonra tatile girecek ve öğrenciler dağılacaklardı. Ya bir an önce harekete geçecek ya da tümüyle vazgeçeceklerdi. Ve tarihi belirlemişlerdi... 20/21 mayıs 1963...
Bu kararın ardından, fikir karargâhı ve görev alacak birliklere sürekli bütün bilgiler ulaştırılmış, her türlü hazırlık yapılmıştı. Yalnızca ihtilal tarihi gizli tutuluyordu.
Harbiyeli üç öğrenci ise, hedef saptırmak amacıyla, ankesörlü telefonlardan günde birkaç kez Başbakan İnönü'yü ve devletin güvenlik birimlerini arayarak, "Bu gece ihtilal olacak" diye isimsiz ihbarda bulunuyorlardı. Gerçekten de bu ihbarlarla, istihbarat kuruluşlarının sinirlerini bozmayı başarmışlardı, ihbarlar her seferinde boş çıkıyordu.
Albayın son hazırlıklar sırasında sürekli olarak "Kansız ihtilal istiyorum" demesi ve genç subaylara, "Mecbur kalınmadıkça ateş edilmeyecek" emri vermesi, Fethi'yi huzursuz etmişti:
"22 Şubat'ta da karşı taraf kan dökmek istemediğimizi anladığı için isteklerimiz karşısında direndi. Bu kez de karşı taraf aynı tutum içinde olduğumuzu sezerse, başarılı olamayız."
Albay, Fethi'nin ihtilal gecesi bütün telefon bağlantılarını imha etmek yolundaki önerisini de gereksiz bulmuştu.
* * *
Nezahat sabaha doğru ter içinde uyandı. Ağlamaklı bir sesle kocasını uyandırdı:
"Ömer! Kalk..."
"Ne oldu?" ,
Ağlamaya başlamıştı... :
"Çok kötü bir rüya gördüm..."
"Sakin ol... Rüya işte..."
"Ama benim rüyalarım çıkar!"
"Ne gördün?"
"Yemyeşil bir alandaymışım... Ulu bir ağaç var... Ağabeyimi görüyorum. Başını değil, yalnızca bedenini görüyorum ama o olduğunu biliyorum... Ayakları yerden yükseliyor... Etraftan sesler geliyor... Kimi diyor ki: 'Yükseliyor...' Kimi diyor ki: 'Asılıyor...'"
"Sakin ol..."
"Kalk ağabeyim evden çıkmadan gidelim Ömer... 'Vazgeç' diyelim..."
"Gidelim..."
Nezahat ve Ömer, Gürcanların kapısını çaldıklarında Esma onları güler yüzle karşıladı...
"Ağabeyim evde mi ?"
"İstanbul'da..."
Fethi Gürcan, son ihtilal toplantısı için gittiği İstanbul'dan bir gün sonra dönmüştü. Nezahat yeniden ağabeyine gitti, rüyasını anlattı:
"Sana bir şey olursa, deli olurum ağabey... Vazgeç bu işten-
"Bu işler çocuk oyuncağı değil. Söz verdim, söz aldım, kendimi bu işe adadım. Artık vazgeçmem."