ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  İHTİLALİN SÜVARİSİ

8

21 mayıs 1963.

Her şey bittikten sonra, yıllarca atının nallarıyla dövdüğü; toprağını, ağaçlarını, kuşlarını tanıdığı Dikmen tepelerine vurdu kendisini... Güneş yükselmiş, hava iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı. Gözüne geniş gövdeli bir ağaç kestirdi. Güçlükle birkaç adım atıp, sırtını o güçlü gövdeye dayadı; yorgun, uykusuz bedenini yavaşça toprağa bıraktı...

Uyandığında, derin bir yalnızlık duygusu, yenilginin elle tutulurmuşçasına maddeleşen mutsuzluğuna ağıt yakıyordu. Yenik bir komutandı o... Başarısızlıkla sonuçlanmış ihtilal girişiminin bir numaralı eylem adamıydı.

Çılgın bir gecede, çılgınca hızla akan zaman, zaferi ellerinden koparmıştı. Teslim olmayı aklından bile geçirmedi.

Zamanın unutulduğu anlar, Tank Okulu'na girişte başlamıştı. Kapıdaki nöbetçi, okul arkadaşı, kız kardeşinin kocası Ömer'di... Yanında da, önceden hazırlık yapması için gönderdiği Yüzbaşı Sedat Ünal vardı. İçeri girip, doğruca kursiyerlerin yattıkları koğuşlara gitmişlerdi. Gençler zaten onları bekliyorlardı. Daha harekâtın ilk anlarında gökyüzünden beklediği sinyali alamamıştı. Çünkü planlarına göre, onlar Tank Okulu'na girdiklerinde, Hava Kuvvetleri'nin jetleri uçacaktı. Ama bunun nedenleri üzerinde düşünecek lüksü yoktu, gençler onun komutunu bekliyorlardı. "Tankçılar tank başına, Süvariler Süvari Grubu'na!" diye gürledi. Böylece ihtilalin fitilini ateşlemiş oldu.

Tank Üsteğmen İlhan Baş da ondan aldığı emirle Radyoevi'ne doğru tanklarla yola çıktı.

Hızla Süvari Grubu'na geçti. Nöbetçi astsubaya "alarm" komutu verdi ve oradaki birlikleri de harekete geçirdi. Turgut Saltoğlu'na dönerek, cephanelikten mermi getirmesini istedi.

Mermiler dağıtıldı ve bölükler dışarıya sevk edildi. İlk görev tamamlanmıştı. Emrinde üç cip vardı. Bunlardan birinde Erol Dinçer, diğerinde Turgut Saltoğlu bulunuyordu. Kendisi ise birlikler arasında irtibatı sağlayacaktı.

 

Onlar Tank Okulu ve Süvari Grubu'nu harekete geçirdikleri sırada, diğer grubun da Harp Okulu'na girmiş olması gerekiyordu. Bir bölük destek kuvvet olarak Radyoevi'ne gitmiş, ihtilal bildirisi okunmuş, Talat Aydemir de Harp Okulu'na gelmiş olmalıydı. Ancak yaklaştığında durumda bir gariplik sezdi. Harp Okulu'nda bir karmaşa vardı. Sandıklar açılmış, silahlar dağıtılıyordu. Öğrencilerin yüzlerinde büyük bir heyecan vardı. Neyse ki, on iki dakika gecikmeli de olsa "Talat Aydemir" imzalı ihtilal bildirisi okunmuştu.

 

"... Türk Silahlı Kuvvetleri tamamen Atatürk ilkelerine bağlı olarak milletimizin muhtaç olduğu kuvvetli, istikrarlı, devrimci ve demokratik Cumhuriyet idaresini kuracak... Büyük Türk milleti... Halaskar fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedir..."

 

Bu bildirinin ardından, "Harbiye Marşı" çalınmaya başlanmıştı...

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,

Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,

Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet'i

Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.

 

Yaşa var ol Harbiye, yıkılmaz satvetinle,

Göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle:

Türk vatanı üstünde sönmez bir güneşsin sen,

Kartal yuvalarında, hürdür millet seninle.

 

O saate kadar kararlaştırıldığı şekilde üniformalarını giymiş, dava arkadaşlarından birinin evinde hazır bekleyen Talat Aydemir’in kanındaki çılgın bir koro sevinç çığlıkları attı. Artık ölse de gam yemezdi. Onun kanı zafer ritminde akarken, hükümetin kimi bakanları her an tutuklanabilecekleri endişesine kapılmış, hapishane bavullarını hazırlamaya başlamışlardı. Fethi Gürcan, Talat Aydemir'in henüz Harp Okulu'na gelmediğini anladı. Belli ki, radyoda ilk bildiri okunur okunmaz albayı alması gereken ekip görevini yerine getirmemişti. Kurşun bir kez atılmıştı. Hemen, Harp Okulu'ndaki duruma el koydu. Talat Aydemir'in alınması için bir başka ekibi görevlendirdi.

Yapılması gereken ilk işlerden biri yüksek rütbeli subayların oturduğu Saraçoğlu Mahallesi'nin ele geçirilmesi ve generallerin enterne edilmesiydi... Öğrencileri bu yöne sevk etti...

Harp Okulu'ndaki örgütün lideri Önder Aydınlı, arkadaşlarıyla birlikte okulun nöbetçi subay heyetini ekarte etmişti. Cephane sandıklarını kırmışlar, teçhizat kuşanıp, silahlanmışlardı. Kendisini okulun nöbetçi subay kulübesinde bulan Fethi Gürcan'ın sesini duyunca, Atatürk Anıtı'nın dibinde, çizmeleri ayağında, bir elinde Thompson, belinde tabancasıyla duran heybetli adamın yanına doğru koştu...

"Önder, Cevdet Paşa getirildi mi ?”

" "Hayır komutanım!"

"Görevli ekip neden geç kaldı?"

Planlara göre, Genelkurmay başkanının enterne edilmesiyle görevli olan Önder değildi.

"Durum hakkında bilgim yok komutanım."

"Hemen yanına arkadaşlarını al, Cevdet Paşa'yı tutuklayarak buraya getir!"

Yirmi yaşındaki Harbiyeli Önder, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun en tepesindeki adamı tutuklamak üzere verilen emri, büyük bir heyecan içinde ama hiç şaşırmadan, paniğe ve ikileme kapılmadan aldı.

"Emredersiniz komutanım!"

Çabucak toparladığı on beş-on altı arkadaşıyla birlikte, Saraçoğlu Mahallesi'ne doğru yola çıktı.

Fethi Gürcan, cipe atlayıp bu kez Meclis Muhafız Taburu'na geçti. Üsteğmen Kadir Yıldırım onlara silah sağlayacaktı. Hedefe varıp, cephanelerini ve silahlarını aldılar. Üzerlerinde adeta birer cephanelik taşıyorlardı. Genelkurmay'a doğru yürümeye başladılar. Şehir postal sesleriyle inliyordu. O saatlerde zaman mı daha hızlıydı, yoksa kendisi mi bilmiyordu. Artık postal seslerine silah sesleri de karışmıştı.

"Parola?"

"Harbiyeli aldanmaz!"

Tank Okulu, Süvari Grubu, Harp Okulu, Genelkurmay civarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi önü, Bakanlıklar, Sıhhiye...

Fethi Gürcan zaferin yalnızca bir adım ötede olduğunu düşünüyordu. Ama bir türlü son adımı atacağı Muhafız Alayı'na ulaşamıyordu. Oradan oraya koşturuyor, ihtilal havası ciğerlerini dolduruyordu. Onun görevi bir "eylem lideri" olarak bu ihtilali kazanmaktı. Bütün boşlukları doldurmaya çalışıyor, bütün aksiliklere el koyuyordu. Bir an önce Kavaklıdere'de buluşmak için sözleştiği Süvari Grubu'nun yanına gitmek istiyordu.

Ancak bu kez aksiliklerin en büyüğüyle karşı karşıya kalmıştı. Radyoevi el değiştirmiş, karşı bildiriler yayınlanmaya başlanmıştı.

 

"Muhterem Türk milleti... Ben 28. Tümen Kurmay Başkanı Ali Elverdi'yim."

 

Fethi'nin aklından hızla, Radyoevi'ne giren ihtilalcileri korumakla görevlendirilen kişinin iki taraflı çalıştığı yönündeki istihbaratı aldığı gün geçti. Bu bilgiyi Albay Talat Aydemir'e aktarmıştı. Ancak albay, görevlendirdiği kişiye olan güvenini yinelemiş, kendisini de istihbaratın yanlış olduğuna ikna etmişti.

Hareketin seyrini tamamen değiştiren anons sürüyordu:

"Bundan önce yapılan bütün beyanlar yalan ve yanlıştır. Bunları Talat'ın üç buçuk adamı yapmıştır..."

Bu anons, Aydemir'in Harp Okulu'nda öğrencilerin kendisini coşkuyla karşılamasının hemen ardından yayınlanmıştı.

Fethi, radyodaki el değiştirmenin nelere mal olacağım çok iyi biliyordu. İhtilalci güçlere katılıp katılmamak konusunda ikilem içinde kalan, "başaracaklar" kaygısıyla karşı yönde harekete geçmeyen güçler, "yenilgi"nin kokusunu almış, Hükümet ve Genelkurmay moral kazanmıştı. İhtilale karşı güçler hızla harekete geçmiş, olayın akışını değiştirmişti. Eskişehir'den ihtilalcilere destek vermek üzere gelen ve Çankaya Köşkü'nün üzerinde uçuş yapan Hava Kuvvetleri'ne ait jetler ise yön değiştirmiş, bu kez ihtilal karargâhı olan Harp Okulu üzerinde uçuş yapmaya başlamışlardı. Namlular ters dönüyordu. Ali Elverdi'nin anonsu, İstanbul'da ihtilal için yola çıkan birlikleri de durdurmuş, hareket büyük bir darbe yemişti.

Binbaşı Fethi, bu kez sağ kolu Erol Dinçer'in emrine dört öğrenci vermiş ve onları Radyoevi'ne göndermişti. Erol Dinçer, yol boyunca büyük risklerle karşılaşmasına rağmen, Radyoevi'ne ulaşmış, karşı yönde bildiriler okuyan Ali Elverdi'yi enterne etmişti; Radyoevi yeniden ihtilalcilerin eline geçmişti. Saatler 02.20'yi gösteriyordu...

 

"... İhtilal için özel parolayı bilmeyen hiçbir vatandaş sokağa çıkmayacaktır. Aksi halde hareket eden kim olursa olsun ateş bilecektir..."

 

Kararsızlığını yenememiş olan kimi subaylar üniformalarını giymiş, evlerinde tetikte bekliyorlardı. Kulakları radyodaydı. Zaferin kime ait olduğunu bir anlasalar onların yanında harekete geçeceklerdi. Ama bir türlü kimin egemen olduğunu anlayamıyorlardı.

Fethi Gürcan, çatışmaların başladığı Ankara caddelerinde Radyoevi'ne doğru yol alırken, ölümün kaç kez bir kurşun zırhına bürünerek yanı başından geçtiğini bilmiyordu. Belinde üç el tabancası, elinde Thompson'u vardı. Ekmek torbasında el bombaları taşıyordu. Bel kemeri ise alabildiğine mermi yüklüydü.

Radyoevi'ne geldiğinde; aldığı ilk haberler iyiydi. Erol Dinçer, Ali Elverdi'yi tutuklamış, yeniden ihtilal bildirileri okumaya başlamıştı... Harp Okulu'na yöneldi. Burada albayla buluşacaktı. Ancak Harp Okulu'na ulaştığında, ihtilal bildirilerinin kesildiğini gördü. Hükümet yanlısı güçler, vericiyi kesmiş, radyo yayını susmuştu.

Eylem planını, bu ihtilale soyunan herkesin kendisi gibi, sonuna kadar ve ölümüne görevini yapacağı varsayımıyla hazırlayan Binbaşı Fethi, planın işlemediğinin farkındaydı. Bu kez de, Etimesgut vericisini ele geçirmekle görevli olanlar, onları yarı yolda bırakmıştı.

O Harp Okulu'ndayken, Radyoevi'nde yapacak bir şey kalmadığını gören Erol Dinçer, tutukladığı Ali Elverdi'yi ihtilal merkezine getirmişti.

Parolayı bilmeyen üst rütbeli subaylar da enterne edilerek Harp Okulu'na getiriliyordu, ihtilalin lideri Talat Aydemirin en büyük endişesi, ordu içindeki kutuplaşmanın oluk oluk kan akacak bir çatışmaya dönüşmesiydi. O yine ak bir ihtilal düşlüyordu. Bu yüzden, karşı kutuptakileri, kendi saflarına çekmeye çalışıyordu. Bir subaya yapılacak en büyük hakaretin silahının alınması olduğunu düşünüyordu. Gençlerin tutuklayıp Harp Okulu'na getirdikleri üst rütbeli subaylar, burada kısa bir süre tutulduktan sonra silahlarıyla birlikte serbest bırakılıyorlardı.

 

Fethi Gürcan orada fazla kalmadı, kendisini yeniden Ankara caddelerine vurdu... Genelkurmay kavşağına geldiğinde, merkez kıtası subaylarının Harp Okulu öğrencilerine ateş açtığını gördü. Öğrenciler de karşılık veriyorlardı ama, hükümet güçlerinin karşısında yetersiz kalıyorlardı. Öğrencilerin, kurşunlara karşı ne kadar savunmasız durduğunu görünce, onların can kaygısı, ihtilali başarma kaygısının önüne geçti. Sesi, kurşun seslerinin arasında top gibi gürledi:

"Tam siper alın!"

 Oradan oraya koşturuyor, ateşe ateşle karşılık veriyordu...

 

Gün ışımaya başlamıştı... Aldığı yol artık zafere değil, yenilgiye gidiyordu ama o ölümüne yola çıkmıştı ve sonuna kadar gidecekti Zaten yakalanmak ölümden çok daha ağır bir sonuçtu. Sonunda ihtilalin karargâhı Harp Okulu da hükümet kuvvetlerinin eline geçti. Harp Okulu'na getirildikten sonra serbest bırakılan subaylar özgürlüklerini elde eder etmez birliklerinin başlarına geçmiş, ihtilal karargâhını kuşatmışlardı.

Neredeyse, ihtilali destekleyen subay kalmamıştı... Direnen yalnızca gencecik Harp Okulu öğrencileriydi. Hava Kuvvetleri'nin uçakları şehrin sokaklarına dalışlar yapıyordu. Yenilgi, bütün yüzüyle karşısında duruyordu. Yapılacak tek şey, Süvari Grubu'nun genç subaylarına ve Harp Okulu öğrencilerine durumu anlatmak, onları okullarına ya da birliklerine dönmenin kendileri için en uygun yol olduğuna inandırmaktı.

Sabah saat altıya doğru, Tarım Bakanlığı'nın önündeydi. Yanında Harbiyeli Önder, Süvari Üsteğmen Mustafa Karazeybek vardı. On beş kadar Harbiyeli de onlarla birlikteydi. Artık hareket tamamen ters dönmüştü. Hepsi, kaybettiklerini biliyordu.

Hükümet güçleri ateşi sürdürüyordu. Fethi Gürcan, "Burayı terk edelim" dedi.

Yoldan geçen iki cipi durdurdular ve arka yollardan Kuğulu Park'a doğru ilerlemeye başladılar. Saat sekizi geçmişti ve sıra en zor göreve gelmişti... Biliyordu ki, bir ihtilali durdurmak, onu başlatmaktan zordur. Çünkü, ihtilale kazanmak için kalkışılır... Kaybetmek ise ölüm demektir... Ölümü göze alanları durdurmak zordur...

Önder ve Mustafa'ya, "Bu iş burada bitti" dedi, "artık benim yaşamam söz konusu değil. Anadolu'ya geçmeye çalışacağım, gerekirse çarpışarak ölürüm."

Mustafa Karazeybek, "Sizi yaşatmayanlar bizi yaşatırlar mı ?" dedi. "Birlikte gidelim..."

Önder de onu destekledi... Harp Okulu'ndaki örgütün lideri olduğu için diğerleri gibi küçük cezalarla kurtulamayacağını düşünüyordu.

'Bizi de kurşuna dizecekler komutanım" dedi, "cipin birini alalım, üçümüz gidelim. Öğrenciler diğer ciple Harp Okulu'na dönsünler."

Fethi, çaresiz onların bu önerilerini kabul etti. Sonra Harbiyelilere hükümet güçlerinin kontrolü tamamen ele aldıklarını açıkladı:

Gençler, başarısızlığa uğradık. Her şey bitti... Bana ve ihtilali planlayan diğer subaylara büyük cezalar verilebilir ama sizler küçük cezalarla kurtulursunuz. En iyi yol okulunuza ve birliklerinize giderek teslim olmanız."

Ama ondan da genç yürekler, teslim olmak istemiyorlardı. Tepkileri büyük oldu. Daha birkaç saat önce, albayı evinden Harp Okulu'na getirmesi için emir verdiği Zihni Çetiner, "Biz de sizinle geliriz!" dedi. Diğerleri de ayrılmayı kabul etmiyorlardı:

"Çarpışacaksak beraber çarpışalım, öleceksek de beraber ölelim."

Ateşli bir Harbiyeli, "Biz de teslim olmayız binbaşım" dedi. "Kaçar, dağlara çıkarız..."

"Dağda eşkıya gibi nasıl yaşayacaksınız ? Eşkıya kanunlarını biliyor musunuz? Üçüncü gün karnınız acıkınca, fırıncıya teslim olursunuz. Ne kadar çabuk birliklerinize teslim olursanız, o kadar az ceza yersiniz. Eğer inancınız varsa, bana inanıyorsanız, Harp Okulu'na dönün. Sizin için daha iyi olacak."

Fethi Gürcan, Önder'e döndü. "Burada fedakârlık sana düşüyor" dedi, "arkadaşlarını alıp Harp Okulu'na götür. Bu bir emirdir!"

Önder, Harbiyelilerin lideriydi. Kendisini feda etmekle yükümlü hissetti. Önder ve diğer öğrenciler, Fethi Gürcan ve onunla kalan Mustafa Karazeybek'le helalleşip, ayrıldılar. Fethi, cipe binip uzaklaşan gençlerin arkasından kederle baktı. Onların yüreklerindeki isyanlı kabulleniş, kendi yüreğinde hiçbir zaman tanımlayamadığı bir acıya dönüştü.

Cipe bindiğinde, Mustafa Karazeybek yanındaydı. Şoföre Çankaya'ya çıkmasını söyledi. Amacı oradan şehri terk etmekti. Ancak Muhafız Alayı yolları kapamıştı ve çıkması olanaksızdı. Yeniden aşağıya doğru inmeye başlamışlardı. Muhafız Alayı'nın bir diğer bölüğü de aşağıya inen yolu kapamıştı. Ya teslim olacak ya da sonuna kadar çatışacaktı. Üzerinde resmî elbisesi vardı. Birden yanındaki genç subaya döndü:      ¦  ,   • ;

"Alman Büyükelçiliği'nin yerini biliyor musun?"

"Neden binbaşım?"

"Alman büyükelçilik müsteşarı bizim bölüğe gelir ata binerdi. Kendisiyle iyi tanışırız... Üzerimizdeki üniformalarla bir adım öteye gitme şansımız yok. Belki bize yardımcı olabilir. "

Ama bir sorun vardı. İkisi de Alman Büyükelçiliği'nin yerini bilmiyorlardı. Sonunda "bulduk" diyerek girdikleri elçilik, Almanya'ya değil, Bulgaristan'a aitti. Kapıyı açan yaşlı bir kadın, birer cephaneliği andıran bir iki subayı karşısında gördüğü halde nasılsa dili tutulmadı ve Almanya Büyükelçiliği'nin yolunu gösterdi.

Bu kez doğru adrese ulaştılar. Kapıyı açan adam, büyükelçilik müsteşarının dışarıda olduğunu söylüyor ve kapıyı kapatmaya çalışıyordu- Kaybedecek tek bir an bile kalmamıştı. İçeri zorla girdiklerinde, Fethi Gürcan, adamın gözlerini bu kadar büyüten duygunun korku mu, şaşkınlık mı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Adam, onları sakinleştirmek için büyükelçiye haber vereceğini söylemişti. Zaten yapabileceği başkaca bir şey de yoktu.

Gerçekten de çok kısa bir süre sonra büyükelçi karşılarına dikilmiş, ne istediklerini soruyordu.

"Bu geceki harekâtı biz düzenledik."

"İltica hakkı istiyorsanız, buna yetkim yok..."

"İltica hakkı değil, küçük bir yardım istiyoruz."

Büyükelçi ilk anda yaşadığı paniği atlatmıştı:

"Teslim olursanız, Alman hükümeti idam edilmemeniz için elinden geleni yapar."

"Teslim olmayız sayın büyükelçi! Sizin hükümetiniz de bizim idam edilmemizi engelleyemez. Yine de hükümetinize sormadan yapabileceğiniz bir şey var!"

"Nedir?"

İstediği tek şey, bir akşam önce, büyük bir heyecanla giydiği üniformalarından kurtulmaktı. Biliyordu ki, onlarla üç adım öteye kaçma şansı yoktu.

"Sivil kıyafet istiyoruz."

Büyükelçi, önce bu basit istek karşısında şaşırdı, onlara yardımcı olmak istediğini hissettiren bir çeviklikle bir iki adım öne çıktı, sonra durdu:

"Size yardım etmek bizi sıkıntıya sokar. Biliyorsunuz diplomaside her şey çok hassastır."

"Diplomat sizsiniz ! Öyleyse, bizi rahatlatacak, sizi sıkıntıya sokmayacak bir çözüm yolu bulun."

Fethi Gürcan, büyükelçinin hazırladığı raporu imzalarken, bunu hiçbir koşulda açıklamamak üzere şeref sözü verdi...

 

 

 

9

21 mayıs 1963.

Kız kardeşinin evine arama yapıldığı sırada ifadesi alınmak üzere alıkoyulan Mustafa Türker, birkaç saat sonra serbest bırakıldı. Önce evine gitti, karısını ve çocuklarını gördü. Evdekilerin, onun sorguya götürülüşünden haberleri yoktu.

Esma! Yürekli kızım benim. Başka kadın olsa, ortalığı velveleye verirdi. Sen benim sorguya alınışımı İlhan'a söylemedin, ben de sabah arama yapan ekibin sizden önce bize geldiğini. .. Şimdi sana koşmalıyım. Meraktan ölmüşsündür.

İlhan da, çocuklar da yaşananlardan yeterince etkilenmişlerdi. Onları biraz daha üzmemek için, sorguya alındığından hiç söz etmedi. Evden çıkınca, yeni bir gelişme olup olmadığını araştırdı, sonra doğruca kız kardeşinin yanına koştu.

Esma, kapıda ağabeyini görünce, yorgun başını onun omzuna dayadı. Gözyaşlarına, Mustafa'nın ceketinden başka tanıklık eden olmadı.

"İyi misin ağabey, seni hırpalamadılar ya?"

"Yok bir şey, iyiyim. Bol bol soru sordular yalnızca... Önce benim de harekâta katılıp katılmadığımı sorguladılar. Sonra Fethi'nin nerede olduğunu öğrenmek istediler. Bilmediğimi söyledim. Baktım fazla ısrarlı davranıyorlar, dayanamadım, 'Ben de sizin gibi Fethi'nin nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü onu merak ediyorum. Yerini bilsem de size söyler miydim? İnsan kardeşini ihbar eder mi?' dedim. Sonra bıraktılar beni."

Sen orada, şimdikinden çok öfkelenmiş, şimdikinden çok bağırmışsındır...

"Çay demleyeyim sana..."

Mustafa, kolundan çekip oturttu Esma'yı.

 

"Çay may istemem, otur hele! Dinlen biraz. Yüzün çöktü bir günde. Merak etme, kötü bir şey olsa duyulurdu. Talat Aydemir kaçmak istememiş. Emeklilerin çoğu sabah evlerine dönmüşler. Emniyet gelip onları almış. Fethi'den haber gelmediğine göre kaçıyor. Yakalansa, nerede olduğunu bize sormazlardı."

"Çocuklar, Talat Aydemir'in teslim olduğunu duymuşlar. Sen nasıl olduğunu öğrenebildin mi?"

"Söylediklerine göre, Talat Bey, dün akşam karısı ve çocuklarıyla Mustafa Pakoba'ya yemeğe gitmiş. Harp Okulu'na da oradan hareket etmiş. Neyse, gece Radyoevi ikinci kez el değiştirdikten sonra, Cevdet Paşa adına yayınlanan bildiriler var ya... Hani, silahların bırakılmaması halinde Hava Kuvvetleri'nin taarruza geçeceğini söylediği... Talat Bey o zaman, Rıfkı Erten'le birlikte Harp Okulu'ndan çıkmış. Etraflarında öğrenciler varmış. Meclis'e yakın bir yerde uçaklardan üzerlerine ateş açılmış. Bir öğrenci ölmüş. Bazı subaylarda panik başlamış. Kimileri olay yerini bırakıp kaçmış. Kalanların bir kısmı da, Talat Bey'den harekâtı durdurmasını istemişler. Yani çok fazla öğrenci ölecek diye... Harp Okulu'na döndükten bir süre sonra orası da sarılmış. Anlattıklarına göre, Talat Bey, okulda öğrencilerin gözleri önünde teslim olmak istememiş. Sabah altı buçukta oradan çıkmış, Pakoba ve beş altı kişi daha varmış yanında..."

Sema, paytak adımlarla, ikide bir L salonun dip tarafına, Esma ile Mustafa'nın oturdukları yere ani girişler yapıyor, annesinin, dayısının dizine tırmanarak onların dikkatlerini çekmeye çalışıyordu. Bu da, onun peşinden dolanan, yeni bir haber alma umuduyla kıvranan Gülderen'in işine geliyordu...

Ömer, mutfak kapısının hemen önündeki yemek masasında ders çalışıyordu. Ama onun kulağı da konuşulanlardaydı.

Esma dayanamadı, sesini alçaltarak sordu:

"Fethi'yi hiç görmemişler mi?"

"Bütün gece hepsi haberleşmişler tabiî de... Sabahı bilmiyorum. Ama Harp Okulu'ndan çıkışlarında Fethi yok..."

"Harp Okulu'ndan çıkıp nereye gitmişler?"

"İşte nasılsa üzerlerinde üniformalarıyla tankların, askerlerin yanından geçerek Dikmen'e doğru yürümüşler. Hatta yolda rastladıkları öğrencilerden okullarına dönmelerim istemişler. Sonra sakin bir yerde oturup konuşmuşlar. Teslim olma kararı aldıktan sonra bir taksiye binmişler."

Mustafa, içinde gülmeyi değil hayreti barındıran tek soluklu bir kahkaha attı.

 

"İnanılacak gibi değil ama bindikleri taksiyle askerî barikatlar arasından geçip bizim mahalleye girmişler, bir arkadaşlarını evine bırakmışlar. Talat Bey, Pakoba'yla birlikte yeniden onun evine gitmiş. Ailelerine bu olanları anlatmışlar, sonra da yatıp uyumuşlar. Öğle saatlerinde polisler Pakoba'yı almak için eve gelmişler. Talat Bey de kendisi çıkıp teslim olmuş."

Sözlerini bitirince kısa ve derin bir soluk verip arkasına yaslandı.

Esma, hâlâ soru soran gözlerle bakıyordu.

"İşte şimdilik öğrendiklerim bu kadar" dedi Mustafa, "sen merak etmişsindir diye fazla oyalanmadan buraya geldim. Şimdi yeni haber olup olmadığına bakarım. Bir şey duyarsam uğrarım, yoksa eve giderim. Bir sıkıntı olursa, hemen bana haber yolla..."

Mustafa, Sema'yı da kucaklayıp kalktı, burnunu onun küçük burnuna sürttükten sonra geri çekilip gülücüklerini seyretti, yeniden bıraktı.

Ömer de onu uğurlamak için kalkmıştı. Önünde kitapları, defterleri açıktı.

"Aferin" dedi Mustafa, biraz da şaşkınlığını gizlemeye çalışarak, "göreyim seni, derslerine iyi çalış. Okulundan da fazla geri kalma."

Esma, "Bir gün bile geri kalmaz ağabey" diye araya girdi, "yarın okula gidecek. Niye gitmesin ki ?"

Mustafa'nın çatık kaşlarının altından yönelttiği, onaylayan, sevgi dolu bakışları birkaç saniye kız kardeşinin yüzünde kaldı.

"Hadi kızım, kendine dikkat et."

"Sen de kendine dikkat et..."

 

DEVAMI