ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | İHTİLALİN SÜVARİSİ
39
2 ağustos 1963.
Mahkeme salonunda, gözler Albay Aydemir'e kilitlenmişti. Savunmasını yapacak, son sözünü söyleyecekti...
Önce, 1946 yılından başlayarak, 27 Mayıs'a giden süreci anlattı, ardından sessiz ihtilalleri, ihtilal protokollerini değerlendirdi...
Savunmasında, gizli kalmış birçok gerçeği ortaya çıkarıyor, kapalı kapılar ardında yapılan toplantıların üzerindeki gizlilik perdelerini kaldırıyordu...
Sıra 22 Şubat'a gelmişti:
"Ankara'da önümüzde duracak bir kuvvet yoktu. Kan dökülmesin, orduda namlu namluya dönmesin, 'tarihten bu lekeyi sile-meyiz' diye o gece harekâta katılanlar, tek bir silah patlamadan, hayatlarımızı feda ederek harekâtı durdurduk.
Haksız yere küçültmeler, bizleri aksine büyütmüş ve ordudan, her sınıf ve rütbeden subaylar tarafından aranmaya ve temas sağlanmaya başlanmıştır. Yapılan bu hatalardan dolayı, 21 Mayıs 1963 ihtilalinin tohumları Silahlı Kuvvetler'e, bizzat ülkeyi yönettiklerini zannedenler tarafından atılmıştır.
Silahlı Kuvvetler içinde 22 Şubatçı diye anılanlara karşı geniş bir subay kitlesi, bilhassa genç kuşaklar sempati beslemeye başlamışlardı. O bakımdan Türk ordusunun gövdesinde yüzde doksan sempatizanımız mevcuttur."
Albay, sakin ses tonuyla, savunmasını sürdürüyordu: "27 Mayıs 1960 ihtilalini yapan şerefli ordunun şerefli mensupları, hazırlayıcıları bugün karşınızda sanık durumundadırlar.Ardından 27 Mayıs'ı izleyen sürece geri dönüyordu: "Bizdeki politikacıların bir kısmı, darağaçları kurarak üzerinde nutuklar çekti.Her vesileyle orduyu tahrik etmek, ona sövmek, bir devrin yağmacılarını masum göstermek, irticai istismar etmek suretiyle Meclis'e en kısa yoldan girmek istedi. Bu alanda başarılı olundu.
CHP ise aslında hiçbir fert, zümre veya parti lehinde yapılmadığı açıklıkla ifade edilen ve yalnızca milletin mutluluğuna yönelmek isteyen 27 Mayıs'ı kendisine mal etmek çabası içindeydi.
Bu karşılıklı tahriklerle Türk milletini iki düşman kampa ayıran uçurum giderilecek yerde, büsbütün derinleşip, kemikleşmeye başlamıştı. Aynı zamanda seçim, oy ve sandalye endişeleriyle Türk milleti ile kendi öz evlatları olan Türk ordusunun arası tarihte ilk defa olarak açıldı. Bu durum Türk ordusunun şerefli mensupları üzerinde büyük bir elem ve endişe yaratıyordu.
Anayasa'nın emrettiği reformları sevk etmesi, Türkiye'nin çeşitli problemlerini halletmesi beklenen Meclis'in en önemli meselesi bir yağma ve vurgun devrinin sanıklarının affedilip edilmemesi veya affın uygulanış şekliydi...
Demokrasi çoğunluğu sağlamak değil, ruh ve anlam olarak halkın çıkarlarını yerine getirecek olan kurumları oluşturmak ve işletebilmektir. Demokratik düzenin tabiî parçası olan partilerin binaları yıkılır, olumlu işlerin yerini kısır çekişmeler alır ve sunî buhranlar yaratılırsa; bütün bu bozuk yollardan gelen hükümet, bunların seyircisi, teşvikçisi olursa; bu yollarla doğmuş bir Meclis de bunlara razı olur. Muhalefetiyle, iktidarıyla, yurttaşların hayret bakışları altında bir gün sarmaş dolaş, canciğer, öbür gün can düşmanı olur. Ama her durumda, oylarını aldıkları halka karşıdırlar. Gün olur Meclis ordunun karşısına, gün olur ordu Meclis'in karşısına çıkarılır ve gün olur 22 Şubat'ta ve son olaylarda olduğu gibi ordu kendi içinde birbirine karşı çıkarılır."
Albay, 21 Mayıs harekâtına, Başbakan İnönü'nün 15 mayıs 1963'te verdiği demeç üzerine karar verdiklerini söylüyordu... Ona göre, İnönü'nün konuşmasında can alıcı noktalar vardı... Başbakan, "Durum çok vahimdir" demiş, "üç gün içinde Türkiye'de her şey olabileceğini" ve "olayları güçlükle önleyebileceğini" söylemişti. Bunun derin anlamları vardı ve değerlendirmesine göre, İnönü istifa etmeye niyetli olabilir, Meclis'i hukukî yollardan feshetme çareleri arayabilir ya da askerî liderlerin baskısı altında kalmış olabilirdi:
"Silahlı Kuvvetler içinde yaptırdığım sondajlarda da birinci gerekli bilgiyi almıştım. Kumanda kademesinin hiyerarşik sisteme tâbi olarak yapılmasını arzu ettiği bir askerî müdahale, esasında memlekete felaket getirecekti. Bu askerî müdahalenin yapılması da zaten şarta bağlıydı... Şart şuydu: İnönü ölürse veya istifa ederse, iktidar AP'ye bırakılmamak için hiyerarşik sistemde bir ihtilal... Askerî hazırlıklar buna göre yapılmıştı, her şey malumumuzdu. Bu Türkiye için tehlikeliydi..."
22 Şubat olaylarına kadar, hiyerarşik bir darbede ısrar eden albay, nasıl olmuştu da geçen süreçte hiyerarşik ihtilali tehlike olarak görmeye başlamıştı? O, bu tehlikeleri birkaç maddeyle anlatıyordu... Memleketin yüzde sekseni CHP'nin karşısındaydı. Onun lehine yapılacak bir ihtilal, halkın büyük bir kesiminde tepkiye yol açacaktı. Üstelik, Silahlı Kuvvetler'deki genç kuşakların büyük bir kitlesi kendi yanlarındaydı. Harekât yapılırken, kendilerine bağlı genç kuşak ya üzerinden atlayacak ya da ihtilalciler yeni bir ihtilalle ortadan kaldırılacaklardı ve her ikisi de çok kanlı olacaktı...
21 Mayıs'ın harekât planını bütün isimleri ve ayrıntıları vererek anlatan albay, kimlerin görevlerini yerine getirdiğini, kimlerin ihanet ettiğini de açıklıyordu. İhtilalin başarılı olamamasının tek nedeni ise Radyoevi'nin bir saat içinde el değiştirmesi ve Yarbay Ali Elverdi'nin yaptığı ihtilal karşıtı anonslardı:
"Bu anons üzerine harekâta katılan kıtalardaki bazı subaylar demoralize olarak kıtalarını ve silahlarını terk etmişlerdir. Harekâta katılacak bazı birlikler, garantili hareket etmek için civardaki kıtaların kendilerinden önce çıkmalarını beklemişler, harekât planına göre verilen hedeflere gitmekten çekinmişlerdir. Hele İstanbul'daki kıtalar, katılmak için işi tamamen garantiye almışlardır."
Albay, 21 Mayıs sabahı güneş doğduktan sonra kalkan uçakların havadan ateş açması için hiçbir neden olmadığını da anlatıyor, "Tarihte ilk defa Kara Harp Okulu bu iki uçak tarafından makineli tüfek atışlarıyla taranmıştır" diyordu:
"Adlî tıp raporlarının incelemesinde şehitlerin yüzde doksan dokuzunun Hava Kuvvetleri uçaklarının 17,2'lik makineli tüfek mermileriyle vuruldukları anlaşılmıştır."
22 Şubat'ı, "Oluk oluk kan akacaktı" diye durduran, 21 Mayıs ihtilali için, "Hiyerarşik ihtilal olursa çok kan dökülecekti" kaygısıyla düğmeye basan, kendisine bağlı gençlere, "Mecbur kalınmadıkça ateş edilmeyecek" emri veren; o gece, başarısızlığının tek nedeni olarak gösterdiği ve radyoda ihtilal karşıtı anonsları yapan Yarbay Ali Elverdi'yi Harbiyelilerin elinden linç edilmekten kurtaran albay, bu konudaki tavrını da olabilecek en net şekilde anlatıyordu:
"Bizler ihtilalci idik. Ama kana, cana susamış ihtilalci değildik. Kardeş kanı dökmek için ayağa kalkmamıştık. İsteseydik, gerek 22 şubat 1962'de ve gerekse 21 mayıs 1963'te Ankara'da taş üzerinde taş bırakmaz, derya gibi de kan akıtırdık...
21 mayıs 1963 gecesi, güneş doğuncaya kadar mecbur kalınan yerlerde ateş teatisi olmuştur. Ama zannetmiyorum ki, bir ölü veya birkaç yaralıdan ileriye geçmemiştir. Acaba kara ordusu mensupları ellerindeki silahları kullanmasını mı bilmiyorlardı? Asla! Kendilerine verdiğim, 'Mecbur kalınmadıkça -o da ancak nefsi müdafaa halleri hariç- hiçbir şekilde ateş açılmayacak' emrime harfiyen uymuşlardı. Mecbur kaldıkları zaman dahi namlularını ekseriya havaya tutmuşlardır. Yoksa sabah binlerce ölü ve yaralı olması gerekirdi. Bizler iyi niyetli ve medenî ihtilalciler idik. Genç subaylar, 'Albayım, kansız ihtilal başarısız olur. 22 Şubat'ta kimseye kıymadınız. Bu sefer böyle hareket etmeyelim' diye yalvarırlardı."
Sanık sırasındaki Harbiyeliler, albayı dikkatle dinliyorlardı... Ne 21 Mayıs öncesi ne de 21 Mayıs'tan sonra cezaevinde onunla ilgili yapılan aleyhte propagandalardan etkilenmişlerdi. Hakkında yayılan dedikoduların onu ne kadar üzdüğünü de biliyorlardı. Sonuna kadar inandıkları komutanlarının yurtseverliğinden, Atatürk ilkelerine bağlılığından, mertliğinden, cesaretinden, içtenliğinden, vefasından ve iyi niyetinden hiçbir zaman kuşku duymamışlardı... O iyi bir komutan, müthiş bir örgütçüydü... Ama iyi bir ihtilalci olup olmadığı sorusunun yanıtını aynı rahatlıkta veremiyorlardı.
Albay, savunmasında kendisine yönelik eleştirilere de içtenlikle yanıt veriyordu:
"Bizler, 27 Mayıs'ın hazırlayıcısı, yapıcısı ve koruyucusuyduk. 1956 senesinde bu dava için baş koymuş ve yemin etmiştim. Eserin yıkılışı ve hedefinden uzaklaştırılması, hele intikam hisleriyle her gün biraz daha tahrip edilmesine, türlü türlü siyasî kombinezonlarla inkâr edilişine seyirci kalamazdım. O zaman aslımı inkâr etmiş olurdum. Gerek orduda iken, gerekse ordu dışında iken Silahlı Kuvvetler içinde, genç kuşaklarda meydana gelen infialleri güçlükle önleyebilmiş ve patlak verdiği anlarda idare etmeye muvaffak olmuşumdur. Bizler, Silahlı Kuvvetler'de olsun, dışarıda olsun memlekette infilak etmekte olan mermilerin şuurlu tıpaları idik. Bu tıpalar mermilerin üzerinden şimdi alınmıştır. İşte geldik gidiyoruz... Hizmetimizi tarih sayfaları ya takdir eder ya lanetler.
Harekât başarılı olsaydı, 27 Mayıs 1960 ihtilalinin memlekete getirmiş olduğu bütün hatalar parti parti düzeltilecekti. Memlekette huzursuzluk kaynakları kurutulmaya çalışılacaktı. Gerçek demokrasiye gidiş yolları açılacaktı. Memleketin birinci planda ana davası olan kültür ele alınacak, vatandaşları gericilerin ellerinden kurtarıp, okuma yazma oranını artırmak için her çareye başvurulacaktı, iktisadî ve sosyal reformların yapılması esastı.
Emekli olduktan sonra temas ettiğim bütün şahıslara, kısmet olur tekrar orduya dönersem veya bir ihtilal neticesi başarılı olursam, beni Harp Okulu kumandanlığından başka bir yerde göremeyeceksiniz diye söz vermiştim. Hayatta şimdiye kadar verdiğim bütün sözleri yerine getirmiş, protokollere koyduğum imzaların hakkını vermiş bir insanım. Bu sözümü tutmadığımı gören olursa, ilk gün gelsin beni vurup temizlesin diye herkese, bilhassa genç subaylara açık bono verdim."
Albay, uzun savunmasında hiçbir noktayı unutmuyordu:
"Bazı siyasîler, kurmay subaylar, İsmet Paşa tarafından, benim ve yakın arkadaşlarım için kullanılan ifadeler var..."
Albay, bütün bunlara da tek tek yanıt veriyordu... Önce, Harp Okulu öğrencilerini aldattıkları suçlamasıyla başladı:
"Ben hiçbir zaman hayatta kimseyi aldatmadım. Belki beni aldatanlar çok olmuştur. Fakat Harp Okulu öğrencilerine benim için İsmet Paşa tarafından söylenen bu söz ciğerime çökmüştü... 22 Şubat'tan hemen sonra Harp Okulu öğrencileri, Taksim Abidesi'ne koyduğu çelenkte, 'Harbiyeli aldanmaz' diye İsmet Paşa'ya en iyi cevabı vermişti.
Bunun böyle olmadığını 21 Mayıs 1963 ihtilalinde bütün gözler gördü. Ben emekli bir albaydım. Ama bu kez yalnızca Harp Okulu'nu değil, Ankara'da ve İstanbul'da Türk ordusu birliklerini arkamdan sürükledim. Bana ve 22 Şubatçılara inanmasaydılar, bizlerde bir meziyet ve fikir görmeseydiler, bu kıtalar ihtilal için kalkarlar mıydı? 27 Mayıs'tan sonra ordudan atılan generaller de dâhil yedi bin subay emekli olmuştu. Acaba Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki subaylar neden onların peşinden gitmemişlerdi de, avuç denecek kadar az bir 22 Şubatçı kadrosunun bir işaretiyle seve seve ölüm yolculuğuna çıkmışlardı?
21 Mayıs 1963 harekâtı için 'Harbiyeli aldanmaz' parolasını kasten seçtim. 21 Mayıs 1963 tarihinin de bence önemi vardı. Üç yıl önce Kara Harp Okulu'nun 27 Mayıs 1960 öncesi Ankara'da kitle halinde yürüyüşünün üçüncü yıldönümüydü..."
Albay, "Talat'ın üç buçuk adamı" tanımlamasını kullananların mahkemede kamu tanığı olarak dinlendikleri sırada nasıl birer sahte kahraman olduklarının ortaya çıktığını söylüyordu:
"Gelelim, İsmet Paşa'nın 'şerefsiz sergüzeştçiler' sözlerine... Adnan Menderes en kudretli devrinde başbakanlık yaparken, asil Türk ordusu için, 'Battal Gazi ordusu... Ben bu orduyu yedek subaylarla idare ederim' diye, ordu personeline hakaret etmişti. İşte o zaman bizler daha gençtik. Bu cümle ciğerlerimize işlemiş, ihtilalci hareketlere seve seve katılmış ve her türlü mücadeleyi göze almıştık... Bu tek cümle orduda, genç kuşaklarda uyanma için büyük bir kırbaç etkisi yapmıştı. DP artık bu devirden sonra ordunun desteğini kaybetmeye başlamıştı. Şimdi düşünün, 21 Mayıs 1963 ihtilali için silaha sarılan gene şerefli Türk ordusudur. Devrin başbakanı İsmet Paşa, hem de eski bir ordu mensubudur. Türk ordusunun mensuplarına 'şerefsiz sergüzeştçiler' demekten kendisini alamıyor. Bu iki kelimeyi, benim ve arkadaşlarımın isimlerini vererek sarf etseydi belki mesele yoktu. Ama umuma söylenmesi her şeyi bitirmiştir..."
Albay, 21 Mayıs öncesi Fethi Gürcan ile Silahlı Kuvvetler içindeki kuvvet dökümlerini yaparken, en yakın arkadaşlarının bile onlara inanmadıklarını anlatıyor, en zayıf yer olan Ankara'da, kıtaların hükümete sadık komutanların altından nasıl hareket ettiklerinin apaçık görüldüğünü söylüyordu:
"İnanmamış insanlar kolay kolay başarısızlık anında karşılığı ölüm olan bir yolda, 22 Şubatçı emekli subayların kumandası altında çıkmaz ve asgarî beş, azamî dokuz saat çarpışmaz... Bunun aksini iddia edenler ancak kendilerini aldatırlar..."
Albayın savunması ilerledikçe, salondaki heyecan katsayısı da artıyordu...
İhtilalci kadroları belirlerken aldanmış olabileceğini söyleyen Albay, gelecekteki ihtilal tahminlerinde ise yanılmadığını iddia ediyordu:
"Hedefine varamamış ihtilaller, yüzde yüz, aralıklarla tekrar edilir. Canlı örneği, 27 Mayıs ihtilali sonrası, 13 kasım 1960, 6 haziran 1961, 22 şubat 1962, 21 mayıs 1963 ve gelecekte x günü..." Sisteme yönelik eleştirilerini sürdürürken, onu ihtilal fikrine iten nedenleri de dile getirmiş oluyordu:
"Siyasî partileri Türkiye'de finanse edenler, köyde ve kasabada ağalar, küçük ve orta illerde eşraflar, büyük illerde sermayedarlar ve patronlar oldukça, vatandaşın serbest seçimle oy kullanmasına imkân yoktur. TBMM'ye gelenlerin, seçimler sırasında harcadıkları paralarını kurtarmak ve gelecek devre seçimlere hazırlık olmak üzere yapılan nüfuz ticaretiyle elde edilen meblağ hariç, idarî, ticarî devlet mekanizması dejenere edilmektedir. Bu demokratik denilen sahte rejimle memleket sonsuza kadar idare edilemez.
Devletin Anayasa'sı ve kanunları dururken, devlet faşist sistemli protokollerle idare edilmektedir...
Taviz politikası, statükoculuk, oy almama korkusuyla gericilik müsamahayla karşılanmakta ve hatta teşvik edilmektedir.
Memleketteki aşın cereyanlar önlenememektedir. Kürtçülük probleminin bu tutumla halledilmesine imkân yoktur. Halk güvenliği için iline göre yer yer silahlıdır ve silahlanmaya da hızla devam etmektedir.
Büyük şehirlerimizi sarmış olan gecekondu davalarının halledilmesine bugünkü hükümet idaresinin anlayışıyla imkân yoktur. İleride kötü ideolojilerin yer etmesiyle Türkiye için en büyük tehlike kaynağı oluşturacaklardır."
Albay, eleştiri oklarını mahkeme heyetine batırmaktan da çekinmiyordu:
"İddia makamı, bu harekâta katılmış insanları, canı isterse sanık olarak getirip parmaklıklar arkasında yargılıyor, canı isterse tanık olarak getirip dinletiyor. Bunu kamu şahitlerini dinlerken çok belirgin bir şekilde gördüm. Burada sanık olarak bulunanlardan yüz bir kat suçlu olan, kamu şahidi diye dinlenen insanlar, bir kahraman edasıyla, kollarını sallaya sallaya salonu terk ederken, iddia makamının da bizler gibi seyirci kaldığını, hatta getirmiş olduğu kamu şahitlerinin baştan aşağıya uydurma şahadetlerini dinledikten sonra, haklarında en ufak bir kanunî işlem yapmak için harekete geçtiğini görmedim."
Albay, yargılamanın büyümemesi, sanıkların çoğalmaması için çaba harcandığını da söylüyor ve bütün salonun nefesini tutarak dinleyeceği konuşmasının son bölümüne doğru yol alıyordu:
"Yargılama sırasında, senatör, milletvekili, çoğu yüksek subayı, kamu ve savunma tanığı olarak dinledim. Çok kolaylıkla gerçeklerden uzaklaşabiliyorlar. İşlerine gelmeyen konuları hatırlamadıklarını beyan ediyorlar. Olmayan olayları hayallerinde yaratıp, bazı sanıkları en ağır şekilde, vicdansızca suçlayıp, kahraman kesiliyorlar. Kendi suçlarını kolaylıkla başkasının üzerine bırakabiliyorlar... Bütün bunları gördükten sonra, hisli bir vatandaş olarak Türkiye'de yaşamaya imkân var mı? Hak ve adalet uğruna çarpışmalarda ümit kalır mı? Onun için şahsen bu gibi haksızlıkları göre göre yaşamak istemiyorum... Üç nedenden dolayı ölümü tercih ediyorum..."
Sanıklardan dinleyici sıralarına, mahkeme heyetinden güvenlik güçlerine kadar herkesin yüzünde müthiş bir bekleyiş vardı...
"Bir fikre bir ideale inanmıştım. Bunun sürükleyicisiydim. Bu uğurda inandığım bir dava olduğu için 1956 yılında baş koymuştum. Artık verme zamanı gelmiştir. Çünkü, bir lider kendisine inanıp arkasından gelenlere, bir fikir uğrunda gerektiğinde nasıl ölüneceğini göstermelidir ki, geriden süren kökler, bu fikrin, bu idealin sönmemesi için çalışsınlar ve amaçlarına ulaşabilsinler. İşte bu görev de, bu anda bir lider olarak bana düşüyor...
İkincisi... Bu ideal uğrunda şimdiye kadar benimle birlikte çalışan bazı arkadaşlarımın, büyük olaylar ve büyük tehlikeler karşısında nasıl sarsıldıklarını, mahkeme huzurunda, mikrofon başında nasıl küçüldüklerini gördüm. Kimlerle ölüm yolculuğuna çıktığımı anladım, manen yıkıldım...
Üçüncüsü... Türkiye'nin kalkınması, vatandaşlarımın gerçek anlamda hukuk düzeni içinde yaşayarak refaha kavuşması, çağdaş devletler seviyesine yükselmesi için, hiçbir karşılık beklemeden hizmet etmek üzere 1956 senesinden beri en tehlikeli mücadelelere girdim, göğüs gerdim... Başarılı olamadığım gibi, halen de Türkiye'de değişen bir şey de göremedim. Memlekette gününü gün etme zihniyeti devam ettikçe, bunun da geçekleşeceğine artık inanmıyorum.
Bu şartlar içinde yaşamayı fuzulî görüyorum. Ölümden hiçbir zaman korkmadım. Şimdi de korkmuyorum. Hayatta şerefimle yaşadım, şerefimle mücadele ettim. Yılmadım... Evlatlarıma bırakacağım en kutsî miras da eğilmeden, şerefinden kaybetmeden ölmektir. Onun için mahkeme heyetinden hiçbir talepte bulun-mayacağım..."
Albay, savunmasını bitirdiğinde, sessizliği ve hareketsizliğiyle bir fotoğraf karesini andıran salon ağır ağır dalgalanmaya başladı, sonra yeniden bir fotoğrafa dönüştü...
* * *
Bakışlar bu kez, mikrofon başındaki uzun boylu, çelik bakışlı adama kilitlendi... Mamak mahkemelerinde heyecanla izlenen Fethi Gürcan'ın son sözleri merakla bekleniyordu... O, duruşmalar boyunca, suç olarak değerlendirilen fiillerini en ince ayrıntılarına kadar anlatmış, fikir karargâhında yer alıp da yan çizen arkadaşlarıyla tartışmış, kimi tanıkları, sorduğu sorularla zor durumlara sokmuştu...
20/21 Mayıs hareketinin eylem lideri, savunmasını, hareketin meşruiyeti üzerine kurmuştu. Çıkış noktası ise 27 Mayıs ihtilalinin getirdiği Anayasa'ydı:
"Biz haklılığımızın savunmasını modern devlet görüşünde bulmaktayız. Bu görüşe göre, devletin bir fonksiyonu ve bu fonksiyonu gerçekleştirmek için de bir otoritesi vardır. Bu fonksiyonun amacı, halkın mutluluğunu sağlamaktır ve bu mutluluk sağlandığı sürece meşru bir devlet otoritesi var demektir. Yoksa bu otorite gökten inmemiştir. Bu itibarla kanunlar ve devlet müesseselerinin verdiği her türlü hukukî emirler, özü itibariyle bu amaca karşı olamazlar. Aksi takdirde meşru değillerdir.
Türkiye politikasını yönetenler, parlamentosuyla, hükümetiyle halka ve gerçek halk hâkimiyetine karşıdırlar. Bizim hareketimizin meşruluğu, onların hareketlerinin gayri meşruluğundan doğmaktadır.
Türk halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir. Tanzimat'ta hayatı değişmedi, Birinci Meşrutiyet onun dışında bir hareketti. İkinci Meşrutiyet çilelerine yeni acılar ekledi. Bütün bunlardan sonra Kurtuluş Savaşı, Türk milletinin bağımsızlık azminin şuurlu şahlanışı ve Atatürk devri, halkın kendi kişiliğini idrake hazırlayış yıllarıydı. Bunu, halkın yeniden aldatılışı olan çok partili devir takip etti.
27 Mayıs hareketi aslında belirli bir statükonun tayin ettiği sosyal sisteme mi karşıdır, yoksa sadece o statüko içinde, Anayasa dışı hareketlerde bulunduğu kabul edilen birkaç kişiye mi karşıdır? Eğer statükoya karşı değilse, millî iradenin gerçekleşmesine sadece birkaç kişinin engel olduğu faraziyesine dayanmaktadır. Bu çok sübjektif, iptidaî, ilim dışı ve romantik bir hükümdür.
Gerçekte kişilerin hareketleri büyük ölçüde statüko tarafından tayin edilir. Aslında 27 Mayıs öncesinde millî iradeyi saptırdığı sanılan şahısların hareketleri sebep değil neticedir. Şu halde 27 Mayıs ve ondan sonrası, bu gibi şahısların çıkmasına engel olacak değişiklikleri ve devrimleri acaba getirebilmiş midir ? Bunlar yapılmadığı müddetçe, 27 Mayıs'ı hazırlayan sebepler halen mevcut demektir ve gerçekte halkın iradesinin tecellisine imkân bırakılmamaktadır. O engellerin kalkması, kişileri yok etmek ya da ağızlarını tıkamakla değil, devrimlerin, reformların yapılmasına bağlıdır. Bu reformlar gerçekleştirilmemiş, yani halkın gerçek iradesi ile devletin tutumu arasında ayniyet kurulamamışsa, 27 Mayıs öncesi için ileri sürülen meşruiyetsizlik iddiaları bugün de temelde aynı değeri taşıyor demektir."
Fethi Anayasa'da yer verilen "sosyal devlet" ilkesi üzerinde ısrarla duruyor ve 27 Mayıs'tan itibaren fiilî rejimin Anayasa maddelerini savsakladığını ya da yok saydığını söylüyordu:
"Parlamento, 15 ekim seçimlerinden sonra Anayasa'nın amir bulunduğu sosyal ve ekonomik engelleri kaldırmak, millî iradenin yollarını açmak yerine, ödeneklerini artırmak çabası içinde çalışmaya başlamıştır.
Parlamento, Anayasa'nın emrettiği reformların yapılması ve ilkelerinin gerçekleştirilmesi görevlerini yapmakta Anayasa'nın devrimci ruh ve niteliğinden yoksun kalmıştır.
Halk adına, halk için politik kararların alınacağı Meclis'in üstünlüğü cumhurbaşkanı ve başbakan seçimi, çalışmaz ve işlemez görülen Meclis'in sık sık orduyla tehdit edilmesi, gerçekte Meclis'e ciddi hiçbir reformcu teklifle gelmemiş olan hükümetin, Meclis'e karşı kişisel tahakkümü değil de nedir? Bu tehditleri savuranların halk adına haklı olabilmeleri, halka gerçekten yararlı tasarılarla Meclis'i çalışmaya zorlamaları halinde kabul edilebilirdi. Meclis'i orduyla tehdit edip Parlamento'da hâkimiyet kurmak çabasında olanlar aslında kişisel tahakkümleri peşinde koşan demagoglardan başka bir şey değildir.
Elbette partiler, demokratik hayatın kaçınılmaz unsurlarıdır. Kaçınılmaz bir husus da partilerin, oylarını aldıkları kitlenin iradesiyle aynı yönde hareket etmeleridir. Başka bir ifadeyle, partiler ile temsil ettiklerini iddia ettikleri halk iradeleri arasında bir ayniyet bulunmasıdır. Bu ayniyet olmayınca meşruluk kendiliğinden ortadan kalkmakta, Türkiye'de gördüğümüz aldatma ve uyutma başlamaktadır. Böylece ulusal irade katledilmektedir. Hem bu ayniyetten bahsedilip hem de şef hâkimiyeti hüküm sürüyorsa, halk ile Parlamento arasında ayniyet nasıl olacaktır? Garip olan, Türkiye'de demokrasiye karşı bulunanların da demokrasiden bahsetmeleridir."
Fethi'ye göre devrimleri ve halkçılığı kendi çıkarları karşısında gören politik, ekonomik ve sosyal menfaat grupları vardı:
'Anayasa'nın klasik hürriyetleri yanında, ulusal iradenin tecellisi için adeta emrettiği sosyal ve ekonomik hakların, halk tarafından elde edilmesini sağlayacak reformlara kimler engel olmaktadır? Toprak reformu, vergi, eğitim reformu ve diğer reformlar aleyhinde çalışanlar kimlerdir? Bunların kimler olduğu hakkında Türk halkoyunda, bu arada sayın yargıçlarda inancın tam olduğundan şüphemiz yoktur. Birçok çevrelerce ısrarla propagandası yapılmasına rağmen uyutucu, aldatıcı, vaat edip unutturmaya çalışan CHP'nin yöneticileri bu gruplara dahildir."
"Vatana ihanet'le suçlanmayı hiçbir zaman kabul etmemişti. Ne yaptıysa, "vatana hizmet" etmek amacıyla yola çıkmıştı:
"Kaderine bırakılmış Anadolu'da küçük topraklar büsbütün küçülürken, büyük toprakların daha da büyüdüğünü görüyoruz. Hele yaşamak, barınmak imkânından gittikçe mahrum kalan bu halk kitlelerinin büyük şehirlere akarak, hemen de yarısına yakın kısmını kaplayan gecekondu inşaatının yasaklanmasını isteyen yönetici zihniyet, Türkiye'nin davalarını anlamanın ötesinde olanların zihniyetidir. Bugünkü tutumla gecekonduların artmasının kaçınılmazlığını anlamayanları ve onların getirdiği problem karşısında anlayışsız olanları, özellikle bu gibi konulara derinden bakanları tarih önünde itham edenleri, tarih önünde en büyük vatan haini olarak gösteriyoruz. Çünkü inanıyoruz ki temel reformlar, bu ve diğer konuların önüne geçtiği takdirde meselelerimiz çözülecektir. Daha açık bir ifadeyle, netice yerine sebeple uğraşıldığı takdirde çözülecektir.
Anayasa'nın sosyal devlet prensibini, sosyal adalet ilkesinde buluyoruz. Daha doğrusu bu ilkenin geri kalmış bir memleket olduğumuz için, sosyal adalet için kalkınmak prensibinde kristalleştiğini görüyoruz. Oysa, kamu hizmetleri ve kalkınmayı sağlayacak olan vergiler geniş halk kitlesine yüklenmiştir. Şimdi Anayasa'nın bazı maddelerinden söz edelim:
Madde 61 - Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere malî gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.
Yalnız bu madde bile açıkça göstermektedir ki, Parlamento ve hükümet Anayasa'ya karşı tutumdadır.
Ekonomik ve sosyal münasebetler bakımından Parlamento'nun ve onun sorumlu hükümetinin, Türk ulusunun bağımsızlığı bir yana, uluslararası hukuka dahi aykırı olan Kromit olayındaki tutumu hayrete şayandır. Olay, bir dava konusu iken, yerli bir firmanın bir Amerikan firmasına olan borcuna ait bir anlaşmazlığı, mahkemelerde halletmek yerine Parlamento'da karar aldırıp ödemesi, zaten adil vergileme altında bulunmayan halka yüklemesi, utanılacak bir olay değil de nedir? Amerikalıların yardım yaptıkları memleketlerden özel alacaklarını tahsil edebilmek için çıkardıkları bir kanuna dayanarak yapılmış bir Amerikan talebi karşısında Türk hükümetinin bir itirazı olmuş mudur? Olay sırasında bazı şikâyetlere karşılık böyle bir tutum açıklanmadığına göre itiraz yok sayıyoruz. Ve iddia ediyoruz ki kapitülasyonların ekonomik ve politik sonuç olarak millî bağımsızlığımızı ve haysiyetimizi nasıl darbelediğini bilen bizler, bugün burada bu yöneticilerin nereden nereye geldiklerini büyük üzüntüyle gördük. Bütün bunların altında nüfuz ticareti, soygunlar, akraba kayırmaları yatmakta ve ekonomik, politik münasebetleriyle, basınıyla, diğer müesseseleriyle halkın gerçek iradesinin dışında hatta karşısında kalınmaktadır.
Şimdi soruyoruz: bu şartlar altında 27 Mayıs öncesi statükoyu korumak, hatta restore etmek rolünde olan başbakan ile Parlamento, büyük halktan yana mı, yoksa onun karşısında mı ?
Politikası böyle, ekonomik tutumu böyle olan bir yöneticiler kadrosunun Türk yurduna armağanı, sadece sosyal dengesizlik ve huzursuzluk olacaktır. Soruyoruz: bu dengesizlik ve huzursuzluk artmakta mıdır, ağırlaşmakta mıdır? Bunları giderecek gerçek tedbirleri almak yerine sonuçlarla uğraşan kadro vatan ihanetinin içinde midir değil midir?
İşte biz ulusal iradenin gerçekten tecellisi için, ona engel olan politik, ekonomik ve sosyal münasebetleri ulusun çoğunluğu lehine ortadan kaldırmak istiyorduk. Bu münasebet yarın mutlaka koparılacaktır. Bu koparmayı kimlerin aracılığıyla yapacaktık ? Kafasıyla yeni nesil, Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği, aslında halkın mutluluğunu sağlamayı tavsiye ettiği gençlikle yapacaktık. Bugün imkân verilmeyen, israf edilen yeni nesille yapacaktık. Daha doğrusu onlar yapacaktı. Bu şüphesiz dar anlamıyla gençlik değil, yurdun her yanında, her kesiminde, düşüncesiyle ve yapıcılığıyla devrimci olan zinde güçtür."
Bütün savunmasını, hareketin meşruluğuna dayandırdığından, 'Ölmeyi tercih ediyorum" diyen albayın tersine, "beraatını" istedi:
"Yukarıda özü meşruiyete dayanan savunmamız hafifletici sebep bulma çabasını ifade etmez. Onlar haklılığımız, daha doğrusu meşruluğumuzun kısa ifadeleridir. Bu nedenle tarihî mahkemeden, tarihî beraat kararını istiyoruz. Fakat asıl beraatı, tarihin hükmüne bırakıyoruz."