3
Fethi,
ilkokulu bitirmişti... Yüzbaşı Mehmet Hamdi Bey'in izinden gidecekti ama bir
farkla. Babası alaylı bir askerdi, o ise okullu bir asker olacaktı. Ne var ki,
hayatını savaşların içinde geçirmiş olan Mehmet Hamdi Bey, küçük oğlunun asker
olmasını istemiyordu. Balkan Savaşları'nı görmüş, Dünya Savaşı'nda, Kurtuluş
Savaşı'nda çarpışmıştı. Yanı başında vurulan silah arkadaşlarının ölümlerine
tanık olmuş, sayısız acılar yüreğinde yer etmişti. Yıllarca oradan oraya tayin
olmuş, uzun yolculuklarda perişanlığı, yokluğu, sefaleti yaşamıştı.
Fethi,
babasının bütün karşı çıkışlarına rağmen, gizlice askerî okula kaydını yaptırdı.
Çocuk yüreği, bütün zorlukların üstesinden gelecek güçteydi. Cumhuriyet'le
birlikte doğmuş, onunla birlikte emeklemişti. Annesi ve babası zorluklar içinde
büyüttükleri çocuklarının mutluluklarıyla gurur duyuyordu. Şimdi uzaklara
gidince, ailesini özleyecekti. Özlemden biraz ürker gibi olduysa da, henüz
tadını bilmediği aile özlemi, asker olma özleminin yanında küçük kalıyordu.
Konya Askerî
Ortaokulu'na gideceği kesinleşir kesinleşmez, büyüdüğünü hissetti. Babası için
de artık onun kararını desteklemekten başka çare kalmamıştı. Doğduğu şehirde,
yeni bir yolculuğa başlıyordu.
Ailesi
Trakya'da, o epeyce uzaklarda... Uçsuz bucaksız bir ovada... Uçsuz bucaksız
ovanın, geniş mekânı, Konya Askeri Ortaokulu'nda... Annesinin döktüğü lokmaları,
Nezahat'ın sarılmalarını, ablası Nefise'yle yaptıkları sohbetleri özlüyordu.
Ağabeyi İhsan'la kavgalarını da... Aralarında üç yaş olan İhsan ve Fethi kavgaya
başladılar mı sonu gelmez, üstleri başları yırtık içinde kalırdı. Çocuklarını
yoktan var edip giydiren Halime Hanım, onların kavgalanndan çok, birbirlerinin
üstlerini başlarını yırtmalarına kızardı. İhsan ve Fethi her kavgadan sonra
savaştan çıkmış gibi olurlar, Halime Hanım, söylene söylene onların yırtılan
pantolonlarını, sökülen kazaklarını onanır dururdu. Bir gün iki kardeş yine
kavgaya tutuşmuşlardı. Halime Hanım o kadar çok hırslanmıştı ki, ikisini de
çırılçıplak soyup bir odaya tıkmış, "Şimdi istediğiniz kadar kavga edin"
demişti.
Fethi,
askeri okulda, akşam olup da yatağa girdiğinde, babasının sesi kulaklarına tatlı
bir uğultu gibi yerleşir, dudaklarına bir gülümseme otururdu. Ah o sıcacık soba
başları... Mehmet Hamdi Bey, akşam yemeklerinin ardından, Binbir Gece
Masallarının kapağını açtığında, çocuklar sevinçle onun etrafını sarar, Halime
Hanım ise günün bütün yorgunluğunun üzerine yağdığını sanırdı. Mehmet Hamdi Bey
okurken, çocuklardan biri son sesiyle, "Annem uyuyor" diye bağırır, Halime Hanım
bu sesle yerinden sıçrar ve her seferinde, "Uyumuyorum" derdi. "Söyle bakalım
nerede kaldı?" diye tuttururdu bu kez de çocuklar. Onun verdiği yanıt üzerine
hepsi gülüşürlerdi. Çünkü anneleri en az iki sayfa öncede kalmış olurdu.
Fethi
ortaokulda, harçlığını çıkarmak için okul arkadaşlarının saçlarını kesiyordu.
Sonuna kadar okumakta, bir süvari subayı olmakta kararlıydı. Hey gidi günler
hey! İnsan üç yılda ancak bu kadar büyür! İnsan bu yaşta Mustafa Kemal'in
ölümüne ancak bu kadar üzülür.
Sonrası
İstanbul... Ver elini Kuleli... Artık kavuşmalar daha yakın olacaktı. Trakya
İstanbul'a, çocukluğunun şımarık özlemine nanik yapacak kadar yakındı.
İstanbul'da
Kuleli Askerî Lisesi'nde sonuna kadar disiplin, sonuna kadar şamata vardı. Ama
Fethi daha şamatanın tadına varmadan, İkinci Dünya Savaşı patlak verdi.
Çengelköy'deki Kuleli Askerî Lisesi'nin birinci sınıfına giden Fethi,
tatillerde, soluğu ailesinin yanında alırdı. Kız kardeşleri onunla baş başa
kalmak için can atarlardı.
"İstanbul'da
şimdi kızlar saçlarını dışarıya doğru kıvırıyor..."
Nefise ile
Nezahat hemen onun önüne otururlardı. Fethi, küçük kumaş parçalarıyla onlann
saçlarını sarar, küçük bukleleri dışa doğru kıvırırdı.
1941 yılının
başlarında İngiltere, Türkiye'nin savaşa girmesi için ısrarını artırıyor,
Türkiye ise savaş dışında kalmak için direniyordu. Halk, Türkiye'nin sonuna
kadar savaştan uzak kalmasını olanaksız görüyordu.
Fethi,
birinci sınıfı bitirdiğinde, İkinci Dünya Savaşı da bütün hızıyla sürüyordu.
Almanya önce Bulgaristan'a girmiş, ardından Sovyetler Birliği'ne saldırmıştı. Üç
yıllık eğitim veren Kuleli Askerî Lisesi'nde hızlandırılmış eğitime geçildi.
Okul iki yılda bitecekti. Günlük ders saatleri artırılmış, yaz tatilleri iptal
edilmişti. Ama her şey bu kadarla sınırlı değildi. Savaş tehlikesi nedeniyle
Trakya ve İstanbul'un boşaltılması gündeme geldi. Göçte herkesin yalnızca otuz
kilo yük almasına izin verilmişti. Trakya'ya gönül vermiş Mehmet Hamdi Bey ile
Halime Hanım'ın kaçıncı göçleriydi, kaçıncı savaştı bu? Trakya'nın boşaltılması
kararıyla eşyalarını denkleyen Fethi ve ailesi için, Kuleli Askerî Lisesi'nin de
aynı gerekçeyle Konya'ya naklolması sürpriz oldu. Fethi'nin ailesi onunla
birlikte Konya'ya yerleşmeye karar verdi.
Konya'da bir
değirmende eğitim gören gencecik öğrenciler, kendilerini çok zor koşullar
altında buldular. Bir yanda sıkı bir disiplin ve ağır bir ders programı, öte
yanda yiyecek ve giyecek sıkıntısı vardı. Isıtma sistemi bulunmayan değirmende,
sıcaklık eksi kırk dereceye kadar düşüyor, kemiklerine kadar üşüyorlardı. Hava,
ekmeği baltayla kesemeyecekleri kadar soğuktu.
Ağır ders
programına ayak uyduramayanlar alaya çıkıyorlar, yani askere alınıyorlardı.
Üstelik Askerî Lise'de başarılı olamadıkları için ceza olarak, eğitim gördükleri
süre de, normal askerlik sürelerine ekleniyordu. Hızlandırılmış eğitim, alaya
çıkanların sayısını artırmıştı...
Sınıf
subaylarının ağır baskısı altında ezilirken, sivil öğretmenlerinin idealist
ruhlarında huzur buluyorlardı. Öğretmenlerinin çoğu Kurtuluş Savaşı'nda görev
almış insanlardı. İçlerinde gaziler de vardı.
Hafta
sonları izinli oldukları saatlerde kendilerini Konya sokaklarına atan gençlerin
başlan bu kez de başka nedenlerle derde giriyordu. Yoldan geçen kızlara
baktıkları için yirmi bir hafta ceza yiyen arkadaşları olmuştu.
Kuleli
Askerî Lisesi'ndeki gençler, yaşadıkları bütün bu olumsuzluklar içinde,
kurdukları yakın arkadaşlık ilişkilerinden güç alıyorlardı. Çoğu ailesinden de
uzakta olduğundan, birbirlerinden başka dayanacak kimseleri yoktu.
Fethi, sık
sık bekâr arkadaşlarını alıp eve getirir, gençler, Halime Hanım'ın sıcak
sofrasında hayat bulurlardı. Ne var ki, gençlerin bu sıcak yuvada yaşadıkları
mutluluk kısa sürdü. Tarih, 1942'yi gösterirken, Mehmet Hamdi Bey de yeniden
göreve çağrıldı ve ailesiyle birlikte Balıkesir'e nakloldu.
Asker de,
subay da yokluk içindeydi. Savaştan usanmış, sefalet içinde yaşayan, gazyağını,
ununu, ekmeğini karneyle alan Anadolu halkı Türkiye'nin de savaşa bulaşacağı
kaygısını taşıyordu.
Nezahat,
Fethi'nin Balıkesir'e geldiği hafta sonlarını iple çeker, uykuya onun yanağına
kondurduğu öpücükle dalardı. Ağabeyi ona gezdiği gördüğü yerleri anlatır;
sinemaya, parka gezmeye götürürdü. Gözünde bir damla yaş görse, peşinden koşup,
"Seni kim üzdü söyle" diye tuttururdu.
"Gençsin"
derdi Fethi on beşindeki kız kardeşine, "senin de hakkın, yaşayacaksın.
Partilere götürmüyorum diye alınma. Bazı arkadaşlarım uygunsuz kızlar
getiriyor." Kimi zaman da, saçlarını okşayıp, öğüt verirdi:
"Sana ilgi
gösteren herkese pas verme. Beni düşün, gururumu düşün. Başımı öne eğdirme.
Yanlış birileriyle de karşılaşabilirsin. Eğer sana ilgi gösteren delikanlının
niyeti ciddiyse, gelir annemden babamdan ister... Bir derdin olursa bana anlat.
Unutma ben senin dostunum."
Tatil
günlerinde, Balıkesir'e de zaman zaman arkadaşlarıyla birlikte giderdi Fethi...
Yakın arkadaşlarından biri de Ömer'di... Birlikte iskambil oynarlar, her oyunda,
Ömer ile Nezahat eş olurlardı. Ömer, günlük konuşmalarda da, Nezahat'a, "Eşim,
gel yanıma otur" diye takılırdı. Kimi zaman da gençler, defterlerine
geçirdikleri şiirleri okurlardı birbirlerine...
Nezahat,
genç gönlünü Ömer'e çoktan kaptırmıştı. Evlerine konuk geldiklerinde, Ömer'in
ceketini, kimselere sezdirmeden önce koklar, sonra asardı...
O sıralarda
Nezahat'a bir kısmet çıkmıştı. Ömer, ilk karşılaşmalarının ilk yalnız kalışında,
içi epeyce burkularak, "Tebrik ederim" demişti Nezahat'a, "evleniyormuşsun."
Nezahat, Fethi'nin kız kardeşiydi. Onun kadar açık sözlü... "Hayır evlenmiyorum"
dedi. Ömer'in "Neden ?" sorusuna da aynı açıklıkla yanıt verdi:
"Çünkü seni
seviyorum."
Ömer, bir
piyango talihlisi gibi hissetti kendisini... "Ben de" dedi çabucak, "ben de seni
seviyorum."
Fethi en
yakın arkadaşıydı, evlerine girip çıkıyordu. Nezahat söylemese, belki de kendi
duygularını hiçbir zaman açığa vuramayacaktı. İki gencin aşkları taştı,
suskunlukları gözyaşlarına karıştı. Sonunda Ömer, "Neden söyleyemedim bunu
biliyorsun" dedi, "daha lisedeyim. Beni bekle, hiç olmazsa liseyi bitireyim. O
zaman işi resmîleştiririz. Harp Okulu bitince de evleniriz."
Sonra
aşkına, yılların alışkanlığı karıştı, askerce bir yemin etti:
"Beni
beklersen, namusum, şerefim üzerine söz veriyorum, seni mutlu edeceğim."
Nezahat ve
Ömer, aşklarını ailelerinden gizlice yaşıyorlardı. Ama Fethi, evine ne zaman
yalnız gitse, Nezahat'ın gözlerinde bir hayal kırıklığı sezmeye başlamıştı.
Sırayla bütün arkadaşlarını soruyor, Ömer'i ise en sona saklıyordu. Fethi
anlıyordu ki, bu sona saklayışlarda bir neden vardı... Bunu ne kız kardeşinin,
ne arkadaşının yüzüne vurmuyor, her şeyi kendi haline bırakıyordu.
Artık Kuleli
bitiyordu. Harp Okulu'na girmek için dokuzuncu, onuncu ve on birinci sınıfın
edebiyat, matematik ve fen derslerinden sınava gireceklerdi.
Fethi, bütün
gün ve akşam aralıksız matematik çalışmış, sonra uykuya dalmıştı.
"Fethi...
Fethi kalk..."
Ömer'i
görünce, yerinden doğruldu:
"Ne var?"
"Kalk
konuşalım..."
Ömer,
gerekli gereksiz her şeyi konuşuyordu. Fethi'ye, Nezahat'ı sevdiğini,
birbirlerine verdikleri sözü, son görüşmelerinde, cebinden 19 Mayıs'ta gösteri
yapan kızların fotoğrafının düştüğünü, onun buna çok kızdığını, mektuplarına
yanıt vermediğini anlatmak kolay değildi.
Fethi, "Ulan
ne söyleyeceksen söyle" dedi sonunda, "yarın matematik sınavım olduğunu
biliyorsun ve uykumun içine okudun!"
Ömer yine
lafı geveliyordu...
"Nezahat'la
mı ilgili?" dedi sonunda Fethi...
Ömer,
Fethi'ye sarılıp ağlamaya başladı:
"Evet... Onu
seviyorum. O da beni seviyor. Ama bir yanlış anlama oldu. Bana küstü... Fethi...
Kız kardeşinle evlenmek istiyorum..."
Nezahat,
"Ağabeyimden mektup var" diye heyecanla eve daldığında, Mehmet Hamdi Bey ile
Halime Hanım koşup başına gelmişlerdi. Halime Hanım, sabırsızlıkla, "Okusana
kızım" diye dürttü kızını. Nezahat zarfı açtı, okumaya başladı:
Ömer'i siz de tanırsınız... İyi
çocuktur, dürüst çocuktur.
Sonrasını
seslendiremedi:
Geçen gün bana açıldı, boynuma
sarılıp Nezahat'ı sevdiğini söyledi...
Hiç
saklamaları yok... Hep, neyse o...
Nezahat,
"Ben okuyamam" deyip, bıraktı mektubu... Ağabeyi İhsan aldı sürdürdü okumayı:
Nezahat'ın da kendisini
sevdiğini söyledi. Birbirlerine söz vermişler. Nezahat'la evlenmek istiyor.
Kararın size ait olduğunu söyledim. Ben onun içten olduğuna inandım...
Mektup
bitmiş, eve sessizlik çökmüştü. Nezahat, yemek saati geldiğinde, sofradaki
yerini aldı. Babasının ya da annesinin bir şey söylemesini bekliyordu ama
sessizlik yemekte de sürdü.
Günler geçti
konu açılmadı.
Nezahat,
Balıkesir Atatürk Parkı'na Mehmet Hamdi Beyle yaptığı bir geziyi fırsat bildi ve
konuyu açtı:
"Babacığım,
bir şey sormak istiyorum. Neden Ömer'e, ağabeyimin mektubundaki konuyla ilgili
bir şey yazmıyorsunuz ?"
"Bak
kızım... Daha küçüksünüz... Bunlar ciddi konular... Yani evlilik falan... Geçici
bir heves içinde de olabilirsiniz. İyi düşünün..."
* * *
Fethi ve
kendisiyle birlikte Kuleli Askerî Lisesi'ni bitiren arkadaşları, üç ay askerlik
yapmışlardı. Öğrencilere, asker psikolojisini tanımaları amacıyla verilen bu
eğitim, onlara Konya'daki değirmeni bile aratmıştı. Üç ayı, akıl almaz derecede
ağır şartlar altında; bir çadırda, ot yatakta, ıslak zeminde yatarak
geçirmişlerdi. Hemen bütün öğrencilerde bit vardı.
Sonunda bu
dönemi de atlatan Fethi, Ankara'da Harp Okulu eğitimine başladı. O tarihlerde,
tek parti iktidarı, Harp Okulu öğrencilerini siyasetten uzak tutmak için çeşitli
yasaklar getirmişti. Okula kitap ve gazete sokmak yasaktı.
Fethi'yle
birlikte Harp Okulu'na başlayan yakın arkadaşı Ömer'in yüzü gülmüyor, Nezahat'ın
gözyaşları dinmiyordu.
Balıkesir
küçücük bir yerdi. Nezahat'ın bir Harbiyeli'ye gönül verdiği çoktan duyulmuştu.
Arkadaşları, ona, "Bekle bakalım Harbiyeli'yi" diye takılıyorlar, Nezahat
gözyaşları içinde kendisini odasına atıyordu.
Mehmet Hamdi
Bey, sonunda bu işi daha çok uzatmanın gereksiz olduğunu düşündü. Ömer'in ailesi
Balıkesir'e geldi, kız tarafının oturduğu geniş ahşap evde nişan takıldı...
Mehmet Hamdi
Bey, kızını sevdiği delikanlıyla nişanlamayı dünya gözüyle görmek istemişti.
1943 yılının
başlarında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, İngiltere Başbakanı Winston Churchill'le
Yenice'de bir araya geldiğinde Türkiye'nin yüreği ağzındaydı. İsmet Paşa,
Churchill'le bir vagon da yaptığı ve saatler süren bu görüşmede Türkiye'yi
savaşın dışında tutmayı başarmıştı. Aynı yılın sonlarında, Churchill ile Amerika
Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt'in Kahire'de yaptıkları toplantıda da,
Türkiye'nin savaşa katılması konusu görüşülmüştü. Türkiye, bu kez de yeterli
askerî hazırlığının olmadığını öne sürmüş, İngiltere ve Amerika, Türkiye'ye
yaptıkları askerî yardımları durdurmuştu.
1944
yılında, Fethi Harp Okulu'nu bitirmiş, Mehmet Hamdi Bey de yeniden çağrıldığı
görevinden dönmüştü. Artık, İkinci Dünya Savaşı da sona yaklaşıyordu. Okul biter
bitmez Nezahat ile Ömer evlendiler.
Stajyer
Süvari Teğmen Fethi'nin tayini Konya'ya çıkmıştı. Dünyayı Konya Ereğlisi'nde
selamlamış, askerî okula orada başlamış, İkinci Dünya Savaşı'nın yokluğunu orada
yaşamıştı. Şimdi de subaylığa Konya'nın Karaman ilçesinde merhaba diyecekti.
Mehmet Hamdi Bey de Halime Hanım'la birlikte Karaman'a, oğlunun yanına gitmeye
karar verdi.
4
Konya
Karaman'da, 1945 yılının ocak ayıydı. Esma, ağabeyi Süvari Yüzbaşı Mustafa
Türker'le birlikte oturuyordu. Mustafa nişanlı, Esma bekârdı. Mustafa işten
döndüğünde, Esma sofrayı hazırlamış olurdu. Yemekte biraz sohbet ederler, sonra
Esma masayı toplar, yeniden mutfağa girerdi. Mustafa onun koşturmalarını sevecen
bakışlarla izler, kız kardeşi için hiç sakınmadan canını verebileceğini
düşünürdü.
Karaman'da
kimi subay arkadaşlarıyla hafta sonlarında da bir araya geliyorlardı. Mustafa,
bu ev ziyaretlerine kız kardeşiyle giderdi. Yine öyle bir gündü. Sohbet sohbeti
kovalamış, karşılıklı bilmeceler sormuşlar, şakalaşmışlardı. Esma ve Mustafa
gitmek üzere kalkmışlar, paltolarını giyiyorlardı. Mustafa, "Bu oda epey geniş"
dedi subay arkadaşına, "sekiz on kişiyi rahat alır." Karşısındaki subay, güldü:
"Duruma göre
değişir yüzbaşım. Sekiz on kişi rahat oturur ama herkes ayakta durursa, epey
insan alır."
"Herkes
ayakta ve yan yana dursa kaç kişi alır sence ?"
Hepsi
gülüşüyorlardı. Ev sahibi subay, odayı gözleriyle taradı:
"Elli kişi
alır..."
Mustafa,
atışmayı başlatan ev sahibine, "Tabiî kolay soruydu" dedi. Kalın kaşlarının
altından tavana doğru baktı, espriyi sürdürdü:
"Keşke bu
oda kaç karınca alır diye sorsaydım!"
Mustafa, "Bu
sorunun içinden çıkmam zor" diyen arkadaşına gülerek paltosunun son düğmesini de
ilikledi. Hole çıkmışlardı, o sırada kapı çalındı. Gelen genç bir teğmendi.
Karaman'a bir süre önce atanmıştı. Ev sahipleri, "İşte" diye atıldılar, "gökte
aradığımızı yerde bulduk."
Süvari
Teğmen Fethi Gürcan'ı, Esma ve Mustafa'yla tanıştırdılar: "Matematik
problemlerini çözmede üzerine yoktur!" Holde, Fethi karşılanıp, Esma ve Mustafa
uğurlanırken ayakta epeyce oyalandılar. Esma'nın bakışları, o kısacık görüşmede
zaman zaman yaşıtı süvari teğmenle karşılaşsa da, çabucak indiriverdi gözlerini
yere... Ama nasılsa, onun uzun kirpiklerinin altından akıp giden bir ışık, yere
çarpıp, yeniden Fethi'nin gözleriyle buluştu.
Esma,
evlerine doğru giderken, yeni tanıştırıldıkları subayı düşünüyordu...
Hayalindeki adama mı benziyordu ne?
Esmer olacak
biiir, uzun boylu olacak ikiii... Ama bu ikisi hiçbir şey etmiyor. Subay olacak
üüüç... O da yetmiyor... İlle ki süvari olacak... Atının üzerinde, üniformasıyla
mağrur, kararlı bakacak. Nal sesleriyle gelecek, nal sesleriyle gidecek. Değilse
yok... Düşlerinde yeri yok!
Hem o gözler
de ne öyle... Tanıştırıldıkları anda, iri gözleri çelik ışıltılarını salarak
neden parladı acaba? Şaşırmış gibi... Şaşıracak ne var oysa? Bilmiyor... Bilse o
da şaşırırdı.
Onlar
evlerine doğru giderken, aynı evde konuk edilen genç süvari sohbet sırasında,
Esma'nın az önce durduğu kapıya çeviriyordu bakışlarını arada bir... Yeniden
görecekmiş gibi... Bir daha bakıp bir daha şaşırmak için. Olur mu böyle şey?
Sabaha doğru uyandığında, düşünde gördüğü kızın görüntüsü karşısında duruyordu.
Sesi de kulağında... Hiç tanımadığı kız, atının dizginlerini vermiş eline, "Sür"
demişti, "sür sürebildiğin
kadar!"
Uzun boylu,
esmer subaylar, ne çok genç kızın hayalini süslüyordu kim bilir? Bu yüzden
kızlardan yana şansı çok açıktı Fethi'nin... Gülüyordu sabah sabah kendisine:
Etrafında böyle çok kız bolluğu
var ama atının dizginlerini eline verip de, "Sür sürebildiğin kadar"
diyeni ancak düşlerinde görüyorsun.
Batılla işi
olur mu onun? Olmaz ama olmuştu. Zaten hiç inanmadığı bir şey başına geldiğinden
bu kadar şaşkındı. Yirmi dört saat geçmeden düşlerindeki kızla burun buruna
gelmişti.
Nasıl da
temiz bir yüzü var... Gülüşü ne kadar da içten! Cildi içten aydınlatılmış gibi
şeffaf ve duru... Dudakları çocuk, bakışlarında bastırılmaya çalışılan bir
yaramazlık var. Çocuk mu kalsa, kadın mı olsa karar veremezmiş gibi.
Kararsızlığı gözlerinde öylece çırılçıplak. Bu yüzden saklıyor gözlerini...
Ayaklarına bakıyor, ayaklarıma bakıyor...
Tanıştığı
kızlar, atının dizginlerini elinde tutmak istiyordu hep. Hem de kendisi
üzerindeyken. Yağma yoktu! Mızmız kadınlarla da işi yoktu, fettanlarıyla da...
Dizginler elindeyken, yemyeşil çayırlarda rüzgâr gibi esip, isteyerek
koşturacaktı atını dörtnala... Özgür sevgi gibisi var mıydı? Öyleyse
kaçırmamalıydı düşündeki kızı. Sordu dostlarına:
"Yüzbaşı
Mustafa Türker nasıl biri, kız kardeşi bekâr mı, nerede otururlar, ne
düşünürler?"
Altı
kardeşin en küçüğüymüş Esma... 1928 yılında, Dinar'da yaşadıkları sırada, altı
yaşındaymış. Babası ve annesi bir türlü anlayamadığı o diyara peş peşe göçüp
gitmiş... Esma'dan üç yaş büyüğü Zehra, ondan beş yaş büyüğü Mustafa... Ama
sonra üç büyük daha... Sıtkı, Yahya ve en büyük Sıdıka... Annesi ve babası göçtü
göçeli o diyara, ablaları ana, ağabeyleri baba olmuş Esma'ya... Dayanacakları
bir destekleri olmayan incecik sarmaşık dalları gibi dolanmışlar birbirlerine.
Yahya
terzilik yaparmış... Sıtkı matematik öğretmeni... Serde öğretmenlik var ya,
Yahya'dan bir küçük de olsa, küçük kardeşlerine baba gibi sahip çıkmayı görev
bilmiş kendisine... Evin en küçüğü Esma'yı, yakın akrabalarından evlat almak
isteyenler olmuş. Yürekleri ağızlarına gelmiş küçüklerin... Neyse ki, öğretmen
ağabeyi küçük kardeşlerini karabasanlar basmadan tavrını koyuvermiş...
"Kardeşimi vermem" demiş, restini çekmiş.
Mustafa on
beş yaşındaymış o zamanlar. Çakı gibi bir subay olacakmış. Ama okuldan arta
kalan saatlerde boş duracak değil ya... Tükürük köftesi satıyormuş o da...
Sıdıka deseniz, kızların en büyüğü... O abla değil sanki ana... Sıdıka, otorite
demek... Evin yükü üzerinde... Yemekti, temizlikti yetmezmiş ona. Sabah daha
kardeşlerini işe, okula uğurlamadan, atlarmış atına, sürermiş anadan babadan
kalma toprağa, sürermiş değirmene doğru, gidermiş ortakçıları denetlemeye...
Ablaları ve
ağabeyleri, kendi öksüzlüklerini ve yetimliklerini unutmuşlar da, en küçükleri
Esma'ya, annesiz babasız kalışını unutturmaya çalışmışlar. Yeter ki onun boynu
bükülmesin diye, doyurmuşlar sevgileriyle...
Okullu olmuş
Esma... İlkokuldan sonra da Zehra Abla'sı gibi Köy Enstitüsü'nün yolunu tutmuş.
Son sınıfta okurken, sancılanıvermiş bir gün... Koşturmuşlar Esma'yı
hastaneye... Apandisit ameliyatında narkoz fazla kaçınca... Kurtulmuş
kurtulmasına da, toparlanamamış uzun süre, okuluna epeyce ara vermek zorunda
kalmış... İyice küçülmüş afacan yüzü de... Kıyamamış ağabeyleri, ablaları ona.
Okumasa da olur Esma...
Geceleri
gözünü kırpmadan dua etmeye o zamandan alışmış Sıdıka... Zehra da ablasından
geri kalmamış. Kardeşlerin doğaçlama geliştirdiği, "Kendinden büyüğünü baba
gibi say, kendinden küçüğünü anne gibi kolla" felsefesini sindirmiş
yüreğine, sahip çıkmış üç yaş küçüğü Esma'ya... Bildiği duaları öğretmek
istermiş ona... "Bana abla diyeceksin" diye öğütlermiş kardeşini... Esma, evde
"abla" diye peşinden dolaşırmış da, dışarı çıkınca muzipliği tutarmış yine... El
âlemin içinde, "Zehra!" diye seslenmeyi unutmazmış ablasına... Eve gidince
kıyamet koparmış ne umurunda!
Mustafa
muradına ermiş sonunda. Çakı gibi bir teğmen olmuş. Üstelik süvari... Gururla
kabarmış Zehra ile Esma'nın göğsü. Ne zaman bir fırsat bulsalar, ağabeylerinin
subay elbiselerini giyer, sevgi şımarığı olurlarmış. Mustafa kaşlarını çatarmış
çatmasına da, onun bıyık altından gülümsemesini kardeşleri anlarlarmış. Sonunda
Mustafa arkadaşlarına rica etmiş, iki kız kardeşine birden subay elbiseleri
giydirmiş, ikisini birden yanına alıp bir fotoğraf çektirmiş, vermiş ellerine
fotoğrafı, "Artık, istediğiniz zaman fotoğrafa bakarsınız" deyip, kurtulmuş
onların bu oyunundan...
Önce Yahya
evlenip İzmir'e yerleşmiş. Çok geçmeden Sıtkı, İzmir'e atanınca, ablası
Sıdıka'yı, kendisi gibi öğretmen çıkan Zehra'yı da götürmüş beraberinde...
Sıtkı, babalık görevini üstlendiğinden, kardeşlerini evlendirmeden yanaşmamış
evliliğe... Sıdıka bir ara gönlünü bir adama kaptırıp evlenmeye niyetlenmiş ama
daha düğün yapılmadan, anlamış ki, karşısına çıkan kısmet zaten evli barklı...
Kumalık onun neyine? Küsmüş evliliğe...
Yıllar
geçmiş de, sarmaşık dalları gibi dolanan kardeşler ayrılmamış birbirlerinden...
Ama Esma, en çok Mustafa'ya sarılmış... Baba gibi sarılmış, kendisinden sekiz
yaş büyük olanına... Bu yüzden Mustafa düşlerini gerçekleştirip bir süvari
teğmeni olunca, genç kızlığının bir bölümünü geçirdiği İzmir'den çıkmış, peşi
sıra dolaşmış onunla... İşte Esma, bu yüzden Karaman'daymış. Yüzbaşı Mustafa'nın
yanında...
Koca kız
olmuş artık Esma, yirmi ikisinde, Fethi'yle aynı yaşta... Mustafa mı? Öyle
sözünün eri, öyle mert... Ciddi adam. Ama nasılsa sevimli yaramazlıklara bıyık
altından gülecekmiş gibi bir sıcaklık uyandırıyor karşısında... Belki de o
yüzden Esma'nın gözbebeklerinde, bastırmaya çalıştığı yaramazlığın izleri hâlâ
varlığını koruyabiliyor.
5
Konya'dan
epeyce uzak kalan Karaman'ın sessiz sakin akşamları, daha çok da hafta sonları,
genç subayların dinamik sohbetlerinde hayat buluyordu. Konu dönüp dolaşıp,
İkinci Dünya Savaşı'nın seyrine geliyordu. O güne kadar savaşın dışında kalmayı
başaran Türkiye, müttefiklerin zaferi kesinleşince Almanya ve Japonya'ya karşı
savaş ilan etmişti ama bu diplomatik bir manevradan ibaretti.
Sohbetlerin
vazgeçilmez ismi Fethi'nin aklı, İkinci Dünya Savaşı'na takıldığı kadar, Esma'ya
da takılmıştı. Daha kaç gün geçmişti ki aradan. Kısaysa kısa... İçinden
geçenleri, olabilecek en net sözcüklerle aktarmaktan hiç korkmazdı. Uzatmanın
gereği yoktu... Doğru neyse o... Esma'yla evlenmek istiyordu... Bundan kendisi
emin olduğu anda -ki o hep çok çabuk karar verirdi- Yüzbaşı Mustafa'ya da
söylemişti. Yüzbaşı Mustafa da sevmişti Fethi'yi. Ama biraz sorup soruşturmak
gerekti. Okulunu pekiyi dereceyle bitirmişti. Karaman'a neredeyse yeni tayin
olduğu söylenebilirdi ama bu kısa sürede hatırı sayılır arkadaşlıklar kurmuştu.
İnsanlar
hissettiklerini söylemekten korkarlardı genellikle... Ama bu delikanlı,
hissettiklerini söylemek bir yana, yaşamaktan da korkmuyordu belli ki. Kızı
gibi, canı gibi sevdiği Esma'yı, bu genç teğmene emanet etmeyecek de kime
edecekti? Yine de Esma'ya sordu... Yanıtını bildiği halde... Ama Fethi'ye "evet"
demeden önce, kardeşlerinin onayını almaları gerekiyordu. Zaten her fırsatta iki
kardeş İzmir'e koşar, diğerleriyle özlem giderirlerdi.
Mustafa kısa
bir izin alıp, Esma'yla birlikte kardeşlerinin yanına gitti. Sürpriz haber
hepsini heyecanlandırdı. Fethi nasıl bir delikanlıydı? Küçük kız kardeşlerinin
gönlünü nasıl çalmıştı? Esma, Sıdıka Abla'sının ve ağabeylerinin yanında hiç
fikir yürütmedi. Mustafa'nın anlattığı öykü ise inanılamayacak kadar kısaydı.
Kardeşler,
İzmir'de oturdu, Dinar'ı andı, Karaman'ı konuştu... Yatma vakti yaklaşınca,
Sıdıka hemen duaya çekildi. Esma'yı kız kardeşi gibi değil, kızı gibi görüyordu.
Ve şimdi kendisinin küstüğü evlilik, küçük kardeşinin önündeydi.
Zehra, bir
göz işaretiyle Esma'yı mutfağa çağırdı:
"Sonunda
Mustafa Ağabeyim gibi bir süvari buldun ha?"
Esma, haylaz
bir ifadeyle dudağını yana çarpıtarak güldü.
"Nasıl oldu
da bir görüşte gönlünü kaptırdın? İçindeki heyecanın ışığı yüzüne yansımış
baksana..."
"Ben de
bilmiyorum" dedi Esma, "sanki beklediğim oydu..."
"Tipi nasıl,
yakışıklı mı ?"
"Uzun
boylu... Esmer... Zayıf... Kocaman gözleri var..."
Durup
kısacık güldü, yeniden konuştu:
"Sesi de
kocaman! Daha Karaman'a geleli çok olmamış ama ünü hemen yayılmış... Esprili ve
arkadaş canlısı... İlk karşılaştığımızda da..."
Esma birden
utanıp sustu.
Zehra
yeniden konuşmaya başlarken, yüzündeki meraklı ifade yerini sevecenliğe terk
etmişti:
"Ablam şimdi
dua ediyordur sana. Ben de çok mutlu olman için dua edeceğim."
Hafifçe
kaşlarını çattı:
"Sen de dua
et. Allah'tan hayırlısını iste. 'Kaderim güzel olsun' de."
Mustafa,
İzmir'de kaldığı kısa süre içinde yaşamını altüst eden bir haber aldı. Bu
haberle birlikte yıllar öncesinin anılarına döndü.
Dinar'da bir
komşuları vardı. Yaşlıca, sevecen bir kadındı. Kocaman bir çiftliği vardı.
Ahırında yedi deve bulunuyordu. Develer, üzüm ve incirleri yüklenip Arabistan'a
gider, Türkiye'den götürdüğü yükü boşaltır, yeni yükünü alır, Dinar'a
dönerlerdi. Sıdıka ile kız kardeşleri Zehra ve Esma sık sık çiftlik evine konuk
olurlardı. Onun küçük torunu İlhan, anne ve babasıyla birlikte Ankara'da yaşar,
ama her tatilde, anneannesinin yanına gelirdi. Anneannesinin en çok turşuları
ünlüydü Dinar'da. Sapsarı salatalık, kelek, lahana turşuları... Onları taslara
boşaltırken, kehribar gibi parlarlardı.
O yıllarda,
Harp Okulu öğrencisi olan Mustafa, hafta sonları Dinar'a gelir, hem kardeşlerini
görür, hem de Ankara'da Mülkiye öğrencisi olan İlhan'ın ağabeyiyle arkadaşlık
yapardı. Gençlerin Dinar'da buluşup gezdikleri yıllarda, İlhan küçücük bir
çocuktu daha. Mustafa'dan on dört yaş küçüktü.
Sıtkı
Öğretmen İzmir'e atanınca kardeşler de terk etmişlerdi Dinar'ı...
İlhan,
çocukluktan genç kızlığa doğru hızla yol almaya başladığında, onun Ankara'da
görev yapan babasının tayini de İzmir'e çıktı. Yeniden buluşmuşlardı Dinar'daki
dostlarıyla.
Mustafa ve
Esma da İzmir'e her gidişlerinde, eski dostlarıyla bir araya gelirlerdi. İlhan
on altısına gelmiş nişanlı bir genç kızdı. İşte son İzmir ziyaretinde Yüzbaşı
Mustafa'yı altüst eden haber, İlhan'ın nişanlısından ayrılmasıydı. Onun
çocukluktan genç kızlığa geçişindeki hız canlandı gözünde. İçinde bir şeyler
coştu. O coşkuyla kendi nişanını da bozdu ve aynı gün, ağabeyini de alıp doğruca
İlhan'ların kapısını çaldı.
İlhan'la söz
kesen Yüzbaşı Mustafa, Esma'yla çifte düğün yapmaya karar vermişti. Bunun için
biraz zamana gereksinimi vardı. Karaman'a döner dönmez düşüncesini Fethi'yle de
paylaştı. Çifte düğün Fethi için de güzel bir sürpriz olmuştu ama o beklemek
istemiyordu.
"Nikâhımızı
yapalım, düğünü bekleyelim" dedi.
Mart ayında,
Esma ile Fethi'nin nikâhları ve nişanları birlikte yapıldı. Esma'nın yüzü o güne
kadar makyajla tanışmamıştı. Zaten nasıl makyaj yapılacağını da bilmiyordu.
Fethi, nişandan önce, onu dizlerinin dibine oturttu, makyajını kendi elleriyle
yaptı.
Artık düğünü
bekliyorlardı. Nikâh yapmanın rahatlığı içindeki Fethi ve Esma sık sık
görüşüyorlardı. Ama nikâh başka, düğün başka... Evlilik dediğin düğünle
başlar...
Yolda yan
yana yürürlerken, genç teğmen, "Koluma gir" diyor, Esma, "Olmaz" diye
diretiyordu.
"Nikâhlı
karımsın, ne olur koluma girsen?"
"Olmaz,
düğün olmadan olmaz!"
23 ağustos
1945'te, İzmir Orduevi'nde gençler muratlarına erdiler. Çakı gibi subaylar,
gelinlikler içindeki sevdikleriyle, kol kola, kılıçlar arasından geçerken, bir
bölümü oturacak yer bulamayan kalabalık davetli topluluğundan duygu yüklü bir
alkış koptu.
Yaşadığı
mutluluk Esma'nın bütün bedenini titretiyordu. Fethi, onu dansa kaldırıp,
titreyen bedenini kolları arasına aldı. İlk kez bu kadar yakın oldu kocasına.
Onun kokusuyla ciğerlerini doldurdu, ellerinin sıcaklığını kendi elinde, belinde
hissetti. Takılıp kaldı bakışları sevdiği adamın üniformasının düğmelerine.
Oysaki, Fethi, onun başını kaldırmasını, kendi gözlerine bakmasını istiyordu.
Belindeki el uyarıyordu Esma'yı. Ama o daha da indiriyordu gözlerini. Süvari
teğmen, Esma'nın bakışlarını ayaklarında hissedince, hafifçe bastı onun pistte
kayan ayaklarına... Şaşırdı Esma. Farkında olmadan kaldırıp başını, dikti
gözlerini sevdiğinin gözlerine. Aman o gözler, bakmasın öyle... Baksın! İyi
ama... Esma bakamıyor ki... Yeniden baş yerde... Yeniden uyarıyor onu belindeki
erkek eli, olmuyor, yeniden ayağı onun ayağının üzerinde. Artık iyice afacan
bakışlar... Ama afacanlıktan, utangaçlığa geçiş süresi çok kısa...
DEVAM>>>