ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

 

45

İki buçuk yaşından sonra, cam duvarların ardına da hasretti artık Sema... Gitmişti o... Bir kez daha onu kollarında uçurmadan gitmişti... Şimdi ne yapmıştı da gitmişti? Nereye gitmişti? Annesinin yalancısı. Yok yalnızca onun değil... Kim varsa güvendiği... Ablası, ağabeyleri, dayısı, yengesi... Hepsinin yalancısı:

"Baban, yurtdışında..."

"Neresi yurtdışı ?"        .

"Çok uzaklar..."

"Ne yapıyor orada?"

"Müsabakalara katılıyor şimdi... Atının üzerinde, yarışlarda..."

"Şu resimdeki gibi mi ?"         

"O resimdeki gibi..."

 

Bir gün, kapı çalınmış, dayısı kıpkırmızı gözlerle girmişti eve... Annesi de, ablası da dayısına sarılmış, üçü birden ağlamışlardı. Niye ağlar ki hiç ağlamayanlar. Dayısı niye ağlar? Bu kucaklaşmalar niye ? Belli ki ağlanacak bir şey var! Sema da ağlamıştı...

Evde herkes ağlıyor da babam nerede? Bu baba bildik babalardan değil... Öteki çocukların babaları evlerinde, benim babam at üstünde, yarışlarda...

Paraya gereksinmeleri vardı. Zaten istedikleri alınamıyordu eskisi gibi... Demek ki, gitmek zorunda kalmıştı babası...

Bir yaz günüydü onun gittiğini söylediklerinde. Sonra havalar soğumuş, karlar yağmıştı. Yeniden yaz gelene dek Sıdıka Teyze'si ile Yahya ve Sıtkı dayıları da gitmişti. Nereye ? Babasının yanına...

Allah Allah!.. Neresi bu yurtdışı dedikleri yer? Gidenler hiç geri gelmiyor..Hiç arayıp, hiç sormuyorlar. Hem babasının yanına her gidenin ardından niye ağlıyor böyle annesi?

 

*            *          *

 

 

Radyoda çok bildik bir şarkı:

 

Şimdi uzaklardasın

Gönül hicranla doldu.

Hiç ayrılamam derken

Kavuşmak hayal oldu.

 

Özlüyordu Esma! Büyüyen gözlerinin suçlusu değildi. Özlem dilini bağlıyor, yüreğini sıkıştırıyordu...

Bir gülüşün yüreğimin sazına tel, bir dokunuşun, tellerimin üzerinde el... Terine susayan tenimin suçlusu değilim... Kulağıma değmiş her bir sözün, tellerden yayılan nağmelerden güzel... Yüreğim, saz, teller, dokunuşun, sözler, eller ve sen... Bir türküyüm nicedir, nağmeleri özlemle titreyen... Şarkı bensem, söyleten sen... Ozan sensen, türkü ben... Bir türkü, yalnız hissedenlerle paylaşır sırlarını... Bir türküyüm ben... Köyüm belli, söyletenim gizlidir. Giz sensen, köy ben...

 

Aniden radyonun sesi kesildi...

Semoşum... Yakalandım yine sana...

 

Onun gözyaşlarını silen küçük ellerini öptü...

"Hadi gidip beraber poğaça yapalım..."

Sema, annesinin eline verdiği küçük hamura dalmıştı...

Esma'nın beyni ise hiç durmadan gerilere gidiyor, özlemi, acıları tepip duruyordu...

Canım, güzel insanım... Seni nasıl aldılar? Benden, çocuklarımızdan, sevdiklerinden... Eşyaların geldi o sabah... Semoş'un fotoğrafı çıktı cebinden... Göğüs cebinden... Kokunu taşıyan kıyafetlerin, teki kaybolmuş gömlek manşetin ve o yağlı urgan... Sözüm olmasa... Çocuklarımız olmasa... Yok yok! Her bir hücreme dolandı o ip... O uğursuz sabah... Uğursuz! Dayanamazdım... Dayanamazdım dayanamamasına da, sözüm var sana... Şimdi ben, nasılsa senim... Senin olan bedenim dimdik... Eğilmeyecek başımız merak etme... Ben yıkılmayacağım, çocukların yıkılmayacak... Söyledim onlara, dedim ki: "Babanızın vasiyetini yerine getirin, okuyun. Sağlıklı ve okumuş insan kimseye muhtaç olmaz. En büyük intikam namerde muhtaç olmamaktır..." Söyledim merak etme... Başımızı yerde görmek isteyenler, boşuna bekleyecekler. Merak etme...

 

Kapı çalınınca ellerini aceleyle bir beze silip, açmaya gitti...

"Hoş geldin ağabey..."

"Gözün aydın Esma... Fethi'nin emekli maaşı size bağlanacak..."

Esma inanamadı... Fethi 22 Şubat'tan sonra, ordudan, hizmetini doldurmadığı gerekçesiyle emekli maaşı verilmeden "emekli" edildiğinde Danıştay'a dava açmış, emeklilik haklarını istemiş, ağabeyi peşini bırakmamış, dava Fethi öldükten sonra sonuçlanmıştı. Danıştay, 1964 yılının kasım ayında, emekli maaşının bağlanmasına karar vermişti... Ağabeyi, işlemlerin Emekli Sandığı’ndan takibini yapmıştı... Emekli Sandığı Müdürler Kurulu'nun 15 mart 1965 tarihinde verdiği karar elindeydi:

"Yirmi iki yıl dört ay hizmetine ve altı bin üç yüz yirmi lira görev aylığına nazaran 1 mart 1962 tarihinden itibaren sekiz yüz yirmi üç lira emekli aylığı ile on beş bin sekiz yüz kırk liralık emekli ikramiyesinin kanunî vârislerine ödenmesine..."

Bu çocukların boğazından geçen lokmaların babalarının parasıyla alınacağı anlamına geliyordu... Bu başlarını biraz daha dik tutacaktı...

Üstelik bir de toplu para alacaklardı ki... Esma sevinçle ağabeyine sarıldı...

Toplu parayı alır almaz, Ortaköy'deki evi de satıp, Ankara'da yeni bir ev aldı Esma... Daha doğrusu ağabeyi Mustafa... Artık kira derdinden kurtulmuşlardı ve "Fethi'nin getirdiği" az da olsa bir maaş vardı eve...

 

*            *            *

 

Henüz okullu değil Sema... Bir gün taşınıyorlar o evden... Emekli Subay Evleri'ndeki kiralık evden, kendi evlerine... Maltepe'ye... Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Uzay Apartmanı, 56/3 numaraya... Babasının parasıyla alınmış... Annesi öyle diyor... Boşuna gitmedi ya babası yurtdışlarına... Altmış beş bin liraya alınmış ev... Sema para hesaplarını yapamıyor. Herhalde çok para altmış beş bin lira... Ama annesinin ve Mustafa Dayı'sının söylediğine göre, daha çok para veren de varmış bu eve. Ev sahibi babasını çok sevdiğinden onlara satmış... Annesini uzun zamandır ilk kez mutlu görüyor.

Çok para kazandın baba. Ev bile aldık. Yakında gelir misin ki? Okula götürür müsün beni?

 

Gülmeler esirgenmiyor bu evde. Gülmeler öylesine ortalıkta, ağlamalar kuytularda hep... Ağlamamayı öğreniyor yavaştan. Mademki kuytulara saklanmayı beceremiyor... Öyleyse ağlamamalı.

Annesi ne zaman ağlayacak gibi olsa, bir güldürmece telaşı başlıyor evde.

Dayısının kızı Gülnur'la iki yaş yok araları. Bayılıyorlar baba Mustafa'nın, dayı Mustafa'nın öykülerine... Neymiş? Annesinin çocukluğunun geçtiği Dinar'da, Zahide adında bir halaları varmış. Zahide Hala'ları çok güzelmiş. Öyle ki, bütün Dinar'ın bekârları Zahide'ye tutkunmuş. Amaaa... Onca bekâr genç arasında bir de Hacaset adlı bir adam varmış. Evli barklı Hacaset, kendi boyunu aşmış, Zahide'ye âşık gençlerin kervanına katılmış. Dinarlılar Hacaset'i alaya almış. Ona bir de tekerleme yakıştırmış. Ne zaman evde bir hüzün havası esse, dayısı Gülnur ile Sema'ya dönüyor, "Hadi" diyor, "çabuk söyleyin Hacaset'in tekerlemesini!"

Gülnur ve Sema yan yana dizilip, telaşla diziyorlar tekerlemeyi:

 

Hacaset'in kazları

Çirkin çirkin kızları

Zahide'ye bakayım derken

Öldürdü camızları.

 

Gülnur ile Sema en zor işi başarıyorlar. Hüzünler, gülmelere dönüşüyor yine...

 

*             *             *

 

Yedisine basıyor Sema... İlkokulda, birinci sınıfta... Babasının öldüğünü söylüyorlar sonunda. Şaşırmıyor. Doğrulanıyor kuşkuları... Adını biliyor ölümün yalnızca. Bir daha görmeyecek hiç babasını. Ne çok beklemişti oysa... Nasıl bir şey ölüm? Ölenler nereye gider?

Kimse idamdan söz etmiyor. İdamdan ne anlar o ?

Esma Hanım, Sema'yı da yanına alarak ısrarlarına dayanamadığı eski komşularıyla buluşuyor bir gün. Hep birlikte bir gazinonun gündüz matinesine gidiliyor. Bir erkek sanatçı çıkıp, Türk sanat müziği söylüyor. Bilmiyor... Bilmiyor, o şarkı annesine neleri anımsatır... Babasıyla nerede dans etmiştir o şarkıyla bilmiyor...

Sema dönüp annesine bakıyor... Mutlu bir ifade görüyor onun yüzünde. Bu hayranlık neye? Şarkıya mı, şarkıcıya mı? Şarkı bittiğinde arkadaşlarıyla birlikte alkışa katılan annesini çekiştirip, "Utanmıyor musun" diye çıkışıyor, "senin kocan öldü, sen başka erkekleri alkışlıyorsun?.."

Gerçeklere dönen Esma hiç sesini çıkarmıyor...

Okul bahçesinde arkadaşları dürtüyor onu:

"Anneannen geldi..."

Sinirleniyor Sema:

"Annem o benim!.."

Yalnızca arkadaşlarına değil, her şeye kızıyor. Belki annesine de... "Niye böyle saçları bembeyaz? Bütün arkadaşlarımın annesi daha genç, onların annesi gelince, kimse 'anneannen geldi' demiyor. Hem... Niye benim annem hep hasta?.."

Ölmüş demek ki babası, Onlar da babalarının yanına gittiğine göre... Sıdıka Teyze'si de, Yahya ve Sıtkı dayıları da ölmüş... Ya annem de giderse? Saçları da bembeyaz zaten. Ne çok hastalanıyor... Ne çok seviyor babamı. Ya o da babamın yanına giderse, ya ölürse?

Mustafa Dayısı da çekip gider mi ki? Meyve taşıyan, ekmek taşıyan, kıyma taşıyan, sevgi taşıyan dayı... Mutfağın musluğunu, kapının kolunu, pencerenin pervazını onaran dayı... Gitmez!.. Nasıl da güçlü o... ama... babam bile gittikten sonra...

Ablası var bir de... Onu sarıp sarmalayıp, kucağında avutan ablası... Daha dört yaşındayken, kendisine kardeş yerine, babasının adında bir yeğen veren ablası... İsyanı, hüznü, sevgiyi, özveriyi aynı tencerede çeviren ablası...

Ağabeyleri?.. Onlar hep hazır zaten gidişlere... Boşuna mı bekliyor pencere önlerinde gece yarılarına kadar annesi? Sanki gelmeyeceklermiş gibi... Belki de gelmeyiverirler bir gün... Ne diye Mustafa Dayısı, "Biz bir can verdik, karışmayın olaylara" diye kükreyip duruyor ağabeylerine? Tehlike var demek ki...

Ya Ömer Ağabeyi? Nasıl da hâlâ şakalar yapabiliyor! İyi ki yapıyor yapmasına da... "Öyleyse bana hiç acımadan gider o..."

Daha ne kadar oldu kahvaltı masasına o hüzün düşeli? Gazeteler okunurken kimse bir diğerine bakamıyordu. Üç genç idam edilmiş...

İdam! Ne ki idam?

Ölmesin!.. Kimse ölmesin... Hem biri ölünce, ötekiler de gidiyor peşine. Aman hele annesi!

Her zaman uykuya nasıl yatırıyorsa öyle yatırıyor onu annesi... Küçük kızı uyumadan uyumaz Esma. Küçük kız da iyi bilir bunu...Bu yüzden uyuyor numarası yapıyor her gece Sema..Ne kadar çabuk öğrendi annesini kandırmaları... Annesi uyuyana kadar sürdürüyor bu zor oyunu. Sonunda Esma uyuyor. Sema kendi nefes alış verişlerini onun nefesine ayarlamaya çalışıyor. Ayarlarsa -kendisi yaşadığına göre- annesi yaşıyor demek... Ne kadar zor kendi nefes alış verişini uydurmak, diğerinin nefesine... Yoruluyor, çok yoruluyor... Annesinin soluklarıyla kendi solukları aynı ritmi tutturduğunda emin oluyor onun yaşadığından, uyuyor sonunda... Bu kez de karabasanlar basıyor uykularını... Her gece bir yakınının cenazesini görüyor düşünde... Yıllarca ve yıllarca...

İlkokul beşinci sınıfa geldiğinde, her şeyi öğreniyor artık. Anlamasa da öğreniyor. Sokuluyor annesinin kırgın yüreğine... Sokuldukça dikleşiyor başı... Baş hiçbir zaman eğilmemeli. O gün kazınıyor belleğine:

Onu gökyüzüne uçuran babayı, yere hiç indirmemeli...

 IHTILALIN SUVARISI Geride Kalanlar