ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

Baş verenler

 Hava leylak

ve tomurcuk kokuyor

 uy anam anam

 haziranda ölmek zor..."

Hasan Hüseyin 

  41

28 ocak 1964.

Esma, beynini ve yüreğini tokatlayıp, hücrelerini donduran fırtınayı içinde hapsetmek istermiş gibi dudaklarını sımsıkı kapamıştı. Dizlerinin üzerine yerleştirdiği küçük zarif çantada parmaklarını dolaştırdı... Fethi, üç yıl Önce Roma'dan getirmişti onu... Başını belli belirsiz çevirip Gülderen'i inceledi. Gözlerini Genel Kurul salonuna dikmiş oturuyordu. Hafifçe sararmış yüzünden, sık nefes alış verişlerinden aynı fırtınanın onun içinde de dolandığını anladı. Diğer yanında ağabeyi Mustafa Türker oturuyordu. Ya hayat bütün silahlarını kuşanmış üzerine üzerine yürürken, o da yanında olmasaydı... Bunun düşüncesi bile içini titretti... Gelmeden önce, hepsine moral vermiş, "Daha bu ilk görüşme" demişti, "ölüm cezaları Millet Meclisi'nde iki kere görüşülecek, sonra Cumhuriyet Senatosu'na gidecek... Bu ilk görüşmede idamlara onay verseler bile sonra işler değişir... Millet Meclisi'nde değişmese de Cumhuriyet Senatosu'nda değişir..."

Geniş bir çevresi olan ağabeyinin milletvekilleri ve senatörlerle dolaylı ya da doğrudan görüşmeler yaptığını biliyordu...

İdam cezaları Yargıtay'da onaylanır onaylanmaz, moral bozucu bir haber daha gelmişti... AP ve YTP'liler; Talat Aydemir ve arkadaşlarının, Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idam cezalarının onaylanmasında etkin rol oynadığı iddiaları yüzünden "üçe üç" sloganı etrafında birleşiyorlardı. İki hafta önce, dört idam kararı Millet Meclisi Adalet Komisyonu'nda görüşülmüş, ölüm cezalarının dördü de kabul edilmişti.

 

Görüşmeler başlayınca, bütün dikkatlerini o yöne verdiler. İlk sözü alan AP milletvekilinin konuşmaya başlamasıyla birlikte tartışma ortamına girildi. CHP sıralarından yükselen protestolar nedeniyle konuşması sık sık kesilen AP'li milletvekili, "askerî darbeleri” ağır sözlerle eleştiriyor, bu da CHP'lileri çileden çıkarıyordu:

"... tarihin ve yaşadığımız gerçeklerin ışığında diyebiliyorum ki, ihtilaller en tahripkâr ve en korkunç birer millî felakettirler. Onu yapanlar onlara hizmet edenler, hazırlayanlar, alkışlayanlar her kim ve ne olurlarsa olsunlar gerçek millî menfaatleri düşünmeyen kimselerdir."

CHP sıralarından, "27 Mayıs buna dâhil mi tavzih et... 27 Mayıs var..." sesleri yükseliyordu.

"Ekseriya başlarken iyi niyetli olurlar... Fakat ne yaptıklarını, ne yapacaklarını ve yaptıkları işin nereye varacağını ekseriya bilmezler. Daima bilmedikleri ve tanımadıkları bir kuvvetin zebunudurlar. Ve adeta birer piyondurlar. Kaybederlerse hain olarak can verirler. Kazanırlarsa da ellerine pek bir şey geçmez. Geçici kahraman olurlar..."

AP'li milletvekili gürültüler, patırtılar içinde konuşmasını sürdürüyordu:

"... 27 Mayıs ihtilalini Türk ordusu yaptı ve muvaffak da oldu. Kahramanlar diye çılgınca alkışladık. Netice: başta ihtilalin öncüleri olmak üzere ordu parçalandı. 22 Şubat'ta ise ihtilal yarım kaldı."

Gürültüler yükseliyordu...

"Lütfen dinleyin efendim. Hedefine varamadı. Mahiyeti politik gayretlerle maskelendi. Fakat neticede yine ordu zarardide oldu. Zıt kutuplaşmalar açık ve yaygın bir hal aldı. Bunca emek ve masraflarla yetişmiş kıymetli elemanlar saf dışı edildi. Bu hal ise 21 Mayıs ihtilalini doğurdu."

"... gayri millî bir zümre de ihtilâllerin bütün nimetlerine gömülmekte..."

Sıralardan, "Kimdir onlar?.." diye soruluyor ve gürültüler artıyor, AP'li milletvekili ise tansiyonu yükseltiyordu:

"Şimdi ben sizden soruyorum, siz benden değil; bugüne kadar tek bir komünistin, tek bir uşağın burnu kanadı mı ?

CHP'li milletvekilleri sıra kapaklarına vurarak konuşmacıyı protesto ediyorlardı.

"... bir tek uşak makamından düştü mü? Aldın mı cevabını?

 Esma'nın gürültüler, bağrışmalardan başı dönmeye başlamıştı... Hiçbir şey duymuyor, duysa da anlamıyordu... Dört kişinin canı üzerinde politika yapılıyor, milletvekilleri birbirlerinin üzerlerine yürüyorlar ve dövüşüyorlardı.

Sonra ortalık biraz sakinleşti ve bir başka AP'li milletvekili kürsüye çıktı:

"... biz istesek af da ederiz. Nitekim siz arkadaşlarım öylesine bir af yaptınız ki, 22 Şubat'tan sonra önümüze açık beyaz bir kâğıt geldi, altına imza koyduk, 'affettik' dedik. İçinde ne var bilmiyoruz... Niye yaptık arkadaşlar, hukuk gözüyle yapılır mı bu? Siyaset eyledik, öyle icap etti de yaptık."

Genel Kurul salonuna bu kez gülüşmeler hâkim olmuştu...

Teklifin tümü üzerindeki görüşmelerin tamamlanmasından sonra maddelere geçildi. Dört ölüm cezası bentler halinde birinci maddede toplanmıştı.

O sırada, Millet Partisi Genel Başkanı Osman Bölükbası ve arkadaşları harekete geçtiler. Önce, oylamanın açık yapılması için önerge verdiler. Bu arada CHP'li milletvekilleri ölüm cezalarının ayrı ayrı oylanmasını istediler. Bu, bazı ölüm cezalarının affedilebileceği umudunu da beraberinde getiriyordu. En aykırı önerge, Osman Bölükbası ve arkadaşlarından geliyordu. Dört ölüm cezasının da reddini isteyen önerge okunurken, Esma'nın kalp atışları hızlandı. Sonra Osman Deniz ve Erol Dinçer'in ölüm cezalarının yerine getirilmemesi yönünde bir başka önerge geldi... Önce önergeler oylandı, sonra birinci maddenin bentleri teker teker... Az önce kavga eden milletvekilleri el ele vererek, önce Talat Ay-demir'in, sonra Osman Deniz'in, ardından Fethi Gürcan'ın ölüm cezalarını onayladılar... Millet Meclisi, Erol Dinçer'in ölüm cezasını ise reddetti.

Esma, yakından tanıdığı Erol Dinçer'in idam cezasının reddedilmesine sevindi. Ama üç idam kararının onaylanması, "üçe üç" senaryosunu güçlendirdiği için morali bozuldu.

Millet Meclisi'nde, 4 şubat 1964 günü ölüm cezaları ikinci kez görüşülüyordu. Osman Bölükbası ve arkadaşları başta olmak üzere, bir grup milletvekili idamların önlenmesi için savaş veriyorlardı. Teklifin tümü üzerine ardı ardına konuşan milletvekilleri, birinci maddenin görüşmelerine geçmeden önce de başkanlık kürsüsünü değişiklik önergesi yağmuruna tuttular... Önergelerde, Talat Aydemir, Fethi Gürcan ve Osman Deniz hakkındaki ölüm cezala-rının da yerine getirilmemesi isteniyordu. Özellikle, mahkemece hakkında oybirliğiyle karar verilmeyen Osman Deniz'in ölüm cezasının yerine getirilmemesi konusunda ısrarlı önergeler geliyordu. Ancak oylamalarda sonuç değişmedi... Meclis ilk oylamada olduğu gibi, Talat Aydemir, Fethi Gürcan ve Osman Deniz'in ölüm cezalarını kabul ederken, Erol Dinçer'in ölüm cezasını reddetti.

 

*          *           *

 

Tahliye edildikten sonra Afyon'a dönen Kurmay Yarbay Talat Turhan, 20/21 Mayıs hükümlüleriyle ilgili Ankara'daki gelişmeleri yakından izliyordu. Talat Aydemir'in Silahlı Kuvvetler Birliği'nin en güçlü albayı olması ve Yassıada kararlarının infazlarından Silahlı Kuvvetler Birliği'nin sorumlu tutulması, Meclis'teki AP ve YTP oylarını etkiliyor, arkadaşlarını darağacına yaklaştırıyordu. Oysaki, Yassıada'daki infazlardan Silahlı Kuvvetler Birliği'nin sorumlu tutulması yanlış bir kanıydı... O da Silahlı Kuvvetler Birliği'nin bir üyesiydi ve gelişmelerin bir bölümüne tanık olmuştu.

Silahlı Kuvvetler Birliği, Yassıada duruşmalarını yürüten Yüksek Adalet Divanı'nı vicdanıyla baş başa bırakmak kararını almış ve bu kararını Talat Aydemir'in de içinde bulunduğu bir ekiple Genelkurmay başkanı ile üst düzey komutanlara duyurmuştu. Bu toplantıda, arkadaşları Genelkurmay başkanını Yüksek Adalet Divanı başkanına bir mektup yazmaya ve Silahlı Kuvvetler'in görüşünün hukuka saygı olduğunu bildirmeye de ikna etmişlerdi.

Yassıada kararlarının onaylanmasından birkaç gün önce, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin CHP yandaşı üyeleri ve Millî Birlik Komitesi'nin bazı üyeleri, Genelkurmay başkanına; Yassıada kararlarının onaylanmasına Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının da katılmasını önermişlerdi. Genelkurmay başkanının, Silahlı Kuvvetler Birliği'ne ulaştırdığı bu öneri tartışılmış ama kabul edilmemişti. Öneri, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin, "orduyu politikadan uzaklaştırmak" kuruluş ilkesine ve "adalete saygı" kuralına uymadığı gibi millet ile orduyu karşı karşıya getirmek gibi basiretsiz bir çıkar hesabının ürünü olarak görülmüştü. Komite üyeleri sorumluluktan kaçmak için, Silahlı Kuvvetleri infazların sorumluluğuna ortak etmek istiyorlardı.

Yassıada kararlarının onaylanacağı 15 eylül 1961 günü, Silahlı Kuvvetler Birliği Genel Kurulu, Jandarma Subay Okulu'nda olağanüstü toplanmıştı. Nedense bazıları o toplantıya katılmamayı uygun görmüşlerdi. Toplantının konusu, Yassıada'dan alınan, ancak doğruluğu saptanamayan bir haberdi. Buna göre, Yüksek Adalet Divanı'nın verdiği kararlar Millî Birlik Komitesi'nde onaylanmazsa, Yassıada'da beklenmeyen olaylar ortaya çıkacaktı.

Durum uzun uzun tartışılmış ve Silahlı Kuvvetler Birliği adına, infazların sonuna kadar Yassıada'da kalmak ve güvenliği sağlamakla görevli bir kurul seçilmişti. Üç kişilik kurulun bir üyesi de kendisiydi.

Emirlerine tahsis edilen özel bir uçakla İstanbul'a gelmiş, Yassıada İrtibat Bürosu başkanıyla görüşerek adaya gitmek için bir bot istemişlerdi. Ancak, onların hareketinin hemen ardından, Genelkurmay başkanı, Deniz Kuvvetleri komutanını aynı amaçla görevlendirmiş, ikinci bir uçakla İstanbul'a göndermişti. Durumu, ikinci ekiple İrtibat Bürosu'nda karşılaşınca anlamışlardı. Bu gelişme üzerine Silahlı Kuvvetler Birliği adına seçilen üç kişilik ekip olarak geri dönmüşler, diğerleri Yassıada'ya giderek infazların sonuna kadar orada kalmışlardı.

Yassıada'nın güvenlik ve savunması için doğrudan doğruya Millî Birlik Komitesi tarafından görevlendirilen Yüzbaşı Remzi Oral, Talat Aydemirle arası açılmaya başlayan "havacılar” cuntasına bağlıydı. Menderes'in idam cezasının infazını, Devlet Başkanı Gürsel'i atlatarak gerçekleştirmişti...

"İdamlar gerçekleşmeseydi, Talat Aydemir ihtilal yapacaktı" sözleri ise yanıltıcıydı. Bu propagandanın kaynağını, Silahlı Kuvvetler Birliği'nin ilkeleri arasında yer alan, "Yassıada davasında birinci derecede suçlular için Yüksek Adalet Divanı'nın verdiği kararlar derhal tasdik ve infaz edilecektir" sözü teşkil ediyordu. Ama bu durumda da, Yassıada kararları çoğunlukla onaylanmamıştı... Yüksek Adalet Divanı on beş eski iktidar üyesi hakkında idam kararı vermiş, kararlar özel bir kuryeyle, jet hızıyla, Millî Birlik Komitesi'ne ulaştırılmıştı. Silahların masa üzerine konduğu toplantıda, mahkemece idamlarına oybirliğiyle karar verilen Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakam Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan hakkındaki idam kararları onaylanmış, eski cumhurbaşkanı Celal Bayar hakkındaki karar, altmış beş yaşını geçtiği için, kalan on bir kişi hakkındaki karar da, mahkemece oybirliğiyle alınmadığı için müebbet hapis cezasına çevrilmişti. Yani komite, on beş idam kararından, üçünün infazını onaylamış, diğerlerini reddetmişti.

 

*             *            *

 

Millet Meclisi'ndeki oylamaların sonuçları Mamak'taki dört idam mahkûmuna hemen ulaştı. Albay Aydemir, Fethi Gürcan ve Osman Deniz, genç arkadaşları Erol Dinçer adına mutlu olmuşlardı. Erol ise kendisini iyi hissetmiyor, idamının reddedilmesine sevinemiyordu.

Albay, Millet Meclisi'ndeki oylama sonuçlarını aldıktan sonra hiçbir idamın gerçekleşmeyeceği yolundaki inancını yitirmedi. Bundan sonra Cumhuriyet Senatosu'nda yapılacak görüşmelerle Fethi ile Osman'ın idamları da reddedilecek, Millet Meclisi de ilk kararını değiştirecekti. Kendisi hakkında çıkan idam kararı da Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in önüne gidecekti... Albay, Gürsel'in idam kararını onaylamayacağını düşünüyordu... Ama bunun garantisi olmazdı, iyi ki anılarını yazmıştı ve yazmayı da sürdürüyordu... Eğer idam edilirse, kendisine yöneltilen bütün suçlamaların yanıtını o anılarda vermiş olacaktı. Anılarının dışarı çıkarılmasını da, en yakın dava arkadaşı Fethi Gürcan'a borçluydu... Semoş'un göğsüne sıkıştırılarak parça parça dışarıya çıkarılan anılarını, bazen yazarak, bazen teyp kasedine okuyarak kaydediyordu... Fethi Gürcan'ın son yurtdışı yarışmalardan dönüşünde getirdiği teybi, mevlit dinleyecekleri bahanesiyle cezaevine sokmuşlardı. O teybin kasetlerine okuduğu anılar yine aynı yolla dışarıya çıkarılıyor ve eşine teslim ediliyordu.

Anılarında, Yassıada infazlarıyla ilgili açıklamalar da yapmıştı... Böylece bu haksız suçlama da bir gün gelecek aydınlanacaktı. Millî Birlik Komitesi'nin, Yüksek Adalet Divanı'nın aldığı idam kararlarını onaylamaması halinde Yassıada'nın havaya uçurulacağı haberini alınca, böyle bir cinneti önlemek üzere kendilerini görevli hissetmişlerdi. Adnan Menderes'in asılması için o zaman orduda bulunan cunta ısrar etmemişti... Millî Birlik Komitesi üyeleri, kararın verilmesinden kırk sekiz saat önce vicdanlarıyla baş başa bırakılmış, asker ve subaylarla temas ettirilmemişlerdi. Bu kararı da "cunta" dedikleri grup almıştı.

Millî Birlik Komitesi'nde idam hükümlerinin onaylanmasında ısrarcı olanlar, CHP kanadına hizmet edenlerdi... Komitede Cemal Gürsel, idamların yapılmaması için çok çaba harcamıştı... Üç idamdan ikisi derhal 16 eylül günü sabaha karşı İmralı Adası'nda infaz edilirken, Adnan Menderes hasta olduğu için, infazı iyileşinceye kadar ertelenmişti... 17 eylül günü, İsmet İnönü, yanında Dışişleri bakanı olduğu halde saat 10.00'da Genelkurmay başkanıyla görüşmüş ve Genelkurmay başkanına, "Menderes'in asılmasına engel ol paşa!" demişti. Genelkurmay başkanı, "İğne deliği kadar hukukun geçeceği bir yer gösterin, yapalım" yanıtını vermiş* bunun üzerine, saat 11.00'de Çankaya Köşkü'nde Devlet Başkanı Cemal Gürsel'le buluşmuşlardı. Cemal Gürsel, Menderes'i kurtarmak için Yassıada'ya yeni bir doktorlar heyeti gönderip, "Aklî dengesi bozuktur" diye rapor verilerek infazın durdurulmasını önermiş, bu da uygun bulunmuştu. Albay, bütün bunları Genelkurmay başkanının ağzından dinlemişti. Üstelik bu konuşmada başka tanıklar da vardı.

Yassıada'yı arayan Cemal Gürsel, karşısına çıkan, adanın güvenlik ve savunmasından sorumlu Yüzbaşı Remzi Oral'a, "İnfaz durdurulsun, yeni bir doktorlar heyeti gelecek" demişti. Yassıada' dakilere ise Ankara'da Menderes'in cezasının uygulanmaması yolunda girişimler olduğu haberi çoktan uçmuştu. Yüzbaşı Remzi Oral, infazın durdurulmasını önlemek için, Cemal Gürsel'e, "Menderes'in İmralı'ya götürüldüğünü, cezasının da büyük bir olasılıkla infaz edildiğini" söylemişti. Gürsel telefonu hayal kırıklığıyla kapatmıştı... Yüzbaşı Remzi, durumu hemen ada komutanına bildirmiş, daha Yassıada'da bulunan Adnan Menderes'i alelacele hücumbota bindirip İmralı’ya göndermişlerdi. Menderes, bütün ilkelere aykırı olarak gündüz saatlerinde asılmıştı...

Albay, bir gün gelip de gerçeklerin ortaya çıkmasını ne kadar istiyorsa, o günü görmeyi de o kadar istiyordu...

 

42

Fethi'nin hapishanede geçirdiği ilk bayramdı. Bayram nedeniyle, ziyaretçilere getirilen yasak gevşetilmiş, ikinci derece yakınlara da ziyaret hakkı tanınmıştı. Fethi'nin görüşmeci ekibi bu kez kalabalık olmuştu... Zehra, Mustafa, İlhan... Ağabeyi ihsan... Hepsi oradaydı... Görüşmeler bahçede, gardiyan nezaretinde yapılıyordu. Gençler onun ne kadar heyecanıysa, çocuklar da neşesiydi... Etrafı çocuk kaynıyordu... Kendisinin dört, Mustafa'nın beş çocuğu görüş yerindeydi... Sema neşe içinde ellerini çırpmaya başlayınca, önce onu, sonra da, Mustafa'nın, henüz yürümeye başlayan kızı Gülnur'u masanın üzerine çıkardı. "Hadi bize bir şarkı söyleyin" derken, gözlerinden taşan ışıklar çocukları okşuyordu. Onların ağızlarında yuvarlanıp şekil değiştiren şarkı sözleri ve notaları, dinlediği en güzel şarkılara eşdeğer oldu...

Fethi, görüşme bitmeden önce, elini cebine götürdü.

Mustafa... Sağ olası Mustafa...

 

Onun her bayram, az ya da çok çocuklara harçlık verdiğini bilirdi. Ne Fethi'nin çocuklara harçlık verememenin ezikliğini yaşamasına, ne de çocukların zihinlerinde yerleşen "baba" ya da "enişte" imajının değişmesine izin vermemek için, kaşla göz arasında, kimselere fark ettirmeden, bozdurduğu paraları onun cebine sıkıştırmıştı. Her çocuk için kâğıt iki buçuk lira... Çocuklar paralarını sevinçle almış, ziyaretten neşeyle ayrılmışlardı.

 

*           *          *

 

Gülderen, "Baban idamdan kurtulacak" diyen avukatla tam bir işbirliği halindeydi... Annesinin, dayısının, teyzesinin adına yazdıkları mektupları, onların yerine imzalıyor, avukatın ev adreslerini verdiği milletvekilleri ve senatörlere götürüyordu.Her dönüşünde, dilekçeyi kime verdiğini, kendisinin ne yanıt aldığını soruyor, hepsini not ediyordu... Cumhuriyet Senatosu'nda yapılacak görüşmeler öncesinde, o kanada ağırlık vermişlerdi. Avukat, Cumhuriyet Senatosu'nda kararın değişeceğinden emin görünüyordu. O zaman teklif Millet Meclisi'ne yeniden gidecek, Millet Meclisi de idamda ısrar etmeyecekti.

Mektuplar bazen de milletvekilleri ve senatörlere aracılar kanalıyla ulaştırılıyordu. Komşularından birinin yakın akrabası senatördü. Evlerine gidip zile basınca, kapıyı evin delikanlısı açtı... Mektubu eniştesine ulaştıracağı sözü veren komşu oğlu, biraz fazlaca ilgiliydi... Gülderen'in bütün derdi, senatörün oyunu idamlara karşı kullanmasıydı ama birkaç görüşmenin sonunda, "uzun boylu, esmer" delikanlıdan o da etkilenmeye başladı. Kendisiyle konuşmak isteyen ve "ciddi" olduğunu söyleyen komşu oğluna, "Sokaklarda görüşmem" demişti ama... Peki ne yapması gerekiyordu? Yine başı dertteydi ve babasına gereksinimi vardı. Anneannesiyle konuşamazdı. O kıyameti koparırdı. Annesine de söylemek istemedi... Ancak babasıyla paylaşabilir, ona akıl danışabilirdi... Ama nasıl? Görüşmeye hep birlikte gidiyorlardı... Delikanlıya, "Bir resmini ver, babama göstereyim" dedi...

 

*         *          *

 

Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu, Millet Meclisi'nden gelen metni değiştirmiş, ölüm cezasını ikiye indirmişti: Talat Aydemir ve Fethi Gürcan... Bütün aile umutlarını bu kez Cumhuriyet Senatosu'nda yapılacak görüşmeye kilitlediler. Zaten umutsuzluğa hiç düşmemişlerdi.

11 mart 1964'te Cumhuriyet Senatosu'nda ilk görüşme yapıldı... Gündemin ilk sırasında, Ankara Milletvekili Kemal Erkovan'ın verdiği, Millet Meclisi'nde reddedilen ve ölüm cezalarının ömür boyu hapse çevrilmesiyle ilgili teklif görüşüldü. Bu kez kürsüye çıkıp, idam cezalarına karşı çıkanların sayısı daha çoktu... Millet Partisi Yozgat Senatörü Nejat Çetintaş da kürsüye gelenlerden biriydi:

"... nitekim idam cezası talebiyle karşımıza gelen bu siyasî suç faillerinin, 22/23 Şubat Olayları'nda bütün imkânlar ellerindeyken kan dökülmemesi için, memleketin yüksek çıkarlarını dikkate alarak herakâttan vazgeçtikleri hepimizin malumudur. Ve yine 20/21 Mayıs Olayları'nın cereyan ettiği gece de, teslim aldıkları yüksek rütbeli subayları geri bırakmış, hareketlerini haklı olarak önleyen Ali Elverdi'nin canına kıymamış, ölçüsüz bir şekilde şiddete gitmemişlerdir."

Diyarbakır Senatörü ihsan Hamit Tigrel'i de dikkatle dinlemişlerdi:

"Üç yüz seneden beri, Cromwell'den beri, İngiltere’de bir siyasî idam olduğunu ben işitmedim. Fakat hiçbir olay da olmadı. Suriye'de, Irak'ta her yıl kitle halinde siyasî idamlar oluyor. Fakat ertesi gün başka ihtilaller ortaya çıkıyor. Çünkü ortam uygun. Bu ortam var oldukça, bir Talat Aydemir'i değil, bin Talat Aydemir'i idam etseniz, üçüncüsü çıkar, beşincisi çıkar, bu ihtilali yapar. Görevimiz ve marifet, bu ortama izin vermemektir."

Teklif reddedilmiş, ardından ölüm cezalarıyla ilgili yasanın görüşülmesine başlanmıştı...

Yine, ölüm cezalarının yerine getirilmemesi yönünde önergeler verildi... Bu kez, ölüm cezalarının yerine getirilmemesi savaşı verenlerin başını eski Millî Birlik Komitesi üyesi olan birkaç tabiî senatör çekiyordu... Ardından oylamalar yapıldı... Yine iki idam kabul edildi: Talat Aydemir, Fethi Gürcan...

Fethi Mamak'ta, "kaç kez öldürüldüğünün" hesabını yapıyordu. Mahkeme kararı, Yargıtay kararı, Millet Meclisi Adalet Komisyonu, Millet Meclisi'ndeki ilk görüşmeler, ikinci görüşmeler, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu, Cumhuriyet Senatosu'ndaki ilk görüşmeler... "Şimdiye kadar yedi kez idam ettiler bizi" dedi albaya, "şu işi bitirseler de biz de kurtulsak!"

Görüşmeler öncesinde, Cumhuriyet Senatosu'nda kimin hangi yönde oy kullanacağını merak etmişlerdi... En çok da eski Millî Birlik Komitesi üyesi olan tabiî senatörlerin oylarını... Artık biliyorlardı... Albay, 1960 öncesinde ilk ihtilal komitesini birlikte kurdukları eski arkadaşı tabiî senatör Osman Köksal'ın, idamı lehine oy verdiğini öğrenmişti... Hiç zaman yitirmeden eski arkadaşına bir telgraf çekti:

"Kardeşim Osman...

İdam edilmem için oy kullanmışsın... Allah benden artan ömrü sana versin..."

Osman Koksal, görüşmelerde dört idama da "evet" demişti…

 

*         *          *

 

Fethi Gürcan'ın yakınları için en kritik günlerden biri, Cumhuriyet Senatosu'nda ikinci görüşmelerin yapılacağı 17 mart 1964’tü. Şansları giderek azalıyordu. Cumhuriyet Senatosu bu görüşmede de Fethi'nin ölüm cezasını onaylarsa, karar kesinleşecekti.

Senato'nun oturum başkanı önce komisyondan gelen ve iki idamın kabulü, iki idamın reddini öngören raporu okuttu... Sonra iki önerge olduğunu söyledi... Önergelerin biri, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan hakkındaki ölüm cezalarının yerine getirilmemesi, diğeri ise yalnızca Fethi Gürcan hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmemesi doğrultusundaydı... İki önergenin altında da tabiî senatör Mucip Ataklı'nın imzası vardı. Önce ilk önerge oylandı... Senato, Talat Aydemir'i affetmek istemiyordu... Sıra ikinci önergeye geldi...

Başkan, "Şimdi, yalnız Fethi Gürcan'ın 'ölüm cezasının yerine getirilmesi' hakkındaki hükmün, 'yerine getirilmemesi' şeklinde değiştirilmesi teklifini oylarınıza sunacağım" dedi...

"Kabul edenler... Etmeyenler... Efendim, sayılar birbirine çok yakın bulunmaktadır... Şimdi tekrar oya koyuyorum. Sayın Mucip Ataklı'nın 'Fethi Gürcan'ın ölüm cezasının yerine getirilmemesi' şeklindeki önergesini oylarınıza sunuyorum. Kabul edenler lütfen ayağa kalksınlar..."

Salondaki senatörlerin yarısı ayağa kalktı... Başkanlık Divanı ayağa kalkanları sayıyordu...

"Kabul etmeyenler lütfen ayağa kalksınlar..."

Ayaktaki senatörler oturdu, salonun diğer yarısı ayağa kalktı...

Başkan, yeniden saydı...

"52'ye karşı 54 oyla, yani iki oy farkla, Fethi Gürcan hakkındaki ölüm cezasının yerine 'getirilmemesi' şekli kabul edilmiştir... Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmemesi, yalnız Talat Aydemir'in ölüm cezasının yerine getirilmesi şekli ortaya çıkmıştır. Yalnız ayrıca bu açık oylarınıza arz edilecektir."

"Şimdi yalnız Talat Aydemir'in ölüm cezasının yerine getirilmesini içeren, birinci maddenin A bendini oylarınıza arz edeceğim."

Zarflar dağıtıldı, oylar toplandı... Sayım sürerken, Osman Deniz'in ölüm cezasının yerine getirilmemesi hakkındaki B bendi için oylama yapıldı...

"Fethi Gürcan hakkında oylamaya gideceğiz. Birinci görüşmede 'ölüm cezasının yerine getirilmesi' şeklinde kabul edildi. İkinci görüşmede verilen önerge az bir farkla yüksek heyetinizce, ölüm cezasının yerine getirilmemesi' şeklinde kabul edilmişti. Şimdi, C bendi, 'Fethi Gürcan'ın ölüm cezasının yerine getirilmemesi' şeklinde oylarınıza arz edilecektir. Fethi Gürcan hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmemesini isteyenler beyaz oy kullansınlar. Fethi Gürcan'ın ölüm cezasının yerine getirilmesini isteyenler kırmızı oy kullanacaklardır. Tekrar ediyorum..." Zarflar dağıtıldı, toplandı, sayım işlemleri tamamlandı... "Oylama neticesini bildiriyorum:

Talat Aydemir hakkındaki oylamada 118 sayın üye oya katılmış, 81 kabul, 29 ret, 8 çekimser tespit edilmiştir. Şu hale göre 'Talat Aydemirin ölüm cezasının yerine getirilmesi' hükmü kesinleşmiş bulunmaktadır.

Osman Deniz hakkında 121 sayın üye oylamaya katılmış, 84 kabul, 29 ret, 8 çekimser tespit edilmiştir. 'Cezanın yerine getirilmemesi' 84 oyla onanmıştır. Osman Deniz hakkında Cumhuriyet Senatosu'nca değişiklik meydana geldiği için karar bu kısmıyla Millet Meclisi'ne gidecek ve orada ayrıca işleme uğrayacaktır.

Fethi Gürcan hakkındaki oylamaya 128 sayın üye katılmış, 65 kabul, 53 ret, 9 çekimser rey tespit edilmiştir. 'Cezanın yerine getirilmemesi' 65 oyla onanmıştır. Fethi Gürcan hakkında da Cumhuriyet Senatosu'nca değişiklik yapıldığından, gerekli işleme Millet Meclisi'nce devam edilecektir.

Erol Dinçer hakkında; 120 oy verilmiş olup, 86 kabul, 28 ret, 6 çekimser oy tespit edilmiştir. Erol Dinçer hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmemesi kesinleşmiş bulunmaktadır."

 

*         *          *

 

Gürcanların evlerinde sevinç gözyaşları birbirine karışıyordu... Yedi kez öldürülen babaları, sekizincisinde diriltilmişti... Artık işin çok sıkı tutulması gerekiyordu... Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu'nun kararları farklı olduğu için konu Millet Meclisi'ne geri dönmüştü... Sıdıka, şükür duasına başlamış, Mustafa Türker, Millet Meclisi'nde aynı yönde karar alınabilmesi için geniş çevresini devreye sokmuştu... Avukat bu kez milletvekillerine mektup yazıyor, mektuplar Gülderen ve Ömer eliyle adreslere ulaştırılıyordu...

Cumhuriyet Senatosu'ndaki oylamayı izleyen ilk pazartesi, Esma görüşe özenle hazırlandı... Cezaevine değil, bayrama gider gibi... Kocasına hazırladığı yemekleri fileye yerleştirirken, dudaklarında yalnızca gülümseme vardı ama bütün organları kahkaha atıyordu... 1963'ün mayısından, 1964'ün martına... Mahkemelerle, cezaevi ziyaretleriyle geçen zorlu on bir ay...   Özlemle öldüren, acıyla dirilten on bir ay...

Fethi, Cumhuriyet Senatosu'ndan çıkan karara şaşırmıştı. Bütün bu olayların sorumlusu olarak tek başına Albay Aydemir'i asacak değillerdi ya... Onun kararı kesinleşmişti. Yanına mutlaka birini koyacaklardı ve o kendisinden başkası olamazdı. Yoksa albay mı haklı çıkacaktı? Onu da cumhurbaşkanı mı affedecekti?

Yok yok... Cumhuriyet Senatosu'ndan bile zor çıktı bu karar... Millet Meclisi'nden mümkünü yok çıkmaz... Bu adamlar beni gene öldürür...

 

Karısının, çocuklarının, ağabeyi İhsan'ın, kayınbiraderi Mustafa Türker'in gözlerindeki neşeyi görünce, düşündüklerinin hepsini unuttu...

Gülderen cam ve tel duvarların ardından yüzündeki her bir çizgiyi, saçlarının her bir telini izlediği babasının kokusunu duymasını engelleyen pas kokusundan ilk kez o gün nefret etmiyordu... İdamdan kurtulacaktı ya, bu ona yeterdi... Hep öyle söylemiyor muydu dayısı... "İdamdan kurtulsun yeter... Eninde sonunda siyasî suçlular için bir af çıkar..." O zaman babası da dışarı çıkardı... Yeniden başını onun omzuna koyar, kokusunu doya doya içine çekerdi...

Babasına gülümsedi:

"Seninle konuşmam lazım baba..."

O hemen anlamıştı... "Bize biraz izin verir misiniz" dedi, "kızımla bir şey konuşacağız..."

Gülderen görüşmeci odasında yalnız kalınca, babasına komşu oğlunu anlattı:

"Görüşmek istiyor baba... Ciddiyim diyor... Ne yapayım?"

"Görüş... Görüşmeden nasıl tanıyacaksın... Yalnız tenha yerlere gitme, kalabalık yerlere gidebilirsin."

"Ne bileyim baba... Sen içerdeyken... İçime sinmiyor..."

Babasının sesi kadife gibi yumuşaktı:

"Rahat ol... Hayat bir tiyatro, bizler de oyuncularıyız. Herkes kendi rolünü oynar. Rolü bittiğinde seyircileri selamlayıp sahneyi terk eder. Sen de kendi hayatını yaşayacaksın... Sağlam duracaksın, rahat olacaksın."

Sonra, genişçe gülümsedi:

"Merak ettim şu delikanlıyı..."

"O da görüşmeye gelmek istiyor... Ama soyadı tutmadığı için gelemez."

Gülderen çantasından çıkardığı resmi cam duvara dayadı...

 

"İşte... Sana resmini getirdim..."

Cama iyice yaklaşınca, babasının kalp atışlarının sesini açık seçik duydu...

Fethi, yerinden doğrulup resmi inceledi...

"Yakışıklıymış" dedi, sonra bakışlarını Gülderen'e dikip, neşeli bir ses tonuyla konuştu:

"Bana benziyormuş..."

Onların özel görüşmesi bittiğinde, diğerleri yeniden görüşmeci odasına girdiler... Fethi, "Esma" dedi, "Sıdıka Abla'ya da söyle... Gülderen'e baskı yapmayın. Gitmek istediği yere gitsin, görüşmek istedikleriyle görüşsün. Benim kızım nasıl davranacağını bilir."

Esma mesajı almıştı...

 

*              *            *

 

Yeniden Millet Meclisi toplantı salonunun dinleyici locasındaydı... Yanında ağabeyi Mustafa Türker vardı... Cumhuriyet Senatosu'ndaki değişikliğin ardından yaşadıkları sevinç on gün sürmüştü... Millet Meclisi Adalet Komisyonu toplanmış, Osman Deniz hakkında Cumhuriyet Senatosu'nca verilen, "ölüm cezasının yerine getirilmemesi" kararını uygun bulmuş, ancak Fethi Gürcan hakkında aksi yönde karar vermişti...

Meclis'te görüşmeler, Esma'da da ümitler bitmiyordu... Millet Meclisi'nin 13 mayısta yaptığı üçüncü görüşmede de, komisyon raporuna rağmen ümitliydi...

Sivas Milletvekili Cevad Odyakmaz, verdiği önerge hakkında söz almıştı:

"Şimdi bir durumla karşı karşıyayız. Halen görüşmekte bulunduğumuz husus, Talat Aydemir ve üç arkadaşının ölüm cezasına çarptırılmasına dair olan kanundur. Aynı zamanda Yüce Meclis'e sunulmuş bulunan ve halen Adalet Komisyonu'nda tetkik edilen, siyasî suçlarda ölüm cezasının kaldırılmasına dair bir kanun teklifi var. Bu kanun teklifi kabul edildiği takdirde, bu cezalar da infaz edilirse, ileride hiçbir şekilde telafisi mümkün olmayan bir hata işlemiş oluruz. Benim önergemin mahiyeti şu: halen Adalet Komisyonu'nda bulunan kanun teklifinin sonucunu alana kadar bu kanunun görüşmelerinin ertelenmesinden ibarettir..."

Önerge reddedildi... Sonra, Osman Deniz hakkındaki karar oya sunuldu:

"Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Osman Deniz hakkındaki 'idam cezasının infaz edilmemesi' kesinleşmiştir..."

 

"Fethi Gürcan hakkında, Cumhuriyet Senatosu'nca 'ölüm cezasının yerine getirilmemesi' yönündeki kararı, komisyonumuzca 'benimsenmemiştir'. Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Efendim, komisyonumuzun 'benimsememe' kararı kabul edilmiştir..."

Esma'nın eli, son zamanlarda yuvarlana yuvarlana boğazına kadar gelip, orada çırpınmayı alışkanlığa dönüştüren kalbine uzanırken, beyninden gelen, "bir gören olur" uyarısıyla yeniden kucağına düştü.

Talat Aydemirin idamı, Erol Dinçer ile Osman Deniz'in idam edilmemeleri kesinleşmiş, Fethi Gürcan'ın Meclis serüveni henüz bitmemişti...

Mustafa Türker, Meclis'ten çıkarken, Esma'nın koluna girdi:

"Bir insanın hayatıyla bu kadar oynanır mı? Sonunda 'affedecekler' ama işkence ede ede..."

"Şimdi ne olacak ağabey?"

"Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosu komisyonlarından verilecek üyelerle bir karma komisyon oluşturulacak. O komisyon karar verdikten sonra Millet Meclisi'nde son görüşme yapılacak... Kesin karar bu görüşmede verilecek. Karma Komisyon'un raporu önemli... Ben komisyonda kimlerin görev alacağını öğrenirim. Ne yapıp edip, karma komisyondan ölüm cezasının reddi yönünde karar çıkartmamız lazım..."

 

*               *          *

 

Esma yataktan sıçrayarak uyandı, derin derin nefes aldı... Gecelerdir uykusuzdu... Ne zaman kısacık bir uykuya dalacak olsa, karabasanlarla uyanıyordu... Daha doğrusu, uyumuyordu. Uyumaya çalışırken, aniden başına bir darbe yiyor, kendisini bulanık bir suyun içinde buluyordu. Kurtulmak için çırpınıyor, tam boğulmak üzereyken sıçrayıp kendisine geliyordu...

Banyoya girdi, birkaç kez avuçlarına doldurduğu soğuk suyu yüzüne çarptı...

Sıdıka'nın sesini duydu:

"Kalktın mı kızım?"

"Kalktım abla... Ben Fethi'nin yemeğini hazırlayayım..."

"Yardım edeyim mi?"

"Yok abla, ne var yardım edecek..."

Mustafa'nın akşamdan getirdiği tavuğu dolaptan çıkardı, düdüklüye yerleştirdi... Yemek pişerken, o da hazırlanacaktı... Aynaya baktığında çok kötü göründüğünü fark etti... Gözlerinin altı halkalanmış, dudakları çatlamıştı... Fethi onu böyle görürse kim bilir ne kadar üzülürdü...

Birileri de çok sevinir! Boşuna sevinmeyin, dünya size de kalmayacak...

Özenle giyinip hazırlandı.

Fethi ne düşünüyordur acaba? Hiç belli etmiyor... Kendini unutmuş, bize moral veriyor... Ah bir sarılsam sana... Bir kokunu çeksem ciğerlerime...

Kendisini kocasının kollarında hayal ettiği anda, içine çektiği nefes ciğerlerini öyle bir zorladı ki, bütün bedeni sarsıldı.

Elim ayağım kesik bu günlerde... Bir avuç içi görürsen sahipsiz, bir adıma rastlarsan başsız, bil ki benimdir... Neden sen, neden ben, neden biz ? Hayır, seni öldüremezler!.. Ne yaparım, sensiz... Yapamam... Yapamazlar... Olmaz... Olmaz!..

Sendelediğini son anda fark edip, mutfağın tezgâhına tutundu. Kendine gelmek için gözlerini kapayıp bir süre bekledi... Sonra aniden harekete geçti, ocaktaki düdüklüye uzanıp kapağını açtı...

"Ayy!..Ayy!.."

Sıdıka Esma'nın çığlıklarını duyunca, odadan fırlayıp, mutfağa doğru koştu:

"Kızım ne oldu? Yavrum!"

Sıdıka'nın çığlıkları, Esma'nınkilere karıştı... Çocuklar da yataklarından fırlamışlardı...

O sırada kapı çalındı. Esma'yı almaya gelen Mustafa, "Ne oluyor?" dedi telaşla...

Sıdıka, "Esma... Düdüklünün havasını çıkarmadan kapağını açmış... Yavrumun yüzü yandı" diye ağlıyordu...

Mustafa'nın rengi sapsarı oldu... "Yavrum... Hadi, hadi hemen hastaneye gidelim... Hadi çabuk!"

Hastanede yüzüne yanık ilaçları sürülen Esma sakinleşmişti. Mustafa saatine baktı... "Sen gelme bugün kızım" dedi, "seni eve bırakıp ben giderim..."

"Fethi'ye ne söyleyeceksin ağabey?"

"İşin olduğunu söylerim, biraz rahatsız derim... Bir şey söylerim işte..."

Esma, konuşurken acısı daha çok arttığından, sözleri ağzında biraz yuvarlayarak, "Olmaz ağabey" dedi, "ben gelmezsem bir şey olduğunu anlar. Zorlar seni, söylemek zorunda kalırsın, bu kez daha çok merak eder. Daha da kötü olduğumu sanır..."

Eve döndüler... Esma koşup hemen aynaya baktı, yüzü kıpkırmızıydı... Canı iyice sıkıldı. Zaman daralmıştı. Tavuk parçalarına bezenmiş elbisesini değiştirdi, hemen yola çıktılar... Mamak'a giderken, otobüstekilerin soruları iyice neşesini kaçırdı. Basbayağı yanıktı yüzü işte...

Fethi, görüşme odasında heyecanla bekliyordu... Mustafa ile Esma içeri girince yerinden hafifçe doğruldu:

"Hoş geldiniz ağabey... Esma?"

Cam ve tel duvarların arkasından Mustafa'nın gerisinde kalmaya çalışan Esma'nın yüzünü inceliyordu... Sesi bir çığlık gibi çıktı:

"Esma sana ne oldu?"

Esma, "Önemli bir şey yok" diyebildi yalnızca...

Mustafa, kız kardeşinin konuşurken acı çektiğini biliyordu, hemen araya girdi:

"Havasını boşaltmadan kapağını açınca, düdüklü yüzüne patlamış. Hastaneye gittik. Derin bir yanık yokmuş. İlaç verdiler, birkaç günde düzelirmiş..."

Fethi, "Esmam" dedi, "canım... Hep benim yüzümden..."

Sesi titreyince sustu, başı iki elinin arasına düştü ve tutsak bedenine söz geçiremeyince, gözyaşlarını özgür bıraktı...

Bin bir cephede savaştım ben... Sen hep savaşmak istemediğim yerde kaldın... Hep gönüllü teslim oldum sana...

 

"Üzülme Fethi... Geçer, bir şeyim kalmaz... "

Esma da fazla konuşamadı... Mustafa arkasını dönmüştü... Görüşme odasını derin bir sessizlik kapladı...

*         *          *

 

Baharın tekne kazıntısı mayıs... Kelleyi koltuğa aldıran mayıs... Zaferleriyle coşturan, bozgunlarıyla çıldırtan mayıs... "Aşk" diyen, "devrim" diyen, "ölüm" diyen mayıs... Kendisi özgür, tutkunları tutsak mayıs...

Mamak Cezaevi'nde, akşam yemeği için bir masa etrafında toplanan dört idam hükümlüsünden birinin ölüm cezasının yerine getirilmesi, ikisinin ise ölüm cezasının yerine getirilmemesi kesinleşmişti... Dördüncüsü, "Bitsin bu iş" dedi, "bana değil, çocuklarıma eziyet oluyor... Bir an önce bitsin!"

Albay, "Göreceksin bak, son görüşmede senin cezan da reddedilecek" dedi.

 

Fethi gülümsedi:

"Albayım seni yalnız bırakmam. Bu yola beraber çıktık... Mahkemelerde beraber hareket ettik. Seni yalnız bırakmam..."

Mamak'ta, mayıs tutkunu tutsaklardan, kanı en deli olanlardan Fethi, 1964'ün mayısında ölüme dörtnala gitmek, dünyanın sınırlarından bir an önce çıkmak istiyordu artık... İstiyordu, çünkü ailesinin daha fazla üzülmesine dayanamıyordu. Özlemi mi daha büyüktü, yoksa isyanı mı, kestiremedi...

İsyana dar gelen hücre, özleme yeter mi? Mamak dediğin ne kadar uzakta ki özlemin dayandığı yere? Çok mu yakın, çok mu uzak? Kimi sevsem, birkaç kilometre uzakta, kimi sevsem Kaf Dağı'nın arkasında... Masal oldu sıra sıra çocukları olan dev, masal belki de dünya... Bütün hayallerin kaybolduğu yerde, yaşamak yakışmaz bana... Yaşamak, epeyce eksik, çokça fazla... Yaşamak dört duvarın ardında, yaşamaktan sayılmazsa; ölmek gam değil de, geride kalanlar olmasa... Ah ulan ah! Ölümüne her şey de, ölümüne kavuşamamak niye?

 

Hücrelerinden çıkıp bir araya geldikleri yemek saatleri, en özel, en tadına doyulmaz anlardı... Kendi durumlarını konuşuyorlar, ülke sorunlarını tartışıyorlar, gazete ve radyo haberlerini yorumluyorlar ve neşe içinde birbirlerine takılıyorlardı. Ama birkaç gündür, Fethi'nin tadı kaçmıştı. Aklı Esma'daydı... Onun yanık yüzünün hayali sürekli karşısında duruyordu... Masadaki sudan büyükçe bir yudum aldı, gözü masanın üzerinde duran ve albayın anılarını okuduğu teybe takıldı. Suskunluktan faydalanıp, teybin düğmesine bastı:

 

Nihansın dideden ey mesti nazım

     Bana sensiz cihanda can ne lazım.

 

Masadakiler arkalarına yaslanıp onu dinlemeye başladılar... Kimse kıpırdamıyordu. Her şarkıyı, herkes, kendi anılarında, kendince yaşar...

 

Benim sensin felekte çaresazım

Bana sensiz cihanda can ne lazım

Hebaya gitti hep bunca emekler

Sana insan değil, ağlar melekler.

 

*         *          *

 

 

Esma, pencereden ağabeyinin geldiğini görünce hemen kapıya koştu...

Yüzü gülüyor... Yüzü gülüyor...

Mustafa kapının eşiğinde kız kardeşini kucakladı:

"Gözümüz aydın. Karma Komisyon, Senato'nun kararına uydu, ölüm cezasının reddine karar verdi."

Sıdıka, Esma'nın hemen arkasında belirmişti... Üçü birbirlerine sarıldılar...

"Şükürler olsun..." dedi Sıdıka.

Esma, "Millet Meclisi komisyonun kararına uyar değil mi ağabey?" diye sordu.

"Komisyonun kararı Millet Meclisi'nde etkili olur. İnşallah Esma... Avukat da aynı şeyi söylüyor... Kurtulacak... Kurtulacak artık..."

"Millet Meclisi'ndeki son görüşmeler ne zaman yapılacak?"

"Sanırım önümüzdeki hafta..."

"Bir çay iç ağabey..."

"Yok yok... Ben işe dönüyorum... Akşam uğrarım... Hadi sen de biraz rahatla artık. Abla, sen de..."

Esma, pencereden ağabeyinin gidişini izledi...

Kalbi, bir asansör gibi inip çıkıyor, içinde hiç durmadan yumruklaşıp duran umut ve umutsuzluk, sürekli bir deprem halinden çıkmasını engelliyordu...

 

*         *          *

 

22 haziran 1964.

Umudun, umutsuzluğu yendiği o haberin üzerinden dört gün geçmişti... Yine bir görüş günüydü... Fethi, bir dizine Sema'yı, diğerine Öner'i oturtmuş, cam ve tel duvarların arkasındakilerle sohbet ediyordu...

Mustafa, "Gözümüz aydın" dedi Fethi'ye, "Karma Komisyon idamı reddetti..."

"Talat Bey'in durumu ne olacak?"

"Cumhurbaşkanına kaldı... Cemal Paşa reddederse..."

"Talat Bey için mutlaka bir şeyler yapmak lazım. Senin çevren geniştir ağabey... Onu kurtarmak için de çalış... Cemal Paşa'yı ikna edecek birinin devreye girmesi idamı durdurur... Cumhurbaşkanının affetme yetkisi var..."

"Elimizden geleni yapıyoruz Fethi, avukatı da boş durmuyor... Sen merak etme..."

 

Fethi, yeni bir umutla dimdik duran ailesinin moralini bozmamak için, Millet Meclisi'nden çıkacak kararın beklediklerinin tersine çıkabileceğini, Meclis'ten karar çıkar çıkmaz infazın gerçekleştirileceğini, bunun belki de son görüşleri olduğunu söyleyemedi... Kimse, Millet Meclisi'nin bir kez daha idamda ısrar edeceğini düşünemiyor ya da düşünmek istemiyordu. "Olur mu" diyorlardı, "Karma Komisyon'un dirilttiği insanı, Meclis bir kez daha öldürür mü ?"

Ayrılık saati gelmişti... Onlarla, "yeniden görüşmek" üzere ayrılacaktı ama içinde bir his, bunun böyle olmadığını söylüyordu... Albayın Meclis'te işi bitmişti... Cemal Gürsel'in onun idamını durduracağına hiç ihtimal vermiyordu. İhtilale iki kişi karar vermişler, bunu da açıkça belirtmişlerdi. Duruşmalarda, "Serbest kalırsam, hemen yeni bir ihtilal için hazırlık yaparım" dememiş miydi? Bu sözlerinin hem ordunun komuta kademesinde hem de Meclis'te dilden dile dolaştığı haberini almıştı. Ordu hâlâ kaynıyordu. İhtilalci oluşumlara gözdağı vermek, yeni girişimleri önlemek için mutlaka bu davadan birilerini asacaklardı. Hiçbir siyasî davada idam sehpasına tek kişi götürülmezdi. Albayın yanında kendisi olacaktı.

Dudaklarındaki gülümseme, beyninden geçen düşünceleri maskeliyordu.

Vedalaşamıyorum bile... Haydi gidin sevdiklerim... Üzülmeyin... Başınızı eğmeyin...

 

Sema ve Öner'i kucağından indirmeden önce, ikisini de dudaklarından öptü...

Gizli saklı bir veda işte...

 

*         *          *

 

23 haziran 1964.

Esma, Millet Meclisi'nin dinleyici locasındaki yerini almıştı... Yanında yine ağabeyi vardı... Görüşmeler başlarken, Karma Komisyon'dan çıkan karardan sonra duyduğu rahatlamanın kendisini tümüyle terk ettiğini, çığ gibi bir kaygıya tutsak kaldığımnı fark etti... Artık bitecekti... Ya kurtulacak ya da...

Başkan, önce oylamanın usulünü açıkladı:

"İlk önce Karma Komisyon'un metnini okutup oyunuza sunacağım. Şayet Yüksek Meclis Karma Komisyon'un kabul ettiği metni kabul etmezse, o zaman geriye dönüp, Cumhuriyet Senatosu'nun kabul ettiği metni oyunuza sunacağım. Şayet Yüksek Meclis onu da kabul etmezse, o zaman Millet Meclisi’nin kabul ettiği metni oya sunacağım..."

İlk oylama... İlk oylamada bütün kaygılar bitebilirdi... Millet Meclisi, Karma Komisyon'un metnini kabul ederse, idam reddedilmiş olacaktı...

Karma Komisyon metninin okunmasının ardından başkan, metni oya sundu:

"Şayet Yüce Meclisimiz Karma Komisyon tarafından kabul edilen metni kabul ederse, Fethi Gürcan'ın ölüm cezası yerine getirilmeyecektir. Karma Komisyon'un, 'Fethi Gürcan hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmemesine karar vermiş bulunduğu metni' oylarınıza sunuyorum... 'Ölüm cezasının yerine getirilmemesini' kabul edenler..."

Esma, el kaldıran milletvekillerine baktı... Kargaşada hiçbir şey anlamadı...

Başkan yeniden araya girmişti:

"Lütfen bunun neticesi alınana kadar açık oylarını kullanan arkadaşlar yerlerine otursunlar. Netice alınamıyor... Oturunuz lütfen... Fethi Gürcan hakkında verilmiş bulunan 'ölüm cezasınınn yerine getirilmemesini' kabul edenler işaret buyursunlar..."

Başkanlık Divanı oyları sayıyordu...

"Kabul etmeyenler..."

Bitmek bilmeyen dakikalar...

"Karma Komisyon'un kabul ettiği metin, kabul edilmemiştir..."

Esma'nın beyni şiddetle uğuldamaya başladı... Bu ilk oylama, sonuç hakkında açık bir ipucu veriyordu ve...

Sivas Milletvekili Cevad Odyakmaz, "Beyler anlaşılmadı, sonradan gelenler oldu" diye itiraz etti.

Salondan, "Belli olmadı", "yeniden sayılsın" sesleri yükseliyordu.

Başkan, "Efendim" dedi, "114 oya karşı, 96 oy çıkmıştır."

Beynindeki uğultu, salondaki uğultuya karışıyor, onun içinden yükselen sesler, yüreğine işliyordu:

"Belli olmadı!"

"Tekrar sayılsın!"

Cevad Odyakmaz ve beş arkadaşı ayağa kalktı:

"Sayın başkan sayımın yanlış olduğu kanaatindeyiz.."

Ortalık karışmıştı...

Başkan milletvekillerini susturmaya çalışıyordu...

"Efendim, arkadaşların ayağa kalkmaları... Açık oylama talebi var... Arkadaşlarımız itiraz ediyorlar..."

 

Gürültüler, itirazlar sürüyordu... Kimi milletvekilleri, ilk oylamanın yeniden yapılmasını isterken, kimileri sonucun belli olduğunu, bundan sonra yapılması gereken oylamalara da gerek olmadığını savunuyordu...

Başkan, "Nedir efendim?" dedi. "Bu yeni oylamadır. Şimdi ayrıca oylama yapılacaktır. Birinci metin reddedildi. Karma Komisyon'un kabul ettiği metin reddedildi."

Gürültüler arasında, kimi milletvekillerinin, "Öyle oylama olmaz, belli olmadı" sesleri yükseliyordu.

"Sayın arkadaşlarım, biraz evvel yapmış bulunduğumuz oylama bazı arkadaşlarımızda tereddüt uyandırmıştır. Anayasa'nın 92. maddesine göre, bir kanun tasarısı veya teklifi Millet Meclisi'nce kabul edildikten sonra, Cumhuriyet Senatosu bunu değiştirirse, bir karma komisyon ihtilafı halledecektir. Bu komisyonun hazırladığı metin Millet Meclisi'ne sunulacak, Millet Meclisi, karma komisyonca veya Cumhuriyet Senatosu'nca veya daha önce kendisince kabul edilen metinlerden birini kabul etmek zorundadır. Yüce Meclis biraz evvel yapmış olduğumuz oylamada Karma Komisyon'un kabul ettiği metni reddetmiştir... Yani Fethi Gürcan'ın ölüm cezasının yerine getirilmemesine dair kararı reddetmiştir. Ancak Anayasa'nın 92. maddesine göre, geriye dönerek Cumhuriyet Senatosu'nun kabul ettiği metni ve Millet Meclisi'nin kabul ettiği metni sırasıyla oylamak gerekmektedir. Ancak Cumhuriyet Senatosu'nun kabul ettiği metin de biraz evvel oylamış bulunduğumuz Karma Komisyon'un kabul ettiği metne aynen uygun vaziyettedir. Bunun için, izin verirseniz, Millet Meclisi'nce daha önce kabul edilmiş bulunan metni açık oylama talebine göre oya sunacağım..."

Yozgat Milletvekili İsmail Hakkı Akdoğan ile Tokat milletvekili Hasan Ali Dizman usul hakkında söz istedi.

Başkan, "Oylama sırasında söz verilmez efendim" diye karşı çıktı, "şimdi açık oylama talebi vardır. Açık oylama talebine göre Millet Meclisi'nin kabul etmiş bulunduğu metni oylarınıza sunacağım."

İsmail Hakkı Akdoğan, yerinden itiraz ediyordu:

"Açık oylama talebimizi niçin yaptığımız hakkında söz istiyorum efendim. Bizim talebimizi başka mevzuda kullanamazsınız. Bizim talebimiz Karma Komisyon raporunun açık oylamaya konulması hakkındadır."

"Sayın Akdoğan, biraz evvel Yüce Meclis'in iradesi tezahür etmiştir, o tezahür eden irade yeniden oylamaya konur mu? Usul bakımından mümkün değildir."

"Usul bakımından söz istiyorum. Hata yapılmıştır." Bir başka milletvekili, Karma Komisyon metninin reddedildiğini, artık ikinci ve üçüncü oylamaya gerek olmadığını söylüyor, "Fethi Gürcan hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmesine yüce heyetiniz karar vermiştir" diyordu...

Yoksa bitecek miydi? Bitmiş miydi şimdi? Birbirine kilitlediği ellerini öyle çok sıkmıştı ki, parmak uçları morarmış, buz gibi olmuştu...

Bu arada İstanbul Milletvekili Coşkun Kırca da usul hakkında söz istedi.

"Anayasa 'Önce Karma Komisyon, sonra Cumhuriyet Senatosu, sonra Millet Meclisi'nin metni oylanır' diyor... Üç tanesinden birini seçeceğiz. Karma Komisyon'un metninin aynısı olmasına rağmen, Cumhuriyet Senatosu'nun metni burada tekrar oylanmalı, ondan sonra Millet Meclisi metninin oylanmasına geçilmelidir."

Başkan, bu kez Cumhuriyet Senatosu'nun metnini oya sundu. Zarflar dağıtıldı, zarflar toplandı, oylar sayıldı...

Esma'nın içinde her dakika küçülen, küçüldükçe hırçınlaşan umut, canını acıtarak çırpınıyordu.

Başkan konuşmaya başlayınca, bütün dikkatini ona verdi...

"Sayın arkadaşlarım, Fethi Gürcan hakkında verilmiş bulunan, 'ölüm cezasının yerine getirilmemesine' dair Cumhuriyet Senatosu'nca kabul edilen metnin yapılan açık oylamasına 254 arkadaşımız katılmıştır. 100 kabul oyuna karşı, 122 ret oyu çıkmıştır. 29 arkadaşımız çekimser kalmıştır. Üç zarf da boş çıktı. Bu şekliyle, Cumhuriyet Senatosu'nca Fethi Gürcan'ın 'ölüm cezasının yerine getirilmemesine' dair karar Yüksek Meclis'çe reddedilmiştir.

Aslında reddedilmiş olmuyordu. İlk oylama kargaşaya gelmiş, bu ikinci oylamada ise karar yeter sayısı bulunamamıştı. Bu durumda karar da alınamazdı. Ama o tartışma, o gerilim sırasında durumu fark eden olmayınca, itiraz eden de çıkmadı. Üstelik idama en çok karşı çıkan milletvekilleri, -ki bunların içinde Millet Meclisi'nde idam kararını önlemek için en fazla çaba harcayanlar arasında yer alan Osman Bölükbaşı da vardı- sonucun artık değişmeyeceği düşüncesiyle salonu umutsuzluk içinde terk ederken, çekimser oy kullananların bir bölümü onlara eşlik etti.

(* 1961 Anayasası madde 86 - Her meclis üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve Anayasa'da başkaca hüküm yoksa, "toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla" karar verir.)

 

Son dakikaya kadar bekleyen bir grup milletvekili ise Genel Kurul salonuna girip "kazananların" yanında yer aldılar...

"Şimdi tekrar geriye dönmek suretiyle Millet Meclisi'nce kabul edilen metni okutacağım..."

Umut kalmadı... Bitiyor... Öldürecekler... Fethi, bunlar seni öldürecekler!

 

Üçüncü oylama, ad okunma yöntemiyle yapıldı ve son şans da tükendi.

"Sayın arkadaşlarım, tasnif neticesinde, Fethi Gürcan hakkında verilmiş bulunan, ölüm cezasının yerine getirilmesini kabul etmiş bulunan Millet Meclisi kararı, oylamaya katılan 231 arkadaştan 131'inin kabulüyle benimsenmiş bulunmaktadır. Bu şekliyle Fethi Gürcan hakkında verilmiş bulunan ölüm cezası yerine getirilecektir."

74 milletvekili ret, 6'sı da çekimser oy kullanmıştı.

Esma içine zehir zemberek bir hava üfleniyormuş da, bedeni, beyni şişiyormuş gibi hissetti...

"Fethi Gürcan hakkında verilmiş bulunan ölüm cezası..."

"... ölüm cezası..."

"... ölüm cezası yerine getirilecektir..."

"...getirilecektir..."

Mustafa kalkmış, koluna girdiği kız kardeşini kaldırmaya çalışıyordu...

Ağabeyinin sapsarı yüzüne baktı... Kaskatı bedenini hareket ettiremiyor, kaslarına söz geçiremiyordu...

Dışarıya çıkar çıkmaz, ağabeyinin koluna girip hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir an önce evine gitmek isteği her şeyin önüne geçmişti...

Eve gidip de ne olacak? Çocuklara babalarının asılacağını nasıl söylerim? Allahım buna nasıl dayanacağım, nasıl dayanacağız?

 

Onun koluna tutunan elini sımsıkı kavrayan ağabeyi, "Meclis'in üçte biri bile değil... Nasıl olur? Nasıl olur, kendi dirilttikleri insanı nasıl öldürürler?.." diye söyleniyordu... Esma, başını kaldırıp ağabeyine baktı... Mustafa bunu fark etmedi bile... O söylenmeyi sürdürüyordu...

DEVAMI