ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

43

Bu üçüncü geceydi... Millet Meclisi'nin kendisi için idam kararı verdiğini bir gün sonra, 24 haziran 1964 tarihli gazetelerden öğrenebilmişti.... O geceden beri bekliyordu... 24 haziran geçmiş, 25 haziran geçmiş, saatine baktı... 26 haziran geride kalmıştı... 27 haziranın ilk dakikalarını yaşıyordu... Nasıl olsa giyinecek kadar zaman tanırlardı... Üzerindekileri çıkarıp, pijamalarını giydi, yatağa sırtüstü uzandı... Keşke şimdi uyuyabilse de, onlar gelene kadar hiç uyanmasaydı... Ama olmuyordu.... Anlaşılan dünya uykusuna doyamadan, sonsuz uykuya dalacaktı... İçinde yeni bir isyanın boy atmasının nedeni, herkesin sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranması, onu uyutmaya çalışmasıydı...

Yutar mıyım ben bu numaraları? Dürüst olun, dürüst! Giderken yanımda tek teselli bu kalsın...

 

Bir an önce bitmeliydi... Yaşadığı her dakika, ailesine acı veriyor, bu da artık kaç saat ya da dakika kaldığını bilmediği hayatını çekilmez hale getiriyordu. Ölmeden önce isyanını son bir kez haykırsa, ailesiyle son kez vedalaşsa, Esma'yı sonsuz ayrılığın hatırına bir kez öpebilseydi..

Bu gece... Belki birazdan gelecekler... Esma... Sana haksızlık ettim biliyorum... Dünyanın yükünü sana bırakıp, gidiyorum... Canımızla can kattığımız dört can sana emanet... Vefalı karım benim... Senin süvarin, atını sürebildiği yere kadar sürdü... Yol bitti Esma, yol bitti... Özlemle gitmek ne zor... Şimdi ellerin saçlarımda olsaydı, bin tel okşardı ellerini... Şimdi sessizliğinde olsaydı geveze gönlüm, sözü bir şarkıya teslim ederdi... Şimdi canım ne istiyor biliyor musun ? Seninle son kez dans etmek... Haydi gül! Ölmeden önce senden son anı gülen yüzün olsun...

 

O gün bütün ısrarlarına karşın gazetelerin getirilmemiş olması tesadüf olamazdı. Günde kaç kez hücrelerin kapısına gelip sohbet eden cezaevi personeli de sanki ondan kaçıyordu. Hem zaten artık ne bekleniyordu ki? Meclis'ten çıkacak karar cumhurbaşkanına gidecek, onun onayının ardından da Resmî Gazete'de yayımlanacaktı... Hepsi o kadar... Bu kadarcık işlem üç gün sürer miydi? Sürse bile üçüncü günü bitirmiş dördüncü güne girmişlerdi...

Acelem var ölmeye... Ekspres yolcusuyum şimdi varış noktasının... Yollar, geçilmeye geç kalınmış... Vakit dar, beyler vakit dar! Herkes yapacağını yaptı, herkes kaçacak bir yol buldu... Hay anasını sattığımın dünyası! Sen kal durduğun yerde... Benim valizim hazır, beni gitti bil bütün kalanların yerine...

 

O akşam yediği yemeğin, son yemek olduğunu biliyordu... Bunu arkadaşlarına da söylemişti...

 

*         *          *

 

Esma, balkona oturmuş, umutla bekleyen Ömer'e baktı... Gülderen de, Ömer de üç gündür eve sığamıyorlardı... O gün, Kızılay'da, "Yazıyor... Cumhurbaşkanı idamları onayladı... Talat Aydemir ile Fethi Gürcan'ın bu gece asılacağını yazıyor..." diye bağıran gazete satıcılarının yanlarından geçmişler, "Babanız bu gece asılacakmış" diyen arkadaşlarına cevap bile vermemişlerdi.

Gülderen, gazetelerde o gece babasının asılacağı haberini gördükten sonra 22 Şubatçılarla ilgili bir haber yapıp, o haberle de ödül alan gazeteci Ergin Konuksever'e gitmiş, ondan çare ummuştu... "Yılın Gazetecisi" ödülünü alan bir gazeteci... Ünlü mü ünlü, güçlü mü güçlü... Üstelik, 21 Mayıs öncesinde evlerine sık sık gelir, babasından bilgi alırdı... Babası da onu çok severdi... O çare olmayacaktı da kim olacaktı? Ama görüşmeden omuzları iyice çökük, Ergin Konuksever'e kırgın gelmişti... Ne yapabilirdi ki bir gazeteci? Hiçbir şey... Ama Gülderen bunu bilemezdi...

Ömer, balkonda, jetlerin uçmasını bekliyordu... Babası olsa, arkadaşları ipe götürülse, cezaevini yıkar, onları kurtarırdı... Arkadaşları da boş durmayacaktı ya... Bir yandan babasının kurtulacağı umudunu her şeye inat yaşarken, bir yandan da, delikanlılığa yol alan yüreği önlemini alıyordu... Babasının dört duvar arasında yaşamasına dayanamıyordu ve dört duvar arasında yaşamasındansa, ölmesi daha iyiydi... Dayısı bile, "Yavrum, kafese kapatılmış aslanlara benziyor" demişti... Bir aslan için kafese kapatılmaktansa, ölmek daha iyiydi... Aslında, idam cezaları Yargıtay’da onandığı günden beri, yalnızca çocuklar değil, cezaevindekiler de arkadaşlarının harekete geçmesini, cezaevini basıp kendilerini kurtarmalarını beklemişlerdi... Şimdi cezaevindekiler için sönen ümit, çocukların yüreğinde direniyordu...

Millet Meclisi'ndeki son görüşmelerin ardından Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ı cezaevinden kaçırıp kaçıramayacaklarını tartışan gençler, hiçbir çıkış yolu bulamamışlardı. Bulamamışlardı ama yine de babalarının önderliğini yaptığı hareketin kökünün orduda olduğuna, onların ipe gidişlerini seyretmeyecek birilerinin çıkacağına inanmışlardı... Ya da inanmak istemişlerdi...

Esma, nasıl olup da ayakta durabildiğini düşündü... Daha iki gün önce, ağabeyi gelmiş, kendisini koltuğa atmış, hiç tanık olmadığı bir ifadeyle, "Fethi'nin asılacağı ipin parasını bizden istediler Esma" diye haykırmıştı... O anda, yakıcı bir sıvı midesinden hızla yol alarak ağzına dolmuş, ağabeyinin sapsarı yüzünü görünce yutkunmuştu... Onun böylesine sarsıldığını görmemişti...

Yok! Olmaz böyle! Yıkılıp kalırsak, Fethim'e ihanet ederiz... Zaten canımın yarısı gidiyor ağabey, sana bir şey olmasın... Sana bir şey olmasın... Hem...

 

Yeniden yutkunmuştu... Boğazına dolan yakıcı sıvıyla birlikte, gözyaşlarını da yutkunmuş, bedeniyle birlikte başını da kaldırmıştı:

"Ne yapalım ağabey, göreceğimizde bu da varmış!"

Beyninde bütün isyanların halay çektiği Gülderen'in, annesinin bu kahramanca duruşuyla bedenini dikleştirdiğini görmemişti... O artık dişi bir kartaldı ama bunu da bilmiyordu...

Ömer'i bir süre izledikten sonra, ablasına baktı... Sıdıka yine dua ediyordu... Sarı bir hayalet gibi balkona çıkıp, Ömer'in yanına oturan Gülderen'e baktı... Sema! Hızla yatak odasına gitti, Sema'nın yanağına düşmüş kirpiklerini seyretti...

Sema...

 

Saatler geçmek bilmiyordu... O hem saatler geçsin, hem de kötü haber gelmesin istiyordu...

Gelme kötü haber gelme... Ben bu haberi durdurmanın yolunu bilmiyorum... Bir mucize olsun, kötü haber gelmesin... Gelmesin. ..

 

Millet Meclisi'nde idamın onaylanmasının ardından, onun idamını durduracak tek kapının Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel olduğunu düşünmüş ve Fethi'ye verdiği bütün sözleri unutarak atağa geçmişti.

Cemal Gürsel, Kara Kuvvetleri komutanı olduğu 1959 yılında, Adapazarı'na gelmiş, at çalıştırmalarını, giyiniş ve gösterişini beğendiği Fethi'ye, "Orduda böyle subay kaldı mı ?" diye iltifatta bulunmuştu. Fethi'yi, o yıl, İstanbul'da yapılan uluslararası konkuripiklere gelen yabancı binicilere mihmandar olarak tayin etmişti...

Aradan yalnızca dört yıl geçmişti... Dört yıl... Fethi'ye verdiği bütün sözleri unutmuş, Ömer ile Öner'i alarak, Çankaya'ya çıkmıştı... Amacı Cemal Gürsel'e bunu anımsatacak ve idamları reddetmesine ikna edecek en yakın yetkiliye ulaşmaktı... Ancak kapısını çaldığı evde, yalnızca o yakın yetkilinin eşiyle konuşabilmişti... O andan sonra artık tek umudu bile kalmamıştı... Çankaya'dan çıktığında, yüzündeki bütün kaslar, ne olursa olsun ayakta kalmayı emreden bir isyanın çizgilerini şekillendiriyordu...

İşkenceden geçirildi sevdaların, yalan ifadeleri imzalatamadılar... Gereğini düşündü yargıçlar... Bir damgacının gölgesinde, geriye kalan sessiz çırpınışlar... Sevinçlerim mi ? Canım benim... Yavrum... Yufka yüreklim... Korkusuz süvarim... Sevinçlerim, yoğun bakım ünitesinde...

 

*             *          *

 

Cebeci'deki Ankara Merkez Cezaevi'nde hummalı bir hazırlık vardı. Her şeyin çok gizli tutulması emri ilgili birimlere ulaşmıştı... Cezaevi müdürü infaz için bir imam ile bir cellat bulmuştu... İnfaz sonunda, imama 300, cellata 500 lira ödenecekti. Fethi'nin çok önceden verdiği karar doğrultusunda kendisine hiçbir iş düşmeyecek olan ama cellatlığa soyunan adam, Ankara'nın Samanpazarı'nda lokantacılık yapıyordu... Geç de olsa bu haberi alan gazeteciler, kendilerini uzun uzun düşünmekten alamamışlardı... İnsanlar, hiç bilmeden, gidip onun lokantasında yemek yiyorlardı... İnsan, yemeğini yediği lokantanın sahibinin, cellat olduğunu bilse ne yapar? Cinayetine, devlet onayı alan bir adam... Kimi öldürdüğünün önemi yok... Kimin ne diye ölüme yürüdüğünün önemi yok... Yalnızca öldürmek istiyor... Başını belaya sokmadan öldürmek... Ceza değil, üstüne para alarak öldürmenin yolunu buluyor...

Gece saat 22.00'den sonra Ankara Merkez Cezaevi'nin etrafında yoğun güvenlik önlemleri dikkat çekmeye başlamıştı. Polis ekipleri devriye geziyor, cezaevi geniş bir kordon içinde bulunuyordu. Önlemlerin alınmasının ardından infaz savcısı, adli tabip, başsavcı cezaevine geldiler. Sehpaları getiren itfaiye aracının cezaevine girişinde saatler 01.45'i gösteriyordu. Darağaçlarını askerî araçlar izledi... Bütün hazırlıklar tamamdı... Saat 03.00'te Talat Aydemir'in, 03.30'da da Fethi Gürcan'ın cezaları infaz edilecekti.

 O gün infazların yapılacağını haber alan gazeteciler, cezaevine yaklaşmaya çalışıyorlardı ama Sıkıyönetim kurmay başkanı hepsini dağıtmıştı. Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural, cezaevinin yakınındaki Erzurum Talebe Yurdu'nda kalan ve olayı merak ederek dışarı çıkan öğrencilere bağırıp çağırıyor, eline geçirdiğini de tartaklıyordu...

 

*                   *                *

 

Fethi koridor kapısının açıldığını ve kalabalık bir grubun içeriye doğru yürüdüğünü duyunca hemen yerinden doğruldu... Bir grup Albay Aydemir'in hücresine, bir grup kendi hücresine girmişti... İşte gelmişlerdi... Ölüme gidecekti gitmesine de, bir son sözü olmalı, bir vedası kalmalıydı... Ölümü birlikte bekledikleri insanlara da mı veda edemeyecekti ?

"Durun! Arkadaşlarımla vedalaşacağım, durun!"

"Bir şey yok... Sizi sivil cezaevine naklediyoruz."

Yeter bu komedi, yeter!

 

"Bırakın bu numaraları ben yutmam! Arkadaşlarımla vedalaşacağım..."

"Tamam, vedalaşacaksınız..."

Gelenler sözlerini tutmuşlardı... Fethi, son yemeğini paylaştığı Osman Deniz ve Erol Dinçer'le vedalaştı... Onlara, "Aileme selam götürün, sarsılmadığımı söyleyin" dedi, Erol'a sarılırken, son kez bir "insan" kucaklamanın tadını, müthiş bir yoğunlukla yaşadı... Sonra, pijamalarını çıkarıp, Almanya Büyükelçiliği'nden aldığı sivil kıyafetinin üzerine, hep birlikte yaşadığı ve kendisinden sonra da yaşayacağını çok iyi bildiği kahverengi deri montunu giydi...

Mamak'tan çıkarıldığında, albayla ayrı ambulanslara bindirilişinin acısı yüreğine çöktü... Onunla vedalaşamamıştı...

Ambulans, Cebeci'deki Ankara Merkez Cezaevi'ne girdi... Yeniden hücredeydi... Daha oturur oturmaz hücresine gelen imam bütün düşüncelerini doğruluyordu...

Gardiyanlar eşliğinde hücreden alınarak cezaevi müdürünün odasına getirildi. Oda kalabalıktı... İnfaz savcısı, "Seni buraya neden getirdiğimizi biliyor musun?" diye sordu...

Komik... Her şey iğrenç derecede komik...

 

"Evet, biliyorum, infaz için getirdiniz... Vatan sağ olsun..."

Şimdi savcı önündeki kâğıtlardan, önce infaz kararını, sonra Meclis kararını, ardından cumhurbaşkanının idamı onaylayan kararnamesini okuyordu...

Hiçbir şey düşünmemek buymuş demek... Gidiyorum ulan! Beynim benden önce mi gitti ?

 

Ne korku, ne acı, ne geçmiş... Gelecek zaten yoktu... Kararı okuyan savcıyı, onu sapsarı benizlerle dinleyenleri inceliyor, gülmek, gülmek, gülmek istiyordu...

Sonra beyni hızla çalışmaya başladı... İşte şimdi! Vedalaşamadığı ailesine son sözünü söyleyebilirdi...

"Kâğıt kalem istiyorum... Çoluk çocuğuma bir mektup yazacağım..."

Yüzündeki soğukkanlı ifade etrafındakileri şaşırtmıştı...

Kâğıt kalem önüne gelince, hiç acele etmeden yazmaya başladı:

 

"27/6/964

Cuma saat 02.55

 

Canım karıcığım ve yavrularım,

Ölümümden dolayı üzülmeyiniz. Bu benim alın yazımmış. Kalben müsterih olarak öteki dünyaya göç ediyorum. Kendini vatana ve millete adamış insanların gönül rahatlığı içindeyim. Size şerefimden başka bir miras bırakamadığım için üzgünüm. Bu emanetimi sonuna kadar muhafaza edeceğinizden eminim.

Yavrularım, annenizi üzmeyiniz, tahsilinize devam edin, vatana ve millete yararlı insanlar olmak için çalışın, Allah sizi fena insanlardan korusun.

Hepinizi önce Allah'a sonra asil Türk milletine emanet ediyorum. Hepinizi ayrı ayrı kucaklar son defa gözlerinizden öperim.

Sizi çok seven

 Babanız Fethi Gürcan

 

Mektubun altını imzaladı.

İşte bu da bitmişti... Bu kez ceplerini boşaltması istendi... Cebindeki 235 kuruş para, iki paket subay sigarası ve bir çakmağın zabıtlara geçirilişini, yine bastırmaya çalıştığı bir gülme duygusuyla izledi...

 

Savcının, "Bir isteğiniz var mı ?" sorusu, bir yanıt vermesi gerektiğini anımsattı:

"Bir sigara..."

Savcı, onun renginde hiçbir değişiklik olmamasını hayretle izledi... Sigarasını içerken, onlarla şakalaşıyordu:

"Var mı içinizde öbür tarafa haber yollayacak olan? Kayınvalidesine, kayınpederine mektubu olan varsa, gitmişken götürüvereyim..."

Sigarası bitince, "Hadi artık şu işi bitirelim" diye ayağa kalktı... İdam gömleğini giydi, elleri bağlandı... O anda gözünde Esma, Gülderen, Ömer, Öner ve Sema canlandı... Ardından anafora yakalandığı son dört yıl ışık hızıyla geçti gözlerinden... Az önceki vurdumduymazlığının yerini ani bir öfke aldı...

Avluya çıkmışlardı... Araçları kaldırmada kullanılan aracın zincirine takılan halatın ucundaki ilmek sallanıyordu... İlmeğin altında bir sandalye vardı. Başını gökyüzüne kaldırdı...

Yıldızlar duruyorlar mı yerlerinde? Yıldızlar dua edin... Dua edin sevdiklerim acımasın...

 

Hızlı ve sert adımlarla yürüyerek sandalyeye çıktı. İlmek boynuna geçtikten sonra, yanı başında duran cellada, "Defol" dedi, "kendi işimi kendim görürüm..."

Sonra, duruşma hâkimine dönerek, "Verdiğiniz kararlardan kalben müsterih misiniz?" diye sordu...

"Ben vazifemi yaptım..."

"Hayır vazifenizi yapmadınız! Bu ihtilal başarılı olsaydı, orduya binbaşı rütbemle dönmekten başka bir isteğim yoktu... Cumhurbaşkanı, başbakan olacaklar nerede ? Onları üçer dörder yılla kurtardınız... Bizleri bu yollara sürükleyenler en yüksek makamlarda oturuyorlar! Onları davaya bulaştırmamak için elinizden geleni yaptınız."

Hâkim, heyecanlandı:

"Ama Fethi... Mahkemede, 'Ben ihtilalciyim, bugün serbest kalırsam, girdiğim garnizonu ele geçirir yine ihtilal yaparım' demedin mi?"

"Evet, dedim. Doğruları söyledim. Siz de doğruları söyleyenleri idam ediyorsunuz. Yan çizenleri, kıvıranları kurtarıyorsunuz..."

İnfaz yerinde bulunanlarda bir panik yaşandı...

"Eğer mesele bir Fethi Gürcan'ın öldürülmesiyle hallolacaksa, bin Fethi Gürcan feda olsun! Ölüme seve seve gidiyorum" diye haykırdı, "korkmuyorum da... Ama sizin adaletinize de inanmıyorum! Siz ancak aldığınız emirleri uygularsınız... Günü geldiğinde hepiniz belanızı bulacaksınız!"        

Sandalyeye hızlı bir tekme savurdu...

Şiddetli bir acıyla titredi... Anlamsız bir uğultu, yoğun nal seslerine dönüştü... Kendisine doğru dörtnala koşan yağız atına bir sıçrayışta bindi... Üniforması üzerindeydi... Şahlandı, şahlandı...

Ya yıldızlar yeryüzüne indi ya da ben gökyüzünde olmalıyım...

 

İnfaz savcısı, Adalet Bakanlığı'na göndereceği yazıyı kaleme aldı:

"... sabaha karşı saat 03.30'da Fethi Gürcan'ın idam hükmü infaz edilmiş, diğer hükümlü Talat Aydemir hakkında ise 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararıyla infaz durdurulmuştur. İnfazın durdurulmasına avukatlarının son anda mahkemeye yap¬tıkları müracaat sebep olmuştur. Talat Aydemir, cezaevinin hücresine alınmıştır.''

 

*         *          *

 

Esma, çocukları zorlukla yatırmıştı... Yerinde oturamıyor, küçük evde, mutfak ile salon arasında dolaşıp duruyordu... Aniden kapının altından atılan kâğıt parçası dikkatini çekti... Bir robot gibi kapıya doğru yönelerek yere eğildi, kâğıdı eline aldı:

"Binbaşımı bu sabaha karşı öldürdüler. Başınız sağ olsun..."

Bir arı kovanına düşmüştü sanki... Hücreleri inanılmaz bir hızla koparılıyor, bedeniyle birlikte beyni de parçalanıyordu. Böyle çok ses çıkar mı beyinden, hücreler tek tek çığlık atar mı ? İçindeki kargaşadan kendi çığlığını duymadı. Sesinin renginde, ana rahminden bilinmeze düşmüş bir bebeğin ilk çığlığı saklıydı...

Esma'nın sesiyle yataklarından fırlayan ev halkı, onu kapının Önünde baygın gördüler... Diğerleri, Esma'yı yerden kaldırmaya çalışırken, Gülderen, onun elinden kayan kâğıdı alıp okudu...

Hıçkırıklar birbirine karışırken, Sıdıka başını gökyüzüne kaldırıp. "Hey Allahım" diye haykırdı, "hani neredesin? Şu çocukları babasız koma diye sabahlara kadar Kuran okudum, sabahlara kadar sana yalvardım... Yoksun demek ki! Olsan, bu kadar yalvarmaya, bize bunu yaşatmazdın!.."

Kapı zili çalınıyordu... Gülderen kapıyı açtı... Mustafa Türker, kendilerini kollarına atan kız kardeşi ve yeğenlerine sarıldı, hıçkırık sesleri biraz daha yükseldi... Yatağından fırlayan Sema ne olduğunu anlayamamıştı... O da dayısının bacaklarına sarılıp çığlık çığlığa ağlamaya başladı...

Ardından İlhan ve çocukları, Talat Aydemir'in oğlu Metin, Rıfkı Erten'in karısı Adalet ile oğlu Taylan da koşup gelmişlerdi. Mustafa Türker, "Gidip Fethi'yi bulalım" dedi... Oğlu Akşin'i, Ömer'i, Öner'i, Taylan ve Metin'i alarak Cebeci Asrî Mezarlığı'na gitti... Çocukları bir kenarda bıraktı... Gusülhaneye girdiğinde, Fethi'nin cansız vücuduyla karşılaştı... Hoca, "O kadar ölü yıkadım, böylesini görmedim" dedi... Sanki canlıydı... Mustafa, nefessiz kalarak ölen insanların mosmor olduğunu duymuştu... Fethinin vücudu dipdiriydi... Yüzünde en küçük morluk ya da şişlik yoktu... Hoca, "Asılarak ölen insanın ölüsü böyle olmaz, boynu kırılarak ölmüş" diye yorum yaptı...

Mustafa, o sırada içeriye giren Thompson'lu askerleri görünce, öfkeye kapıldı:

"Ölüsünden ne istiyorsunuz" diye bağırdı, "dışarıda bekleyin..."

Ömer ve Öner babalarının musalla taşında yatan vücudunun başına geldiler... Islak saçları ve cezaevinde bıraktığı bıyığı banyodan çıkmış gibi dağılmıştı... Sanki ölmemişti de uyuyordu...

İşlemler tamamlandıktan sonra cenazesi bir manga asker eşliğinde mezara getirildi... Ömer, onca duygusal karmaşa içinde, askerlerin yüzüne yerleşmiş hüznü fark etti... Onu sonsuz yolculuğa uğurlarken, mezarın başındakiler katıla katıla ağlama dürtülerini bastırmaya çalışıyorlardı... Sessizce akan gözyaşları arada bir istem dışı hıçkırıklarla coşuyordu... Ömer, bir ara Nezahat Hala'sının oğlu Doğan'ın dürtmesiyle kendisine geldi:

"Ağlama..."                                                                                                               

Önüne geçilmez ağlama isteğini bastırmaya çalışırken, bütün bedeninin bir buz kalıbı gibi kaskatı kesildiğini hissetti.... Öner, gözleri buğulandığı için hiçbir şey göremiyordu. Diliyle ateş gibi yanan dudaklarını yaladı... Son görüşte babasının kondurduğu öpücüğünün sıcaklığını hâlâ dudaklarında hissediyordu.

Talat Aydemir'in oğlu Metin, "Babamın idamı yalnızca birkaç gün için gecikti... Artık onun da kurtulması söz konusu değil" dedi ve Fethi Gürcan'ın yanındaki mezarı babası için satın aldı...

 

Esma, bir ara başını çevirip, mezarın hemen yakınındaki gecekondulara baktı... Ölüsü bile, çileli insanlardan ayrılmıyordu...

Defin işlemi tamamlandığında, Fethi Gürcan'ın yakınları, gecekonduların önünden geçen at arabasının sesine doğru döndüler... Beyaz beygir, huysuzlandı, uzun uzun kişnedi, birkaç kez şaha kalkarak toprak yolu tepeledi... Kim bilir, belki de sakatlandığı ya da yaşlandığı için arabaya koşulan süvari ya da yarış atlarından biriydi... Onu kokusundan tanımış, ölümüne kendince ağıt yakmıştı...

 

*         *          *

 

Artık Harbiyeli olmayan Önder Aydınlı, Elazığ'daki cezaevinde, yakın arkadaşlarıyla birlikte sürekli radyo dinliyor, Mamak'ta kalanlardan haber almaya çalışıyordu... Türkiye radyolarından sağlıklı haber alamadıkları için özellikle BBC'yi izliyorlardı. 27 haziran sabahı, BBC'den Fethi Gürcan'ın idam cezasının infaz edildiğini duydular... Aynı anda, birbirlerine baktılar... Hepsinin yüzünde acı ve üzüntü vardı... Hemen diğer arkadaşlarına da haber verdiler... Hücrelerinden çıkan mahkûmlar toplanıp, yüksek sesle "Harbiye Marşı"nı söylemeye başladılar... Cezaevi müdürü ve personeli, bir isyan başladığı düşüncesiyle, heyecan içinde koşup gelmişlerdi. Marş bittiğinde, cezaevi müdürü, "Ne oldu" diye sordu, "bir isteğiniz mi, bir rahatsızlığınız mı var?" Önder, "Hiçbir şey yok" dedi, "yalnızca "Harbiye Marşı"nı söylüyoruz."

Sonra hep birlikte o sabah idam edilen Fethi Gürcan'ın anısına saygı duruşunda bulundular... Cezaevi müdürü ve personel orayı terk edince de dua ettiler...

Önder, Fethi Gürcan'ı gerçek bir ihtilalci, gözünü budaktan sakınmayan cesur bir asker olarak değerlendiriyordu. Yalnızca kendisi değil, cezaevini paylaştığı arkadaşları da, onu Yakub Cemil'e benzetirlerdi... İttihat ve Terakki'nin Babıâli baskınında, kimseden emir almadan silahını çekmiş, Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'yı vurmuştu... "Vatanın menfaati uğruna babamı vurmazsam namerdim" sözünü ağzından düşürmeyen Yakub Cemil, birçok eylemde yer almış, daha sonra İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleriyle arası bozulmuştu... Hücreye atılırken, kimse silahını almaya cesaret edememişti... İdam kararını büyük bir soğukkanlılıkla karşılayan Yakub Cemil, gerçek bir devrimci, iyi bir silahşördu... Önder, Fethi Gürcan'da Yakub Cemil'in ruhunu görüyordu...

 

44

Albay Aydemir, Ankara Merkez Cezaevi'ndeki hücresinde, elindeki kitabı okumaya hazırlanırken, en yakın dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın idam edildiğini bilmiyordu. Oğlu Metin'in, artık babası için hiçbir umut kalmadığını görerek, dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın mezarının yanındaki mezarı aldığını da... Albay, idamların bir şekilde önleneceğine yönelik inancını hep diri tutuyordu.

Gardiyana, "Fethi Binbaşı nasıl ?" diye sordu. Genç adam son beş gündür yaptığı gibi, "En İyi Aktör" ödülünü hak edecek rolünü oynayarak gülümsedi ve iyi olduğunu söyledi. Albay, onun gülümsemesine aynı şekilde karşılık verip, "Ona benden bir çay götürün" dedi. Sonra yatağa yerleşip, oğlu Metin'in getirdiği kitabı eline aldı.

Fransız devrimci Gracchus Babeuf un Devrim Yazıları adlı kitabı Çan Yayınları tarafından, Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol'un çevirisiyle yayımlanmıştı.

Kitabın çevirmenleri, Devrim Yazıları'nı bastırmanın bir zorunluluk olduğu düşüncesiyle, özenerek, severek çalışmışlardı. Fransız Devrimi'nin solcu kanadını temsil eden Babeuf, yüz yılı aşkın bir zaman ötesinden Türkiye'ye ışık tutabilirdi.

Bütün devrimlerde olduğu gibi, Fransız Devrimi ile 27 Mayıs Türk Devrimi arasında da benzerlikler vardı. Devrimin yıkmak istediği ve bir süre için yıkar göründüğü çıkarcı güçler, demokrasiye dönüşle birlikte, kısa zamanda palazlanıp, devrime cephe almış, eski iktidarın dışa dayalı iç sömürü düzenini yeniden yaşatır olmuştu.

Babeuf bir devrimciydi... Kafasını, yüreğini halkın esenliğine adamış bir devrimci. Yoksul halk adına yapılan bir devrimin yozlaşması karşısında, yüreği sızlaya sızlaya, işkenceleri, hapisleri,hatta ölümü göze alarak, gerçekleri dile getirmeye çalışmıştı, iki devrim birbirine çok benziyordu. Bâbeuf, Türkiye'ye sanki yüz yetmiş küsur yıl ötelerden (1964'te), piç olan eski bir devrimin acı deneylerinden ders alınmasına ortam hazırlamak için gelmişti.

Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol, Devrim Yazıları'nın böylesi bir ortamda, aydınların gözünü açabilecek uyarılarıyla yararlı olabileceğini düşünmüşlerdi. Ancak, 1964 yılında iki binlik bir baskıyla yayımlanan eser pek yankı uyandırmamış, beş buçuk ay içinde ancak yedi yüz kadar satmıştı.

Albay hücresindeki yatağa yerleşip, kitabı ilgiyle okumaya başladı.

1789 Fransız Devrimi'nin kuramcıları arasında yer alan Babeuf, devrim öncesinde, özel mülkiyetin haksızlıklar üzerine kurulduğu sonucuna varmış, toprakların dağıtılmasıyla, toplumsal eşitsizliği önlemeyi önermişti.

Fransız Devrimi'nin coşkusunu paylaşan Babeuf, devrimden bir yıl sonra ise, yoksul halka yüklenen vergileri protesto ettiği için ilk cezaevi deneyimini yaşamış, 1795'te halkı direnmeye çağırınca ikinci kez cezaevine atılmıştı. Cezaevinden çıktığında fikirlerini yaymak için daha yoğun bir propaganda yürütmüş, Eşitler Manifestosu'nda, siyasî ihtilalin, bir sosyal devrimle tamamlanacağı tezini ileri sürmüş, yeniden cezaevine gireceğini anlayınca kaçak hayatı yaşamaya başlamıştı. 1796'da gizli devrim örgütü Eşitler Derneği'ni kuran Babeuf, 1797'de bir ihbar üzerine yakalanmış ve yakın dava arkadaşı Darthe'yle birlikte giyotinde can vermişti.

Babeuf, toplumun amacının herkesin mutluluğu olduğunu söylüyor, tabiatın nimetlerinden herkesin eşit yararlanması gerektiğini savunuyor, sosyal düzenin kökten değiştirilmesi tezini, sınıf mücadelesi kavramıyla besliyordu.

Albay, daha ilk satırlarda adeta büyülenmişti...

Babeuf, Fransız Devrimi'ni irdelediği yazısında, "Bir ulusun kötü ve yolsuz kurumları halk yığınlarını yıkıma sürükledi mi, onu alçaltıp, dayanılmaz zincirleri altında ezdi mi, çoğunluğun hayatı dayanılmaz hale geldi mi, genel olarak, ezenlere karşı ezilenler ayaklanır..." diyordu.

Aydemir, 27 Mayısla özdeşleştirdiği bu satırların devamını dikkatle okudu:

"Devrimin amacı da genel mutluluktur; çünkü, devrimin yaptığı amacından uzaklaşmış olan toplumu yeniden amacına yöneltmektir.”

Aydemir, bundan sonra okuduğu satırların altını çizdi:

"Bir döneme kadar, bu amaca doğru büyük adımlar atıldı, sonra gerisin geriye dönüldü, toplumun amacına, devrimin amacına karşı yüründü, genel mutsuzluk pahasına küçük bir azınlığın mutluluğuna doğru."

Babeuf'e göre, bir ayaklanma sonucunda iktidarı aldıktan sonra bu iktidarı, siyasî demokrasi ilkelerine uyarak bir meclisin eline yeniden bırakmak çocukça bir hareketti. Toplumun yeni baştan kurulması ve yeni kurumların yerleşmesi için gerekli süre boyunca devrimci bir azınlığın diktatörlüğünü sağlamak zorunluydu. Devrim yerleşene kadar, iktidar ihtilalci komitenin elinde olmalıydı.

Albay, Babeuf'ün, "Zenginlerin kazanç hırsını gemleyecek tedbirler almadığımız sürece, onlara istediğiniz kadar vergi kesin, boşunadır. Çünkü, zenginler bütün tüketim maddelerini ellerinde tuttuklarına göre, öçlerini her zaman yoksullardan almanın yollarını bulacaklardır" sözlerinin altını çizmekle yetinmedi, yanına kendi yorumunu yazdı:

"İsmet Paşa'nın İkinci Dünya Savaşı sırasında hesapsız Varlık Vergisi'nin acısını milletin fakir halkı çekti. 1791 nerede, 1942-1943 Türkiye’si nerede imiş... İktisadî ve sosyal görüşü olmayan devlet adamlarının yanlış hareketleri bugün daha iyi meydana çıkıyor."

Babeuf'ün muhaliflerinin "Bir hükümetimiz var, ona yürümesi için zaman vermeli" cümlesinin altını çizdikten sonra yine yorumunu ekledi:

"Bu fikirler aynen 21 Ekim 1961 Protokolü imza edilmeden önce benim karşımda olan generallerindi."

Okuduğu her satırda kendi yaşadıklarına bir benzerlik, kendi düşüncelerinden bir parça bulan albay heyecanlanmıştı.

Babeuf'ün, "Diyorum ki, bu durum artık sürüp gidemez, eğer hükümet bu yürekler acısı durumu değiştirmenin yollarım aramazsa, ondan şikâyete hakkımız vardır. Hükümetin elinden bir şey gelmiyorsa, bu yolları araştırmak ve onları göstermek hakkımızdır" satırlarının yanına da not aldı:

"Bu da benim ihtilallere kalkıştaki felsefemin kaynağıdır."

Fransız devrimcisinin, halkın hizmetinde bir meclis için, üyelerinin, halkın çektiklerini ve gereksinimlerini daha içten duymaları, yoksulluğu ve bilgisizliği ortadan kaldırma isteğinde daha yürekli, daha güçlü olmaları yolundaki dileklerini dile getirdiği satırların yanına da kendi satırlarını ekledi:

"Böyle bir Millet Meclisi'ni Allah Türk milletine ne zaman nasip edecek acaba? Görenlere ne mutlu. Ben de görürsem gözüm arkada gitmem."

Duygularını, okuduğu kitabın kenar boşluklarına sıkıştırdığı satırlara döken albay, "Zavallı Türkiye, 1964'te 1792 Fransa’sını yaşıyor, ne acıdır" dedi, yazmayı sürdürdü:

"Açık rejim diye milleti aldatarak idare eden demokrasi kahramanı efendiler bu kitabı okursa, öldürülmek istenen Aydemirin neden asi albay olarak iki defa silaha sarıldığını daha iyi anlarlar. Yaşadığım müddetçe toplumu bu insan sömürücülerinden kurtarmak için yapmayacağım mücadele yoktur. Büyük Allahım bunlarla savaşmak için bana biraz daha ömür ve fırsat ver."

Bütün bölümlerinde olduğu gibi, kitabın son bölümünde de kendisiyle benzerlikler bulan albay, idam cezasına çarptırılan Babeuf'ün karısına ve çocuklarına yazdığı son mektubu birkaç kez okudu. Fransız devrimcisinin, ailesine yazdığı, "Bana olan sevginiz sizi bütün bu belalara soktu. Türlü eziyetlere ve yoksulluklara katlandınız, vefalı yüreklerinizle bu uzun, bu ezici duruşmanın acı zehrini benimle beraber içtiniz, sonuna kadar" satırlarının yanına, "Benim aile efradım da aynı günleri yaşadı" diye not aldı.

Babeuf’ün uzun mektubunu belki dördüncü kez yeniden okurken, onun "İnsan, yurdu için ölmeye, ailesinden, çocuklarından, sevgili eşinden ayrılmaya katlanabilir, ama, özgürlüğün elden gideceğini, bütün gerçek cumhuriyetçilerin en korkunç akıbetlere uğrayacağını göre göre ölmek zor" satırlarının da altını çizdi. Bu satırların karşısına da not aldı:

"Şu anda taşıdığım hisleri, kaç yüz sene evvel taşımış, hayret ediyorum. Ne kadar benzerlik var, şaşıyorum." Albay, mektubun son bölümünü okudu:

"Hiç ummuyorum ya, şimdi Cumhuriyetin ve ona bağlı kalanların göklerinde patlamak üzere olan o korkunç fırtınadan sağ çıkarsanız, yeniden rahatlığa kavuşup kara bahtınızı değiştirmenize yardım edecek dostlar bulabilirseniz, size öğüdüm şudur: bir arada, birbirinize bağlı yaşayınız. Eşimden istediğim, çocuklarını bağrına basması; çocuklarımdan istediğim de, analarını sayıp sözünden çıkmamaları, şefkatine layık olmalarıdır. Özgürlük uğrunda ölen birinin ailesine yaraşan erdemlilik örneği olmak ve bütün iyi insanlara kendilerini saydırıp sevdirmektir."

Babeuf, karısına da şöyle yazıyordu:

“Sana bıraktığım tek şey, yalnız ünüm olacak benim. Senin de çocukların da onunla avunacağınızdan eminim. Kocanızdan, babanızdan söz edilirken, 'Sapına kadar dürüst bir insandı' dendiğini duymak hoşunuza gidecek."

Albay, kitabı kucağına bırakıp, gözlerini hücresinin duvarına dikti. Mamak'taki duruşmalar sona erdiğinde, Yargıtay'ın kararını, Meclis görüşmelerini beklemeden vasiyetini hazırlamış, ölümünden sonra açılmak üzere güvendiği ellere teslim etmişti. Dokuz ay geçmişti üzerinden. Babeuf'ün son mektubunda yazdıkla-rıyla, kendi vasiyetinde yer alan satırlar arasındaki tek fark ifade değişiklikleriydi. Kitaba, "Vasiyeti karşılaştıranlar hayret içinde kalabilirler. Ben de aynı şeyleri eşime ve evlatlarıma bıraktığım için şu anda rahatım zaten" diye not aldı.

Babeuf'ün, ölüme gitmeden önce yazdığı mektubun son satırlarını da dikkatle okudu:

"Kötüler benden güçlü. Savaşı bırakıyorum. Tertemiz bir vicdanla ölmenin de tadı var. Benim için tek acı, yürekler acısı olan, sizden ayrılmak, canım dostlarım, en çok sevdiklerim! Kopuyorum aranızdan. Yapacaklarını yaptılar. Allahaısmarladık. Tekrar tekrar allahaısmarladık."

Albayın, onu ölüme götüren asi kanı harekete geçti. O, savaşmak için biraz daha ömür istiyordu. Ölmek olasılığı ne büyük olursa olsun, yaşamaya dair küçük olasılığa, büyük ümitler yüklüyordu. Ölümünün ailesine nasıl bir acı yaşatacağını düşününce, asi kanı daha hızlı akmaya başladı, yeniden kalemini oynatmaya başladı:

"Büyük Allah bu sayfadan beni mahrum bırakacak inşallah. İmanım, ümidim tamdır. Yeni bir kurtuluş mucizesi doğacaktır. Bu kitap tam beni anlatan ve bugünkü Türkiye'yi iyice canlandıran bir şekilde yazılmış. Bu kadar benzerliğe şaşmaktan başka bir şey diyemeyeceğim. Kritik bir günümde okudum. Fakat Gracchus Babeuf'ün sonucundan sarsılmadım. Şu anda demir gibiyim. Geleceğime her zamanki gibi ümitle bakıyorum. Allah'a güveniyorum. İnşallah kurtulacağım. Geride kalan sevdiklerime gözyaşı döktürmeyeceğim."

 

*           *           *

 

Albay, o geceyi ve bir sonraki geceyi de umut içinde geçirdi... 4 temmuzu 5 temmuza bağlayan gece, yatağında derin düşünceler içindeyken, kendisine doğru yönelen ayak sesleriyle yerinden doğruldu, hücre kapısının açılmasını büyük bir soğukkanlılıkla izledi... O anda her şeyin bittiğini anlamıştı... Üzerinde Harbiye rozetinin takılı olduğu siyah dik yakalı kazağını, gri pantolonunu giydi, yanındakilerle birlikte cezaevi müdürünün odasına kararlı adımlarla yürüdü, beyaz idam gömleğini giydi... İnfaz yerine giderken de aynı soğukkanlılık içindeydi. Darağacıma doğru hızlı adımlarla yürüdü, sehpaya çıktı... Cellata, "Kendi işimi kendim görürüm" dedi ve "memleket için hayırlı olsun..." diye bağırdıktan sonra ayağının altındaki sandalyeyi tekmeledi... Saat 02.55'i gösteriyordu...

26 haziran akşamı, cezaevi çevresinde alınan geniş güvenlik önlemleri o gece biraz daha artırılmıştı... Sıkıyönetim Komutanı Cemal Tural, cezaevine yaklaşmak isteyen gazetecileri elindeki asayla kovalıyordu.

Albayın evinde o gece büyük bir kalabalık ve acı bir bekleyiş vardı... Eşi ve kızına saatler önce sakinleştirici ilaçlar verilmişti. Sabaha doğru kapı çalındı ve albayın eşyalarıyla birlikte, idamın gerçekleştirildiği haberi de geldi... O gün albayın evine koşup gidenler arasında yalnızca Mustafa Türker değil, daha bir hafta önce aynı acıyı yaşamış olan Esma da vardı...

Yenik ihtilalcinin cenazesi, ailesi ve yakınlarından oluşan dokuz kişilik bir topluluk huzurunda, Cebeci Asri Mezarlığı'nda, dava arkadaşı Fethi Gürcan'ın yanındaki mezara kondu.

Definden sonra beş Harbiyeli eski komutanlarını ziyaret ederek, mezarına çiçek bıraktı. Bunu gören bir komutan, "Dirisinin peşinden gittiniz, ölüsünün de mi peşinden gideceksiniz ?" diye bağırdı ve beşini de yakalatarak Ankara Sıkıyönetim sınırlarının dışına çıkarttı.

 

*           *          *

 

Albayın idamının üzerinden bir hafta geçmeden, bir cezaevi personeli, onun ölüm hücresinde bıraktığı eşyalar arasında, altını çizip, sayfa boşluklarına yorumlarım yazdığı Devrim Yazıları adlı kitabı buldu ve onu bir gazeteciye sattı...

Albayın üzerinde notlar aldığı sayfaların yayımlanmasıyla birlikte savcılık da harekete geçti ve Devrim Yazılarını toplatma kararı aldı. Toplatma kararı üzerine Cumhuriyet gazetesine bir demeç veren Melih Cevdet Anday, "Babeuf bilinmeden Fransız İhtilali öğrenilemez" diyordu, "demek ki, bizim adalet anlayışımız, Fransız İhtilali'ni öğrenmeyi suç saymaktadır."

Ardından, Türk Edebiyatçılar Birliği adına yayınlanan bildiride, Devrim Yazılarının toplatılması kararı kınanıyordu... Birlik üyeleri de, Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı'na çelenk koymaya karar verdi.

Protesto emniyete haber verilmiş, katılanlar gözaltına alınmıştı: Yaşar Kemal, Melih Cevdet Anday, Demir Özlü, Şükran Kurdakul, Orhan Arsal, Edip Cansever, Memet Fuat, Hüsamettin Bozok, Arif Damar... Kitabın çevirmenlerinden Vedat Günyol ise gösteriye katılmamıştı ama katılanlardan biri kendisine benzetildiği için gözaltına alınanlar arasına katılmıştı. Saatlerce sorgulanan yazarlar, sulh ceza yargıcının karşısına çıkarılmışlar, ilk oturumda serbest tutuksuz yargılanmak üzere bırakılmışlardı.

Metin Aydemir, 6 kasım tarihli Ulus gazetesinde Sadun Tanju'nun, "Babeuf’ü Asalım" başlıklı yazısını görünce, ilgiyle okudu:

"Türkiye'de yazarların takibe uğraması, bu takibi protesto ettikleri için tanınmış edebiyatçı ve yazarların mahkemeye sevk edilmesi, insana yüz yetmiş yılda iyice eskimesi gereken bir tahammülsüzlük gibi görünüyor. Yüz altmış yedi yıl sonra, Babeuf’ün Vendôme'de yargılanma sahnesini canlandırıyoruz. Belki de Babeuf ü asarız."

DEVAMI>>