40
5 eylül
1963.
Herkes
eteklerindeki taşları dökmüş, duruşmalara ara verilmesinin ardından
geçmek bilmeyen günler, uykusuz geceler tükenmişti... Artık o
sabahtaydılar... Kararların okunacağı sabahta... Soluklar tutulmuş,
gözler mahkeme heyetine kilitlenmişti.
İhtilalcilerin rütbeleri olmadığı gibi, kararların da rütbesi yoktu...
Protokol, alınan cezaların ağırlığına göre oluşmuştu ve bu protokolde en
önde yer alanlar idama mahkûm edilenler olacaktı. Cezalar sanıkların
yüzlerine karşı okunuyordu...
Önce Talat
Aydemir ayağa kalktı...
Artık
bütün gözler, mahkeme heyetinden kopmuş, ihtilalin komuta heyetine
yönelmişti...
"... ölüm
cezasına çarptırılmasına..."
Albayın
mağrur duruşunda tek bir değişiklik olmadı...
Ardından
Fethi Gürcan'ın adı okundu...
"... ölüm
cezasına çarptırılmasına..."
Bütün
bakışlar, idamına karar verilenlerin gözlerindeki duyguyu yakalamaya
çalışıyordu ama boşuna...
İhtilalciler, heykel gibi dimdik duruyorlardı... Çok kısa bir an, albay
ile Fethi'nin gözleri birbirlerine değdi... O kısacık bakışmayı
yakalayanlar, iki dava arkadaşı arasındaki alışverişi çözemediler...
Osman
Deniz, Erol Dinçer, İlhan Baş, Cevat Kırca, Ahmet Gücal...
Mahkemece
haklarında idam kararı verilen yedi kişi de kararları sarsılmadan
dinlediler.
Sonra ömür
boyu hapis cezası alan sanıklar hakkındaki kararlar okundu... Liste
hayli uzundu... Ardı ardına otuz isim sayıldı..
Harbiyeli
Önder Aydınlı'nın da, Fethi'yi 21 Mayıs sabahı bırakmamak için uzun süre
direnen Mustafa Karazeybek'in adları da müebbetlikler arasındaydı...
Sonra daha
düşük cezalar... On beş, on iki, sekiz, altı, beş, dört yıl hapis
cezasına çarptırılanlar...
21 Mayıs
olayıyla ilgisi olmayan gruplar ise beraat ettiler... Türkeşçiler,
Kabibaycılar, On Birler ve diğerleri..
* * *
Genç
Kemalistler Ordusu davası nedeniyle Mamak'ta bulunan Kurmay Yarbay Talat
Turhan, 20/21 Mayıs davası sanıklarının dönüşünden sonra cezaevine
karabasan gibi çöken havanın ağırlığını yüreğinde hissetti. İdam cezası
alanların özel olarak hazırlanan hücrelere konup kilitlenmesinden sonra
cezaevine tam bir sessizlik hâkim oldu. Kimseden çıt çıkmıyor, yaprak
kımıldamıyordu. O şen şakrak, genç bedenlerin enerjilerinin duvarlarını
zorladığı cezaevi gitmiş, başka bir cezaevi gelmişti sanki...
O hava
içinde tahliye olacakları haberini alınca, idam cezasına çarptırılan
arkadaşlarını ziyaret etmek için izin istedi. Kararların açıklanmasıyla
birlikte güvenlik önlemleri de artırılmıştı. Neyse ki, arkadaşlarım son
bir kez görüp vedalaşmasına göz yumuldu. Hepsi, hiçbir şey olmamış gibi
vakurlardı. Onlara bir istekleri olup olmadığını sordu... Kimi hiçbir
şey istemedi, kimi de evine "üzülmesinler" diye haber gönderdi...
Cezaevindeki sessizlik, yalnızca mahkûmların değil, görevlilerin de
üzerine yapışmıştı... "Baba" lakaplı bir görevli vardı. 22 Şubatçıların
sempatizanı bu astsubay ile kendisi gibi Genç Kemalistler Ordusu
davasından tutuklanan subaylar arasında, 20/21 Mayıs gecesi yaşananları
cezaevinde konuşup gülmüşlerdi... Ama şimdi içinden gülmek gelmiyordu...
Sekiz subay, kendisinden önce Mamak'a gelmişti ve o gece de Mamak'ta
kilitlendikleri ayrı ayrı odalarda yatarlarken, Baba gelip kapılarını
açmış, "İhtilal oldu, serbestsiniz" demişti... Tutuklu subaylar,
şaşkınlık ve sevinç içinde, harekete katılmak üzere giyinmişlerdi. Öyle
ki, içlerinden biri şaşkınlıktan tıraş olmaya başlayınca, diğerleri,
"İhtilale tıraşlı katılacak" diye gülmekten kendilerini alamamışlardı...
Tam cezaevinden çıkma hazırlıkları yaparken, içlerinden bir üsteğmen,
"Durun bir Talat Turhan'ı arayayım" demiş, o sırada kendisi Merkez
Komutanlığı'nda gözaltında bulunduğundan eşiyle konuşabilmişti:
"Abla, biz
serbest bırakıldık, çıkıyoruz..."
"Daha
neyin ne olduğu belli değil. Biraz bekleyin..." Onlar biraz beklerken,
ihtilalciler yenik düşmüş, kapıları yeniden kilitlenmişti...
Üç buçuk
ay sonra, 5 eylül 1963'te kendisiyle birlikte, o sekiz subay da
serbestti... İçeride ise yedisi idam cezasına çarptırılmış ihtilalciler
yatıyordu...
Talat
Turhan için, 20/21 Mayıs mahkûmları arasında Fethi Gürcan'ın çok özel
bir yeri vardı. Onunla, İkinci Dünya Savaşı yıllarının yaşandığı o
yokluk dolu, sıkıntılı günlerde Kuleli Askerî Lisesi'ni birlikte
okumuşlardı. Sonra Harp Okulu'na gelmişlerdi. O Topçu Bölüğü'nde, Fethi
Süvari Bölüğü'ndeydi... Toplar çoğunlukla koşulu olup, atlar tarafından
çekildiklerinden, topçular ile süvariler arasındaki arkadaşlıklar daha
yakındı... Harp Okulu'ndan mezun olduktan bir süre sonra, o
İzmir'deyken, Fethi de çok özel bir nedenle oraya gelmişti. Onun, 9
Eylül'de İzmir'in kurtuluşunda bayrak çekilen tarihî konaktaki nişanına
katılmış, bu rastlantısal beraberlik arkadaşlıklarını kalıcı hale
getirmişti... O konak... Bayrağı çeken Süvari Yüzbaşı Şerafettin İzmir
bir ara onlara hocalık da yapmıştı...
Birbirlerinden uzunca yıllar kopsalar da, 22 Şubat öncesindeki günlerde
Ankara'da yeniden sıklıkla görüşmeye başlamışlardı... Cezaevindeki
günlerde de Fethi'nin hücresinde az geceler geçirmemişti... Fethi,
kendisine ve diğer subaylara, Genç Kemalistler Ordusu Bildirisi
nedeniyle orada bulundukları için, "mektupçular" diye takılıyordu...
Mahkeme
kararlarının açıklanmasının ardından, dışarıdaki arkadaşlarının ne yapıp
edip onları dışarı çıkaracaklarını düşünüyordu... Daha altı gün önce, 30
Ağustos Zafer Bayramı'nı cezaevi koşulları içinde kutladıktan sonra,
kendisini hücresine çağırmış, "Bu gece hapishaneyi basacaklar. İçeriye
hâkim olacağız. Benim yanımda ol" demişti... Garnizonun göbeğindeki,
büyük güvenlik altındaki cezaevine bir baskın yapılabileceğine çok aklı
yatmasa da, ona "Hay hay..." demiş, sabaha kadar arkadaşıyla oturup
beklemişti... Ne gelen olmuştu, ne de giden...
Kurmay
Yarbay Talat Turhan, tahliye edildikten iki gün sonra, tahliye kararını
almak üzere gittiği Mamak'taki Sıkıyönetim Komutanlığı'nda, 20/21 Mayıs
davasının savcısını karşısında buldu. Savcı onunla oturup biraz konuşmak
istemişti. Arkasındaki karatahtada, 21 Mayıs davasıyla ilgili kararın
şematik dökümü vardı. Savcı, kendisine, "Kararları nasıl buldunuz ?"
diye sorunca, “Bu davanın savcısı sizsiniz” dedi. Siz söyleyin”
Savcı,
düşünceli bir ifadeyle konuştu:
"Bütün
davalarda savcı cezanın fazlasını ister, mahkeme istenenin azını verir.
Savcının isteğini aşan kararlar çok nadirdir. Bu mahkeme benim
istediğimden daha fazla ceza verdi."
* * *
Mamak'ta
kalanlar için yeni bir bekleme süreci başlamıştı. Mahkeme kararını
vermiş, sıra Yargıtay'a gelmişti... Herkes kendi cezasının düşürüleceği
umudunu içinde yaşatıyordu... Ama en çok merak edilen, Yargıtay'ın ölüm
cezalarını onayıp onamayacağıydı...
İdam
cezası alan diğer mahkûmlar gibi günlerini hücresinde geçiren Fethi,
kimi ölüm cezalarının Yargıtay'dan döneceğine inanıyor, ancak albay ve
kendisi için aynı umudu taşımıyordu... Mahkeme boyunca boyun eğmemişler,
davalarını savunmaktan vazgeçmemişler, devleti yönetenleri suçlamayı
sürdürmüşlerdi. Gerçi mahkemeler basında doğru dürüst yer almıyordu ama
ifadeleriyle pek çok gerçek ortaya çıkmıştı. Çizgilerinden sapmamışlar,
daha önce olduğu gibi, mahkemelerde de baş eğmemişler,
başkaldırmışlardı... Bu yüzden kararlara hiç şaşırmadı... Mahkeme,
yalnızca albayın ve kendisinin ölüm cezası kararını oybirliğiyle
almıştı...
Onun
beklediği bir diğer haber, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nden
Harbiyeliler için çıkacak olan karardı. Kendi idam fermanının okunduğu
günden altı gün sonra, 11 eylül 1963'te, 1457 Harbiyeli hakkındaki karar
açıklandı. 1 293 öğrenci beraat ederken, diğerleri dört yıl ile üç ay
arasında hapis cezası almışlardı. Kararların açıklanmasının hemen
ardından izne çıkarılan Har-biyelilerin tümünün birden okuldan atılması
ise onun boğazına bir düğüm daha ekledi...
Artık
cezaevindeki günler daha ağır geçiyordu... Albaya gelen bir haber,
Fethi'yi de yıkmıştı... Tutuklandıkları andan itibaren, aileleri için
kaygı duyuyorlardı ve ne yazık ki bu kaygılarında pek de haksız
olmadıkları anlaşılmıştı...
* * *
Albayın
oğlu Metin Aydemir'in, 21 Mayıs girişiminin ardından, okulla ilişiği
kesilmişti... Ama oğula kesilen ceza bu kadarla sınırlı kalmamıştı...
Metin, mahkeme kararlarının açıklanmasından bir süre sonra, silahlı bir
grup tarafından evinden alınmıştı... Kocası hakkındaki idam kararıyla
yıkılan Bayan Aydemir'in, oğlundan habersiz kalışıyla büyüyen acısı,
Emekli Subay Evleri'nde oturan diğer ailelere de sıçramıştı... Sonra da
cezaevindeki hücrelere...
Metin'in
götürüldüğü yer, yıllar sonrasında pek çok işkence olayına tanıklık
edecek olan Ziverbey Köşkü'ydü... Ama o, gözleri bağlı olduğundan nerede
olduğunu bilmiyordu... Bildiği şey, karşısında durmaksızın, soru
işaretleriyle biten cümleler kuran adamlardı... Ama o, hiçbir şey
bilmiyordu... Yemek yoktu, uyku yoktu... Sorular soruyorlardı, sorular
soruyorlardı...
"Babanın
hareketine destek sağlamak için kimlerle görüştün?"
"Senin
faaliyetlerin neler?"
"Kimlerle
görüştün?"
"Neler?" ;
"Kimlerle?"
Sorular
bitince, durmaksızın başa saran kasedin sesi, bulunduğu mekânı
dolduruyordu...
"Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası'nı tağyir, tebdil ve ilgaya ve bu kanunla kurulmuş
olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni ıskata cebren teşebbüs etmek
suçundan sanık Emekli Kurmay Albay Talat Aydemir..."
"İdam
cezasına çaptırıldı..."
"İdam
cezasına..."
"İdam..."
Dinletilen
bant, mahkeme kararlarının açıklanmasından sonra verilen radyo
haberinin, durmaksızın tekrarıydı...
Annesi...
Annesi çıldırmış olmalıydı... Evden alındıktan sonra nereye
götürüldüğünü bilmiyordu... Gerçi kendisi de bilmiyordu ama olsun!
Annesinin duyduğu acının yansıması, orada yaşadığı bütün acıların
üzerine çıktı... Daha babasıyla ilgili idam kararı yeni açıklanmıştı...
Annesinin yanında, ona destek olmalıydı... Yanında olmadığı gibi, şimdi
bir de kendisini merak ediyordu... Bir haber... Anneye bir haber...
İyiyim haberi... Bir diyebilseydi... Çok iyiyim... Çok iyiyim anne...
Anne... Gözlerim bağlı değil anne, soru soran yok anne, işkencede
değilim anne... Babam kurtulacak. Ben mi? Ben iyiyim anne...
*
* *
Cezaevindeki hava biraz daha ağırlaşmıştı... Yargıtay, yedi idam
cezasından üçünü bozmuş, dördünü onamıştı...
Talat
Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer...
Yargıtay,
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın kararlarını oybirliğiyle, Osman Deniz
ve Erol Dinçer'in kararlarını ise çoğunlukla almıştı...
Müebbet
hapse mahkûm edilenlerden on beşinin cezası Yargıtay'ca onanmıştı...
Mamak'ta en çok yankı uyandıran karar ise, mahkemenin müebbet hapis
cezası verdiği bir hükümlünün Yargıtay'ca beraatının istenmesiydi... Bu
karar Fethi'yi çileden çıkarmıştı... O, 31 martta harekâta karar
verdikleri sırada, "yan güçlerle görüşmek" fikrini ortaya atan, 18
nisanda yumruğunu masaya vurarak, "Var mısın yok musun ? Onu söyle!"
diye sorup, "Tabiî ki varım" yanıtını aldığı, duruşmalar boyunca
tartıştığı, istihbarat adına çalıştığı kuşkularını duyduğu kişiden
başkası değildi...
İdam karan
onananlar, önce haklarında verilen idam karan bozulan arkadaşlarını
kutladılar... Sırada ise vedalaşmalar vardı... Yargıtay kararanın
açıklanması, Mamak Askerî Cezaevi'ndeki nüfus yoğunluğunun biraz daha
düşmesi anlamına geliyordu... İdam cezası alanlar dışında, mahkemece
verilen cezaları Yargıtay'ca da onananlar artık sivil cezaevlerine
nakledileceklerdi... İdam cezası alanlar ile Yargıtay'ca karan
bozulanlar Mamak'ta beklemeyi sürdüreceklerdi...
* * *
Fethi,
artık haklarında verilen ölüm cezasının uygulanacağından emindi...
Cezaevinde sık sık bu konuyu konuşmuşlardı... Albay, tek bir idamın bile
gerçekleşmeyeceğine inanıyordu ama Fethi onun bu görüşüne katılmıyordu.
Mahkeme kararını vermiş, Yargıtay da kararı oybirliğiyle onamıştı...
Geriye kala kala Meclis kararı kalmıştı... Cezaevinde kaldıkları süre
içinde, kendilerine ulaşan haberler, üç kararın gerçekleşeceği
yönündeydi. Fethi, bunlardan birinin albay, diğerinin kendisi olacağını
düşünüyor, üçüncü isim konusunda öngörüde bulunmak istemiyordu.
Meclis'te ne olabilirdi? 27 Mayıs'a kin besleyen DP devamı partiler
Meclis'te ağırlığı oluşturuyorlardı. Kendileri kimdi? 27 Mayısçılar...
Üstelik, AP kanadında, "üç bizden üç onlardan" sloganı kulaktan kulağa
yayılıyor, albay ile arkadaşlarının Adnan Menderes'i astırdıkları
propagandası yapılıyordu, AP’nin idam cezalarına karşı çıkmasını
beklemek safdillik olurdu...
27 Mayıs'ı savunan CHP de Meclis'teydi... Peki kendileri?
CHP'nin yanlış yaptığı, 27 Mayıs'ı rayından çıkardığı savıyla hem 22
Şubat'ta, hem de 21 Mayıs'ta İnönü'nün karşısına dikilmemişler miydi? Bu
koşullarda, iki kutbun bir araya gelip, onların ölümlerine geçit
vermesinden başka bir sonuç çıkması zor ama çok zordu... Hayır, zor
değil, olanaksızdı... Ya sessiz sedasız bu süreci bekleyecek ya da... Ya
da kaçacaktı... Evet, kaçacaktı!
Cezaevinde
dolaşma yasağı yeniden kaldırılmıştı... Kararları Yargıtay'ca
bozulduğundan Mamak'ta kalmayı sürdüren Harbiyeli Önder Aydınlı ve Zihni
Çetiner en güvendiği gençlerdi... Bir fırsat yakalayıp, ikisine kaçma
planını açıkladı ve bir istekte bulundu:
"Bulunduğunuz koğuşun penceresinden, nöbetçileri görebiliyor musunuz ?"
"Evet..."
"Sizden
isteğim, nöbetçilerin yerlerini, nöbet değiştirme saatleri ve
şekillerini benim için not etmeniz..."
Önder ve
Zihni, birkaç günlük takipten sonra, Fethi'ye istediği notları
iletmişlerdi...
Hücresinin
ve hücrelerin açıldığı koridorun anahtar kalıbını çıkartmıştı. Bu çocuk
oyuncağı gibi bir şeydi. Askerî cezaevinden çıkabilmesi için üniforma
gerekiyordu ki, bunun sağlanması da kolaydı. Kayınbiraderi Mustafa
Türker ona silah sağlayabilirdi... Ancak, hapishane, garnizonun
göbeğinde olduğundan, bu oldukça tehlikeli bir işti. Kimsenin kaçmayı
aklından bile geçiremeyeceği bir güvenlik vardı. Bir tabur çevrenin, bir
bölük içerinin güvenliğini sağlıyordu. Tel duvarların etrafında eğitimli
köpekler vardı...
Kararını
güvendiği birkaç subaya daha açmıştı... Onun için kaygı duyanlar,
"Kaçarken vurulabilirsin binbaşım'' demişlerdi de, o neredeyse gülmüştü
bu uyarıya... Kaybedecek ne vardı ki? Birilerinin ipini çekmesini
beklemektense, vurulur giderdi... Nasılsa ölmeyecek miydi? Arsız ölüm
zaten yanı başındaydı... Ama planı cezaevine yayılınca, idamla
yargılanan diğer sanıkların, onun kaçması halinde hızla sehpaya
götürülecekleri kaygısına kapıldıkları ulaştırılmıştı kendisine. Avukatı
da, "Siz kaçarsanız, Talat Aydemir'in hiçbir şansı kalmaz" demişti.
Mustafa Türker, avukatın kurtulacakları yolundaki inancını aktarmış, ona
moral vermeye çalışmıştı... O böyle bir ümidi taşımıyordu ama
yakınlarının ümitlerini de yıkmak istemedi... Bütün bunlara, "korktu da
kaçtı" denir kaygısı eklenince, "vazgeçtim" diye haber yolladı
herkese...
*
* *
Mamak'ta
yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide, kalın kitaplar okuyarak
günlerini geçiriyordu... ihtilaller ve Darbeler Tarih’ini okuduktan
sonra, büyük oğlu Ömer'e, "Mutlaka oku" demişti... Kimi zaman Fransızca
kitaplara daldığı da oluyordu...
Cezaevinin
soğuk ve nemli duvarları ciğerlerine işliyor, zaman zaman öksürük
nöbetlerine kapılıyordu... Belki de soğuk değil, bir başka acıydı
yüreğini yakan: ölüm tarihini başkaları belirleyecekti...
Bir asker
gibi kurşuna dizilmeyi isterdi.
Ben hâlâ bir askerim... Onlar
beni sivil sanıyorlar... Yok yok... Öyle sanmak istiyorlar...
Bu yüzden,
yaşamının son sahnesinde kurşunlar konuşmayacak, dekoru aşağılık bir
yağlı urgan ile bir sehpa oluşturacaktı... Ama ne olursa olsun, ipini
onlara çektirmeyecekti...
Kendim
çekerim ulan !
Nedir ki,
son sahneye konan dekorlar? Ne fark eder? Ölüm ne ki ? Nedir ki bir
ihtilalci için yağlı urgan ? Onun İpi zaten yıllardır" boynunda değil
miydi? O ve onun gibiler ilmek boyunlarında kurşun atarken, diğerleri
iktidar oyunlarında rol almamışlar mıydı ? Herkesin bir rolü vardı ne de
olsa hayatta... Onun rolü bitmek üzereydi...
İyi bitecek... Söz verdiğim
gibi bitecek... Dimdik yürüdüm, dimdik bitecek...
*
* *
Cezaevi,
Türkiye'nin güneydoğusunda bazı bölgelerin özerkliğe kavuşturulmasını
planladıkları öne sürülen ve 21 Mayıs'tan kısa bir süre sonra tutuklanan
Kürt sanıkların Mamak'a nakliyle biraz hareketlendi.
Genç
Harbiyeliler için bu yeni bir şeydi. O güne kadar böyle bir siyasî
hareketin varlığından haberleri yoktu... Onlara göre ülke bir bütündü ve
herkes Türk'tü... Evet, Kürt arkadaşları vardı, onlarla şakalaşır,
gülüşürlerdi ama aralarında bir ayrım yoktu... Bütün gençleri bir merak
aldı... Nasıl insanlardı, ne istiyorlardı?
20/21
Mayıs hareketinin fikir karargâhında yer alan sanıklarda ise
huzursuzluk, meraktan daha ağır basıyordu... Kimi yaşamak ile ölmek,
kimi müebbet ile on beş yıl, kimi ceza ile beraat arasında gidip
geliyordu... Başlarına yeni bir dert almanın şurası değildi.. En iyisi,
cezaevinin bu yeni konuklarından olabildiğince uzak durmaktı...
İlk olarak
Fethi Gürcan, Kürt sanıkların koğuşuna gitmiş ve onlara geçmiş olsun
demiş, sonrasında da ziyaretlerini sürdürmüştü... Zaten o, Mamak'a
getirildikleri ilk günden sonra, ayrım yapmadan herkesi dinliyor,
herkesi anlamaya çalışıyordu... Mahkemede dişe diş geldiklerini bile...
İşin en başından beri, kimseye küs değildi...
Harbiyeli
Zihni Çetiner de bir gün beş kişilik Kürt koğuşuna gitti. Fethi Gürcan
da orada bulunuyordu. Kürtler, haksızlığa uğradıklarını söylüyorlar,
yaşanan her olayın ardından bir bahaneyle kendilerinin de
tutuklandıklarını iddia ediyorlardı:
"Bu
devlet, bizi hep tehlike olarak görüyor..."
Kürt
sanıklar, kendi dillerinde eğitim, kendi dillerinde gazete yayımlama
hakkı istediklerini söylüyorlar, Zihni, onların isteklerini şaşkınlıkla
dinliyordu. Fethi Gürcan onlarla tartışıyor, bölgenin Osmanlı döneminden
beri göz ardı edildiğini, bu nedenle hem ekonomik hem de kültürel olarak
geri kaldığını söylüyordu. Evet, haklı oldukları yönler vardı, çocukluğu
Ağrı'da, Kürt isyanlarının ortasında geçmişti, subaylığı sırasında
Türkiye'yi adım adım dolaşmıştı ve bölgenin sorunlu olduğunu
biliyordu... Ama Türkiye Cumhuriyeti Kürtlere ayrıcalık yapmıyordu...
Fakirlik, halkın ortak sıkıntısıydı. Sorun Kürt ya da Türk sorunu değil,
geri kalmışlık sorunuydu. Çözüm de, bölge insanını rahatlatacak,
ekonomik ve kültürel kalkınmasını sağlayacak önlemlerin hızla
alınmasında yatıyordu...
Fethi, bu
görüşmelerin ardından yakın arkadaşlarıyla konuşurken, "İşler bize
anlatıldığı gibi değilmiş" yorumunu yapmıştı...
* * *
Kararları
Yargıtay'ca bozulan mahkûmların ikinci mahkemeleri art arda
sonuçlanıyor, cezaları kesinleşiyordu. Bu kez yeni bir vedalaşma süreci
yaşanıyordu...
Turgut
Saltoğlu, Çorum'daki cezaevine gidecekti... Şimdi Mamak'ta kalanlarla
vedalaşmak en açısıydı... 22 Şubat ve 21 Mayıs'ta en yakınında olduğu
Fethi Gürcan, onu İçtenlikle kucakladı, sonra, "Sen haklıymışsın Turgut"
dedi, "başarılı olamayacağımızı, bizimle birlikte hareket edenlerin
dönüş yapabileceğini söylemiştin...''
Turgut,
yanıt vermedi... 21 Mayıs öncesinde, "Binbaşım bu harekette başarılı
olamayacağız'' diye kaygısını dile getirdiğinde,Fethi Binbaşı ona, "Sen
Malatyalılar cuntasına mı geçtin?.." diye takılmıştı. Bunun üzerine,
"İnönü’yü sevsem de sevmesem de, verdiğim sözden dönmem. Ama görüşüm
bu... 22 Şubat'ı beraber yaşadık. Sabaha kadar çevremde dönen binbaşı,
sabah beni tutukladı" yanıtını vermişti... Vedalaştığı ve bir kez daha
görme olasılığının çok düşük olduğunu hissettiği komutanını üzmek
istemiyordu ve onun bu anımsatmasını geçiştirip, doğrudan onları yan
yolda bırakanlara tepkisini dile getirdi:
"Bir
insan doğru yapar, yanlış yapar. Ama doğru da yapsa, yanlış da yapsa,
yıkılıp dökülmemeli... Herkes yürekli doğmaz. Ama hiç olmazsa, 'varım'
ya da 'yokum' deme dürüstlüğünü, yürekliliğini gösterselerdi... Onlar
adına çok utandım...
"
Fethi,
"Haklısın... Ama ben son noktaya kadar yıkılmadan gideceğim... Bunu
göreceksin..." dedi...
Sonra
güçlü parmaklarıyla onun omzunu kavrayarak, gözlerinin içine baktı:
"Geri
kalmış toplumlarda bu tür dalgalanmalar olur. Durgun suya taş atarsın,
ortadan şiddetli bir dalga yayılır. Bu dalga seyrini tamamlamadan toplum
durulmaz. Dalgalar kimine çarpar, kimine dokunur, kimini de içine alır.
Bazen insanları bulundukları yerlere rastlantılar da sürükleyebilir.
Benim yerime siz de ölebilirdiniz..."
Turgut,
artık onun olaya bu kadar rahat bakabilmesine şaşırmıyordu. Cezaevi
günleri boyunca, Fethi Binbaşı'yı yalnızca görüşme saatlerinin ardından
kederli görmüştü. Hatta birinde karısı, "Fethi Binbaşı bana kırgın mı,
hiç konuşmuyor?" diye sorduğunda, "Görüş günlerinde böyle oluyor.
Ailelerin durumuna üzülüyor" diye rahatlatmıştı onu...
Yeniden
kucaklaşıp ayrıldılar...
Çorum
yolcularından biri de, Harbiyeli Zihni Çetiner'di... Fethi Binbaşı'yla
vedalaşırken, onun hiç kimseye ihanet etmediğini, verdiği sözden sonuna
kadar dönmeyecek kadar yiğit olduğunu ama kalleşliğin hep onun etrafında
kol gezdiğini düşünüyordu... O namluya sürülmüş bir fişekti ve
zapturaptı mümkün olmazdı...
Cezaevinin
nüfusu sürekli azalıyordu... Elazığ Cezaevi'ne nakledilen mahkûmlar,
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'la gözyaşlarıyla vedalaştılar...
Harbiyeli
Önder Aydınlı, kendisini Elazığ'a götüren uçakta yol boyu, Fethi
Binbaşı'nın cezaevi ortamına hızla uyum sağlayan, herkesle konuşan,
şakalarından ve takılmalarından vazgeçmeyen, ölüme dayanılmaz bir
rahatlıkla bakan ve onlara cezalarının düşeceğini söyleyerek moral veren
hayalini yanında taşıdı. Onun,
Cenk var cenk, ruhumuza denk !
İhtilal içimizde hevenk
hevenk!
diyen gür
sesi kulağından eksilmedi... Bir daha görebilecekler miydi birbirlerini
acaba? Sesini yeniden duyabilecek miydi?
Herkes
yalnızca kendisiyle paylaşabileceği anıları, hesaplaşmaları, yargıları,
sevgileri, özlemleri ve umutlarıyla yola çıkarken, duvarları "Harbiye
Marşı"yla çınlayan Mamak Cezaevi'nde 20/21 Mayıs davası sanıklarından
kala kala dört kişi kalmıştı... Dört ölüm yolcusu: Talat Aydemir, Fethi
Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer...
*
* *
Gülderen,
birkaç gündür, duruşmalar şurasında ihtilali ihbar ettiği ortaya çıkan
Alparslan Türkeş'in yolunu gözlüyordu... Son görüşte, babası, "Türkeş'e
git, selamımı söyle" demişti... Gülderen, "Sonra?" diye sorunca, "Sadece
selamımı söyle, o anlar" demekle yetinmişti...
Genç kız,
karşıdan gelen Alparslan Türkeş'i görünce, kararlı adımlarla yanına
gitti:
"Ben Fethi
Gürcan'ın kızıyım. Babamın size selamı var..."
Alparslan
Türkeş, birkaç saniyelik şaşkınlığın ardından etrafına bakındı, sonra
alçak ses tonuyla, "Başka bir şey söyledi mi ?" diye sordu.
Gülderen,
"Hayır" dedi, "sadece dedi ki: 'Selamımı söyle, o ne söylemek istediğimi
anlar..."'
Alparslan
Türkeş, karşısında dikilen genç kıza, "Aleykümselam" dedi ve arkasını
dönüp hızla uzaklaştı...
B 41 IHTILALIN SUVARISI 28 ocak 1964.