ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

3

Fethi, ilkokulu bitirmişti... Yüzbaşı Mehmet Hamdi Bey'in izinden gidecekti ama bir farkla. Babası alaylı bir askerdi, o ise okullu bir asker olacaktı. Ne var ki, hayatını savaşların içinde geçirmiş olan Mehmet Hamdi Bey, küçük oğlunun asker olmasını istemiyordu. Balkan Savaşları'nı görmüş, Dünya Savaşı'nda, Kurtuluş Savaşı'nda çarpışmıştı. Yanı başında vurulan silah arkadaşlarının ölümlerine tanık olmuş, sayısız acılar yüreğinde yer etmişti. Yıllarca oradan oraya tayin olmuş, uzun yolculuklarda perişanlığı, yokluğu, sefaleti yaşamıştı.

Fethi, babasının bütün karşı çıkışlarına rağmen, gizlice askerî okula kaydını yaptırdı. Çocuk yüreği, bütün zorlukların üstesinden gelecek güçteydi. Cumhuriyet'le birlikte doğmuş, onunla birlikte emeklemişti. Annesi ve babası zorluklar içinde büyüttükleri çocuklarının mutluluklarıyla gurur duyuyordu. Şimdi uzaklara gidince, ailesini özleyecekti. Özlemden biraz ürker gibi olduysa da, henüz tadını bilmediği aile özlemi, asker olma özleminin yanında küçük kalıyordu.

Konya Askerî Ortaokulu'na gideceği kesinleşir kesinleşmez, büyüdüğünü hissetti. Babası için de artık onun kararını desteklemekten başka çare kalmamıştı. Doğduğu şehirde, yeni bir yolculuğa başlıyordu.

Ailesi Trakya'da, o epeyce uzaklarda... Uçsuz bucaksız bir ovada... Uçsuz bucaksız ovanın, geniş mekânı, Konya Askeri Ortaokulu'nda... Annesinin döktüğü lokmaları, Nezahat'ın sarılmalarını, ablası Nefise'yle yaptıkları sohbetleri özlüyordu. Ağabeyi İhsan'la kavgalarını da... Aralarında üç yaş olan İhsan ve Fethi kavgaya başladılar mı sonu gelmez, üstleri başları yırtık içinde kalırdı. Çocuklarını yoktan var edip giydiren Halime Hanım, onların kavgalanndan çok, birbirlerinin üstlerini başlarını yırtmalarına kızardı. İhsan ve Fethi her kavgadan sonra savaştan çıkmış gibi olurlar, Halime Hanım, söylene söylene onların yırtılan pantolonlarını, sökülen kazaklarını onanır dururdu. Bir gün iki kardeş yine kavgaya tutuşmuşlardı. Halime Hanım o kadar çok hırslanmıştı ki, ikisini de çırılçıplak soyup bir odaya tıkmış, "Şimdi istediğiniz kadar kavga edin" demişti.

Fethi, askeri okulda, akşam olup da yatağa girdiğinde, babasının sesi kulaklarına tatlı bir uğultu gibi yerleşir, dudaklarına bir gülümseme otururdu. Ah o sıcacık soba başları... Mehmet Hamdi Bey, akşam yemeklerinin ardından, Binbir Gece Masallarının kapağını açtığında, çocuklar sevinçle onun etrafını sarar, Halime Hanım ise günün bütün yorgunluğunun üzerine yağdığını sanırdı. Mehmet Hamdi Bey okurken, çocuklardan biri son sesiyle, "Annem uyuyor" diye bağırır, Halime Hanım bu sesle yerinden sıçrar ve her seferinde, "Uyumuyorum" derdi. "Söyle bakalım nerede kaldı?" diye tuttururdu bu kez de çocuklar. Onun verdiği yanıt üzerine hepsi gülüşürlerdi. Çünkü anneleri en az iki sayfa öncede kalmış olurdu.

Fethi ortaokulda, harçlığını çıkarmak için okul arkadaşlarının saçlarını kesiyordu. Sonuna kadar okumakta, bir süvari subayı olmakta kararlıydı. Hey gidi günler hey! İnsan üç yılda ancak bu kadar büyür! İnsan bu yaşta Mustafa Kemal'in ölümüne ancak bu kadar üzülür.

Sonrası İstanbul... Ver elini Kuleli... Artık kavuşmalar daha yakın olacaktı. Trakya İstanbul'a, çocukluğunun şımarık özlemine nanik yapacak kadar yakındı.

İstanbul'da Kuleli Askerî Lisesi'nde sonuna kadar disiplin, sonuna kadar şamata vardı. Ama Fethi daha şamatanın tadına varmadan, İkinci Dünya Savaşı patlak verdi.

Çengelköy'deki Kuleli Askerî Lisesi'nin birinci sınıfına giden Fethi, tatillerde, soluğu ailesinin yanında alırdı. Kız kardeşleri onunla baş başa kalmak için can atarlardı.

"İstanbul'da şimdi kızlar saçlarını dışarıya doğru kıvırıyor..."

Nefise ile Nezahat hemen onun önüne otururlardı. Fethi, küçük kumaş parçalarıyla onlann saçlarını sarar, küçük bukleleri dışa doğru kıvırırdı.

1941 yılının başlarında İngiltere, Türkiye'nin savaşa girmesi için ısrarını artırıyor, Türkiye ise savaş dışında kalmak için direniyordu. Halk, Türkiye'nin sonuna kadar savaştan uzak kalmasını olanaksız görüyordu.

Fethi, birinci sınıfı bitirdiğinde, İkinci Dünya Savaşı da bütün hızıyla sürüyordu. Almanya önce Bulgaristan'a girmiş, ardından Sovyetler Birliği'ne saldırmıştı. Üç yıllık eğitim veren Kuleli Askerî Lisesi'nde hızlandırılmış eğitime geçildi. Okul iki yılda bitecekti. Günlük ders saatleri artırılmış, yaz tatilleri iptal edilmişti. Ama her şey bu kadarla sınırlı değildi. Savaş tehlikesi nedeniyle Trakya ve İstanbul'un boşaltılması gündeme geldi. Göçte herkesin yalnızca otuz kilo yük almasına izin verilmişti. Trakya'ya gönül vermiş Mehmet Hamdi Bey ile Halime Hanım'ın kaçıncı göçleriydi, kaçıncı savaştı bu? Trakya'nın boşaltılması kararıyla eşyalarını denkleyen Fethi ve ailesi için, Kuleli Askerî Lisesi'nin de aynı gerekçeyle Konya'ya naklolması sürpriz oldu. Fethi'nin ailesi onunla birlikte Konya'ya yerleşmeye karar verdi.

Konya'da bir değirmende eğitim gören gencecik öğrenciler, kendilerini çok zor koşullar altında buldular. Bir yanda sıkı bir disiplin ve ağır bir ders programı, öte yanda yiyecek ve giyecek sıkıntısı vardı. Isıtma sistemi bulunmayan değirmende, sıcaklık eksi kırk dereceye kadar düşüyor, kemiklerine kadar üşüyorlardı. Hava, ekmeği baltayla kesemeyecekleri kadar soğuktu.

Ağır ders programına ayak uyduramayanlar alaya çıkıyorlar, yani askere alınıyorlardı. Üstelik Askerî Lise'de başarılı olamadıkları için ceza olarak, eğitim gördükleri süre de, normal askerlik sürelerine ekleniyordu. Hızlandırılmış eğitim, alaya çıkanların sayısını artırmıştı...

Sınıf subaylarının ağır baskısı altında ezilirken, sivil öğretmenlerinin idealist ruhlarında huzur buluyorlardı. Öğretmenlerinin çoğu Kurtuluş Savaşı'nda görev almış insanlardı. İçlerinde gaziler de vardı.

 

Hafta sonları izinli oldukları saatlerde kendilerini Konya sokaklarına atan gençlerin başlan bu kez de başka nedenlerle derde giriyordu. Yoldan geçen kızlara baktıkları için yirmi bir hafta ceza yiyen arkadaşları olmuştu.

Kuleli Askerî Lisesi'ndeki gençler, yaşadıkları bütün bu olumsuzluklar içinde, kurdukları yakın arkadaşlık ilişkilerinden güç alıyorlardı. Çoğu ailesinden de uzakta olduğundan, birbirlerinden başka dayanacak kimseleri yoktu.

Fethi, sık sık bekâr arkadaşlarını alıp eve getirir, gençler, Halime Hanım'ın sıcak sofrasında hayat bulurlardı. Ne var ki, gençlerin bu sıcak yuvada yaşadıkları mutluluk kısa sürdü. Tarih, 1942'yi gösterirken, Mehmet Hamdi Bey de yeniden göreve çağrıldı ve ailesiyle birlikte Balıkesir'e nakloldu.

Asker de, subay da yokluk içindeydi. Savaştan usanmış, sefalet içinde yaşayan, gazyağını, ununu, ekmeğini karneyle alan Anadolu halkı Türkiye'nin de savaşa bulaşacağı kaygısını taşıyordu.

Nezahat, Fethi'nin Balıkesir'e geldiği hafta sonlarını iple çeker, uykuya onun yanağına kondurduğu öpücükle dalardı. Ağabeyi ona gezdiği gördüğü yerleri anlatır; sinemaya, parka gezmeye götürürdü. Gözünde bir damla yaş görse, peşinden koşup, "Seni kim üzdü söyle" diye tuttururdu.

"Gençsin" derdi Fethi on beşindeki kız kardeşine, "senin de hakkın, yaşayacaksın. Partilere götürmüyorum diye alınma. Bazı arkadaşlarım uygunsuz kızlar getiriyor." Kimi zaman da, saçlarını okşayıp, öğüt verirdi:

"Sana ilgi gösteren herkese pas verme. Beni düşün, gururumu düşün. Başımı öne eğdirme. Yanlış birileriyle de karşılaşabilirsin. Eğer sana ilgi gösteren delikanlının niyeti ciddiyse, gelir annemden babamdan ister... Bir derdin olursa bana anlat. Unutma ben senin dostunum."

Tatil günlerinde, Balıkesir'e de zaman zaman arkadaşlarıyla birlikte giderdi Fethi... Yakın arkadaşlarından biri de Ömer'di... Birlikte iskambil oynarlar, her oyunda, Ömer ile Nezahat eş olurlardı. Ömer, günlük konuşmalarda da, Nezahat'a, "Eşim, gel yanıma otur" diye takılırdı. Kimi zaman da gençler, defterlerine geçirdikleri şiirleri okurlardı birbirlerine...

Nezahat, genç gönlünü Ömer'e çoktan kaptırmıştı. Evlerine konuk geldiklerinde, Ömer'in ceketini, kimselere sezdirmeden önce koklar, sonra asardı...

O sıralarda Nezahat'a bir kısmet çıkmıştı. Ömer, ilk karşılaşmalarının ilk yalnız kalışında, içi epeyce burkularak, "Tebrik ederim" demişti Nezahat'a, "evleniyormuşsun." Nezahat, Fethi'nin kız kardeşiydi. Onun kadar açık sözlü... "Hayır evlenmiyorum" dedi. Ömer'in "Neden ?" sorusuna da aynı açıklıkla yanıt verdi:

"Çünkü seni seviyorum."

Ömer, bir piyango talihlisi gibi hissetti kendisini... "Ben de" dedi çabucak, "ben de seni seviyorum."

 

Fethi en yakın arkadaşıydı, evlerine girip çıkıyordu. Nezahat söylemese, belki de kendi duygularını hiçbir zaman açığa vuramayacaktı. İki gencin aşkları taştı, suskunlukları gözyaşlarına karıştı. Sonunda Ömer, "Neden söyleyemedim bunu biliyorsun" dedi, "daha lisedeyim. Beni bekle, hiç olmazsa liseyi bitireyim. O zaman işi resmîleştiririz. Harp Okulu bitince de evleniriz."

Sonra aşkına, yılların alışkanlığı karıştı, askerce bir yemin etti:

"Beni beklersen, namusum, şerefim üzerine söz veriyorum, seni mutlu edeceğim."

Nezahat ve Ömer, aşklarını ailelerinden gizlice yaşıyorlardı. Ama Fethi, evine ne zaman yalnız gitse, Nezahat'ın gözlerinde bir hayal kırıklığı sezmeye başlamıştı. Sırayla bütün arkadaşlarını soruyor, Ömer'i ise en sona saklıyordu. Fethi anlıyordu ki, bu sona saklayışlarda bir neden vardı... Bunu ne kız kardeşinin, ne arkadaşının yüzüne vurmuyor, her şeyi kendi haline bırakıyordu.

Artık Kuleli bitiyordu. Harp Okulu'na girmek için dokuzuncu, onuncu ve on birinci sınıfın edebiyat, matematik ve fen derslerinden sınava gireceklerdi.

Fethi, bütün gün ve akşam aralıksız matematik çalışmış, sonra uykuya dalmıştı.

"Fethi... Fethi kalk..."

Ömer'i görünce, yerinden doğruldu:

"Ne var?"

"Kalk konuşalım..."

Ömer, gerekli gereksiz her şeyi konuşuyordu. Fethi'ye, Nezahat'ı sevdiğini, birbirlerine verdikleri sözü, son görüşmelerinde, cebinden 19 Mayıs'ta gösteri yapan kızların fotoğrafının düştüğünü, onun buna çok kızdığını, mektuplarına yanıt vermediğini anlatmak kolay değildi.

Fethi, "Ulan ne söyleyeceksen söyle" dedi sonunda, "yarın matematik sınavım olduğunu biliyorsun ve uykumun içine okudun!"

Ömer yine lafı geveliyordu...

"Nezahat'la mı ilgili?" dedi sonunda Fethi...

Ömer, Fethi'ye sarılıp ağlamaya başladı:

"Evet... Onu seviyorum. O da beni seviyor. Ama bir yanlış anlama oldu. Bana küstü... Fethi... Kız kardeşinle evlenmek istiyorum..."

Nezahat, "Ağabeyimden mektup var" diye heyecanla eve daldığında, Mehmet Hamdi Bey ile Halime Hanım koşup başına gelmişlerdi. Halime Hanım, sabırsızlıkla, "Okusana kızım" diye dürttü kızını. Nezahat zarfı açtı, okumaya başladı:

Ömer'i siz de tanırsınız... İyi çocuktur, dürüst çocuktur.

 

Sonrasını seslendiremedi:

Geçen gün bana açıldı, boynuma sarılıp Nezahat'ı sevdiğini söyledi...

 

Hiç saklamaları yok... Hep, neyse o...

Nezahat, "Ben okuyamam" deyip, bıraktı mektubu... Ağabeyi İhsan aldı sürdürdü okumayı:

Nezahat'ın da kendisini sevdiğini söyledi. Birbirlerine söz vermişler. Nezahat'la evlenmek istiyor. Kararın size ait olduğunu söyledim. Ben onun içten olduğuna inandım...

 

Mektup bitmiş, eve sessizlik çökmüştü. Nezahat, yemek saati geldiğinde, sofradaki yerini aldı. Babasının ya da annesinin bir şey söylemesini bekliyordu ama sessizlik yemekte de sürdü.

Günler geçti konu açılmadı.

Nezahat, Balıkesir Atatürk Parkı'na Mehmet Hamdi Beyle yaptığı bir geziyi fırsat bildi ve konuyu açtı:

"Babacığım, bir şey sormak istiyorum. Neden Ömer'e, ağabeyimin mektubundaki konuyla ilgili bir şey yazmıyorsunuz ?"

"Bak kızım... Daha küçüksünüz... Bunlar ciddi konular... Yani evlilik falan... Geçici bir heves içinde de olabilirsiniz. İyi düşünün..."

 

*         *          *

 

Fethi ve kendisiyle birlikte Kuleli Askerî Lisesi'ni bitiren arkadaşları, üç ay askerlik yapmışlardı. Öğrencilere, asker psikolojisini tanımaları amacıyla verilen bu eğitim, onlara Konya'daki değirmeni bile aratmıştı. Üç ayı, akıl almaz derecede ağır şartlar altında; bir çadırda, ot yatakta, ıslak zeminde yatarak geçirmişlerdi. Hemen bütün öğrencilerde bit vardı.

Sonunda bu dönemi de atlatan Fethi, Ankara'da Harp Okulu eğitimine başladı. O tarihlerde, tek parti iktidarı, Harp Okulu öğrencilerini siyasetten uzak tutmak için çeşitli yasaklar getirmişti. Okula kitap ve gazete sokmak yasaktı.

Fethi'yle birlikte Harp Okulu'na başlayan yakın arkadaşı Ömer'in yüzü gülmüyor, Nezahat'ın gözyaşları dinmiyordu.

Balıkesir küçücük bir yerdi. Nezahat'ın bir Harbiyeli'ye gönül verdiği çoktan duyulmuştu. Arkadaşları, ona, "Bekle bakalım Harbiyeli'yi" diye takılıyorlar, Nezahat gözyaşları içinde kendisini odasına atıyordu.

Mehmet Hamdi Bey, sonunda bu işi daha çok uzatmanın gereksiz olduğunu düşündü. Ömer'in ailesi Balıkesir'e geldi, kız tarafının oturduğu geniş ahşap evde nişan takıldı...

 

Mehmet Hamdi Bey, kızını sevdiği delikanlıyla nişanlamayı dünya gözüyle görmek istemişti.

 

1943 yılının başlarında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, İngiltere Başbakanı Winston Churchill'le Yenice'de bir araya geldiğinde Türkiye'nin yüreği ağzındaydı. İsmet Paşa, Churchill'le bir vagon da yaptığı ve saatler süren bu görüşmede Türkiye'yi savaşın dışında tutmayı başarmıştı. Aynı yılın sonlarında, Churchill ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt'in Kahire'de yaptıkları toplantıda da, Türkiye'nin savaşa katılması konusu görüşülmüştü. Türkiye, bu kez de yeterli askerî hazırlığının olmadığını öne sürmüş, İngiltere ve Amerika, Türkiye'ye yaptıkları askerî yardımları durdurmuştu.

1944 yılında, Fethi Harp Okulu'nu bitirmiş, Mehmet Hamdi Bey de yeniden çağrıldığı görevinden dönmüştü. Artık, İkinci Dünya Savaşı da sona yaklaşıyordu. Okul biter bitmez Nezahat ile Ömer evlendiler.

Stajyer Süvari Teğmen Fethi'nin tayini Konya'ya çıkmıştı. Dünyayı Konya Ereğlisi'nde selamlamış, askerî okula orada başlamış, İkinci Dünya Savaşı'nın yokluğunu orada yaşamıştı. Şimdi de subaylığa Konya'nın Karaman ilçesinde merhaba diyecekti. Mehmet Hamdi Bey de Halime Hanım'la birlikte Karaman'a, oğlunun yanına gitmeye karar verdi.

  

4

Konya Karaman'da, 1945 yılının ocak ayıydı. Esma, ağabeyi Süvari Yüzbaşı Mustafa Türker'le birlikte oturuyordu. Mustafa nişanlı, Esma bekârdı. Mustafa işten döndüğünde, Esma sofrayı hazırlamış olurdu. Yemekte biraz sohbet ederler, sonra Esma masayı toplar, yeniden mutfağa girerdi. Mustafa onun koşturmalarını sevecen bakışlarla izler, kız kardeşi için hiç sakınmadan canını verebileceğini düşünürdü.

Karaman'da kimi subay arkadaşlarıyla hafta sonlarında da bir araya geliyorlardı. Mustafa, bu ev ziyaretlerine kız kardeşiyle giderdi. Yine öyle bir gündü. Sohbet sohbeti kovalamış, karşılıklı bilmeceler sormuşlar, şakalaşmışlardı. Esma ve Mustafa gitmek üzere kalkmışlar, paltolarını giyiyorlardı. Mustafa, "Bu oda epey geniş" dedi subay arkadaşına, "sekiz on kişiyi rahat alır." Karşısındaki subay, güldü:

"Duruma göre değişir yüzbaşım. Sekiz on kişi rahat oturur ama herkes ayakta durursa, epey insan alır."

"Herkes ayakta ve yan yana dursa kaç kişi alır sence ?"

Hepsi gülüşüyorlardı. Ev sahibi subay, odayı gözleriyle taradı:

"Elli kişi alır..."

Mustafa, atışmayı başlatan ev sahibine, "Tabiî kolay soruydu" dedi. Kalın kaşlarının altından tavana doğru baktı, espriyi sürdürdü:

"Keşke bu oda kaç karınca alır diye sorsaydım!"

Mustafa, "Bu sorunun içinden çıkmam zor" diyen arkadaşına gülerek paltosunun son düğmesini de ilikledi. Hole çıkmışlardı, o sırada kapı çalındı. Gelen genç bir teğmendi. Karaman'a bir süre önce atanmıştı. Ev sahipleri, "İşte" diye atıldılar, "gökte aradığımızı yerde bulduk."

 

Süvari Teğmen Fethi Gürcan'ı, Esma ve Mustafa'yla tanıştırdılar: "Matematik problemlerini çözmede üzerine yoktur!" Holde, Fethi karşılanıp, Esma ve Mustafa uğurlanırken ayakta epeyce oyalandılar. Esma'nın bakışları, o kısacık görüşmede zaman zaman yaşıtı süvari teğmenle karşılaşsa da, çabucak indiriverdi gözlerini yere... Ama nasılsa, onun uzun kirpiklerinin altından akıp giden bir ışık, yere çarpıp, yeniden Fethi'nin gözleriyle buluştu.

Esma, evlerine doğru giderken, yeni tanıştırıldıkları subayı düşünüyordu... Hayalindeki adama mı benziyordu ne?

Esmer olacak biiir, uzun boylu olacak ikiii... Ama bu ikisi hiçbir şey etmiyor. Subay olacak üüüç... O da yetmiyor... İlle ki süvari olacak... Atının üzerinde, üniformasıyla mağrur, kararlı bakacak. Nal sesleriyle gelecek, nal sesleriyle gidecek. Değilse yok... Düşlerinde yeri yok!

Hem o gözler de ne öyle... Tanıştırıldıkları anda, iri gözleri çelik ışıltılarını salarak neden parladı acaba? Şaşırmış gibi... Şaşıracak ne var oysa? Bilmiyor... Bilse o da şaşırırdı.

Onlar evlerine doğru giderken, aynı evde konuk edilen genç süvari sohbet sırasında, Esma'nın az önce durduğu kapıya çeviriyordu bakışlarını arada bir... Yeniden görecekmiş gibi... Bir daha bakıp bir daha şaşırmak için. Olur mu böyle şey? Sabaha doğru uyandığında, düşünde gördüğü kızın görüntüsü karşısında duruyordu. Sesi de kulağında... Hiç tanımadığı kız, atının dizginlerini vermiş eline, "Sür" demişti, "sür sürebildiğin kadar!"

Uzun boylu, esmer subaylar, ne çok genç kızın hayalini süslüyordu kim bilir? Bu yüzden kızlardan yana şansı çok açıktı Fethi'nin... Gülüyordu sabah sabah kendisine:

 

Etrafında böyle çok kız bolluğu var ama atının dizginlerini eline verip de, "Sür sürebildiğin kadar" diyeni ancak düşlerinde görüyorsun.

 

Batılla işi olur mu onun? Olmaz ama olmuştu. Zaten hiç inanmadığı bir şey başına geldiğinden bu kadar şaşkındı. Yirmi dört saat geçmeden düşlerindeki kızla burun buruna gelmişti.

Nasıl da temiz bir yüzü var... Gülüşü ne kadar da içten! Cildi içten aydınlatılmış gibi şeffaf ve duru... Dudakları çocuk, bakışlarında bastırılmaya çalışılan bir yaramazlık var. Çocuk mu kalsa, kadın mı olsa karar veremezmiş gibi. Kararsızlığı gözlerinde öylece çırılçıplak. Bu yüzden saklıyor gözlerini... Ayaklarına bakıyor, ayaklarıma bakıyor...

 

Tanıştığı kızlar, atının dizginlerini elinde tutmak istiyordu hep. Hem de kendisi üzerindeyken. Yağma yoktu! Mızmız kadınlarla da işi yoktu, fettanlarıyla da... Dizginler elindeyken, yemyeşil çayırlarda rüzgâr gibi esip, isteyerek koşturacaktı atını dörtnala... Özgür sevgi gibisi var mıydı? Öyleyse kaçırmamalıydı düşündeki kızı. Sordu dostlarına:

"Yüzbaşı Mustafa Türker nasıl biri, kız kardeşi bekâr mı, nerede otururlar, ne düşünürler?"

Altı kardeşin en küçüğüymüş Esma... 1928 yılında, Dinar'da yaşadıkları sırada, altı yaşındaymış. Babası ve annesi bir türlü anlayamadığı o diyara peş peşe göçüp gitmiş... Esma'dan üç yaş büyüğü Zehra, ondan beş yaş büyüğü Mustafa... Ama sonra üç büyük daha... Sıtkı, Yahya ve en büyük Sıdıka... Annesi ve babası göçtü göçeli o diyara, ablaları ana, ağabeyleri baba olmuş Esma'ya... Dayanacakları bir destekleri olmayan incecik sarmaşık dalları gibi dolanmışlar birbirlerine.

Yahya terzilik yaparmış... Sıtkı matematik öğretmeni... Serde öğretmenlik var ya, Yahya'dan bir küçük de olsa, küçük kardeşlerine baba gibi sahip çıkmayı görev bilmiş kendisine... Evin en küçüğü Esma'yı, yakın akrabalarından evlat almak isteyenler olmuş. Yürekleri ağızlarına gelmiş küçüklerin... Neyse ki, öğretmen ağabeyi küçük kardeşlerini karabasanlar basmadan tavrını koyuvermiş... "Kardeşimi vermem" demiş, restini çekmiş.

Mustafa on beş yaşındaymış o zamanlar. Çakı gibi bir subay olacakmış. Ama okuldan arta kalan saatlerde boş duracak değil ya... Tükürük köftesi satıyormuş o da... Sıdıka deseniz, kızların en büyüğü... O abla değil sanki ana... Sıdıka, otorite demek... Evin yükü üzerinde... Yemekti, temizlikti yetmezmiş ona. Sabah daha kardeşlerini işe, okula uğurlamadan, atlarmış atına, sürermiş anadan babadan kalma toprağa, sürermiş değirmene doğru, gidermiş ortakçıları denetlemeye...

Ablaları ve ağabeyleri, kendi öksüzlüklerini ve yetimliklerini unutmuşlar da, en küçükleri Esma'ya, annesiz babasız kalışını unutturmaya çalışmışlar. Yeter ki onun boynu bükülmesin diye, doyurmuşlar sevgileriyle...

Okullu olmuş Esma... İlkokuldan sonra da Zehra Abla'sı gibi Köy Enstitüsü'nün yolunu tutmuş. Son sınıfta okurken, sancılanıvermiş bir gün... Koşturmuşlar Esma'yı hastaneye... Apandisit ameliyatında narkoz fazla kaçınca... Kurtulmuş kurtulmasına da, toparlanamamış uzun süre, okuluna epeyce ara vermek zorunda kalmış... İyice küçülmüş afacan yüzü de... Kıyamamış ağabeyleri, ablaları ona. Okumasa da olur Esma...

Geceleri gözünü kırpmadan dua etmeye o zamandan alışmış Sıdıka... Zehra da ablasından geri kalmamış. Kardeşlerin doğaçlama geliştirdiği, "Kendinden büyüğünü baba gibi say, kendinden küçüğünü anne gibi kolla" felsefesini sindirmiş yüreğine, sahip çıkmış üç yaş küçüğü Esma'ya... Bildiği duaları öğretmek istermiş ona... "Bana abla diyeceksin" diye öğütlermiş kardeşini... Esma, evde "abla" diye peşinden dolaşırmış da, dışarı çıkınca muzipliği tutarmış yine... El âlemin içinde, "Zehra!" diye seslenmeyi unutmazmış ablasına... Eve gidince kıyamet koparmış ne umurunda!

Mustafa muradına ermiş sonunda. Çakı gibi bir teğmen olmuş. Üstelik süvari... Gururla kabarmış Zehra ile Esma'nın göğsü. Ne zaman bir fırsat bulsalar, ağabeylerinin subay elbiselerini giyer, sevgi şımarığı olurlarmış. Mustafa kaşlarını çatarmış çatmasına da, onun bıyık altından gülümsemesini kardeşleri anlarlarmış. Sonunda Mustafa arkadaşlarına rica etmiş, iki kız kardeşine birden subay elbiseleri giydirmiş, ikisini birden yanına alıp bir fotoğraf çektirmiş, vermiş ellerine fotoğrafı, "Artık, istediğiniz zaman fotoğrafa bakarsınız" deyip, kurtulmuş onların bu oyunundan...

Önce Yahya evlenip İzmir'e yerleşmiş. Çok geçmeden Sıtkı, İzmir'e atanınca, ablası Sıdıka'yı, kendisi gibi öğretmen çıkan Zehra'yı da götürmüş beraberinde... Sıtkı, babalık görevini üstlendiğinden, kardeşlerini evlendirmeden yanaşmamış evliliğe... Sıdıka bir ara gönlünü bir adama kaptırıp evlenmeye niyetlenmiş ama daha düğün yapılmadan, anlamış ki, karşısına çıkan kısmet zaten evli barklı... Kumalık onun neyine? Küsmüş evliliğe...

Yıllar geçmiş de, sarmaşık dalları gibi dolanan kardeşler ayrılmamış birbirlerinden... Ama Esma, en çok Mustafa'ya sarılmış... Baba gibi sarılmış, kendisinden sekiz yaş büyük olanına... Bu yüzden Mustafa düşlerini gerçekleştirip bir süvari teğmeni olunca, genç kızlığının bir bölümünü geçirdiği İzmir'den çıkmış, peşi sıra dolaşmış onunla... İşte Esma, bu yüzden Karaman'daymış. Yüzbaşı Mustafa'nın yanında...

Koca kız olmuş artık Esma, yirmi ikisinde, Fethi'yle aynı yaşta... Mustafa mı? Öyle sözünün eri, öyle mert... Ciddi adam. Ama nasılsa sevimli yaramazlıklara bıyık altından gülecekmiş gibi bir sıcaklık uyandırıyor karşısında... Belki de o yüzden Esma'nın gözbebeklerinde, bastırmaya çalıştığı yaramazlığın izleri hâlâ varlığını koruyabiliyor.

 

5

Konya'dan epeyce uzak kalan Karaman'ın sessiz sakin akşamları, daha çok da hafta sonları, genç subayların dinamik sohbetlerinde hayat buluyordu. Konu dönüp dolaşıp, İkinci Dünya Savaşı'nın seyrine geliyordu. O güne kadar savaşın dışında kalmayı başaran Türkiye, müttefiklerin zaferi kesinleşince Almanya ve Japonya'ya karşı savaş ilan etmişti ama bu diplomatik bir manevradan ibaretti.

Sohbetlerin vazgeçilmez ismi Fethi'nin aklı, İkinci Dünya Savaşı'na takıldığı kadar, Esma'ya da takılmıştı. Daha kaç gün geçmişti ki aradan. Kısaysa kısa... İçinden geçenleri, olabilecek en net sözcüklerle aktarmaktan hiç korkmazdı. Uzatmanın gereği yoktu... Doğru neyse o... Esma'yla evlenmek istiyordu... Bundan kendisi emin olduğu anda -ki o hep çok çabuk karar verirdi- Yüzbaşı Mustafa'ya da söylemişti. Yüzbaşı Mustafa da sevmişti Fethi'yi. Ama biraz sorup soruşturmak gerekti. Okulunu pekiyi dereceyle bitirmişti. Karaman'a neredeyse yeni tayin olduğu söylenebilirdi ama bu kısa sürede hatırı sayılır arkadaşlıklar kurmuştu.

İnsanlar hissettiklerini söylemekten korkarlardı genellikle... Ama bu delikanlı, hissettiklerini söylemek bir yana, yaşamaktan da korkmuyordu belli ki. Kızı gibi, canı gibi sevdiği Esma'yı, bu genç teğmene emanet etmeyecek de kime edecekti? Yine de Esma'ya sordu... Yanıtını bildiği halde... Ama Fethi'ye "evet" demeden önce, kardeşlerinin onayını almaları gerekiyordu. Zaten her fırsatta iki kardeş İzmir'e koşar, diğerleriyle özlem giderirlerdi.

Mustafa kısa bir izin alıp, Esma'yla birlikte kardeşlerinin yanına gitti. Sürpriz haber hepsini heyecanlandırdı. Fethi nasıl bir delikanlıydı? Küçük kız kardeşlerinin gönlünü nasıl çalmıştı? Esma, Sıdıka Abla'sının ve ağabeylerinin yanında hiç fikir yürütmedi. Mustafa'nın anlattığı öykü ise inanılamayacak kadar kısaydı.

Kardeşler, İzmir'de oturdu, Dinar'ı andı, Karaman'ı konuştu... Yatma vakti yaklaşınca, Sıdıka hemen duaya çekildi. Esma'yı kız kardeşi gibi değil, kızı gibi görüyordu. Ve şimdi kendisinin küstüğü evlilik, küçük kardeşinin önündeydi.

Zehra, bir göz işaretiyle Esma'yı mutfağa çağırdı:

"Sonunda Mustafa Ağabeyim gibi bir süvari buldun ha?"

Esma, haylaz bir ifadeyle dudağını yana çarpıtarak güldü.

"Nasıl oldu da bir görüşte gönlünü kaptırdın? İçindeki heyecanın ışığı yüzüne yansımış baksana..."

"Ben de bilmiyorum" dedi Esma, "sanki beklediğim oydu..."

"Tipi nasıl, yakışıklı mı ?"

"Uzun boylu... Esmer... Zayıf... Kocaman gözleri var..."

Durup kısacık güldü, yeniden konuştu:

"Sesi de kocaman! Daha Karaman'a geleli çok olmamış ama ünü hemen yayılmış... Esprili ve arkadaş canlısı... İlk karşılaştığımızda da..."

Esma birden utanıp sustu.

Zehra yeniden konuşmaya başlarken, yüzündeki meraklı ifade yerini sevecenliğe terk etmişti:

"Ablam şimdi dua ediyordur sana. Ben de çok mutlu olman için dua edeceğim."

Hafifçe kaşlarını çattı:

"Sen de dua et. Allah'tan hayırlısını iste. 'Kaderim güzel olsun' de."

 

Mustafa, İzmir'de kaldığı kısa süre içinde yaşamını altüst eden bir haber aldı. Bu haberle birlikte yıllar öncesinin anılarına döndü.

Dinar'da bir komşuları vardı. Yaşlıca, sevecen bir kadındı. Kocaman bir çiftliği vardı. Ahırında yedi deve bulunuyordu. Develer, üzüm ve incirleri yüklenip Arabistan'a gider, Türkiye'den götürdüğü yükü boşaltır, yeni yükünü alır, Dinar'a dönerlerdi. Sıdıka ile kız kardeşleri Zehra ve Esma sık sık çiftlik evine konuk olurlardı. Onun küçük torunu İlhan, anne ve babasıyla birlikte Ankara'da yaşar, ama her tatilde, anneannesinin yanına gelirdi. Anneannesinin en çok turşuları ünlüydü Dinar'da. Sapsarı salatalık, kelek, lahana turşuları... Onları taslara boşaltırken, kehribar gibi parlarlardı.

O yıllarda, Harp Okulu öğrencisi olan Mustafa, hafta sonları Dinar'a gelir, hem kardeşlerini görür, hem de Ankara'da Mülkiye öğrencisi olan İlhan'ın ağabeyiyle arkadaşlık yapardı. Gençlerin Dinar'da buluşup gezdikleri yıllarda, İlhan küçücük bir çocuktu daha. Mustafa'dan on dört yaş küçüktü.

Sıtkı Öğretmen İzmir'e atanınca kardeşler de terk etmişlerdi Dinar'ı...

İlhan, çocukluktan genç kızlığa doğru hızla yol almaya başladığında, onun Ankara'da görev yapan babasının tayini de İzmir'e çıktı. Yeniden buluşmuşlardı Dinar'daki dostlarıyla.

Mustafa ve Esma da İzmir'e her gidişlerinde, eski dostlarıyla bir araya gelirlerdi. İlhan on altısına gelmiş nişanlı bir genç kızdı. İşte son İzmir ziyaretinde Yüzbaşı Mustafa'yı altüst eden haber, İlhan'ın nişanlısından ayrılmasıydı. Onun çocukluktan genç kızlığa geçişindeki hız canlandı gözünde. İçinde bir şeyler coştu. O coşkuyla kendi nişanını da bozdu ve aynı gün, ağabeyini de alıp doğruca İlhan'ların kapısını çaldı.

 

İlhan'la söz kesen Yüzbaşı Mustafa, Esma'yla çifte düğün yapmaya karar vermişti. Bunun için biraz zamana gereksinimi vardı. Karaman'a döner dönmez düşüncesini Fethi'yle de paylaştı. Çifte düğün Fethi için de güzel bir sürpriz olmuştu ama o beklemek istemiyordu.

"Nikâhımızı yapalım, düğünü bekleyelim" dedi.

Mart ayında, Esma ile Fethi'nin nikâhları ve nişanları birlikte yapıldı. Esma'nın yüzü o güne kadar makyajla tanışmamıştı. Zaten nasıl makyaj yapılacağını da bilmiyordu. Fethi, nişandan önce, onu dizlerinin dibine oturttu, makyajını kendi elleriyle yaptı.

Artık düğünü bekliyorlardı. Nikâh yapmanın rahatlığı içindeki Fethi ve Esma sık sık görüşüyorlardı. Ama nikâh başka, düğün başka... Evlilik dediğin düğünle başlar...

Yolda yan yana yürürlerken, genç teğmen, "Koluma gir" diyor, Esma, "Olmaz" diye diretiyordu.

"Nikâhlı karımsın, ne olur koluma girsen?"

"Olmaz, düğün olmadan olmaz!"

 

23 ağustos 1945'te, İzmir Orduevi'nde gençler muratlarına erdiler. Çakı gibi subaylar, gelinlikler içindeki sevdikleriyle, kol kola, kılıçlar arasından geçerken, bir bölümü oturacak yer bulamayan kalabalık davetli topluluğundan duygu yüklü bir alkış koptu.

Yaşadığı mutluluk Esma'nın bütün bedenini titretiyordu. Fethi, onu dansa kaldırıp, titreyen bedenini kolları arasına aldı. İlk kez bu kadar yakın oldu kocasına. Onun kokusuyla ciğerlerini doldurdu, ellerinin sıcaklığını kendi elinde, belinde hissetti. Takılıp kaldı bakışları sevdiği adamın üniformasının düğmelerine. Oysaki, Fethi, onun başını kaldırmasını, kendi gözlerine bakmasını istiyordu. Belindeki el uyarıyordu Esma'yı. Ama o daha da indiriyordu gözlerini. Süvari teğmen, Esma'nın bakışlarını ayaklarında hissedince, hafifçe bastı onun pistte kayan ayaklarına... Şaşırdı Esma. Farkında olmadan kaldırıp başını, dikti gözlerini sevdiğinin gözlerine. Aman o gözler, bakmasın öyle... Baksın! İyi ama... Esma bakamıyor ki... Yeniden baş yerde... Yeniden uyarıyor onu belindeki erkek eli, olmuyor, yeniden ayağı onun ayağının üzerinde. Artık iyice afacan bakışlar... Ama afacanlıktan, utangaçlığa geçiş süresi çok kısa...

DEVAM>>>