ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

6

20/21 mayıs 1963.

Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın özel kalem müdürü Kurmay Albay Celil Gürkan, 20 mayıs 1963 akşamı eşiyle birlikte, Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in, İran'dan gelen bir konuk onuruna verdiği resepsiyondaydı. Üst düzey bütün komutanlar oradaydı. Ankara'da yine ihtilal fısıltıları vardı. 22 şubat 1962'de Harp Okulu komutanlığından emekli edilen Kurmay Albay Talat Aydemir'in yeni bir ihtilal hazırlığı içinde olduğu kulaktan kulağa yayılıyor ama kimse bu konuyu açıkça konuşamıyordu. Ezici bir sıkıyönetim rejimi altında herkes tetikteydi ve kimsenin diğerine güveni yoktu.

Celil Gürkan, Kuleli Askerî Lisesi'nde üç yıl sınıf arkadaşlığı yaptığı Albay Aydemirle Harp Okulu'ndan da aynı dönemde mezun olmuştu. Bulunduğu görev nedeniyle, 22 Şubat sonrasında, Albay Aydemir’le yolda karşılaşıp da selamlaşan subayların bile listesinin çıkarıldığına, bu kişilerin albayla yakın ilişkide olabileceği kaygısıyla kritik yerlere tayinlerinin engellendiğine tanık olmuştu.

O akşamki resepsiyon sırasında da, kimse ihtilal fısıltılarını dillendirmeye cesaret edememişti. Celil Gürkan, içindekileri tutmayı pek de sevmeyen eşinin sorusuna dikkat kesildi. Eşi, emniyet genel müdürü tuğgenerale, "Paşam" diyordu, "Ankara'da hava çok gergin, dedikodular var. Talat Aydemir'in ihtilal hazırlığı içinde olduğu söyleniyor. Gözünüzü seveyim, nedir bu işin aslı, siz emniyet genel müdürüsünüz, böyle bir koku alıyor musunuz ?"

Emniyet genel müdürü, gülümseyerek, "Ağabeyinize güvenin" dedi, "ben emniyet genel müdürüyüm. Türkiye sakin, Ankara sakin- Sinek uçsa haberini alırım. Evinizde rahat olun..."

 

Kokteyl bitince Celil Gürkan da eşiyle birlikte Bahçelievler'deki evine geldi. Karıkoca soyunup dokunup yattı.

Birkaç saat sonra, ısrarla çalan kapı ziliyle uyanan Celil Gürkan, kapıyı açınca, bir kurmay binbaşı arkadaşını karşısında buldu:

"Talat ihtilal yapmış!"

"Ne demek yapmış..."

"Her tarafı kontrol altına almış. Haberin olsun istedim."

Celil Gürkan, heyecanla yataklarından fırlayıp peşi sıra gelen karısına ve çocuklarına baktı... Eğer söylenen doğruysa, bir ihtilal yapılmışsa, Genelkurmay başkanının özel kalem müdürü olarak evinde yatıp uyuyamazdı. Hemen giyinip dışarı çıktı. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için önce Bahçelievler İnzibat Subaylığı'na gitti:

"Genelkurmay özel kalem müdürüyüm. Bir askerî müdahale olmuş. Acilen Genelkurmay'a gitmeliyim."

"Kusura bakmayın. Hiçbir yere kımıldayamazsınız. Genelkurmay'a giderseniz yolda size parola sorarlar."

Celil Gürkan, özel aracına binerek, heyecan ve merakla Genelkurmay'a doğru yol almaya başladı. Beşevler'e geldiğinde bir Harbiyeli, arabanın önüne geçerek onları durdurdu:

"Parola?"

"Ne parolası oğlum ? Ben kurmay albayım. Genelkurmay başkanının özel kalem müdürüyüm. Genelkurmay'a gidiyorum."

"Yasak efendim. Parolayı söylemeden geçemezsiniz."

"Nasıl olur oğlum ?"

"Kusura bakmayın efendim, geçemezsiniz."

O sırada, konuştuğu Harbiyeli'nin yanına bir diğeri yaklaştı. Çelik başlığının altından kendisine baktı:

"Enişte..."

Harp Okulu öğrencisi olan eşinin yeğeni karşısında duruyordu.

"Ne yapıyorsun?"

"Burada, parolayı bilmeyeni geçirmemekle görevliyim."

Parolayı bilmeyen eniştesine, "Geçemezsin" demekte zorlanıyordu. Sonra ikilem içinde, "Sen ne tavsiye edersin?" diye sordu.

Bu zor soru karşısında, birkaç saniye düşünen Celil Gürkan, "Kendi kararını vermişsin oğlum, ben karışmam" dedi.

 

Aynı akşam, Kurmay Albay Talat Aydemirin bir başka sınıf arkadaşı Yarbay Nusret Eraslan, komutanlığını yaptığı Mamak'taki Ordu Film Merkezi'nde yatağa girmeye hazırlanıyordu. Saat 23.30 sıralarında telefon çaldı. Arayan, o sırada, Orduevi'nde, Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in bir yabancı konuk onuruna verdiği resepsiyonda bulunan Kara Kuvvetleri Komutanı Ali Keskiner'di:

"Nusret, atla cipine şöyle bir bak bakalım, oralarda tank falan var mı? Buraya bazı gürültüler geliyor." "Tamam komutanım." "Sonra da bana haber ver..."

Yarbay Nusret, cipine atlayıp "Koçero" lakaplı şoförüyle yola düştü. Cebeci civarında o da palet seslerini duydu ama görünürde tank yoktu. Ancak yollarda gözle görülür bir kalabalık dikkat çekiyordu. Millî Savunma Bakanlığı'na doğru ilerlerken, Güven Park'ın arkasındaki benzinlikte, eğitim elbiseleri içindeki birkaç Harbiyeli cipini durdurdu: "Parola?"

Yarbay Nusret, elini omzuna götürdü, rütbesini gösterdi: "İşte parola!"

Harbiyeli, yanındaki arkadaşına döndü, gülerek, "Bak" dedi, "yarbayım kitap gibi laf ediyor."

Yarbay Nusret, cipten inmesi istenince, hem şaşırdı, hem sinirlendi. O inmemekte, Harbiyeliler de indirmekte ısrar edince, Koçero bir hamleyle gençlerin üzerlerine zıpladı. İtiş kakışın ardından, Koçero epeyce hırpalandı, Yarbay Nusret de gözaltına alındı. Yol boyu sıra olmuş Harbiyeliler, kısa mesafelerde onu birbirlerine teslim ediyorlardı. Harbiyelilerin oluşturduğu sıra Harp Okulu'na kadar uzanıyordu ve o da bu yöntemle Harp Okulu'na kadar yürüyerek götürüldü.

Ne olduğunu anlayamayan Yarbay Nusret, Harp Okulu'nda Talat Aydemir'i gördü ama çocukluk arkadaşının onunla pek ilgilenmediği belliydi. Bir topçu üsteğmen tarafından, Harp Okulu'nun subay gazinosuna götürülen ilk tutuklulardan biri kendisi, diğeri 229. Piyade Alayı'nın komutanıydı. Sonra gelenler çoğaldı. "Uçan sineği haber alan" emniyet genel müdürü de tutuklananlar arasındaydı. Ardı ardına getirilen generaller Harp Okulu'nun gazinosunda toplanıyorlardı. Herkes birbirine ne olduğunu soruyordu... Bir topçu üsteğmen, arada bir gelip, kendilerine radyodan ihtilal bildirilerini dinletiyordu. Yarbay Nusret, "Türk Silahlı Kuvvetleri ihtilal yapıyorsa, beni neden tutukluyorlar ?" sorusuna yanıt aramaya çalışıyordu. O da Silahlı Kuvvetlerin bir üyesiydi. Üstelik" bir asker olmasına rağmen, yaptığı görev nedeniyle, bir ihtilalde tutuklanacak son kişiydi. "Ben filmciyim" diyordu kendi kendine...

 

O arada generallerden Faruk Gürler ile Suat Aktulga, Albay Aydemirle görüşmeye gittiler. Bir süre sonra, tutuklananların serbest bırakılacağı haberi geldi. Harp Okulu otobüsüyle belli bir noktaya kadar götürülecek, orada serbest bırakılacaklardı. Tutuklananlarda, Harp Okulu'nun arkasındaki ormanlık alanda kurşuna dizilecekleri inancı ağır bastı. Kimse birbirinden ayrılmak istemiyordu ama tek otobüse sığmadıkları için iki ayrı otobüsle götürüleceklerdi. Generaller bu karmaşa içindeyken, Emekli Albay Talat Aydemir, üzerinde üniformasıyla onları uzaktan izliyordu...

Orman bitene kadar, subaylar, her an otobüsten indirilip kurşuna dizilecekleri beklentisiyle, gergin bir yolculuk yaptılar. Albay Aydemirle çocukluk arkadaşı olan, sonra da Kuleli'de sınıf arkadaşlığı yapan Yarbay Nusret, onun kan dökecek bir yapısı olmadığına içtenlikle inanıyordu. "Yok canım, Talat böyle bir şey yaptırmaz..." diyor, ama aynı anda "Ne olur ne olmaz, ihtilal bu..." kaygısını da içinde taşıyordu.

Otobüs ormanlık yoldan çıkınca, içindekilerin de kaygıları son buldu. Subaylar, Genelkurmay kavşağında serbest bırakıldılar. İkinci otobüsten inen Yarbay Nusret, yarandaki birkaç subayla birlikte nereye gideceğini kestirmeye çalışıyordu. Bir yanlarında generallerin oturduğu Saraçoğlu lojmanları vardı ve o bölge tümüyle Harbiyelilerce kuşatılmıştı. Millî Savunma Bakanlığı tarafında ise hükümet yanlısı kuvvetler mevzilenmişti. İki ateş arasına düşmüşler, ne tarafa gideceklerini bilemiyorlardı. Sağa yönelseler parola, sola yönelseler parola soruluyordu. Onlarsa ne ihtilalcilerin parolasını biliyorlardı, ne de Millî Savunma Bakanlığı'nın gecenin ilerleyen saatlerinde belirlediği özel durum parolasını...

Sonunda diğer otobüsten inen Millî Savunma Bakanlığı Müsteşarı General Faruk Gürler’le birlikte Genelkurmay'a girmeyi başardılar. İçerisi subay ve general kaynıyordu. O sırada dışarıda da çatışma başlamıştı. Ses duvarını aşarak alçak uçuşlar yapan ve pencerelerin camlarını çatlatan jetlerin, ihtilalcilerden mi, kendilerinden mi yana olduğunu bilmiyorlardı. Bu arada ihtilalci güçlerden yana olduklarını anladıkları üç tanktan biri namlusunu Genelkurmay'a, diğeri Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na, üçüncüsü ise Jandarma Genel Komutanlığı'na çevirmişti.

Kıtalar gelip, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'dan ateş emri istiyordu ama o ikilem içindeydi. Etrafındaki pek çok subayın oğlu da Harp Okulu öğrencisiydi ve kaygı içinde bekleşiyorlardı.

 

Yarbay Nusret, dışarıyı birlikte seyrettikleri bir havacı albayın, camı açarak, Harp Okulu öğrencilerine hakaret ettiğine ve hemen arkasından, onun bir tanktaki uçaksavar makineli tüfeğinden fırlayan kurşunla yere serildiğine tanık oldu.

Hükümet güçlerinin ateş açmasıyla birlikte ortalık savaş alanına döndü. Harp Okulu öğrencilerinden fırlayan kepler, vurulanlar olduğunun kanıtıydı. Saatler ilerliyor, hükümet güçleri ateşi kesmiyordu. O sırada bir albay, koşarak, Genelkurmay'a yöneldi ve "Lütfen ateşi kestirin" diye bağırdı.

"Lütfen... Benim oğlum da içlerinde... Ben şimdi hepsini toplarım... Siz ateşi kestirin..."

 

 

 

 

7

20/21 mayıs 1963.

Dışarıda ihtilalciler için koşarak ilerleyen zaman, evdekiler için sancıya dönüşmüştü. Fethi Gürcan'ın kayınbiraderi Mustafa Türker'in evinde kulaklar radyodaydı. L biçimindeki salon perdeyle ikiye bölünmüştü. Çocuklar dip tarafta oynuyorlardı. Balkon kapısının bulunduğu tarafta ise büyükler masa başına toplanmış vakit geçirmeye çalışıyorlardı. Daha önlerinde zaman vardı ama kulakları çoktan yayınlanacak ihtilal bildirisine ayarlanmıştı.

Mustafa Türker, kız kardeşi Esma'ya dönüp, "Saat yaklaşıyor" diyerek balkona çıktı. Binanın önü açıktı... Başını çevirdi; jandarma eğitim alanında olağanüstü bir durum göze çarpmıyordu. Başını diğer yöne çevirdi, Harp Okulu'nun tepeleri sakindi. Orada da bir hareket yoktu. "Niye olsun..." diye söylendi kendi kendine, daha ihtilal fitilinin ateşlenme saati gelmemişti.

İçeriye girdiğinde, sessizce masadaki sandalyelerden birine oturdu. Çocuklar oyunlarını ve kavgalarını inanılmaz bir umursamazlıkla sürdürüyorlardı. Gözünün ucuyla Esma'yı süzdü, onun sessiz bekleyişi, kendi sessiz bekleyişine değince, bir garip gürültü koptu yüreğinde...

"Saat on ikiye geliyor" dedi sonunda heyecanını tutamayarak. Planlara göre, ihtilal bildirisi, radyo yayınının bitim saati olan yirmi dörtte yayınlanacaktı. Masanın başında toplanan yetişkinlerin yalnızca yürek sesleri duyuluyordu. Fethi için bu gecenin sonu ya zafer ya ölüm olacaktı. Çocuklardan büyük olanlar da masanın etrafında yerlerini almışlardı. Nefeslerin tutulduğu anda, radyo yayını bitiverdi. Saat yirmi dördü geçmişti ve... Yok... İhtilal bildirisi yok... Herkes birbirine bakıyor, hiç kimse tek bir söz bile konuşamıyordu. Hepsine saatler gibi gelen birkaç dakika geçmişti yalnızca... Mustafa Türker hızla yatak orasına girdi... Kendisini kapana kısılmış gibi hissediyordu. Evde değil, dışarıda, Fethi'nin yanında olmalıydı. Az sonra üzerinde yarbay üniformasıyla salona girince, eşi "Ne yapıyorsun ?" diye sordu. Sorusuna çığlık karışmıştı. Mustafa Türker, tabancasını beline yerleştirirken, "Ben de gideceğim" dedi, "belli ki bir aksilik oldu, burada bekleyemem."

"Hayır, ne olacağı belli değil. Bu çocukların hali ne olacak? Gidemezsin. Gel otur şuraya..."

Mustafa'nın kararlı tavrıyla, eşi İlhan'ın itirazları sürerken, radyo yeniden yayına geçti... Esma, ne zamandır masa örtüsünün kıvrımlarında kaybolan bakışlarını, yeniden hayat bulmuş gibi ağabeyine kaldırdı doğruca... Heyecanları kol kola girip halay çekti. İhtilal bildirisi yayınlanıyordu!

"Büyük Türk milleti... Halaskar fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedirler..."

Esma, evde bir gürültü koptuğunu duydu ama kimin ne söylediğini anlayamadı. Mustafa Türker yeniden balkona çıktı... Bir hareketlilik mi vardı, ona mı öyle geliyordu anlamadı. Evet, Harp Okulu'nda bir hareket olduğu kesindi.

Bir süre sonra Harp Okulu sırtlarından silah sesleri duyulmaya başlandı. Tank paletleri de tanıdık bir şarkının ritmi gibiydi.

Mustafa Türker'in üniforması hâlâ üzerindeydi. Esma'ya yakın olduğu her an heyecanının yalnızca derisini değil, üniformasını da delecek bir deliliğe ulaştığını hissediyor, kendisini balkona atıyordu.

Üst üste okunan ihtilal bildirilerinin ardından, bir başka anons duydu Esma. İlk ihtilal bildirisinin ardından henüz kırk dakika bile geçmemişti:

"... Ben 28. Tümen Kurmay Başkanı Ali Elverdi'yim. Bundan önce yapılan bütün beyanlar yalan ve yanlıştır. Bunları Talat'ın üç buçuk adamı yapmıştır... Bunlar maceracı insanlardır..."

Bu sesi duymak istemiyordu. Bu sesi duymamak için kim bilir neler verebilirdi. Bu eğer Fethi'nin ölümü olacaksa, kendi ölse de duymasaydı. Radyo hükümet güçlerinin eline geçmişti. Masaya düşmek üzere olan başını yalnızca sağ şakağına dayadığı eli tutuyordu.

İlhan'ın, "Eyvah şimdi mahvolduk!.." nidası, Mustafa'nın uyarısı üzerine yinelenmemişti.

Yoğunlaşan silah sesleri balkonda yankılanıyor, oradan doğruca Esma'nın beyninin hücrelerine ulaşıyordu. İnsan bazen sağır olmayı ister... Hiç duymamak, hiç anlamamak ister... Esma da sağır olmak, hiç duymamak, hiç anlamamak istiyordu.

Ağabeyi yeniden ayaklanmıştı... Esma, onun dışarı çıkmak, Fethi'nin yanında olmak isteği ile evdekilerin karşı çıkışlarını duydu ama görmedi. İlhan, "Dışarı çıkarsan, ben de çocuklarımı alıp anneme giderim" diye bağırıyordu. Kıyametin büyüğü bulunduğu evde mi, yoksa dışarıda mı anlamadı. Galiba Sıdıka ağırlığını koymuş, "Fethi bu çocukları sana emanet etti. İhtiyaç duyarsa seni aldırır" demişti... Kolundaki saate bakılırsa bu kargaşa bir saatten biraz daha fazla sürmüştü. Esma, saatin mi yavaşladığını, yoksa kendisinin mi hızla aktığını kestiremedi.

Acıyla burkulan yüreği, radyodaki ikinci ihtilal bildirisiyle biraz durulur gibi oldu ama bu ilki gibi coşku yaratmadı. Radyo üst üste el değiştirmeye başlamıştı. Zafer ve yenilgi soluk soluğa çılgın bir yarışa girmişti ve her ikisi de, finale oynuyordu.

Silah sesleri yoğunluğunu artırmıştı. Mustafa çocukları camın önünden çekiyor, güvenli köşelere taşıyordu. Sonunda jet sesleri, silah seslerini de, palet seslerini de bastırdı. Olayın büyük bir çatışmaya doğru gideceği endişesini duydu içinde Esma... Zafer de yenilgi kadar acı verici olabilirdi. Çatışma varsa... İnsanlar ölüyorsa...

Radyoda yayın tekrar kesildi... İşte çılgın yarışta, finale koşan olsa olsa yenilgiydi. Hiç duymasa, kalbi hiç çarpmasa, hiç yaşamasa... Sonrasını bilmese, sonrasını yüklenmese...

Gün ışımaya yakın, jet seslerinin en yüksek perdeye ulaştığı anda, bildiri savaşları hükümetin zaferiyle bitti. Silah sesleri hâlâ devam ediyordu. Harp Okulu yamaçlarından askerî birliklerin ihtilalcileri sarma harekâtını artık gözleriyle izleyebiliyorlardı.

Esma'nın sessiz sesi, "Bu yenilgiyle birlikte, her şey bitti" dedi kendi kendine...

Fethi... Neredesin?

 

Bu soru öyle sessiz de olsa uluorta sorulmazdı. Çabucak çocuklarını toparladı, İlhan ile ağabeyini bile hayrete düşüren bir soğukkanlılıkla, "Biz gidelim artık" dedi.

 

Zaman hangi tanıma girer? Zamanı geriye çekemiyorsak, ileriye kuramıyorsak, hangi sıkışılmışlığın içinde kalır? İnsan koşup gidiyorsa, zamanın durdurulması neye yarar? Zamanı ne zaman durdurmaya kalkışsanız, mutlaka geç kalmışsınızdır.

20/21 Mayıs hareketinde yer alan bütün erkeklerin evlerinde müthiş bir yenilgi duygusu yaşanıyordu. Olayın dinamiğinde yer alanların yüreğinde henüz yeşerme fırsatı bulan bu duygu; eşlerin, çocukların yüreğinde çoktan boy atmış, kökleri ise endişeye ulaşmıştı. Önce bir haber... Öldüler mi, kaldılar mı? Tutuklandılar mı, kaçtılar mı ? Birbiri ardına eklenen sorular, kırık bir plak gibi aynı şeyi tekrarlayarak sonsuzluğa ulaşıyordu: Bundan sonra ne olacak ?

 

Gece boyunca sokaklarda yaşanan gürültü, bu kez Esma'nın yüreğine sıkışmıştı. Neyse ki, çocuklar uyumuş, Sıdıka'yı da biraz dinlenmesi için ikna etmişti. Şimdi, şafak, kızıl bir bilinmezlikle; acıyı, kaygıyı, kaybolmaya yüz tutan hayalleri, hiç kuşkusuz çoğalacak özlemleri, ayrılığı beraberinde taşıyordu. Saatlerdir pencerenin önündeydi.

 Neredesin?

 

Bir sorunun yanıtı ne kadar bilinmezse, en ağır olasılıklar üzerinde dolaşır durur... Her bir soru işareti, bir ünleme dönüşmeye, sesler çığlığa karışmaya hazırdır. Soruları soranlar sanır ki, soru işareti kalktığında, geriye ünlem kalacaktır. Esma'nın beyni de, "Kaçmış olabilir mi ?" sorusuyla başladı, "Tutuklandı mı ?" diye sürdü, "Vuruldu mu?"da takıldı, "Öldü mü?" sorusunda saplanıp kaldı, ünleme dönüştü, çığlık oldu. Almaya çalıştığı derin nefes, genişleyen yüreğinin tek odasını bile doldurmuyor, bütün solukları yarım kalıyordu. Dirseğinden bir şimşek gibi omzuna doğru çakan sancıyla ürktü. Uyuşmuş kolunu ovdu. Onu uyuşturan ağırlığı silkip atamayacaktı. Sorumluluktan kaçamazdı. Ağırlığı üzerinde taşıyarak yerinden kalktı, çayı demlemek üzere mutfağa yöneldi.

Radyo yeniden yayma başladıktan bir süre sonra, evdekiler de kısa uykularından uyanmaya başladılar. Beklenen açıklama geldi- Bildiri, kamuoyuna 21 Mayısçıların teslim olduklarını duyuruyordu. Sonunda bir haber gelmişti ama bu haber Esma'nın kaygılarını ne azalttı, ne çoğalttı. Diğer olasılıkları gündemden kaldırmadı. Şaşırdı kendi tepkisizliğine...

 

Sabah artık erken olmaktan çıktığında, Harp Okulu yönünden gelen otobüsler Emekli Subay Evleri'nin içinden geçmeye başladılar. On dört yaşındaki büyük oğlu Ömer, kaşla göz arasında dışarıya koştu. Babalarından haber bekleyen birkaç genç, mahallenin sokaklarında birbirlerini bulmuşlar, üst üste koydukları bekleyişlerini, dev bir yangına dönüştürmüşlerdi. Üniversite öğrencisi Taylan, otobüslerin içinde üniformalı subayları görünce, arkadaşlarına döndü. Hepsi, otobüslerdeki subayların olay sonrasında gözaltına alman babaları olduklarını anlamışlardı. Ömer, kendisinden daha büyük gençlerin arasına katılmadı, konuştuklarını duymadı ama gözleriyle, ağır ağır önlerinden geçen otobüslerin içindeki üniformalı subayları taradı.

İçindeki dürtüye kendisini teslim eden Taylan ise, yaklaştığı otobüsün camında babasını görmüştü. Bir daha hiç görmeyecekmiş hissinin en ağır olduğu noktada; kederin, çaresizliğin, kaygının böylesine büyüdüğü bir anda, her şey mutlu sona ulaşmış gibi, bütün kötü duygularım yitirip, engellenemez bir sevince kapıldı. Bir çocuk telaşıyla el salladı babasına... Rıfkı Erten, oğluna aynı şekilde karşılık verdikten sonra, başparmağını yukarı kaldırarak, sessiz ama güçlü bir mesaj verdi:

Merak etme. Dik duruyoruz.

 

Taylan'ın içinde bir çiçek gibi açan sevinç, otobüs geçip gittiğinde çabucak boynunu büktü. Babasının inancını paylaşmış, yaptıklarının doğruluğuna ve başarılı olacaklarına inanmıştı. Gece sayısız kez, kendi kendisine aynı şeyi söylemişti:

Her şey bitti.

 

Babası ölmemişti, ama... Son soru yankılanmaya başladı:

Şimdi ne olacak?

 

Rıfkı Erten, 22 Şubat direnişine görev yeri olan Sivas'ta katılmış, emekli edilmişti. Ardından Ankara'ya yerleşmiş, dava arkadaşlarıyla birlikte 21 Mayıs'ın içinde yer almıştı. Aynı davada yer almak, yalnızca dava arkadaşlarını değil, onların eşlerini de, çocuklarını da yakınlaştırmıştı. Taylan da, Ankara'da bulunduğu günlerde, harekâtın lideri Talat Aydemir'in kendisiyle aynı yaşlardaki oğlu Metin Aydemir'le tanışmış, arkadaşlık kurmuştu. Artık paylaşmaya başladıkları ortak kader, onları kaçınılmaz olarak birbirlerine daha çok yaklaştıracaktı.

Taylan, boynu bükülen sevincini yeniden diriltmeye çalışarak, eve koştu, annesine haber verdi:

"Babamla birbirimize el salladık!"

 

Esma, kapıdan giren Ömer'e, "Ne oldu?" diye sordu.

"Taylan Ağabey, Rıfkı Amca'yı otobüste gördü. Birbirlerine el salladılar..."

"Babanı gördün mü?"

"Hayır."

Ömer'in sesinde duygularını yansıtan en küçük bir tını bile yoktu.

Esma, kaygısını, bekleyişini, heyecanını, dev bir iş makinesi gibi karıştırıp yapışkan, ağır, donup kalmaya hazır bir harca dönüştüren yüreğinin sesini soğukkanlılık zırhıyla örttü; gözlerindeki telaş, dışarıya nasıl olduysa metanet biçiminde yansıdı.

Hep pencerenin önünde birileri vardı. Zaten Esma'nın gözü de apartman girişini gören camdan ayrılmıyordu. Sesin hangi çocuğundan geldiğini anlayamadı:

"Anne, askerler bizim apartmana giriyor!"

Bu uyarı ile kapı zilinin hiç ara vermeden çalması arasında o kadar kısa süre vardı ki, Esma kapıyı açtığında karşısında duran biri denizci, diğeri havacı iki subayın, heyecanını yadırgadı. Bütün aile, onunla birlikte kapıya dizilmişti. Esma, daha birkaç saat önce sırtına yerleştirdiği ağırlığı şimdi daha rahat kaldırıyordu. Yaşına aldırmayan çocuk gözleri bu ağırlığın etkisiyle olacak, hafifçe kısılmıştı.

"Fethi Gürcan evde mi?"

Bilmiyorlar! Vurulsa bilirlerdi, ölse çoktan... Arıyorlar... Aradıklarına göre? Yakalanmamış. Kaçmış demek ki!

 

Daha ne kadar zaman geçti üzerinden? Kısa... Çok kısa... Radyoda, "Teslim oldular" denmişti. Esma'nın kaygıları ne azalmış, ne çoğalmıştı... Oysaki tek bir soru, pek çok soruyu aynı anda yanıtlıyordu şimdi... Omuzları biraz daha dikleşti:

"Hayır."

"Nerede ?"

"Kocam maliye müfettişidir. İstanbul'a teftişe gitti!"

Görevli subaylar, kibar ama kararlıydı:

"Kocanız dün geceki harekâtın başındaydı hanımefendi! Öyle çok yerde görüldü ki, sanki gece boyunca bir değil, on tane Fethi Gürcan vardı. Bunu bilmeyen yok, söyleyin nerede ?"

"Biliyorsanız neden bana soruyorsunuz ?"

Subaylar evde arama yapacaklardı. Esma, onların peşindeydi. Bir ara görevli subaylar, "Zaten yakaladık" demişlerdi ama Esma artık bunun bir blöf olduğunu anlamıştı.

Her yer didik didik aranıyordu.

"Evde silah var mı?"

Esma, son doğumun ardından biraz ağırlaşmış bedenini hiçe sayan hareketlerle subayları takip ediyordu. Aptal yerine konmayacaktı:

İhtilale giden adam, silahlarını evde mi bırakacaktı?" Arama yapan subaylardan biri, "Sen git, Avrupa'da kraliçelerin, devlet başkanlarının önünde at koştur, bu kadar kupa kazan, sonra da gel bu işlere kalkış" diye söyleniyor, diğeri lafı ağzından alıyordu: "Mesleği var, karısı var, dört çocuğu var, ne istedi bu adam ?"

Şimdi ben size verilecek cevabı bilirim de hadi neyse... O Kars'taki dünyayı da gördü, Paris'i de... Viyana'da masal gibi gecelerde konuk oldu da, İstanbul'un gecekondu mahallelerindeki yaşamı sindiremedi içine...

 

Yatak odasına geçmişlerdi. Çekmeceler didikleniyor, yatak altüst ediliyordu. O sırada subaylardan birinin elindeki fotoğrafı gördü. Ayazağa Süvari Grubu'ndan sekiz on genç subayın Fethi Gürcan'a gönderdiği, her birinin tek tek "Emrindeyiz" diye yazıp imzaladığı bir fotoğraftı bu. Geniş zamanlara yayılan yaşanmışlıklar, anılarda nasıl da kısacık bir anda, bütün ayrıntılarıyla yinelenir. Her şey çabucak yerli yerine konur, sonuçlan algılanır, harekete geçilir.

Hepsinin... Fotoğrafta kim varsa, hepsinin başı derde girecek.

Esma, bir panter gibi atlayıp, subayın elinden kaptığı fotoğrafı, ölçülemeyecek kadar kısa bir sürede parçalayıp yere attı. Her şeyin göze alındığı zamanlardaki asi bakışlarını görevli subaya dikecekti ki, gözlerini kaldırdığı anda, bu gergin karşılaşmayı yerle bir eden, öfkesini dindiren, çok özel, çok sıra dışı, gizli bir anlaşmanın varlığını, karşısındakinin bakışlarında hissetti. Engellenebilirdi... O fotoğrafı yırtmasına izin verilmeyebilirdi. Birkaç saniye her şeyi değiştirdi. Esma sakinleşti. Hem de, kendi kendine "Onlar da görevlerini yapıyorlar" diye söylenmese bile, bunu hissettirebilecek kadar...

Yaşanan gerginlik, çoktan Mustafa'ya dalga dalga ulaşmış, evinden koşar adımlarla çıkıp, kardeşinin evine ulaşmıştı. Mustafa, geldiğinde, arama yapan subaylarla karşılaşmıştı ve artık subaylar için Fethi Gürcan'ı ele geçirememiş olmalarının son itirafını yapma zamanı gelmişti. Tıpkı, Esma'ya, "Kocanız nerede?" diye sordukları gibi, Mustafa Türker'i sorguya götürmeleri gerektiğini söylerken de aynı şeyi itiraf etmişlerdi:

Fethi Gürcan yakalanamamıştı.

Subayların geldiği andan itibaren, bir gölge gibi sessiz, bildiği bütün duaları mırıldanarak -ki çok iyi bilirdi- Esma'yı gölge gibi izleyen Sıdıka'nın sinirleri altüst oldu bu kez de... Bir yanda Esma, bir yanda nerede, ne durumda olduğu belirsiz Fethi... Şimdi de Mustafa...

Mustafa'nın önünde geçip, "Nasıl götürürsünüz ?" diye dikildi subayların karşısına. "Bu da neyin nesi, onu niye götürüyorsunuz, ne ilgisi var onun bu işlerle ?"

Sıdıka, kardeşleri üzerindeki tartışmasız otoritesinin subaylar üzerinde de etkili olabileceğini hesaplıyordu belki de... Belki de, bunun imkânsızlığı içinde böyle ölçüsüz bağırıp çağırıyordu. Onu bir tek Mustafa sakinleştirebilirdi ve öyle oldu:

"Telaşlanma abla! Abla!"

Sıdıka'nın bir an susup ona bakmasından yararlanıp, çabucak söyledi söyleyeceklerini:

"Döneceğim, merak etme. Gideceğim ve döneceğim! Sen çocukların başında dur, sakin ol, onları da sakinleştir. Ben gidip, döneceğim abla..."

Esma, içeriye döndüğünde, salondaki masanın üzerinde duran şarjör ve kurşuna baktı... Evin gizli saklı köşelerini ararken, salondaki masanın üzerine bakmak akıllarına bile gelmemişti...

DEVAMI