ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

37

Üç hafta süren yasak kalkmıştı ama artık görüşmeler bahçede gerçekleşmiyordu. Görüşme odalarında, sanıklarla aileleri arasında camdan ve telden duvarlar vardı. Önde iki cam sütunun arasında bir tel sütun, arkasında iki tel sütunun arasında bir cam sütun... Böylece sanıklar yakınlarına hiçbir şekilde dokunamıyorlar, çaprazlama tellerden ancak seslerini duyurabiliyorlardı... Bu uygulama nedeniyle, ziyaretçiler seslerini duyurabilmek için cam ve tel duvarların önüne sırayla geliyorlardı.

Fethi, kendisine dokunabilmek için çırpınan bir buçuk yaşındaki kızı Sema'ya bakarken, yalnızca kendi ailesinin acısını değil, bütün genç subayların ailelerinin acılarını içinde hissetti. Görüş günleri onun için en çok acı duyduğu günlerdi.

Dışarıda yaşanan her şey kendilerine ulaşıyordu. Gülderen, Kız Enstitüsü'nün lise kısmını bitirmiş, Kız Teknik Öğretmen Okulu'na girmek için başvurmuş ancak dilekçesi kabul edilmemişti... Karşısında hiçbir şey yokmuş gibi duruyorlardı... Ne Esma, ne Mustafa, ne Gülderen... Kimse, ona anlatmamıştı ama o olabilecekleri biliyordu... Kızının başvurusundan birkaç gün sonra okul müdürü kendisini çağırmış ve dilekçesinin kabul edilmediğini söylemişti... Gerekçesi de son derece kısaydı:

'Fethi Gürcan'ın kızı olduğunuz için başvurunuz kabul edilmedi."

 

*              *            *

 

Esma hep, "iyi ki doğdun" diyordu Sema'ya... Ama o iyi ki doğdu mu bilmiyordu, çünkü, beş aylıkken onu kollarında uçuran babası, daha üç yaşını doldurmadan, uzun otobüs yolculuklarından sonra, ancak hapishanede camların arkasında görebilmişti. Bu görünmez şey de neyin nesiydi? Babasına ulaşmasını engelliyordu. Şimdi baba onu kollarına alacak, havalarda uçuracak, bir şarkı mırıldanacaktı. Sema ne yapacaktı? Tabiî kahkaha atacaktı. Ama bir şeyler engelliyordu kendisini onun kucağına atmasına. Görünmez engeli tekmeliyordu her görüşte... O küçüktü ama özlemi büyüktü. Ayakları acıyordu tekmeledikçe; ağlıyordu, kahkaha atacağı yerde... Hadi o aşamıyordu görünmez duvarı, peki babası nasıl aşamıyordu ? Bir yumruk atsa parçalardı bütün engelleri. Dünyada babadan güçlüsü var mı? Onun yapamayacağı şey olur mu? Olmaz! Nasıl olur da aşamaz? İstemiyor muydu yoksa onu gökyüzüne uçurmayı artık? Kucağına almak, şarkılar söylemek istemiyor muydu?.. Çok mu yaramazlık yapmıştı yoksa? Çok mu kızdırmıştı babasını? Daha çok tekmeliyor, daha çok ağlıyordu...

 

*               *             *

 

Esma, kapıyı kapattıktan sonra mutfağa yöneldi. Fazla kalmamıştı Mustafa... Onun az önce getirdiği file, masanın üzerinde duruyordu. Paketlere uzanırken, çaresizliğin acı tadı, genzine kadar yükseldi. "Canım ağabeyim" diye geçirdi içinden, "ben genç kızlığımda senin ekmeğini çok yedim... Ama şimdi..." Genzindeki yanmaya, bir de nefesini tıkayan bir yumru yerleşti.

Mamak'taki mahkemeler sırasında yaşananlar ailelere de yansımaya başlamıştı. Onlar, fırtınalı bir denizin kıyısında, sert dalgalarla sarsılıyor, her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışıyorlardı.

Pek çok 22 Şubatçı gibi Fethi Gürcan da emeklilik maaşı alamayan bir emekliydi... Ama ne gam! Kendisine yeni bir iş bulmuştu. Üstelik gelirleri eskisinden çok daha fazlaydı. Ta ki o güne kadar...

Esma, 21 Mayıs'ın yalnızca kaybedilmiş bir ihtilal olmadığını, çok başka gerçekleri de beraberinde taşıdığını, aybaşı gelip kapıya dayandığında anlamıştı... Artık Ortaköy'deki dökük evin, hiçbir yaralarına merhem olmayacak, hiçbir açıklarını kapayamayacak kira gelirinden başka tek kuruşları yoktu. Oradan gelen para, kendi evlerinin kirasının ancak yarısını karşılıyordu. Harekâta katılan subay eşlerinin büyük bir bölümü aynı durumdaydı. Analar, babalardan daha çetin bir savaş içine girmişti. Onlar, özveriye, yokluk içinde yaşamaya ne kadar alışıklarsa, çalışma yaşamına da o kadar uzaklardı. Para kazanmayı bilmiyorlardı .Esma, Fethi'nin kaygısına derdine düşüp de unuttuğu bu gerçek başına balyoz gibi inince, hiç kimseye dert yanmadan, çare bulmaya çalıştı.Çocukları çalışabilecek yaşlarda değillerdi. Öyleyse..Kendisi bir şey yapmalıydı. Mesleği olmadığına göre... Evlere temizliğe gidebilir, daha az gelirle, daha küçük bir evde yaşamanın yollarını arayabilirdi. Ama daha bu fikri seslendirmeye çalışırken, Mustafa Ağabey'i ile Zehra karşısına dikilmişlerdi.

Hastalığı nedeniyle Ankara'da okula devam edemediği için İzmir'deki öğretmen teyzesinin korumacı kollarına emanet edilen Öner'le birlikte Ankara'ya gelen Zehra, kiradaki evinin gelirini, tek kuruşuna dokunmadan Esma'ya yollamıştı... İtiraz istemiyordu, hep yollayacaktı... Mustafa Ağabey'i zaten ilk günden bütün sorumluluğu eline almıştı. Kendi çocukları neyse, kardeşinin çocukları da oydu...

Elleri uzandığı fileden masaya düştü. Akıcı bir sıvıya dönüşen kalbi, gırtlağına doğru yol alıyor, tam da o noktada yeniden bir et parçasına dönüşüp, çırpınıp duruyordu. "Bu da neyin nesi?.." diye düşündü. Fırtına çabucak durulunca, yeniden az önce saplanıp kaldığı düşüncelerin egemenliğine girdi.

Gülderenim... Sen de sindiremedin içine babandan başkasının parasını... İyi de, baban mı olmaya çalıyorsun? Evine ekmek getirmek sana mı düştü? Daha yaşın kaç? Namusumla ekmek parası kazanmak için ev temizliklerine gitmeye karar verince, dayınla birlikte karşıma dikildin. Ağabeyim, "Biz öldük mü ?" diye çıkışınca onunla işbirliği içinde göründün. O gidince, baklayı ağzından çıkardın. "Dayıma söylemeyin" diyorsun da, şehirlerarası otobüslerde hosteslik yaptığını baban duysa ne çok üzülür bilmez misin ?

 

Gülderen on yedisindeydi. Yaşı küçük olduğu için memur olma şansı yoktu. Ama evin en büyük çocuğuydu. Yaz tatilini fırsat bilip iş aramış, sorununu okul müdürüne açmış, onun aracılığıyla bir otobüs firmasında hostes olarak çalışmaya başlamıştı. Mustafa'nın hiddetinden korktuklarından, onun masa başı bir işte çalıştığı yalanını uydurmuşlardı. Esma, kızının mücadeleci ruhunu dizginlemek istememiş, yalanına ortak olmuştu ama onun her yola çıkışında, o da kendisini yollarda hissediyordu.

Çocukluğundan beri, yalnızca şehirlerarası değil, şehir içi yolculuklarda bile, midesi altüst olan Gülderen, karşısına çıka çıka böyle bir iş çıktığı için şansına küfretmişti. Yol boyu, elinde naylon torbayla hizmet ediyor, durmaksızın kusuyor, evdekilerden bunu gizliyordu.

Ama Esma, onun rengi benzi uçmuş, bedeni incelmiş dönüşlerden her şeyi anlıyordu...

Gülderen bir ziyarette, babasını yine saç tellerine kadar özlemle incelerken, beklemediği bir soruyla karşılaştı:

"Sen nerede çalışıyorsun sarı kanarya?"

Ziyaretler boyunca babasından ayırmadığı gözlerini yere indirirken, "Onu üzmek için yetiştirmişler haberi" diye geçirdi içinden...

Fethi, "Biliyorum... îşe girdiğini de, nerede çalıştığını da biliyorum" dedi.

Gülderen'in bakışları biraz daha yerde kaldı. Babası sevdiklerinin her zaman zorluklarla savaşmasını isterdi. Öyleyse... Yeniden başını kaldırdığında yüzünde ikircikli bir gülümseme vardı...

Eve döndüklerinde, "Babam çalıştığıma üzülmedi. O yalnızca yanımızda olamadığı için üzülüyor" dedi annesine...

Esma'nın, saatlerce pencere önünde beklediği bir gün, el bebek gül bebek büyüttüğü kızı gelmek bilmiyordu... Gülderen'in, sarsılan bedenine ve bastırıveren uykusuna yenik düşüp derin bir uykuya daldığını, kendisine gelip otobüsün bomboş olduğunu görünce mola yerinde olduklarını anladığını, terminaldeki tuvalete koşup uykusunu dağıtmaya çalıştığını, sonra da telaşla yanlış otobüse binip kaybolduğunu bilmiyordu...

İşte o zaman her şey ortaya çıkmış, Mustafa kıyametleri koparmıştı... "Baban içerideyse, biz öldük mü?" diye sorarken, yanıt beklemediğini de ortaya koymuştu. Zaten yaz tatili de sona yaklaşıyordu. Kız Teknik Öğretmen Okulu'na verdiği başvuru dilekçesi geri çevrilen Gülderen, Sekreterlik Yüksekokulu'na gidecekti... İşten ayrıldı...

 

*         *          *

 

Babası idamla yargılanan Taylan, ailesinin içine düştüğü ekonomik sıkıntı nedeniyle üniversite yaşamına ara vermiş, Ankara'ya annesinin ve kardeşlerinin yanına gelerek işe girmişti.

Babası, 22 Şubat'ta emekli edildikten sonra aldığı emeklilik ikramiyesinin tamamını, emekli edildikleri halde hizmetleri yetmediği için maaş alamayan ve gelirsiz kalan genç subaylar için oluşturulan yardım sandığına vermişti... Geçen süreçte Rıfkı Erten hem emeklilik maaşını almış hem de yeniden işe girmişti. 21 Mayıs sonrasında ise "vatana ihanetten" idamla yargılanan Rıfkı Erten'in artık ikinci bir işi olmadığı gibi emeklilik maaşı da kesilmişti.

 

Mahkemeleri izleyen birinci derece yakınlar arasında da söze dökülmeyen bir ayrışma başlamıştı. Bir grup, idamı göze almış davasını savunuyor, diğer bir grup en az cezayı almanın yollarını arıyordu. Aileler arasındaki ayrışma da bundan kaynaklanıyordu. Taylan, "cesur" olarak nitelendirdiği, karizmatik gördüğü kimi adamların oradaki çözülüşlerini görüyor, genç yüreği buna isyan ediyordu.

Annesi Adalet Hanım, "Baban bu işten kurtulamayacak..." diye gözyaşı döküyor, ardından, "Eğer orada küçülüp kalsaydı, onurumuzu alaşağı etseydi, bu bizim için daha büyük acı olurdu. Baban, davasını cesaretle savunuyor" diyordu. Annesinin yaşadığı bütün zorluklara karşı gösterdiği direnç, Taylan'in acısına sürülen merhem oluyordu. Bunca yıl, eşiyle omuz omuza yaşayan Adalet Hanım da babası kadar, belki de daha cesur ve güçlüydü.

 

 

*                *               *

 

Mustafa, elindeki şırıngayla mutfak tezgâhına dizdiği kavunların suyunu çekerken, Esma onu izliyordu. İğneyi her kavuna defalarca batırıp suyunu boşaltan Mustafa bu işi bitirdikten sonra, dolaptaki büyük votkayı çıkardı ve bu kez şırıngaya çektiği votkayı, kavunlara aşılamaya başladı.

Fethi rakı severdi aslında ama, cezaevine alkol sokmanın en pratik yolu buydu.

"Fethi çok sevinecek bu sürprize" dedi Mustafa... Esma, çocuklar gibi güldü...

O gün ziyaret saatinde gür bir erkek sesini büyük bir şangırtı izledi. Sanıklardan Emekli Üsteğmen Turgut Saltoğlu, bir buçuk yaşındaki kızının cam ve tel duvarlar arkasından kendisine ulaşmak için ağlayıp çırpınmalarını bir süre izledikten sonra, cezaevi yönetimine gardiyanlar aracılığıyla, "Çocuk kucağıma gelmek istiyor. İçeri almama izin versinler" diye haber yollamış, izin verilmeyince de öfkesi denetiminden çıkmıştı. "Bize değil, çocuklara eziyet ediyorsunuz" diye bağırıp, topuğunu kalın cama indirmiş, cam parçalanarak yerlere saçılmıştı... Cam kırıklarının parçaladığı topuğundan kanlar akarken, o cezaevi yönetimine küfretmeyi sürdürüyordu. Olay üzerine cezaevi müdürü koşup gelmiş, Turgut Saltoğlu'nu sakinleştirmeye çalışmıştı. Ama genç üsteğmen kolay sakinleşebilecek bir durumda değildi.

Sonuçta, Turgut Saltoğlu'na bir süre ziyaretçi yasağı verildi.

Hapishanedeki genç subaylar, her akşam, lider kadrosunu bir koğuşta topluyorlar, memleket sorunlarını tartışıyorlardı. Petrol sorunu nasıl çözülmeliydi, enerji sorunu nasıl hallolmalıydı, toprak reformu nasıl gerçekleştirilmeliydi... Saltoğlu'nun cam duvarları yere indirdiği günün akşamında yapılan forumda belirgin bir gönülsüzlük vardı. Kalabalık, daha küçük gruplara bölünmek üzere erken dağıldı...

Votka şırınga edilmiş kavunlar, Fethi için o gün gerçekten de güzel bir sürpriz olmuştu. Genç arkadaşlarını çağırdı, hücresindeki ranzanın üzerine yerleşip, votkalı kavunları kaşık kaşık yediler.

                                                                                                         

      *         *          *

 

Üsteğmen Turgut Saltoğlu, hapishane günlerinde, harekâta katılanların belli bir dünya görüşünde buluşamadıklarını görüyor, küskünlüklerini dile getiremeyen kendisi gibi genç insanların paylaştığı ortak kaderde yerini alıyordu. Onlar, acının, bilinmezliğin, özlemin, öfkenin, korkunun, cesaretin, teslimiyetin, direnmenin, inancın ve daha nice duyguların renklerini taşıyan bir tablonun parçalarıydılar. Duruşmalar ilerledikçe, parçalar yerli yerine oturmaya başlıyor, tablonun adı açık seçik ortaya çıksa da, tanımlaması kolay olmuyordu. Tıpkı tanımlanamayan renkler gibi... Görürsün, ama tanımlayamazsın... Anlarsın ama anlatamazsın... Yorulursun... Gençliğin imdada yetişir, şakalarla oyalanırsın...

Duygusal bir teğmen vardı aralarında.. Kararlardan korkuyordu... Üsteğmen Turgut, ölümle oynaşırken, korkuyla dalga geçmenin cazibesine kapılmıştı. Bir başka arkadaşıyla planını kurdu ve oyuna başladı.

İkisi bir yandan genç teğmeni, dostça kollarına girip kenara çektiler:

"Bak... Akşam gelip bazı isimleri okuyacaklar. Bu gece okunacak isimler idama götürülecek."

Teğmenin rengi benzi atmıştı. Oyunları hedefi vurmuştu.

“Anca kanca beraber hareket edeceğiz, kalleşlik yok tamam mı?

Korkmak ayıp değildir aslında... Belki de en büyük cesaret, inatçı bir korkuya inat, doğru bildiğin yoldan gitmektir...

"Tamam... Kalleşlik yok..."

Genç teğmenden bu sözü alır almaz, oyunlarının ikinci sahnesi için çalışmaya başlamışlardı. Cezaevi görevlilerinden bir astsubaya birkaç isim vererek, o isimleri gece gelip okumasını istediler. Astsubaydan da "olur"u aldıktan sonra, yataklarına girdiler. İki arkadaş, oyun oynadıkları genç teğmenin iki yanında yatıyordu...

Kısa bir süre sonra astsubay, aynı oyundan haberdar bir yüzbaşıyla birlikte koğuşa girdi, elindeki listeden isimleri okumaya başladı. Aniden bir ölüm sessizliği oldu... Şakadan diğer sanıkların da haberi yoktu ve gece yarısı okunan isimler herkeste aynı çağrışımı uyandırıyordu:

"Kurşuna dizilmek!"

Ölüm sessizliği, yalnızca oyuncu iki arkadaşı değil, oyuna ortak olan yüzbaşıyı da etkilemişti... Onlara döndü, ağlamaklı bir ses tonuyla, "Bir daha böyle şakalar yapmayın" dedi.

Bu olayın ardından oyunlar yön değiştirdi. Mamak'ta uykuların saati olmadığı gibi, gençlerin midelerinin de saati yoktu. Gece yarısı uyanırlar, aç midelerinin sesini durdurmanın yolunu ararlardı. Eğer Binbaşı Fethi'ye gelen bir şeyler varsa, zaten sorun yoktu... Onun da gençler gibi saat bilmeyen midesi mi, yoksa yüreği mi bilinmez, gecenin bir yarısı da olsa, gelip gençleri kaldırır, kendisine ne geldiyse, hücrelerin dip tarafındaki masada onlarla paylaşırdı. Fethi, kendisine gelenleri ayrı bir köşede yemek isteyenlerin de korkulu düşüydü... Bir kez sesinin son perdesiyle bağırıp, ziyaretçilerinden gelen yemekleri kimseyle paylaşmadan yiyenleri ürkütmüştü...

İdam istemiyle yargılanan ve bu nedenle hücrelerde kalanların karşılarında birer dolapları vardı. Artık oyun, geçmişte rütbe farkından, yanlarına yaklaşmaktan çekindikleri subayların dolaplarından yiyecek aşırmaya dönüşmüştü. Ekibi kurup, hücredekiler uyurken, dolaplarını yoklarlardı. Bu sırada biri diğeriyle göz göze gelmeye görsün, bir gülüşmedir başlardı.

Bir gün, ihtilalin başarılması halinde önemli bir makama gelecek olan emekli bir albayın dolabına yavaşça yaklaşıp kapısını açtılar. Onları gülmeye en çok zorlayan şey, emekli albayın titizliğiydi. Ancak, tam dolabın kapısını açtıkları sırada, yumuşak bir ses, yalnızca hareketlerini değil, gülmelerini de dondurdu:

'Ne o çocuklar, karnınız mı acıktı ?"

Onlar yaramaz çocukların utangaçlığı içinde verecek yanıt bulamamışlardı ama, emekli albay kalkmış, onlara kendi elleriyle hazırladığı zeytin ezmeli ekmek dilimlerini ikram etmişti...

Onca karmaşa içinde gülmelerini hiç kaybetmeyen Üsteğmen Turgut'u bir sabah hüzün içinde görenler ne olduğunu anlamadılar. Konuşmadığına göre önemli, çok önemli bir şey olmuştu ve bu şey çok özeldi...

Üsteğmen Turgut, arkadaşlarına hiçbir zaman anlatmadı ama nasılsa yakınındaki birileri anladı... Belki de onu kaybetmeden önce, ondan çok söz etmesinden... Belki de, aniden artık onu hiç anmamasından...

Koğuşta geceleri çıkıp, Turgut'la göz göze bakışan bir fare vardı... Belli ki günlerden bir gün hapishane yönetiminin kazasına uğramış, kuyruğunu kaptırmıştı... Bu yüzden ona "Kuyruksuz" adını takan Üsteğmen Turgut, geceler boyu bakıştığı fareyi sevmişti... İnsanın hangi durumlarda, neyi ve kimi seveceğini kim bilebilir? Kimin, en sarsıcı duygularını, hangi bir çift göze, sakınmadan aktardığını kim hesaplayabilir?

Üsteğmen Turgut, gecelerden bir gece, dertlerinin sırdaşını bulamayınca meraka düşmüş, ertesi sabah, hapishane yönetiminin kapan kurduğunu ve Kuyruksuz'un gittiğini anlamıştı... İşte, onun şakacı gözlerine basan hüzün, Kuyruksuz'un, bir gece, herkesten habersiz, vedalaşamadan ölüme gidişiydi.

 

 

38

Harbiyeli Zeki Yeğin'in kalemi hızla oynuyordu... Çizdiği karikatürlere, kimi zaman küçük, kimi zaman kocaman baloncuklar ekliyor, sonra içlerini dolduruyordu...

Burası bir başka sıkıyönetim mahkemesiydi... Harp Okulu'nda kurulan ve bin dört yüz elli yedi Harbiyeli'nin yargılandığı 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi...

Zeki, duruşmaların başladığı ilk günden beri, ilgisini çeken her olayı, her ifadeyi, sayfalara yansıtarak kendisini rahatlatmaya çalışıyordu.

Bir perşembe günü, yazlık haricî elbiselerini giyip, Thompson'lu nöbetçiler arasında, okulun mahkemeye dönüştürülen spor salonuna gitmişlerdi... Sandalyelerde numaraları yazılıydı. Her zaman Harbiye'nin zaferiyle biten maçlarda, neşeli zafer sesleriyle çınlattıkları salon artık başka, bambaşka bir mekâna dönüşmüştü...

İfade veren bir arkadaşının karikatürünü çizdikten sonra, onun ağzından çıkardığı balona sözcükleri yerleştirdi:

"Kızılay'da dolaştığım zaman beni kimse ikaz etmedi. Hatta, Orduevi'nin önündeki subaylar, bana sportoto sonucu sorar gibi, 'Taraflar nasıl?'dedi."

Salondaki gülüşmeye Zeki de katılmıştı...

Duruşmalar ilerledikçe, gazetelerin kendileriyle ilgili haberlere yer vermemesi, radyonun ayrıntılar üzerinde durmaması hepsine acı veriyordu... Güneşli ve sıcak haziran günlerini, ancak camdan seyredebiliyorlardı.

Kolay değil, bin dört yüz elli yedi Harbiyeli'nin ifadesini almak..… Günler uzuyor, ifadeler bitmiyordu...

Zeki, yeni bir öğrenci karikatürüne yeni bir baloncuk çizdi: "Ben general tevkif etmedim ama... Arabaya girdiğimde general içeride oturuyordu... Birlikte okula geldik..."

Sonra yeni bir karikatüre yeni bir baloncuk çiziyor, içini dolduruyordu: Orduevi'ndeki subaylar, "Harbiyeli! Rüzgâr ne tarafa esiyor, söyle de yelkenimizi o tarafa açalım?" diye soruyorlardı...

Salonda gezen emniyet subayı, tehditler savurarak, gülenlerin ve uyuyanların numaralarını not ediyordu.

Yaşadıkları büyük şoka karşın şakalardan, gülmelerden vazgeçmiyorlardı... Ama her zaman değil... Öyle zamanlarda, karikatür çizemeden, yalnızca not almakla yetiniyordu...

Bir öğrenci, 21 Mayıs sabahı jetlerin taraması sırasında, beynine mermi saplanan bir arkadaşının kucağında öldüğünü ve iniltiyle son sözünün, "anne" olduğunu anlatınca, hepsinin gözleri yaşarmıştı... Dinleyiciler ise ağlıyordu...

Bir başka öğrenci şöyle diyordu:

"Bir uçak gürültüyle geçiyordu... Tarıyordu... Saklandık... Dışarı çıktığımda, asfaltın kenarında bir arkadaşım vurulmuştu. Miğferi kanlar içinde parçalanmıştı."

Sonra yine karikatürler, yine balonlar, yine gülüşmeler...

Harbiyelilerin etrafında en çok dolaştıkları yer Kız Teknik Okulu'ydu ve genç subay adayları ile kız öğrenciler arasında birbirlerine "âşık" olanların sayısı hayli yüksekti...

"Efendim... Ben Kız Teknik'in önündeydim. Her zaman gittiğim yerdir..."

Bir öğrenci ifade verirken, "Bir evin kapısını çaldım... Kapı açıldı... 'Beni Tanrı misafiri kabul eder misiniz?' dedim, ettiler" diye konuşunca, hâkim dayanamayıp, "Tabiî kabul ederler, silahlı olursan, Tanrı misafiri de ederler" diye yanıt vermekten kendisini alamamıştı...

Hâkim bir başka öğrenciye soruyordu:          

"Başınızda kim vardı ?"

"Miğfer vardı efendim..."

1963 yılında Harp Okulu'nda kurulan 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yaşananlar, Zeki'nin kaleminden tarihe aktarılıyordu:

"Alarmla uyandım. Parolayı öğrendim. Ak saçlı bir kurmay albay gördüm. Talat Aydemir'miş... Vaziyeti anlamak için Dikmen’de ki evime gittim.Babam bana evde kalmamı tembih etti. Sabaha kadar evde kaldım... Sabah okula geldim... "

Hâkim soruyordu:

"Baban neci ?"

"Subay efendim..."

Sorgulamaları haziran ayının sonunda biten Harbiyelilerin tahliye talebi reddedilmişti... Temmuz ayında mahkeme salonunda tanıkların ifadesine başvuruluyordu... Her bir tanığın ifadesinin ardından, Harbiyeliler sıraya giriyorlar ve ifadelere itiraz ediyorlardı. Hele albay rütbesindeki bir tanık, teşhiste bulunurken, karşısındaki generalin işaretiyle yanıt verince, itiraz sırasına girenlerin sayısı rekora ulaşmıştı...

 

*         *          *

 

Mamak'ta aslî sanıkların yargılandığı 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde ise, camdan duvarları bir topuk darbesiyle tuzla buz eden Turgut Saltoğlu'nun ziyaretçi yasağı bitmişti... Üstelik, bu olayın ardından, on iki yaşından küçük çocukların sanıkların yanına girmesi için de izin çıkmıştı...

Sema, en sonunda, cam duvarları aşıp, babasının dizlerinin üzerine oturabildi... Artık, görüşe gitmek için et arabalarına bindiklerinde, "Babaci... Babaci..." diye el çırpıyordu...

Annesi bile dokunamıyordu babasına... Ablası ve Ömer Ağabey'i de... Bir tek Öner Ağabey'i, bir de o... Seviyordu işte!.. En çok onu, bir de Öner Ağabeyi'ni seviyordu babası...

Nereden bilecekti, bir topuk darbesiyle kınlan cam duvarları... Adını koyamadığı o duygunun yalnızca kendi yüreğinde boy atmadığını nereden bilecekti. Bilmiyor... Sema ne çok şeyi bilemiyor... Haftada bir ne demektir, pazartesi neden çok önemlidir bilmiyor ama, et arabasını tanıyor... Onun kendisini babaya götürdüğünü biliyor... Babasının sıcacık ve güçlü kollan bedenini sarıyor...

Ah bir de kavuşmalar kısa, ayrılıklar uzun olmasaydı... Ayrılık saati geldiğinde dayanamıyor, yine ağlıyordu... Sonra yutuyordu ağlamalarını... Ya babasını kızdırırsa, almazsa onu kollarına yeniden?

 

*            *            *

 

Fethi düşünceliydi... Yine bir ziyaret saati bitmiş, Öner ve Sema'yı öpüp koklamış, dokunamadıklarının kokusu burnunu sızlatmıştı... Sema'nın küçük ellerinin sıcaklığı ise yanaklarında kalmıştı...

Yatağa uzanıp, öğle uykusuna teslim olmadan önce, beyninde dönüp duran soru yine kafasına takıldı... Cezaevinde anılarını yazan Albay Aydemir, onları dışarı çıkarmanın yollarını arıyor ama çözüm bulamıyordu.

Albayın on iki yaşından küçük çocuğu yoktu ama kendisinin vardı... Ziyaretçiler girişte aranıyor ama çıkışta aranmıyordu... Cam ve tel duvarların arkasındakilere hiçbir şey veremezdi ama Öner ve Sema on iki yaşından küçük oldukları için yanına girebiliyordu... Çocukları çıkışta aranmayacaklar ve albayın anılarını dışarıya çıkarabileceklerdi...

Olur mu?

 

Duyguları ile mantığı birbirine karıştı, o karmaşayı düşünce süzgecinden geçirmek için derin bir tartışmaya girişti...

Ya çocuklarının başına bir şey gelirse?

 

Zaten kendisiyle birlikte aynı zehri içen ailesi, bir de bu yüzden zor durumda kalırsa?

Olmaz!..

 

İyi ama, bir süre sonra albay da, kendisi de bu dünyadan çekip gideceklerdi ve geriye hangi uğurda can verdiklerini anlatacak bir miras kalmayacaktı. Çocukları küçücüktü daha... Belki onlar bile anlamayacaklardı kendisini...

DP iktidarının yargılandığı Yassıada duruşmaları her akşam radyoda yayınlanmış, gazetelerde geniş geniş yer almıştı... Halk, o davada yargılananların savunmalarını kendi seslerinden dinlemişti... Oysa Mamak duruşmaları es geçiliyor, olay küçük gösterilmeye çalışılıyordu...

Gerçekleri kim, nasıl bilecek?

 

Ya onlarla birlikte acı çeken, idamla yargılanan gençler? Bu zehri hep birlikte içmiyorlar mıydı? Hem çocukları yakalanacak olsalar bile, bunun bedelini kendisine ödetirlerdi.

Yakalanmazlar... Bunca zamandır çıkışta hiçbir arama yapılmadı... Dikkat çekmeden... Parça parça...

 

  Bu dava, tarihe, kim yazıyorsa, onun anılarıyla taşınacaktı mutlaka taşınmalıydı... Taşınmalıydı ama...

 

Günlerdir bu karmakarışık duygulardan çıkamıyordu... neydi böyle, nasıl bir durumdu ? Yıllarca, en riskli kararları verirken bile uzun uzun düşünmemişti... O, kararlarını, yaşadığı anın gerçeklerine göre verir, sonra da geri dönmezdi.. Şimdi..

Neyse ne...

 

*             *            *

 

Fethi kim bilir kaçıncı kez mikrofona geldi, bakışlarını mahkeme heyetine dikti:

"Bu işin elebaşısı albay ile benim... Bu ihtilali biz kazansaydık, şimdi sizin yerinizde biz, bizim yerimizde siz olacaktınız. Bizi asın... Çünkü biz kazansaydık, sizi asacaktık. Bu gençler, bize inandıkları için peşimizden geldiler. Bu çocuklara yazık etmeyin. Bizi asın edin, onları bırakın..."

Savcı, suçluları derecelendiren bir liste yapmıştı. Birinci sırada albayın adı bulunuyordu. Duruşmaların seyrine göre, listenin alt sırasında olanlar üstlere doğru çıkıyor, üst sıralardakiler de yerini yenilerine bırakıyordu. Fethi, ikinci sıraya yükselmişti. Bu, en ağır cezayı alacağı anlamına geliyordu.

Orduda yıllardır cuntalar kuruluyor, ihtilal planları yapılıyor, genç subaylar ihtilale hazırlanıyor, sonra planlar sözlerde kalıyordu. Ta ki, vurucu güç, yani gerçek ihtilalciler bulunana kadar. 27 Mayıs'ta da yaşanan buydu. Eğer ihtilal başarılı olursa, gençler görevlerine döner, kurmaylar kahraman olurlardı. Tersi olursa... İşte şimdi tersi yaşanıyordu... Bir kurmay, elinde vurucu güç olmazsa nasıl ihtilal yapabilir?

Dudaklarına çarpık bir gülümseme yerleştirdi:

"Savcı bey bizi sıraya koymuşlar, beni ikinci sıraya oturtmuşlar. Kendilerine teşekkür ederim. Fakat, ben ikinci sırada kalacak bir adam değilim, böyle bir durumum yoktur."

 

 

*            *             *

 

Harbiyeli Osman, Fethi Gürcan'ı dinlerken, ihtilale giden yolda, 21 Mayıs'ı planlayanların empozesi olmadan kendi inisiyatifleriyle örgütlendiklerini düşünüyordu. 22 Şubat'ta emekli edilen subay ve komutanlar kendileriyle temas aramamış, tam tersine kendileri onlara gitmiş ve bir ihtilal halinde Harbiye'nin arkalarında olacağını söylemişlerdi.

Komuta kademesi, hiçbir vaatte bulunmamış, hiçbir söz vermemişti. Üstelik, başarılı olmaları halinde, bir süre ihtilale muhafızlık yapıp, sonra da sınır illerine tayin edileceklerdi.

27 Mayıs'tan sonra onları bu yola sürükleyen nedenlerden ilki, DP zihniyetinin bir daha dirilmemek üzere tarihe gömülmesi gerektiğine olan inançlarıydı. Oysaki, söz konusu zihniyet politik arenada hızla yükseliyor, yeniden dirilişinin ayak seslerini duyuruyordu. Celal Bayar önemli bir isimdi ve yeniden sahnedeydi Onlar DP'ye karşıydılar ama CHP'li de değildiler... Atatürk devrim ve ilkelerinin ayaklar altına alındığını ve sinsi sinsi sıfırlanmaya çalışıldığını düşünüyorlardı. CHP bu gidişi durduramıyordu... Yoksa o da bu sinsi tezgâhın ortağı mıydı ne?

27 Mayıs doğruydu ama eğri gitmişti. Tek düşünceleri, o eğri gidişi durdurmak, böylece ülkeye katkı sağlamaktı. Bunun dışında tek bir beklentileri bile olmamıştı... İşte 21 Mayıs sabahı saat 09.00'a kadar direnmelerinin tek nedeni buydu.

Harbiye'de kurdukları örgüt, 21 Mayıs'ı hazırlayanlara organik olarak bağlı değildi. Hiçbir toplantıya çağrılmamışlardı. Bu, komuta kademesinin bir eksiği miydi, yoksa onları "çantada keklik" gördüklerinden mi böyle davranmışlardı ? Kafasını kurcalayan bu soruyu cezaevinde bulundukları sürece de komuta kademesine sormamıştı.

 

*         *          *

 

Mamak'ta dinlenen tanıklar arasında kimler yoktu ki... Milletvekilleri, eski bakanlar, tabiî senatörler, subaylar, gazeteciler...

Duruşmada tanık olarak dinlenen Tabiî Senatör Mucip Ataklı, yargıcın, "Sanıkları tanıyor musunuz?" sorusuna net bir yanıt verdi:

"Evet... Hepsini tanıyorum. Bunlar 27 Mayıs'ın çekirdeğini oluşturan kadrodur. 22 Şubatçıların hepsi vatanperver ve memleketin yüksek çıkarlarını daima düşünen insanlardır. Ben hepsini böyle tanıyorum ve tanımaya devam edeceğim."

Genelkurmay İkinci Başkanı Memduh Tağmaç, tanık sıfatıyla mahkemeye çıkınca, Harbiyeli Önder, nefesini tuttu...

İhtilal gecesi, Fethi Gürcan'dan, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ve Kara Kuvvetleri Komutanı Ali Keskiner'i getirmesi emrini aldıktan sonra arkadaşlarıyla birlikte hemen harekete geçmişti. Sunay ile Keskiner aynı lojmanda oturuyorlardı. Önce Sunay'ın zilini çalmışlar, kapıyı açan Bayan Sunay'a paşayı sormuşlardı. Bayan Sunay, kocasının evde olmadığını söylemiş, onlar içeri girip odaları aramaya başlamışlardı, paşayı aramadıkları tek yer ise evin bodrumu olmuştu! Bayan Sunay apartman holüne çıkıp yardım isteyince bu kez Kara Kuvvetleri komutanının oğlu dışarı çıkmış, Harbiyelilerle karşılaşmıştı.

"Parola?"

Parolayı bilmeyen Kara Kuvvetleri komutanının oğlunu yanlarına alarak dışarı çıkmışlardı. Tam o sırada, Genelkurmay ikinci başkanı, Genelkurmay başkanının evine geliyordu. Karanlıkta önce kim olduğunu anlayamamışlardı...

"Parola?"

Genelkurmay İkinci Başkanı Tağmaç, hemen geri dönüp koşmaya başlamıştı...

Tağmaç, kimlik tespitinin ardından yemin etti ve ifadesine başladı:

"O gün resmî bir ziyaretten döndüm. Soyunmuş, yatmak üzereydim. Telefon çaldı. Kışla komutanı tankların harekât alarmı verdiğini söyledi. Genelkurmay başkanını aradım, çıkmadı. Kara Kuvvetleri komutanını aradım, o da çıkmadı. Deniz Kuvvetleri komutanını buldum. Çıktım kışlaya geldim. Radyoda ihtilal bildirisi okunuyordu. Genelkurmay başkanının telefonu cevap vermiyordu. Evine gittim. Yol ağzında biri bana parola sordu. Dikkatle bakınca, Harp Okulu öğrencisi olduğunu gördüm. Parolayı bilmediğim için, olayın mahiyetini anladım. Ani bir kararla geriye döndüm. Bütün gücümle koşmaya başladım. Ardımdan 'Durun!..' diye ihtar oldu. Biri iki adım attıktan sonra iki tüfek patladı. Tüfeğin nereden atıldığını tahmin edemiyorum. Çünkü geriye bakmama imkân yoktu."

"Kimin ateş emri verdiğini bilmiyorsunuz..."

"Arkamı dönmüş, koşma vaziyetindeydim. Onu tahmin edemem... "

Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın eşi de duruşmalarda tanık olarak dinlenmiş, Bayan Sunay, eve gelen Harbiyelileri teşhis edemediğini söylemişti...

 

*         *          *

 

Bir görüş daha bitmişti... Ziyaretçiler dönüş için otobüse yerleşiyorlardı. Esma, tam oturmak üzereyken, Öner'in, Albay Aydemir'in karısına doğru, "Şadan Teyze, babam size bir zarf yolladı" diye koştuğunu gördü. Hızla yerinden kalkıp, Öner'in ağzını kapadı •• Mahkeme sona yaklaşıyordu ve herkes kendi yakınının en az ceza alması için çaba harcıyordu. Duruşmalarda olayları saklama eğiliminde olanların yakınları ile davayı savunanların yakınları arasında da ayrışma başlamıştı. Onlar, kendileriyle fazla yakın görünmek istemiyorlardı. Böyle bir ortamda, ihbar edilmeleri işten bile değildi...

 

Otobüs tıka basa dolmuştu. Esma, yanma çağırdığı Öner'e "Sus" dedi yavaşça, "sesini çıkarma..."

Zarfı Öner'den alıp çantasına attı...

"Ben sonra veririm."

Öner durumu çabucak kavramıştı...

"Anne..." dedi fısıldayarak, "Semoş'un göğsünde de zarf var. O da Şadan Teyze'ye verilecekmiş..."

"Tamam..."

Esma'nın gözleri bu kez de, küçük parçalara ayırdığı gofret kâğıtlarını bayan polisin başından aşağı döken Ömer'e takıldı...

Neyse ki, polis anlayışlı davranıyordu...

 

"Oğlum buraya gel..."

Ömer, gözlerinde hınzır bir ifadeyle polisin yanından uzaklaştı ama annesinin yanına da gelmedi.

Ah Ömer...

Büyük oğlu, her görüşe, babasının ona aldığı sustalı çakıyla gidiyordu. Her girişte aranıyor, çakı yakalanıyor, alıkonuluyor, Ömer çıkışta çakısını teslim alıyordu. Her otobüse binişlerinde kendilerine refakat eden polisleri kızdırmaya çalışıyordu...

İçini çekti... Hayat giderek zorlaşıyordu... Geçimlerini Zehra ve Mustafa Ağabeyinin verdiği iki yönlü destekle sağlıyorlardı... Zehra İzmir'den her ay düzenli olarak para yolluyordu... Mustafa Ağabey'i ise her çarşı her pazara iki fileyle çıkar, iki fileye birbirinin aynını koyardı... İki limon oraya, iki limon buraya... Yarım kilo kıyma o fileye, yarım kilo kıyma bu fileye... Biri kendi evine, diğeri...

Ağabeyi, kendi çocuklarına verdiği harçlığı, bazen fazlasını yeğenlerine veriyordu... Hepsi bu kadar mı? Fethi'nin de cezaevinde paraya ihtiyacı oluyordu... Mustafa, her görüşten önce, "Şunu Fethi'ye sen ver, benim vermem doğru olmaz" diye eline para sıkıştırırdı. Fethi de hemen o görüşte, paranın bir kısmını Öner ile Sema'ya verirdi.

Keşke bütün sıkıntıları geçimle sınırlı olsaydı... Kendi kendisini yiyip bitiren Gülderen'e, sanki bir şey olmamış gibi davranan ve hep "iyi" görünen Ömer'e, gece yarıları "Baba..." diye tutturup ağlama krizlerine giren Sema'ya, babasını dilinden düşürmeyen Öner'e yetmeye çalışıyordu... Bir de kendi özlemi vardı ki..

 

*            *           *

 

Albay rahatlamıştı..Fethi’nin kaşla göz arasında Öner ile Sema’nın göğüslerine yerleştirdiği anılarının bir kısmı hiçbir sorun yaşanmadan dışarıya çıkarılmıştı.

Artık duruşmalar bitmek üzereydi. Tanıkların dinlenmesi tamamlanmış, sıra savunmalara gelmişti... Mahkeme heyeti, savunmaların ardından bir süre ara verecek, sonra da kararını açıklayacaktı.

Duruşmalarda onu en çok etkileyen olaylardan biri, eski arkadaşı Alparslan Türkeş'in ifadeleri olmuştu... Albay, yazmayı sürdürdü:

İddianamede en çok dikkati çeken bir husus vardı. O da gece yapacağımız harekât saat 20.00'de hükümete ihbar edilmişti. Mahkeme safhasında sıra Alparslan Türkeş'in sorgulanmasına gelince işin içyüzü anlaşıldı. Meğer ihbarı yapan Türkeş imiş. Saat 20.00'de hükümet ortağı CKMP'den Fuat Uluç'a telefon ederek, "Gene o namussuz Aydemir bu gece ihtilal yapıyor" demiş, durumu CKMP milletvekili Yılanlıoğlu'na bildirmiş. O da hemen CKMP lideri ve başbakan yardımcısı Hasan Dinçer'e, o da Başbakan İnönü'ye bildirmiş. Yani bu suretle hükümet haberdar edilmiş. Ama onlar hiçbir tedbir almamışlar...

Her gün Harbiyelilerin ihtilal ihbarlarından bıkıp usanan hükümet, bu ihbarı ciddiye almamıştı...

Hükümet erken tedbir alsaydı, bizler kıtalara girerken alınan tedbir ile hunharca öldürülebilirdik. O da Türkiye'de tek lider olarak kalıp gayesi ne ise -hâlâ kapalı bir kutu, bilinmiyor- tahakkuk ettirirdi.

Mahkeme safhasında bu durum dinlenen kamu tanığıyla doğrulandığı gün tüylerim diken diken oldu. Tanıktan sonra duruşma hâkimi Türkeş'i mikrofona çağırdı. O da doğrudan doğruya tasdik etti. Artık iyice vaziyet anlaşılmıştı. Mikrofona kalktım, telefon konuşmasındaki "namussuz" kelimesi için, "Kim sarf etmişse teessüf ederim" dedim.

DEVAMI