ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | İHTİLALİN SÜVARİSİ
MAHKEME
"Tabiî ki fiilî hareketi yapan gençlerdir. Bir süvari atını nereye saklasın, bir teğmen tankını nereye saklasın? Tank çuvala sığmaz. Onlara bu yolu gösteren biziz. Bizi asın, bu çocuklara yazık etmeyin."
Fethi Gürcan
35
6/7 haziran 1963
Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, 6 haziran günü, Özel Kalem Müdürü Kurmay Albay Celil Gürkan'ı çağırmıştı. Albay Celil'e verdiği görev, bir gün sonraki mahkemeyi baştan sona izleyerek not alması, sonra kendisine aktarmasıydı.
Albay Celil, emri aldığı gün Mamak'a gitti ve yetkililerle görüştü, mahkemeyi izlemekle görevlendirildiğini anlattı. Yetkili, "Biz kuvvet komutanları için mahkeme salonunun sol tarafına koltuklar koydurttuk. Kendilerinin yeri hazır" diye açıklama yapınca, şaşkınlığa düştü. Anlaşılan, konu önce bu şekilde tasarlanmış, sonra kafası çalışan biri onları uyarmış, komutanların mahkemeyi izlemesinin doğru olmayacağını söylemişti. Sunay, mahkemeyi izleme görevini kendisine vermişti.
"Genelkurmay başkanı gelmeyecek. Onu temsilen mahkemeyi ben izleyeceğim."
"O zaman onlara ayırdığım koltuklardan birine siz oturursunuz."
"Komutanım olur mu? Mahkemede üniformalı bir kurmay albayın, elinde not defteri, sanıkların ifadelerini not alması yakışık alır mı? Mümkün değil olmaz. Ben onlara görünmek istemiyorum."
"Siz bilirsiniz. O halde dinleyiciler için ayrılmış bölümde size bir yer ayıralım."
* * *
7 haziran sabahı, sanıklar, kelepçeleri takılı olduğu halde otobüslere bindirildiler ve çok sıkı güvenlik altında Mamak'taki Muhabere Okulu'na gönderildiler.
Duruşma saat 09.30'da başlayacaktı. Salonu dolduran birinci derece sanık yakınları ile gazeteciler heyecan içindeydiler. Her şey Sıkıyönetim Komutanlığı'nca organize ediliyordu. İkisi yabancı yirmi sekiz gazeteci duruşmaları izlemek üzere sabah saat 06.00'da Jandarma Subay Okulu'nun bahçesinde toplanmış, otobüslere bindirilerek getirilmişlerdi. Aileler de yine topluca otobüslerle getirilmişti. Herkes yerini almış, nefesler tutulmuştu.
Sanıklar, duruşma salonuna gidilen holden, birerli sıra halinde ikişer muhafızla geçirilerek, duruşma salonuna sokuldular. Önce Talat Aydemir, yanındaki muhafızlara rağmen vakur bir yürüyüşle salona girdi. Hemen arkasında uzun boyu ve sert adımlarıyla Fethi Gürcan belirdi. Rıfkı Erten, Erol Dinçer ve diğerleri de sırayla salona girerek kendilerine ayrılan parmaklıklı bölüme yerleştirildiler. Harekâtta yer alan emekli subaylar sivil, diğerleri askerî elbiseler içindeydiler. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi'nde yüz üç sanık yargılanacaktı.
Mahkeme heyeti de duruşmanın başlamasına kısa bir süre kala salona girerek yerini aldı.
Duruşma salonuna girilen kapının tam karşısında, yüksekçe bir yerde mahkeme heyetinin kürsüsü vardı. Arka fonda, çaprazlama iki bayrak bulunuyordu. Mahkeme heyetinin sağ tarafı iddia makamına ayrılmıştı. Onun sağında, yüksekçe bir yerde ise bir platform daha bulunuyordu. Platformun üzerine bir masa, bir koltuk yerleştirilmişti. Burası, salonun emniyetini sağlayacak olan subaya aitti... Çelik başlıklı bir binbaşı, elinde copla "mahkemenin selametini" sağlamak üzere yerini almıştı. Duruşma sırasında usulsüz bir söz ya da davranış olursa, olaya müdahale edecekti.
Mahkeme heyetinin sol tarafında ise bir kamera, çekim için hazır bekliyordu. Kameranın başında görevini yapan Ordu Foto-Film Merkezi Komutanı Yarbay Nusret Eraslan, kalp atışları kulaklarında zonklamaya başlayınca, yüreğinin sesi de kayda girecekmiş gibi kendisini biraz geriye doğru çekti. Gözleri, Talat Aydemir ile Fethi Gürcan arasında gidip geliyordu. Talat Aydemir, çocukluktan mahalle arkadaşıydı. Temiz giyimli, terbiyeliydi. Vurdulu kırdılı oyunlardan hoşlanmazdı. Ama çocuklar arasındaki en gözde oyunda bir numaraydı. Kimse ondan iyi misket sallayamaz, kimse onu yenemezdi. Konya Askerî Ortaokulu, Kuleli Askerî Lisesi ve Harp Okulu'nda da aynı dönemde okuduğu ve ancak kendi halinde, kavgadan uzak, kibar bir insan olarak tanımlayabileceği Talat'ın bir ihtilal lideri olacağı hiç ama hiç aklına gelmemişti..-
Ardından gözleri Fethi Gürcan'da takılı kaldı. 1958 yılında" Adapazarı’na, kendisi için çok özel bir anlam taşıyan Onun Süvarisi filminin çekimi için gitmiş, çekim ekibiyle ilgilenmekle görevlendirilen Fethi Gürcan'ı da orada tanımıştı. Nasıl da kaynaşmış, birbirlerine güvenmişlerdi. Orada kaldıkları otuz iki gün boyunca ne çok anı biriktirmişlerdi... Oğlu Tanju ise Fethi Amca'sını hiçbir zaman unutmamıştı...
Eli kendiliğinden boynuna gitti, başını bir ilmekten çıkarır gibi çevirdi... Yine o tik...
Bulunduğu görevde bir yandan tarihe tanıklık ederken, bir yandan da büyük acılar yaşamıştı... Ordu Film Merkezi, en önemli faaliyetini 27 Mayıs sonrasında yapmıştı. Yassıada duruşmalarının tamamının hem ses hem de görüntü olarak kaydedilmesi gündeme gelince, gerek yurtiçinden, gerek yurtdışından pek çok film yapım şirketi bu işi kapmak için yarışmıştı... O zaman Yıldız Harp Akademisi'ne bağlı çalışan Ordu Film Merkezi'nin komutanı olarak, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'e bu işi kendilerinin yapabileceğini söylemişti... Duruşmaların tamamını izlemiş, kamerasının başında duyguları en uç noktalara kadar savrulup durmuştu...
Ordu Film Merkezi'yle yakından ilgilenen, bu nedenle de çok sevdiği, DP döneminin Millî Savunma bakanını duruşma salonunda izlerken içi ezilmiş, yüreği acımıştı... Duruşmalar, devrik DP iktidarının yöneticilerine ne kadar uzun geldiyse, ona da o kadar uzun gelmişti...
Aynı mahkemede izlediği Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yla ilgili duyguları da anılmaya değerdi... Onun Süvarisi filminin çekimine başlamadan önce, konu dış ilişkiler açısından önem taşıdığı için, Millî Savunma bakanının isteğiyle kendisiyle görüşmeye gitmiş, kapı önünde bekletilmişti. Saatler sonra odasına girip, "otur" denmediği halde oturmuş, bu kez de bakan kendisini, 'Ben size 'otur' demedim" diye azarlamıştı... Bir binbaşı olarak duyduğu hakarete inat başını dikleştirerek, "Beni Millî Savunma bakanı gönderdi. Yunanlılar Kurtuluş Savaşı'yla ilgili bir film yaptılar. Film baştan sona Türkiye aleyhine propaganda yapıyor... Biz de buna karşılık..." diye söze başlamış, derdini anlatmaya çalışmıştı. Kendisini yarım yamalak dinleyen bakan, bir binbaşının kaprisleriyle hareket etmeyeceğini söylemişti... Görüşmeyi aktardığı Millî Savunma bakanı, "Sen çekimlere başla" dediğinde, üzerinden büyük bir yük kalkmış, işine yeniden hevesle sarılmıştı...
Bakan koltuğundaki Fatin Rüştü Zorlu da, iki yıl sonra, Yassıca duruşmalarında sanık sandalyesindeydi...
Sonra İmralı... O hep unutmaya çalıştığı iki gün... Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idam edildikleri gece yarısıyla, Adnan Menderes'in ölümüne gidişini kare kare fotoğrafladığı bir gün sonrasının öğlen saatleri...
İdamlar sırasında bulunan altı kişiden biri olmuş, hiçbir zaman tanımlayamayacağı duygular içinde, o hazin fotoğrafları çekmişti...
İçki alışkanlığı yoktu. O güne kadar ağladığını da gören olmamıştı, Ama bu görevin ardından üç gün boyunca işe gitmemiş, elinde şarap şişesi, hem içmiş, hem ağlamıştı. Gözleri birer et yumağına dönüşerek kapanmıştı. Evdekiler, madenî kaşıkları buzlukta bekletip gözlerine koyuyorlar, bu krizden çıkması için dua ediyorlardı.
Eli yeniden boynuna gitti, başını çevirdi...
Şimdi, idamların istendiği bir başka duruşmadaydı... Karşısında bakanlar değil, çocukluk arkadaşları, sınıf arkadaşları ve genç subaylar vardı...
20/21 Mayıs gecesi arkadaşlarının liderlik yaptığı ihtilalde gözaltına alınmış, Harp Okulu'nda generallerle birlikte kaygılı saatler yaşamıştı. Ardından Talat Aydemir hepsini serbest bırakmış, Genelkurmay'a sığınmışlardı. İhtilalci güçler hareketi durdurma kararı aldıktan sonra, Genelkurmay'dan çıkıp, Ankara sokaklarındaki Harbiyelileri okullarına dönmeleri için iknaya çalışmışlardı. Yardım etmek istedikleri yaralı Harbiyelilerin komutanlarının ellerini itmesi ise içini titretmişti... Bu nasıl bir kopuştu böyle?
* * *
Duruşma, iddia makamının "son tahkikat açılması" yönündeki kararının okunmasıyla başladı. Ardından, sorgulamalara geçileceği açıklandı... Mikrofona ilk olarak, ihtilalin lideri Talat Aydemir çağrıldı...
Tarihî bir duruşmaya tanıklık eden gazetecilerin heyecanı ile yakınlarının ölüm kalım duruşmasına tanıklık eden ailelerin heyecanı, birbirinden çok farklı duygular içindeki sanıkların duygularıyla çarpışınca, anlaşılması zor bir melodi oluşturdu. Hiç kuşkusuz, mahkeme heyeti ve güvenlik güçlerinin heyecanları da bu melodiye kendi notalarını ekliyorlardı. Sessizlikte, bir yakınını darağacına yollama kaygısı taşıyanların, ölümden korkanların, ölümle kavga edenlerin, "Ben olsam ne yapardım?.." diye düşünenlerin, öç alma tutkusuyla yananların, ölüme isyan edenlerin, "Ölümden nasıl kaçarım?.." planı kuranların, ölüme alkış tutanların, çevreye korku saçmaya çalışanların, "Benim burada ne işim var?., diye soranların, "Şimdi gününüzü görürsünüz..." diyenlerin karmakarışık düşünceleri asılıydı.
Albay Talat Aydemir'in, sakin sesi, sessiz çığlıkların oluşturduğu melodiyi daha da gizemli bir sessizliğe yolladı. Eğer duyulsaydı, bir tek yürek atışları duyulurdu.
"... İddianamede geçen bilgilere göre hadise küçük gösterilmek istenmektedir!..
İddianamede, vermiş olduğum ifadelere göre bazı noksanlıklar veya yanlış kıymetlendirilmeler olduğunu görüyorum...
Tarih huzurunda her şeyi açıklamakla mükellefiz...
Biz yalnız değildik. 22 Şubat'ta da yalnız değildik. Fakat ne yazık ki bir avuç sergüzeştçi diye nitelendirildik...
22 Şubat öncesi, haftada iki kez, bilfiil Genelkurmay başkanıyla temas etmek suretiyle herhangi bir müdahale anında hazırlanacak olan harekat planım, Genelkurmay başkanının emriyle bizzat ben hazırlamışımdır. On dokuz arkadaş hazırlamışızdır. 19 şubat günü ben dahil üç dört arkadaşımı çağırmışlardır ve bize, 'İsmet İnönü kabineden çekildiği veya öldüğü zaman idareye el koyarız' demiştir.
22 Şubat hadiseleri nasıl olmuştur? Öyle sanıldığı gibi bir avuç sergüzeştçinin meydana getirmiş olduğu bir hadise değildir. O zaman muhakeme edilmiş olsa idi ve hakikatler tecelli etmiş olsa idi asıl suçlular meydana çıkmış olacaktı. Belki de 21 Mayıs hadiseleri olmayacaktı."
Albay, 21 Mayıs ihtilaline karar verişteki son damlanın, Başbakan İnönü'nün demeci olduğunu açıklıyordu:
"Başbakan, 'Çok vahim haller zuhur ediyor, bunları güçlükle önleyebiliyoruz' dediği andan itibaren karar verilmiştir. Aldığımız istihbarata göre, ismet İnönü'nün siyasî yenilgiye uğradığı, istifa¬a kadar gideceği anlaşıldığı, kumanda makamının, kendisi çekildiği takdirde idareye el koymak için karar verdiğini duyduk, ismet İnönü istifa ettiği takdirde idareye el koymaya karar veren bir kumanda heyeti, demek ki demokratik nizamı bir tek şahsa bağlamıştır. Kumanda heyetinin yapacağı bir askerî müdahale, kendi düşüncemize göre memlekete büyük zararlar getirecektir. Böyle bir müdahale ancak CHP namına yapılacak bir hareket olarak nitelendirileceği için CHP'nin karşısında bulunan bir millet direnme hakkını kullanacak, ordu da bunu onaylamayacak ve ordu birbirine girmiş olacaktır.
İhtilale karışanlar aldatılmış insanlar değildir, inanmış insanlardır. İnanmamış insanlar seve seve ölüme gitmezler...
İhtilalin hazırlık safhasında, geniş bir çalışma yapılmıştır 30 ağustos 1962 tarihinden sonra memleketin gidişatında, siyasî partilerin tutumunda yeniden bu memlekete huzur getirecek bir durum olmadığı için bütün aydınlar kendi görüşlerine göre inandıkları davayı bir fikre istinat ettirmek suretiyle bazı hazırlıklara girişmişlerdir. Bu hazırlıklar için ilkönce büyük bir koordinasyon heyeti oluşturulmuştur. Bu heyete Silahlı Kuvvetler mensupları, basın, Parlamento üyeleri ve üniversite mensupları da dahil edilmiştir."
Koordinasyon heyetinin İstanbul ve Ankara'da yaptığı toplantılardan söz eden albay, toplantılara katılanların isimlerini de veriyor, bir tabiî senatörün Silahlı Kuvvetler'le temasın sağlanmasını vaat ettiğini, ancak toplantının Cumhurbaşkanı Gürsel'e kadar duyurulduğunu ileri sürüyordu. Albay, ordu mensuplarının kendileriyle teması korumak için çaba harcadıklarını da anlatıyordu.
"Bundan hükümet de haberdardı. Hükümet başkanı da haberdardı. Bu çalışmalar hakkında her türlü tedbirleri alma imkânları da vardı. O halde çalışmamız bir yeraltı teşkilatı değildir.
Anayasa belki şeklen mevcuttur. Fakat şuna da inanmalı ki, 24 ekim 1961'de Çankaya'da yapılan bir toplantıda Anayasa ihlal edilmiştir. Zamanın Silahlı Kuvvetler başı ve dört parti lideri orada hiçbir hukukî değeri olmayan bir protokol imzalamıştır. Cumhurbaşkanlığına Cemal Gürsel seçilecek... Bir Meclis'in seçme hakkı üzerinde Silahlı Kuvvetler heyetinin almış olduğu tedbir acaba Anayasa'yı çiğnememiş midir?
22 Şubat'ta biz de silahlanarak ayaklandık, bu suretle biz de Anayasa'yı çiğnedik. Çiğnediğimiz ana kadar olan hareketler alarm dışı hareketlerdir ve af kanununa girmiştir. Görüyoruz ki bir mahkeme neticesi cezaya çarptırılmamış bu insanlar Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir atıfeti olarak affediliyor. Bu çıkarılmış olan af kanunu bize bir atıfet değildir. Fiilen bizimle birlikte bu ihtilale iştirak eden birtakım büyük generalleri kurtarmak içindir. Ve bu işten haberdar olan cumhurbaşkanı, başbakan, tabiî senatörler de dahil, bu insanları kurtarmak içindir.
O halde Anayasa birkaç defa çiğnenmiştir. Çiğnenmiş olan Anayasa'yı son bir kere de biz çiğnedik." Savcı soruyordu:
“İnandıkları bir davadan bahsediyorlar, Kemalizm prensiplerine uygun bir görüşleri bulunduğunu söylüyorlar... Neden bir parti veya siyasî dernek kurmuyorlar da ihtilal yolunu tercih ediyorlar?"
Albay, yanıtlıyordu:
"Kurulmuş olan siyasî partilerle bu tutum içinde bunun mümkün olabileceğine kani değiliz. Dört tane siyasî parti var. Bu partilerin doktrin veya çalışma tarzları birbirlerinin aynıdır. Bizim esas gayemiz, Atatürk'ün saat 9'u beş geçe bize bıraktığı ülkü ve gayelerini aynı yerden başlamak suretiyle devam ettirmektir. İlkönce amacımız bunu bir tek siyasî partiyle tahakkuk ettirmek, sonra ise çok partili sisteme geçişi kabul etmekti. Eğer, memlekette mevcut siyasî partilerden herhangi birisine bağlanmış olsa idik bu partilerden hiçbirine giremezdik. Bu dört siyasî partinin memlekete hayır getireceğine inanmıyorum."
"Sorumu anlamadınız galiba? Niye bir siyasî partiye girmediğinizi sordum."
"22 Şubat ihtilaliyle tasfiye edilmiş insanlarız. İhtilalcilerin bir siyasî partide şansları yoktur."
Talat Aydemirin ardından, sıra Fethi Gürcan'a gelmişti. O önce, Talat Aydemir'in anlattıklarının tümüne katıldığını söyledi, ardından 20/21 Mayıs gecesini anlatmaya başladı.
"... Tank Okulu nizamiyesine geldiğim zaman iki üç subayla karşılaştım. Bunlardan birisini eskiden tanıyorum... Beni karşısında görünce şaşırdı, 'Abi nasılsın ?' dedi. Belki de emekli olduğumu bile bilmiyordu. Sonra arkadaşlarla Tank Okulu'nun koğuşuna gittim. Bu konuda arkadaşların daha evvelden hazırlıklı olmaları lazım ki beni görür görmez sevinç çığlıkları atarak, 'Ne duruyorsunuz, haydi vazifeye' dediler..."
Fethi Gürcan mahkemedeki ilk sözleriyle, ihtilalin kurmay heyetiyle aldıkları karar doğrultusunda kendi fiillerini gizlemiyor, gençleri ise korumaya çalışıyordu...
"Hep beraber Süvari Grubu'na gittik, oradaki nöbetçiye 'Oğlum yabancı yok, benim' dedim. Sonra içeriye girdik, orada nöbetçi olan süvari astsubayıyla karşı karşıya geldim. Eskiden aynı grupta kumandanlık yaptığım için beni görünce alarm verdi, aramızda grupların taksimini yaptık. Bölüklerden birisini Tandoğan meydanı'na, birisini Yıldırım Beyazıt Meydanı'na, diğer iki bölüğü de Kavaklıdere'deki yol kavşağına gönderdik. Sonra Harp Okulu önüne geldim. Mermi sandıkları açılmış, cephane dağıtılıyordu, bir tertipsizlik vardı...
…..
Genelkurmay yol kavşağına üç tank gönderilmişti. Oraya geldiğimiz zaman Genelkurmay'da merkez kıtası subayları mevzilenmiş ve Harp Okulu öğrencilerine ateş açmışlardı. Harp Okulu öğrencileri hiçbir koruma önlemi almadan yolun ortasında ve tankların arkasına gizlenmek suretiyle kendilerini koruyorlardı. Bu durum karşısında öğrencilere tam siper emri verdim. Jandarma grupları da ateş etmeye başlamışlardı. Derhal ateşi durdurdum.
Meclis önünde müsademeler devam ediyordu. Hükümet kuvvetleri, verilen bir emirle yavaş yavaş çekiliyor, Harp Okulu öğrencilerini ve harekâta katılan kıtaları açıkta bırakıyordu. Bunu anlayan zalim kumandan hiç insaf etmeden Harp Okulu öğrencileri üzerine ateş açılması emrini vermişti. Böylece Harp Okulu öğrencileri açıkta bırakılmıştı ve onları bu ateşle kırmak istiyorlardı."
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'dan sonra sıra Rıfkı Ertenin sorgusuna geldi.
Rıfkı Erten, "Emekli olmuş bir subay, koca piyade alayına hâkim olabilir mi?" diye sordu. "Biz onlara hiçbir imkân sağlayamayız. Emekli bir subayın verebileceği hiçbir şey olmadığına göre, iddia makamının, 'kandırmak' terimini kabul etmiyorum. Türk ordusunda birbirine kanacak hiçbir kimseyi düşünemiyorum. Harp Okulu öğrencilerini bile... Herkesin kendisine göre bir düşüncesi vardır, herkes kendi yolunu kendisi seçer. Seçeceği yolda, ölüm pahasına da olsa gitmek şereftir.
Sonunda ne olacağını dahi düşünmüyorum. Bir gayeye kendimi kaptırmış, bu gaye uğruna ölmeye ant içmiş bir insanım. On tane üsteğmen arkadaşımın suçunu da üzerime almaya hazırım."
İlk günkü duruşmalarda, sanıkların iddia makamı karşısındaki dimdik duruşları, sakin ve kararlı ses tonları duruşmaya tanıklık eden herkesi etkilemişti... Mahkeme heyeti, 8 haziran cumartesi günü saat 09.00'da toplanmak üzere dağılmıştı.
* * *
Genelkurmay başkanının özel kalem müdürü Kurmay Albay Celil Gürkan, gereken bütün notları almıştı. İlk günkü duruşma sona erince, dikkat çekmemek için diğer dinleyicilerin salonu boşaltmasını bekledi, ardından kendisini getiren, steyşın vagona atladı ve Genelkurmay'ın yolunu tuttu. Yol boyunca geçirdiği sıkıntılı saatleri düşündü.Sanıklar arasında, Talat Aydemir başta olmak üzere Harp Okulu'ndan birkaç sınıf arkadaşı vardı. Kimilerini de farklı sınıflarda ya da farklı dönemlerde okudukları halde tanıyordu.
Sanıklar mahkeme salonuna gelirken, Talat Aydemir ve diğer arkadaşları kendisini görmesin diye elindeki not defteriyle yüzünü kapamıştı. Mahkeme bittiğinde, sanıklar çıkarken de aynı yola başvurmuştu.
Talat Aydemir'i önceden tanıyordu. Sınıf arkadaşı Talat, okul sıralarında hiç ummadığı bir kişilik çiziyordu. Fethi Gürcan'ı ise ilk kez görüyordu. O birkaç saat içinde Fethi Gürcan'ın bir dava adamı olduğuna inanmıştı. Daha sonraki duruşmalarda bu inancı perçinlenecek, mahkeme boyunca, diğer pek çok dinleyici gibi, "Talat Aydemir konuşsa da dinlesek, Fethi Gürcan'a soru sorulsa da dinlesek" diye bekleyecekti.
Makamına ulaştığında saat hayli ilerlemişti. Hemen Cevdet Paşa'nın odasına girecek ve mahkemede olup bitenleri anlatacaktı. Girmeden önce, içeride kimse olup olmadığını sordu. Kuvvet komutanları sabahtan itibaren Genelkurmay başkanının odasındaydılar. İçeri girdiğinde, hepsi birden başlarını ona çevirdiler.
"Gel bakalım Celil" dedi Genelkurmay başkanı, "otur şöyle..."
"Ayakta dururum efendim."
"Otur da baştan sona neler oldu anlat bakalım."
Celil Gürkan, aldığı notlar yardımıyla, bütün ifadeleri anlatıyordu. Komutanlar araya girip, "Peki Talat ne yapıyordu? Fethi bu konuda ne söyledi ?" gibi sorular yöneltiyorlardı. Can alıcı soruları "Bizim için ne dediler ?"in çevresinde dolanıp duruyordu. Celil Gürkan, mahkemedeki konuşmaları, notlarına bakarak ve olabildiğince bire bir aktarmaya özen gösteriyordu. Duruşmalar boyunca, Cevdet Paşa'nın makamında komutanlara mahkemenin seyrini anlatan Albay Celil, onların tavırlarından, sanıkların kendilerini suçlayan bir şey söyleyip söylemedikleri kaygısı içinde olduklarını düşündü. Özel kalem müdürlüğü görevine başlamadan önce Genelkurmay başkanıyla tanıştığı ilk gün geldi aklına... Sunay, "Ben Türkiye'nin en güçlü adamıyım ama gel gör ki benim gücüm nereden geliyor? Süngülerin üzerinde oturmanın ne zor bir şey olduğunu aklından çıkarma" demişti.
* * *
Ordu Foto-Film Merkezi Komutanı Yarbay Nusret Eraslan, ilk günkü duruşmalardan çıkar çıkmaz karanlık odanın yolunu tuttu.
Duruşmanın film ve ses kaydını yapmışlar, fotoğraf çekmişlerdi Öncelik fotoğrafların basılmasındaydı, çünkü gazetecilere fotoğrafları kendileri dağıtacaklardı.
Tam fotoğrafların basımını tamamlamıştı ki, Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Cemal Tural, fotoğrafları görmek istediği haberini yolladı. 21 Ekim Protokolü'ne imza koyduktan bir gün sonra kararından dönen Cemal Tural, saf değiştirdikten sonra yükselmeye başlamıştı. 20/21 Mayıs olayının hemen ardından da Sıkıyönetim komutanlığına atanmıştı.
Yarbay Nusret Eraslan, fotoğrafları aldı ve Sıkıyönetim komutanına götürdü...
Giderken içi rahattı... Disiplinli, titiz çalışmasından emindi... Ama fotoğraflarda Talat Aydemir'in, Fethi Gürcan'ın salona girişlerinden, sorgulama anlarına kadar dimdik duruşları, Sıkıyönetim komutanının tepesini artırmıştı.
"Bunu niye böyle çektiniz?" diye söyleniyor, sanıkların güçlü görüntü sergilediği fotoğrafları yere atıyordu. Yere attığı fotoğraflar "basına verilmeyecek" anlamı taşıyordu. Elemeyi tamamladıktan sonra, Yarbay Nusret Eraslan'a, yere saçılmış fotoğrafları göstererek, "Topla!" dedi. Yarbay Nusret Eraslan, Sıkıyönetim komutanının namını da, orduda ün salan tavrını da çok iyi bildiği halde, her şeyi göze alarak, yere eğilmedi, fotoğrafları toplamadı.
36
Harbiyeli Osman Yetkin, Mamak'ta hapishanenin nemli duvarlarına boş gözlerle bakıyordu. Mamak Askerî Cezaevi'nde on metrelik koridor üzerine dizilmiş hücrelerin, ilk günlerde kilitli tutulan kapıları açılmıştı ve herkes birbirini ziyaret edebiliyordu. Yalnızca koridor kapısı kilitliydi. Bütün şöhretler oradaydı. Talat Aydemir ve kurmayları, Alparslan Türkeş ve kadrosu, Dündar Seyhan, Halim Menteş, Talat Turhan ve niceleri...
20/21 Mayıs hareketinin sorumluları içinde davaya sahip çıkan üç beş kişi vardı. Rütbeleri küçük, cesaretleri büyük arkadaşlarını da heyecanla izliyordu. İlk günkü duruşmalarda, Albay Aydemir de, Binbaşı Fethi de gözünde daha çok büyümüştü. Demek ki, insanları büyüten veya küçülten şey, zafer ya da yenilgi değil, dik durmak ya da durmamakla ilgili bir şeydi... Aslında, insanları büyüten şeyin; makam, rütbe, para, beden gücü olmadığını da öğrenmişti... Hatta, yanlışları ve doğruları da değil... Yanlış da, doğru da izafî olduğuna göre... Neydi öyleyse insanları büyüten şey? Yürek mi? Yürek!
Duruşmaların ikinci gününde savcı, Talat Aydemir'e, 21 Mayıs ihtilaline kimlerle birlikte oturup karar verildiğini sormuştu.
'Şahsen Fethi Gürcan'la birlikte karar vermişimdir."
Ancak, sonrasında işler değişmeye başlamıştı. Komuta kademesindeki subaylardan bir bölümü, olabilecek en az cezayı almak yönünde ifade vermeye karar vermişlerdi. İçlerinde, Harp Okuluna'na "meraktan gittiklerini", "hiçbir şeyden haberleri olmadığını söyleyenler bile vardı.
Doğru nedir ? Sosyal olaylarda, insan duygularında, siyasî savaşlarda, hukuk kavgalarındaki doğru nedir?
Harp Okulu'nda "ille de matematik" felsefesiyle yetişen gençler, artık her doğrunun matematikteki doğru olmadığını anlamaya başlamışlardı. Matematik bir kapıdır... İnsana düşünme gücü verir, mantık gücü verir. Ancak hiçbir düşüncenin doğrusu, matematikteki doğru kadar kesin değildir. Eğer işin içinde yürek yoksa, bütün sistem bozulur... Matematiğin de sihri kaybolur... Düşünme gücü de, mantık gücü de yok olur... İnsan olmanın sistemi bozulur, düşünceler de sisteme hapsolur, düzene uyulur...
Osman, inançlarını büyütüp, gençliklerini, geleceklerini harcayarak peşlerine takıldıkları kimi komutanların çözülüşlerini izlerken, bütün hayallerinin yıkılıp yok olduğunu, geriye yalnızca acı bir yenilgi duygusunun kaldığını hissetmişti.
Neyse ki diğerleri vardı...
Osman, Fethi Gürcan'ı ilgiyle izliyordu.
Eylem lideri, duruşmaların daha ilk günlerinden itibaren mahkeme heyetinin dikkatini çekmişti:
"Bana Anadolu'nun muhtelif yerlerinden ve Edirne'den gelen genç subaylar böyle bir hareketin yapılmasını istiyorlardı. Benim temaslarım daha ziyade genç subaylar arasında oluyordu. Teşkilatın içerisinde üst kademeyle temasta bulunan arkadaşlarım vardır..."
Emekli bir binbaşı olarak, nasıl oluyor da, altı ay gibi kısa bir sürede, ilişkiye girdiği kıtaları ihtilale ortak edebiliyordu?.. Duruşma hâkimi ilk fırsatta, bu sorunun yanıtını bulmak istedi:
"Tank Okulu'na kimseyi tanımadan nasıl girecektiniz, sizin özelliğiniz nedir?"
"Beni ordudaki bütün subaylar tanır."
"Kimseyi tanımadan girebilecek miydiniz ?"
"Ne zaman gitsem girebilirim. Hangi kıtaya gitsem girebilirim ve oraya hâkim olurum. Hususiyetim budur. Size bunu ispatlarım... İsterseniz şu anda beni serbest bırakın, yirmi dört saat içinde girdiğim bütün birlikleri komutam altına alayım."
* * *
Harbiyeli Zihni Çetiner, duruşmalarda fişek gibiydi.İhtilale katılan kimi subayların duruşmalarda yan çizmeleri öfkesini büyütüyordu…..Bir subay harekete katılmaması halinde Harbiyelilerin kendisini kurşuna dizeceği gibi bir gerekçeye sığınınca yerinden fırladı:
"Hiçbir zaman Harbiye Yeniçeri Ocağı değildir. Bu lekeyi bize süremezler. Biz kelle isteseydik, gelen paşaların, generallerin kafalarını isterdik. Talat Aydemir, hepsini geri gönderdi. Bir fikre ve Silahlı Kuvvetler'e inanarak hareket ettik. Dikkat etsin sanıklar. Harbiye'ye bu leke sürülemez. Biz dokuz kişi hepimiz 146/1'le kellemizi ortaya koyduk buraya geldik..."
Bu gencecik Harbiyeli, davaya ihanet edenlere meydan okuyordu:
"Ben bir Harbiyeli'yim. Benim 22 Şubat'ta şerefim ve haysiyetim zedelenmek istenmiştir. Bana okulumda Thompson tevcih edilmiştir. Bana 'Sen vatan hainisin!' denmiştir. Benim bir arkadaşım ölürken, ben yatakhanede uzanamam..."
Fethi, uzun süre oturmaktan bacaklarının uyuştuğunu hissetti. Dikkatini, ifade veren bir başka öğrencinin üstünde toplayarak, rahatsızlığını unutmaya çalıştı.
"Ben Atatürkçü, ihtilalci bir Harbiyeli'yim!"
Savcı, "Böyle şey olur mu" dedi, "Atatürk ihtilalci mi, Kurtuluş Savaşı bir ihtilal mi?"
O anda gerçekten de, bütün rahatsızlıklarını unuttu ve Harbiyeli'nin yanıtına kitlendi:
"Şu hale bakın. Koskoca hukukçu, Atatürk'ün ihtilalci, Kurtuluş Savaşı'nın ihtilal olduğunu bilmiyor... Bu durumda... İfade vermiyorum..."
Fethi'nin dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleşti.
Harbiyeli Önder Aydmlı'yı izlerken, onun dimdik duruşuyla gurur duydu...
"Ben şahsen bugün yirmi yaşının baharında suçların en büyüğüyle huzurlarınıza gelmiş bir delikanlıyım. Bir tek suçum Atatürk'ü çok sevmem, vatanımı milletimi çok sevmemdir. Karşınızda erkekçe, dimdik ve sesim titremeden konuşmaya devam ediyorum ve edeceğim. Çünkü ölmesini bilmeyenler, şerefle yaşa-maya hak kazanmamışlardır. Bir gün şerefle yaşamayı, on yıl şerefsiz yaşamaya tercih eden bir insanımdır."
* * *
Mamak Askerî Cezaevi'ndeki sanıkların coşku içinde söyledikleri “Harbiye Marşı", koridorlarda yankılanıyor, kapılardan süzülerek dışarılara taşıyordu:
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.
Yaşa var ol Harbiye, yıkılmaz satvetinle,
Göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle:
Türk vatanı üstünde sönmez bir güneşsin sen,
Kartal yuvalarında, hürdür millet seninle.
Coşkulu erkek korosunun sesi, o sırada hapishaneye uğrayan Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural'ın kulaklarına değince, olanlar oldu:
Şahikalar üstünde meydan okur bu erler
Yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler
Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti
Tarihlere sorun ki bize "Ölmez Türk" derler.
Komutanın kanındaki öfke, yüzüne kıpkırmızı yansıdı. Dudaklarından dökülen cümleler, "görüşme yasağı" kararına mühür oldu.
Fethi, bir süre oturduğu yerden, birçoğu yeni evli olan genç subayların yüzlerindeki mahzun ifadeyi izledi. Görüş günü, görüşmecileri yoktu... Gençlerin dört duvar arasına sıkışıp kalmış enerjilerinin kendi bedenine girdiğini, kendi enerjisine değdiğini hissetti. Yerinden yıldırım gibi kalktı, koridorun başına doğru yürüdü, ellerini beline koydu, her sabah yaptığı gibi, gür sesinin son perdesiyle, ezberindeki şiiri okumaya başladı:
"Cenk var cenk, ruhumuza denk!
İhtilal içimizde, hevenk hevenk!"
Koğuşlardan, hücrelerden çıkanlar, karşısına dizilmişlerdi.
"Bre gençler öldünüz mü? Canlanın biraz... Haydi spora.”
* * *
Fethi, İstanbul'daki sanıkların da getirilmesinin ardından, harekâta birlikte karar verdikleri, görev bölümü yaptıkları kimi arkadaşlarını izlerken,”Biz kendi içimizden vurulduk” diye düşünüyordu... Harekât, Hava Kuvvetleri'nin jetleri uçurmasıyla başlayacaktı ama onlar sözlerini de, görevlerini de yerine getirmemişler, daha ilk baştan karışıklığa yol açmışlardı... Onların korkularını bile affedebilirdi belki ama, dürüst olmaları koşuluyla... Bu ihanetti! Gencecik Harbiyeliler idamla yargılanırken...
Olmaz, olmaz!
Albay Aydemir, onun yerinden fırladığını görünce, kolundan tutarak engellemeye çalıştı ama geç kalmıştı.
Duruşma hâkimi, Fethi Gürcan'a, "Ne demek istiyorsunuz?.." dedi. "Oturduğunuz yerden sinirlendiniz."
"Arkadaşımı konuşurlarken dinledim. Kendilerinin aklî muvazenelerinde bir noksanlık var ya da iyi bir aktördürler. Çünkü arkadaşımın konuşmasını dinlerken tahammül edemedim."
Fethi, sanığın Talat Aydemirle kurduğu bire bir ilişkiyi, ihtilal toplantılarındaki sözlerini aktarmaktan kendini alamamıştı... Artık yalnızca kendi fiillerini değil, kurmay heyetinde yer alıp da yan çizenlerin rollerini de anlatıyordu.
Albay da, söz alıp ona destek verdi:
"Fethi Gürcan, sanık hakkında gerekli teşhisi koymuş bulunuyor. Bu arkadaşla altı ay önce tanıştım. 'Parolayı bilmiyorum, ihtilal gününü bilmiyorum' diyor. Parolayı bizzat ben kendisine verdim... Hakikatler meydana çıksın, ondan sonra herkes şerefle katıldığı bu davada cezasını görmeye seve seve razı olsun!"
Fethi, öfkesini de dillendirmekten çekinmiyordu:
"Genç arkadaşlar burada yanlış ve doğru konuşabilirler. Onları sürükleyen biziz. Birinci derecede rol alanlar da bu arkadaşlardır. Subaylığımdan utanıyorum. Mazimden, geçenlerden utanıyorum, bu şekilde aktörlük yapmasınlar."
Duruşmalar sırasında söz alan bir sanık ise, Fethi Gürcan'ın harekât gecesindeki durumunu şöyle anlatıyordu:
"Kendisi resmî kıyafetle duruyordu. O zamana kadar resmî kıyafetle hiç görmediğim için tanıyamadım. Etrafında tesir edici bir durum vardı. Yarbaylar, binbaşılar ve diğer subaylar etrafını çevirivor, ondan emir alıyordu. O kadar subaya emir veren bir şahıstan emir almam, bir tecrübesiz kimse olarak herhalde bir mahzur teşkil etmese gerektir... Kendisini evine gittiğim zaman tanıdım,çok methedilecek bir durumu vardı. Zaten Türkiye'nin yüzünü ağartacak bir binici olduğunu evvelden bilirdim."
Sanık, o gece Meclis önündeki Fethi Gürcan'ı da tanımlıyordu:
"Pek çok subay geliyordu. Bir tanesi Fethi Gürcan'a aynen şöyle dedi.Affedersiniz huzurunuzda söyleyeceğim çünkü bu bütün o subayların hislerini belirtiyordu-: 'Yahu Fethi, niçin haber vermezsin? Bak karımın koynundan kalktım da geldim.' Gelen subaylar Fethi Gürcan'ın yanına yaklaşıyorlardı..."
* * *
Fethi'nin bakışları çoğu zaman gençlerin üzerindeydi. Duruşmalar sırasında, hâkim, bir Harp Okulu öğrencisini ifadesini almak üzere mikrofona çağırmıştı ama öğrenci mikrofona gelemiyordu. Zor bir durum içinde olduğu belliydi. Dikkatini iyice yöneltince durumu anladı. Anlaşılan, saatlerce oturduğu tahta sırada ayaklarını rahatlatmak için ayakkabılarını çıkarmış, arkadaşlarına da, şaka yapmak için fırsat doğmuştu. Ön sıralara kadar sürüklenen ayakkabı, bu kez geri geri itilerek, gencin bulunduğu sıranın altına doğru yol alıyordu. Harbiyeli ayakkabısını giyip mikrofona ulaştığında, yüzündeki terler boncuk boncuk parlıyordu.
Onları izlerken gülmemek için kendisini zor tuttu. Neyse ki, hâlâ oyun oynayabilecek kadar gençtiler ve neyse ki, gençliklerinin haklarını veriyorlardı. Enerjik, inançlı, yurtseverlerdi... Özlemlerinin, sevgilerinin, hayallerinin, ruhlarındaki çocuğun katsayısı da inançları kadar yüksekti... Pırıl pırıl zekâları ve yürekleri vardı. Onlar akan bir ırmaktı ve mutlaka denize ulaşacaklardı.
Hücresinde yaşadığı bütün hesaplaşmaların beynine verdiği ilk direktif gençleri kurtarabilmekti...
* * *
Kurmay Albay Celil Gürkan, her duruşma sonrasında yaptığı gibi, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın makamına girdi-
20/21 Mayıs davasının en büyük tartışma konusu, ihtilalin elebaşılarının Harbiyelileri ve genç subayları aldattıkları iddiasıydı. Aslında, aldatıldıkları iddiasına, 22 Şubat'tan sonra, "Harbiyeliler aldanmaz" yazılı çelenkle yanıt veren öğrenciler, bu suçlamayı hiçbir zaman kabullenememişlerdi.
"Gel bakalım Celil, neler oldu bugün?"
"Olaylı geçti biraz..."
Genelkurmay başkanı, ona oturması için yer gösterdi.
"Bir tanık ifadesini verirken, 'Meclis'in önüne geldim, Harp Okulu öğrencileri aşağı doğru sürü halinde, başıboş şekilde ilerliyorlardı' dedi. Bir öğrenci yerinden fırladı, 'Kes sesini. Harp Okulu öğrencisi sürü değildir, reddediyorum' diye bağırdı. Ortalık birden gerildi, gençler, 'Sözünü geri al!' diye itiraz ediyorlardı. Olay üç beş dakika kontrolden çıktı. Mahkemenin güvenliğini sağlamakla görevli subay, 'Kesin... Kesin...' diye bağırarak kargaşayı durdurmaya çalıştı, sonra ortalık sakinleşti..."
Celil Gürkan, o zaman anlamıştı ki, özellikle genç öğrencilerden Talat Aydemir'in davasına bütün varlığıyla bağlanmış olanlar vardı. Bu düşüncesini de olduğu gibi aktardı... O çıkarken, Genelkurmay Başkanı düşünceliydi...
* * *
Mahkemeleri kaçırmadan izleyen Esma ve Mustafa, günler ilerledikçe Fethi'nin de ön plana çıktığını gözlüyorlardı.
31 mart gecesi ihtilal yapmak üzere karar verildiği sırada, yan kuvvetlerle görüşülmesini isteyen sanık, o toplantıyı anlatırken, Fethi'nin gerilen yüz kasları, olayın bir tartışmaya döneceğinin işaretiydi.
Sanık, o geceyi anlatırken, "Sessizliği Fethi Gürcan bozdu" diyor ve onun sözlerini aktarıyordu:
"Ne oldu arkadaşlar dilinizi mi yuttunuz, biraz evvel konuşanlar sizler değil miydiniz ? Neden susuyorsunuz ? Bu harekât 31 mart gecesi olmadığı takdirde ben ve arkadaşlarım yokuz. Çekiliyorum. Esasen, bizim ihtilal yapacak cesaretimiz yoktur..."
Fethi'nin sözlerini çok iyi anımsadığı doğruydu ama kendi sözlerini biraz değiştiriyordu. Asıl derdi, mahkemeyi, kendisinin o gün harekâttan vazgeçtiğine ikna etmekti... Oysaki, o tarihten yirmi gün kadar sonra yaptıkları son toplantıya da gelmişti... Fethi, yumruğunu masaya vurarak, "Var mısın, yok musun?" diye sormuş, "Varım!" yanıtını almıştı.
Esma, kocasının söz isteyerek mikrofona gelişini izlerken, kalp atışları da hızlanmıştı.
'Fethi Gürcan doğudan kuvvet getirecekmiş... Fethi Gürcan doğudan da kuvvet getirir, batıdan da... Çünkü bana verilen vazife vardı. Orada herkese verilen vazifeleri anlatsın. Kendi konuşmasının sonucunu tam olarak bağlamadı. Orada yan kuvvetlerden bahsetti. Onlarla birleşme arzusunu ortaya attı. Hiç olmazsa Türkeş grubuyla birleşmeyi ileri sürdü. Ben de, 'Ben yokum bu işte” dedim. Kuvvetleri ona göre organize etmiştim. O zaman bu şekilde karar verilip cayılması kuvvetlerin meydana çıkmasına neden oldu. Nitekim, beş bahriyeli de bu şekilde meydana çıktı. Dediğim gibi organize kuvvetler zorla kamufle edilmişti..."
Aynı sanık, üzerinde durduğu noktanın harekâttan sonraki süreç olduğunu, asıl ihtilalin güç safhasının ondan sonra başlayacağını söylüyor ve Fethi Gürcan'dan öcünü almaya çalışıyordu:
"Fethi Gürcan'ın cesareti ile zekâsı arasında, diğer şahıslarda olan denge yoktur. Fevkalade cesareti yanında vasat bir zekânın sıkıntılarını çekiyor. Onun cesaretini her an zapt etmek endişesi içindeydik. Ama fevkalade memleket düşüncesi ve gayesi olduğunu da biliyorum."
Yerinde duramamış, yine mikrofon başına gelmişti:
"Kendileri de gayet iyi bilirler. Öğrenim hayatımda bir kez olsun ikmale kalmadım. Pekiyi dereceyle geçerdim. Cesaretim de zekâm kadardı. Buna arkadaşım da inanmış bulunmaktadır. Arkadaşımla aramdaki farkım mertliğimdir. Dönekliği bilmem, hakikatleri söylerim."
Günün her saatinde Türkiye'nin çeşitli yerlerinden gelen genç subaylar evini doldurmuş, denetimsiz akıp giden bir ırmak, ondan yol göstermesini istemişti.
"Herkese düşen bir görev vardı. Benim görevim şudur: benim tabirim muştadır. Vurucu kuvvettir."
Ve aynı kararlılıkla sözlerini sürdürüyordu:
"Ama vurucu kuvvet derken şu manada almak lazımdır. Ordu içinde genç subaylar var. Muhtelif gruplara ayrılmışlardır. Bunları tek fikir etrafında toplamak, üst kademeye bağlamak... Çengel tabiri buradan çıkıyor. Benim görevim, genç subayları bir fikir etrafında toplamaktı. Bu vazifeyi yaparken Parlamento içinde olanlar da faaliyet gösteriyorlardı. Parlamento'dan cumhurbaşkanına kadar herkesin haberi vardır. Herkes piyasadan çekilmiştir, muşta ortada kalmıştır."
Duruşmalar boyunca, yalnızca yüreğinin sesini dillendirmeye yemin etmişti:
"Ölürsem de şerefimle öleceğim..."
Salonda çıt çıkmıyordu.
Kaç kez söyledim... "Arkadaşlar yapmayın. Duruşmalarda doğruları anlatın. Gençlerden utanın. Gencecik Harbililer idamla yargılanıyorlar. Eğer aynı tavrı sürdürürseniz, yüzünüze vuracağım" dedim... Demedim mi?
Fethi, olayda birinci derecede rol oynayanların isimlerini vereceğini söylüyor, veriyordu da:
"Bunlar bence birinci derecede sorumlu olan şahıslardır. Benim bütün üzüntüm şudur. Biz bir fikir peşindeyiz. Bu fikir iyi veya kötü olabilir. Fakat memleketin hayrına olduğuna inandığımız bu fikir arkasında birçok insan vardı. Bu işte birinci derecede sorumlu olan adamlar biziz. Halbuki arkadaşlarımız, 'Ben radyodan duydum geldim, evime gittim...' diyorlar. Nerede ise af buyurun ailesini şahit gösterecek, koynundan çıktığına dair. Halbuki harekâtı hazırlayan bizleriz. Bu durumdan hepsinin haberi vardır. Ve haber verilmiştir. Kademe kademe vazife almışlardır."
Duruşma bitip de, hapishane duvarlarıyla baş başa kalındığında, Fethi'ye en yakın olup, onun ifadeleriyle en çok moral bulanların kaygıları çoğalıyordu. Verdiği her ifade, istediği her söz onu darağacına biraz daha yaklaştırıyordu. Ama o susmayı reddediyordu:
"Tabiî ki fiilî hareketi yapan gençlerdir. Bir teğmen tankını nereye saklasın, bir süvari teğmeni atını, tabancasını nereye saklasın? Bunları gizlemelerine imkân yok. Tank çuvala sığmaz, bu arkadaşlar fiilî hareketi yapmışlardır. Bunlara bu yolu gösteren biziz. Birinci derecede sorumlu şahıslar olarak burada hesap vermek zorundayız. Herkes, fiilî durumda yokmuş da, 'şu saatte evden geldim', 'anonsu duydum' diye kendisini kurtarmak için inkâr yoluna gidiyor. Arkadaşlara tavsiyem şudur. Buradan kurtuldukları takdirde inanmadıkları adamların peşinden, bizim gibi insanların peşlerinden gitmesinler."
Duruşma hâkimi araya giriyor, "Nihayet bir fikirdir, inanmıştır" diye müdahale ediyordu:
"Efendim bir fikre inanmıştır. Ben de inandım ve bu davranışlarımı memlekete hayırlı olacağına inandığım için yaptım, bütün arkadaşlarla beraber. Bu olayda birinci derecede sorumlu bulunuyorum. Fakat genç teğmenler ise 146/1'le, ölüm cezasıyla burada yatıyorlar. Ötekiler ise, yani fikir sahasında çalışanlar ise bu işi hazırlayanlar ve yardım edenler, 146/3le burada bulunuyorlar."
Duruşma hâkimi soruyordu:
'Siz fiilî kuvveti elinde tutan insansınız. Süvari Grubu ve Tank Okulu kursiyer talebelerinin harekete katılmaları nasıl ve ne şekilde sağlanmıştır?"
Bu hususlara cevap vermiyorum. Sorumluluğu bana ait. Bildiğim halde cevap vermiyorum."
“Çengel sistemi hakkında bildikleriniz ?"
“Biz çengeli alt kademeyi üst kademeye bağlamak için yapmış bulunuyoruz. Fikrî çalışmalarımız 22 Şubat'tan sonra yapılmıştır ve her kıtada fikirlerimiz yayılmıştır. Kendimize has bir irtibat şeklimiz vardı. Kıtalarda yüzde seksen ila doksan fikirlerimiz biliniyordu. Bu sebeple Tank Okulu'na geldikten sonra tekrar bir hazırlık yapmaya ihtiyaç duymadım. Çünkü bunlar fikir bakımından hazırlanmış insanlardı. Böyle bir harekâta katılacaklarını tahmin ediyordum. Nitekim tahminimde yanılmadığımı durum bana gösterdi. Genç arkadaşların hiçbirinin ismini söylemem bunları ben hazırladım, bunların sorumlulukları bana aittir."
Tanıkların da dinlenmeye başlanmasıyla birlikte, Fethi Gürcan'ın isyanı büyümüştü. İhtilalin fikir karargâhında bulunup da davayı savunmayı görev bilen dört beş subay ve ateşli gençlerle birlikte tanıkların üzerine gidiyor, ifadelerindeki çelişkileri yüzlerine vuruyorlardı.
Albay Aydemir ise tanıkların ifadelerinden sonra umutsuzluğa kapılmıştı. Herkes kendisini kurtarmanın bir yolunu bulmuştu... Genç subaylara, "Arkadaşlar, bu harekâtın sorumlusu benim. Hesabını vermek gerekirse ben veririm, kellemi de veririm. Onun için siz yalnızca askerî savcının maddî olarak yaptığı suçlamaları ve ona karşı savunmalarınızı yapın" diye talimat verdi. Mahkemelerde, o da Fethi Gürcan, Rıfkı Erten, Yaşar Başaran ve gençlerle birlikte, tanıkları bir savcı gibi sorguluyordu. Dış basın, davayı inançla savunanları şövalye olarak nitelendiriyordu.
Bir duruşmada, Harp Okulu nöbetçi amirinin, "Fethi Gürcan bana silah çekti" ifadesi üzerine ise, Fethi hemen söz almış, "İhtilalin başlangıç saatinden bitimine kadar elimde tabancam vardı. İhtilale karar vermişim. Bunun icabı yapılacaktır" demiş, sözlerini hiç ara vermeden sürdürmüştü:
"Harp Okulu'na geldiğim zaman durum şuydu: kapılar öğrenciler tarafından zorlanmış ve bir kısmı dışarı çıkmıştı. Cephane almak üzere sandıklar kırılıyordu. Aradan çok zaman geçmişti. Talat Aydemirin Harp Okulu'nda olması icap ederdi. Ben Talat Aydemir'i aramak amacıyla tabancam elimde nöbetçi subayının odasına girdim..."
Fethi Gürcan, yaşananları bütünüyle anlatmaya değil, söylemek istediklerini söylemeye de kararlıydı:
"Bu arkadaşları ürküten acaba benim tabancam mı, yoksa şöhretim mi, yoksa memleketin içinde bulunduğu durum mudur? Bir nöbetçi er Harp Okulu öğrencileriyle silahını vermemek konusunda mücadele ederken, acaba bir subay neden hariçten gelen subaylara teslim oluyor ? Bunun sebebi, subayların durumu yalandan izlemeleri, devlete inançları olmaması, kendilerini devlet teminatı altında hissetmemeleri... Her an bir hareket bekliyorlar." Fethi Gürcan, konuşmasına nokta koymadan önce, "Benim onlara üstün tarafım, bir davaya inanıyorum, inancım var ve sonuna kadar öyle kalacağım" demişti.
Merkez komutanının, olayı önlemek için nasıl kahramanca koşturduğunu anlatması üzerine de söz istemişti:
"Harekât sırasında bana hiç rastlamışlar mıdır?"
Merkez komutanı, "Fethi Gürcan'ı ne harekâtta ne de harekâttan sonra gördüm" diye yanıt verince, duruşma hâkimi bile dayanamamıştı:
"O gece Fethi Gürcan'ı görmeyen kalmamış... Nedense en çok dolaşan ikinizsiniz ve birbirinizi görmemişsiniz..."
Sanıkların duruşmalarda en çok tartıştıkları isim ise Ali Elverdi olmuştu... Ne de olsa, Radyoevi'ni ele geçirip, ihtilalin kaderini değiştiren oydu. Ali Elverdi, duruşmalarda tam bir kahraman kesilmişti... Oysaki, yenik ihtilalcilerin ifadeleri onu hiç de doğrulamıyordu... Ali Elverdi, Radyoevi'ne tek başına gelmesine gelmişti de... Orada bulunan 21 Mayısçı genç subayları kutlayarak, "Biz de bu günleri bekliyorduk" demişti... Ancak Yaşar Başaran aşağıya indiğinde, "Bu bizden değil" diyerek onu tevkif etmiş, elindeki Sten'i de alarak bir odaya hapsettirmişti...
Radyoevi'ne gelmesi beklenen takviye gücün gecikme nedenini öğrenmek için Harp Okulu'yla haberleşme çaresi arayan, ancak bir türlü Talat Aydemir'e ulaşamayan ihtilalcilerden bir grup, durumu öğrenmek üzere bir cipe binerek Harp Okulu'na hareket ederken, hükümet güçlerine bağlı bir birlik de Radyoevi önüne mevzilenmişti... Bu sırada, ihtilalcilerin sayı olarak az olduğunu anlayan Ali Elverdi, pencereden bağırarak, içeride yalnızca birkaç kişinin olduğunu söylemiş, hükümet güçleri de içeriye girmişti...
İhtilalci Erol Dinçer, Radyoevi'ni ikinci kez basıp Ali Elverdi'yi teslim aldığında ise "Beni Harbiyelilere teslim etme" diye yalvarmıştı..
Duruşmalarda, Ali Elverdi ile 21 Mayısçıların tartışmaları, onun Harp Okulu'na getiriliş öyküsünde de aynı hararetle sürdü... Ali Elverdi, Harp Okulu'nda kahramanca direndiğini söylerken, Albay Aydemir, kendisini linç etmekten kurtardıktan sonra ayaklarına kapanarak yalvardığını söylüyordu...