ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | HESAPLAŞMA
1. BÖLÜM
KAHRAMAN-ANARŞİST
YALAN-GERÇEK
Dünya tarihi ezenle ezilenin, zalimle mazlumun, sömürenle sömürülenin, haksızla haklının mücadelesinin tarihidir. Bir anlamda da yalanla gerçeğin kavgasıdır.
Zalimler, sömürenler, haksızlar, zulümlerini, sömürülerini ve haksızlıklarını gizlemek, gerçekleri saptırmak ve halkın gerçekleri görmesini önlemek için her dönemde yalana ve şiddete başvurmuşlardır. Dahası ve belki de en kötüsü, ellerindeki tüm güçleri ustaca kullanarak yalanları, sahteleri gerçekmiş gibi göstermişlerdir. Ne yazık ki uzun bir süre diliminde yalanlarına bilinçsiz halk kitlelerini inandırabilmiş ve egemenliklerini sürdürmüşlerdir.
Nice vatan hainleri, nice insanlık düşmanı zalimler, kahraman, saygıdeğer insan, “büyük devlet adamı” ilan edilip baş tacı yapılırken; nice yurtsever devrimci, “vatan haini, insanlık düşmanı” suçlamalarıyla cezaevlerine atılmış, işkencelerden geçirilmiş, öldürülmüş ve idam edilmiştir.
Mustafa Kemal’ce 1920’lerde hedef koyulan “Bağımsız ve Demokratik Türkiye” ereğini gerçekleştirmek için yola çıkan üniformalı-üniformasız devrimcilerin önü, kendilerine “Atatürkçü” diyenler tarafından, komplo, cinayet, idam, işkence ve kitlesel tutuklamalarla kesilmemiş midir? Bu ülkede ABD’nin çıkarlarını savunan sol-sağ partiler kurdurulmamış mıdır?
Yasalardan muaf, siyasal iradeden özerk, hazineden beslenen, cepleri para dolu, silahlandırılmış “çeteler” oluşturulmamış mıdır?
DERİN ARAŞTIRMA
İnsanlık suçu olan işkence, devlet eliyle uygulanıp, resmileştirilmemiş midir? Münferit olarak bazı güvenlik güçleri tarafından işlenmiş bireysel suç gibi gösterilen işkence, devlet suçu değilmidir?
Özellikle ülkemizde de işkence kurumlaşmış ve resmi sektörün bir parçasına dönüşmüştür.
İşkence yapmakla görevlendirilmiş ve ona göre eğitilmiş bir güvenlik görevlisi, devlet bütçesinden ödenerek satın alınan manyeto aracını kullanarak, zanlıyı konuşturmak için kullanmadığı zaman görevini yerine getirmemiş ve o nedenle devletin ödediği maaşı hak etmemiş sayılır. Derin Araştırma Laboratuarı (DAL) adıyla güvenlik merkezinde kurulan ve çeşitli işkence araçlarıyla donatılmış olan yerlerdeki güvenlik görevlileri o araçları evlerinden mi getirmişlerdir? Filistin askısını onlar mı üretmiştir? İşkence araç ve gereçleri, “demokratik” Avrupa ülkelerinden bedeli bütçeden ödenerek alınmamışlar mıdır?
Adları yolsuzluklara, komplolara, cinayetlere, gayrı ahlaki faaliyetlere karışanlara dokunulmazken; halkını ve ülkesinin bağımsızlığını savunanlar; üniformalı üniformasız devrimci gençler cezaevlerine atılmış, katledilmiş ve idam edilmemişler midir?
Fethi Gürcanlar, Deniz Gezmişler; Anayasayı Tebdil ve İlga eden yönetimler tarafından, Anayasayı Tebdil ve İlga suçuyla idam sehpasına gönderilmemişler midir ?
RAMP IŞIKLARI
Türkiye Cumhuriyetinin kısa tarihinde tüm bunlar gözlerimizin önünde gerçekleştirilmiş, aynı süreç defalarca tekrarlanmış olmasına rağmen, olayların yeterince değerlendirilip, gerekli dersler çıkarılmamıştır. Bunun sonucu olarak karşı güçler hakkında gerekli bilgiler değerlendirmeler yapılmadan; bu güçlerin daha önceki benzer durumlarda uyguladığı yöntemler, taktikler, oyunlar göz önüne alınmadan girişilen hareketler başarısızlığa uğratılmış ve karşı güçlerce kendi çıkarlarına zarar vermeyecek yönlere saptırılarak gerçek amacından kısa sürede uzaklaştırılmıştır.
27 Mayıs 1960’ta, 22 Şubat 1962’de, 2l Mayıs 1963’te, 1971‘de 9 Mart’ın 12 Marta dönüştürülmesinde oynanan oyunlar, aşağı yukarı aynıdır. Dahası 60-82 yıllarını kapsayan süreç içerisinde, tiyatro sahnesinde ramp ışıklarına çıkartılan aktörlerin, satranç tahtasında sürülen taşların büyük bir kısmı kimlikleri bile değiştirilmeden yeniden yeniden kullanılmış ve kullanılmaya devam etmektedir.
CANA YAKIN İNSAN
4 Aralık 2004 tarihli Hürriyet Gazetesinin manşetinden verdiği haber şöyleydi:
ASALA’yı çökerten Albaya veda
Milli İstihbarat Teşkilatı’ndaki (MİT) çalışması sırasında Ermeni terör örgütü ASALA’ ya karşı verdiği mücadele ile tanınan, bir çok örgütün ölüm listesine giren sessiz kahraman Emekli Tank Kıdemli Albay Süleyman Selim Yenilmez hayata veda etti.
Yenilmez’in cenazesi, dün öğle vakti Selimiye Camii’nde düzenlenen askeri törenin ardından, Küçükyalı Mezarlığı’nda toprağa verildi.
84 yaşında ölen Yenilmez’i, son yolculuğunda Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT’de görev yaptığı dönemdeki arkadaşları ile yakın dostları yalnız bırakmadı. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un da çelenk gönderdiği törende, başsağlığı dileklerini oğlu Engin, kızı Petek Sarıgöllü, torunları Ebru, Tolga ve Burak kabul ettiler.
Annesini 5 yıl önce kaybettiklerini belirten kızı Petek, babasıyla ilgili duygularını, ‘Sevildiği cenazeye katılan arkadaşlarının çokluğundan belli. Asker disiplinine sahipti ancak çok cana yakın bir insandı. Bütün enstrümanları çalardı, müziğe büyük tutkusu vardı’ diyerek dile getirdi. Gelini Güzin Yenilmez, ‘Vatan sevgisi çok yüksek bir insandı. Yanında çalışanlar da, gösterdiği insani tavırlardan dolayı hep kendisine “baba” diye hitap ederlerdi’ diye konuştu.
Törende bir zamanlar yeraltı dünyasından tanınan işadamı Fevzi Öz’ün çelengi dikkat çekti. Yenilmez’in Türk bayrağına sarılı cenazesi, askerler tarafından top arabasına konuldu ve oluşturulan kortejle bir süre gidildikten sonra cenaze arabasına alındı. Cenaze Küçükyalı Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Gözyaşlarıyla uğurladılar......
YALDIZ ALTINDAKİ KİŞİLİK
“Cana yakın, vatan sevgisi çok yüksek bu “sessiz kahramanın” yaldızı biraz kazıldığında altından çıkan kişilik ise bu niteliklerin tam tersiydi.
Yanında çalışanların, gösterdiği insani tavırlardan dolayı kendisine “baba” dedikleri, 12 Mart 1971 döneminin ünlü işkencecilerinden biriydi. Süleyman Yenilmez, Ziverbey köşkünde üniformalı- üniformasız gençlere; İlhan Selçuk ve Doğan Avcıoğlu gibi tanınmış aydınlara; Emekli Yarbay Talat Turhan ve Emekli General Celil Gürkan gibi emekli subaylara işkence yapan kişidir.
Albay Süleyman Yenilmez, eline düşen aydınlara, yanında çalışanlara gösterdiği söylenen insani tavırları nedense hiç göstermemişti. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün emriyle, Mehmet Eymür, Necip Yusufoğlu, Hiram Abas ile birlikte “Ziverbey Köşkünü” Amerikancı işkence ve komplo karargâhına çevirmişti.
Faik Türün, şöyle diyordu:
"Mahir Çayan ve arkadaşlarının kaçmasından sonra başlayan soruşturmaya, bazı subayların da adı karıştı, hatta Çayan’ı bir general arabasının gelip aldığını söyleyenler de vardı. Bu subayların ifadesinin alınması lazımdı. Polisin bu işleri nerede yaptığını biliyordum, Sirkeci’de bir yerleri vardı, hücreler vardı, orada belki de dövüyorlardı. Subayları oraya göndermek istemedim.
MİT’ten gelen Süleyman Yenilmez bizim Erenköy’de bir yerimiz var dedi, orayı gözetim evi olarak kullandık, ben de bir iki kere oraya gittim."
Büyük medyamız, nedense “baba” ve “sessiz kahraman”ın bu önemli yanına hiç değinmiyordu. İşkenceci bir kişiyi kahraman diye tanıtıyordu. Soygun düzeninin Albay Yenilmezlere daima ihtiyacı vardı. Bu düzenin gazeteleri de görevlerini yerine getirecekti. Gerçekleri yazmasını beklemek abes kaçardı.
ÖLMEDEN MEZARA KOYDULAR
12 Mart 1971 Harekatı sonrası, karşı-devrimciler ağababalarından aldıkları işkence eğitimini asker-sivil, kadın-erkek ayırt etmeden gençlik üzerine uygulamışlardır. Yazdıklarımız binlercesinin içinden alınan sadece birkaç örnektir.
30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan ve 10 arkadaşını katletmişler, 6 Mayıs 1972 de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı asmışlar, yüzlerce genci sokak aralarında kırlarda öldürmüşlerdir. Bütün bunlar yetmemiş, ellerine geçirdikleri gençlere yaşamları boyu psikolojik ve bedensel bozukluklar yaratacak işkenceler yapmışlardır. Gençleri “ölmeden mezara koymuşlardır.”
Oğlunu işkenceci ve ruh dengesi bozuk kişilerin elinden kurtarmak için çırpınan bir Anne. Ankara valilerinden Enver Kuray'ın eşi. Oğlu Deniz Teğmeni Sarp Kuray’a yapılanları anlatmak için çırpınıyordu. Bedia Kuray Hanım sağa sola mektup yazarak Devlet’i Devlet’e şikayet ediyordu:
Nisan ayının (1971) onuncu günü gece yarısı oğlumu tevkif ettiler. Mamak'tan alınıp İstanbul'a götürüldüğünde on dört gün işkence görmüştür. Ardına cop sokmaktan tutun da dört gün çarmıha gerilip öyle bırakılmış ve dayak atılmıştır. Vücudunun her zerresine iğne yapılmıştır. Bu insanlık dışı davranışların sonunda aslan gibi Sarp tanınmaz hale gelmiş ve on dört kilo vermiştir. Şuurunu iğnelerle muhtel edip, istedikleri ve diledikleri ifadeleri hazırlayıp kendisine imza ettirmişlerdir.
İnsanlık dışı yaratıkların işkence tezgahlarından geçenler yazdıkları dilekçelerle Tarih’e not düşüyorlar.
BİNBAŞIM! ALBAYIM!
Dilekçe sahibi: Ayşe Semra Eker
(Doğum yeri : İzmir, 1949; Baba adı: Fikri; Gözaltına alındığı tarih: 18 Nisan 1972; Tutuklandığı tarih: 22 Mayıs 1972)
18 Nisan 1972 tarihinde sokakta birkaç kişinin saldırısına uğradım. Ve gözlerim özel olarak hazırlanmış siyah bir bantla bağlanarak zorla kapalı, gri bir minibüse bindirildim. Minibüs birkaç dakika hareket etmedi. Bu zaman zarfında etrafımdaki şahıslar birbirlerine (binbaşım, albayım) gibi hitaplarda bulunuyorlardı.
Arabaya alındığım ilk anlardan itibaren bana birçok sorular soruyorlar, cevap alamayınca da “Sen konuşma bakalım, biraz sonra ellerimiz bacaklarının arasında, dolaşmaya başlayınca bülbül gibi ötersin”gibi tehditler savuruyorlardı. Araba hareket ettikten uzun bir süre sonra, neresi olduğunu anlayamadığım bir binanın önünde durduk. Minibüsten inince yüksek ve açıklık bir yerde olduğumu farkettim. Sonra da önünde durduğumuz binanın bodrum katına indirildim ve geniş bir odaya alındım. Etrafımı birbirlerine hitaplarından subay olduklarını anladığım şahıslar çevirdi. Bana sorular soruyorlar, konuşmazsam kendim için kötü olacağını, aksi takdirde “beraberce eğitim yapmak” zorunda kalacaklarını söylüyorlardı.
Nitekim bir süre sonra bana zorla çoraplarımı ve eteğimi çıkarttırdılar. Ve ellerimden, ayaklarımdan kazıklara bağlı olduğum halde yere yatırdılar. Ümit Erdal adlı şahıs copla ayaklarımı yarım saat kadar dövdü. Bunu yaparken de bir yandan da “biz burada kaç kişiyi bülbül gibi öttürdük, seni mi konuşturamayacağız” diyor ve daha da ileri giderek ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. Daha sonra el ve ayak parmaklarıma çıplak elektrik kabloları bağlayarak şiddetli elektrik vermeye başladılar. Bir yandan da çıplak halde olan kalçalarıma copla vuruyorlardı.
Bu işe yardımcı olan birkaç şahıs vardı. Bunlardan birincisi esmer, uzun boylu kıvırcık saçlı, iriyarı; ikincisi esmer, siyah saçlı bıyıklı, ufak tefek; üçüncü beyaz tenli, siyah saçlı, bıyıklı uzun boylu bir genç; dördüncüsü esmer, orta boylu, devamlı renkli gözlük kullanan orta yaşlı; beşincisi mavi gözlü, orta boylu, şişman, kır saçlı ve yaşlıydı. Ayrıca işkence esnasında bulunduğum odaya birisi kır saçlı, dinç görünüşlü, yaşlı bir albay ve yine kır saçlı mavi gözlü, topluca uzun boylu bir yarbay sık sık geliyorlar ve direktifler veriyorlardı.
Bir müddet sonra elimdeki elektrik kablosunu çıkararak kulağımın etrafına başka bir âletle sıkıştırdılar. Hemen ardından şiddetli elektrik vermeye başladılar. Vücudum ve başım korkunç bir şekilde sarsıldı. Ve ön dişlerim yavaş yavaş kırılıyordu, işkenceciler yüzümün ne hale geldiğini göstermek için ayna tutuyorlar ve “bak o güzel yeşil gözlerin ne hale geliyor, biraz sonra hiç görmeyeceksin, aklını yitireceksin, bak şimdi de ağzından kan gelmeye başladı” diyorlardı.
Elektrik şokunu bir müddet sonra durdurup, beni yerden kaldırdılar ve yukarıda tariflerini ve adını verdiğim şahıslardan birkaç tanesi ellerine coplar alarak bana meydan dayağı çekmeye başladılar. Bir müddet sonra etrafımı seçememeye ve bulanık görmeye başladığımı hissettim. Daha sonra da bayıldım.
OROSPU-ÜMİT ERDAL
Ayıldığımda kendimi yarı çıplak yerde sular içinde buldum. Beni zorla yerden kaldırıp koşturmaya çalıştılar. Bir yandan da belden aşağıma tekmeler indiriyorlar, copla kafama vuruyorlar, duvardan duvara çarptırıyorlardı. Daha sonra ellerimi zorla zaptederek, sırayla ellerimin üstüne ve içine copla vurdular. Bütün bunlardan sonra vücudumun her yanı şişmiş, morarmış ve ayaklarımın üzerine basamaz hale gelmiştim.
Bunlar yetmemiş olacak ki, bir ara Ümit Erdal üstüme saldırdı. Beni zorla yere yatırmak istedi. Yere yatırdıktan sonra da sırtıma çıkıp başka birisinin yardımıyla arkadan makatıma cop sokturdu. Ben ayağa kalkmak için çırpınırken bana “seni orospu seni, simdi görürsün, bak seni ne hale getireceğiz. Önce say bakalım kaç kişiyle yattın? Bundan sonra yatamayacaksın. Sonra kadınlığını kaybedeceksin” gibi lâflar söylüyordu.
Nitekim biraz sonra beni zorla yere yatırıp, ellerimden ve kollarımdan sıkıca kazıklara bağladılar. Çıplak elektrik kablosunu sağ ayağımın küçük parmağına, diğer kabloyu da bir copun ucuna sardıktan sonra cinsiyet organıma sokmaya çalıştılar. Ben direnince ellerindeki balta sopasıyla bacaklarıma ve vücudumun çeşitli yerlerine vurdular. Bir müddet sonra ellerindeki copu elektrik kablosu sarılı olduğu halde cinsiyet organıma soktular. Ve elektrik verdiler.
Bu esnada kendimi iyice kaybettim. Bir müddet sonra da dışarıdaki erler içeri insan vücuduna hava vermeye yarayan bir âlet getirdiler. Ve beni öldürecekleri şeklinde tehdit ettiler. Daha sonra beni tekrar yerden kaldırıp odadan çıkardılar. Ve koridordaki bir su borusuna ellerimden kayışla bağlı olduğum halde yarı çıplak astılar. Birkaç kişi beni coplamaya başladılar. Yine kendimi kaybettim.
Ayıldığımda kendimi yine aynı odada yatakta buldum. Bu arada içeriye beni muayene etmek üzere bir doktor getirdiler. Bana zorla ilâç içirmeye ve yemek yedirmeye çalıştılar. Bu arada koyu pıhtı halinde kanamanın devam ettiğini farkettim.
Bir zaman sonra bana baskı yapmak için benimle aynı binada kalan Nuri Çolakoğlu'nu getirdiler. Ve son halini göstermek istediler. Gördüğüm kadarıyla Nuri'nin sağ el tırnakları iltihap içindeydi. Sigarayla yakmış olduklarını anladım. Zaten kendileri de bunu teyit ettiler. Tek ayağının altı ise simsiyahtı. Ve parçalanmıştı.
Yine aynı gece Nuri Çolakoğlu ile birlikte İstanbul'a götürüldük. Ertesi gün kaldığım hücreye (nerede olduğumu bilmiyordum) daha önce de tarifini verdiğim albay geldi. Bana orada dayak atarak tehdit etti. “Seni akşam ölülerin yanına göndereceğim. Sizin ölülerinizi yıkatacağım, seni tavana astırıp bacaklarını yarıp, tuz basacağım” dedi.
PANSUMAN-DOKTOR
Verdiğim cevapları beğenmeyince tekrar dövdü. Ve gözlerim bağlı olarak bir başka binaya gönderdi. Yine gözlerim bağlı olarak küçük bir odaya götürüldüm. Ellerimden ve ayaklarımdan kazıklara bağlanarak sağ elimden ve ayaklarımdan elektrik verildi, falakaya çekildim.
İstanbul'da kaldığım sürece devamlı zincirlerle bağlıydım. Ben bundan dolayı hem dilim parçalandığından verdikleri yemekleri yiyemiyordum. Ara sıra bir doktor bana gelip bakıyor ve çeşitli pansuman tavsiyelerinde bulunuyordu.
Bir gece geç saat dışarıda bir silâh sesi ve ölerek yere düşen bir insanın iniltilerini çok yakınımda duydum. Bunun üzerine “kimi öldürdünüz?” diye bağırınca “sen yat aşağı ulan, işimize karışma, biz istediğimizi öldürürüz, sonra da çukur açıp gömeriz. Sana da aynı şeyleri yapsak kimin haberi olur?” diye cevap aldım. Daha önceden de kavramış olduğum gibi can güvenliği diye bir şeyim yoktu.
MİT'te kaldığım on gün esnasında aynı işkence, hakaret, baskı ve tehditler sürüp gitti. 28 Nisan'da tutukevine sevkedildim. Tutukevinde doktora çıkıp bana yapılan işkenceleri, sağ kolumun tutmadığını ve birçok rahatsızlıklarımın olduğunu, daha sonra da dört ay süreyle adet görmediğimi anlattığım halde hiçbir tedavi görmedim Bazı rahatsızlıklarım halen devam etmektedir.
TEĞMENLER-KARA GÖZLÜKLER
Yazılı sorguyu veren: Teğmen YÜCEL TOP
Yer: Üç Numaralı Askeri Mahkeme (Ankara)
13 Şubat 1972 günü Atilla Özsever'in İstanbul'daki evinden beş MİT mensubu tarafından alındım. Ve o günden bugüne işkence odalarından zindanlara, zindanlardan mahkemeniz önüne çıkıncaya kadar olan zamanda geçen olaylar neden kendimi ağır bir suçlamanın altına sokan bir ifadeye imza attığımı açıklar.
Beni, Merkez Komutanlığına teslim eden bu beş kişinin davranışlarından, ileride beni hangi günlerin beklediğini anladım. On dört gün daracık bir hücrede uzun zaman kullanılmaktan tam tersi bir renge dönüşmüş, eskiden beyaz olan bir yatakta bekledim.
On dört günün bitiminde Merkez Komutanlığına gelmiş MİT sorgu ekibi tarafından sorgulanmak üzere ilk defa hücreden çıkarıldım, içlerinden birisi benim biyografimi yazarken, ırk ayırımını yasaklayan Anayasamızın bu kahraman savunucuları, Laz mı, Göçmen mi olduğumu tartışıyorlardı. Sonra memleketimi sordular. Erzurumluydum. Kaş göz rengimi ve burun yapımı da hesaba katarak Kürt olduğuma karar verdiler. Daha sonra bu baylar hangi örgütlerle birlikte çalıştığımı, nereleri soyduğumu sordular.
Evden adam kaldıranlar, bir metrekarelik binalarda hiçbir şey söyleme gereğini duymadan on beş gün adam bekletenler, suret-i haktan görünüp şimdi de akıllarınca hukuk düzeninin koruyuculuğunu yapıyorlardı.
Üç gün devamlı söyledikleri şeylerle ilgim olmadığını, herhalde şahsımda yanıldıklarını, eğer mümkün olsaydı, kendilerine beynimin içini göstererek doğruyu söylediğimi ispat edebileceğimi tekrarladım.
Üç günün sonunda anladım ki, sorgucuların gerçek dedikleri şey, söylediklerini tevekkülle kabul etmektir. Beynimin onların gerçek dedikleri şeyi sağlamken kabul edemeyeceğimi hissettim. Bunu sorgucular da hissettiler. Ve sorguya beynin, düşüncenin ve daha bir sürü insanî şeylerin sökmediği, vahşetin, barbarlığın, alçaklığın kol gezdiği mahzenlerde devam etmek üzere ayrıldık.
O gece Merkez Komutanlığının demir parmaklıklarla parsellenmiş koridorunda Sabahattin Sakman ve Berker Barçak isimli iki teğmenden çözdükleri kelepçeleri bana ve orada gördüğüm Hava Teğmen Mustafa Şahin'e taktılar. Ellerinde kısa namlulu otomatik tabancalar bulunan ve kaş, göz, burun, saç rengine bakarak Orta Asya'dan mı, yoksa Orta Avrupa'dan mı geldiğini araştıran o sorgucu beylerin dikkatini nasıl çekmediğine hayret ettiğim iki sarışın bizi iterek bir arabaya bindirdi. Ve gözlerimize kara gözlükler taktılar. Kadıköy yakasına geçtik, bir süre sonra bir yerde durduk. Gözlerimizde gözlüklerle bir binaya sokulup ayrı ayrı hücrelere konduk.
YAŞ YİRMİBEŞ
Bir yatağa oturdum ve sigara içip içemeyeceğimi sorduğumda bana yaşımın kaç olduğunu sordular. Yirmi beş dedim “Pek gençmişsin, devleti devirmek için pek gençmişsin” dediler.
l Mart günü elim ve ayağım zincirli, üzerimde kendi verdikleri kanlı bir pijama, gözlerimde arkadaşım kara gözlükler, bir bahçeden geçerek başka bir binaya girdik. Mantığım burada hiç de iyi şeylerle karşılaşmayacağımı söylediği halde o insanı devamlı yanıltan iyimserlik duygusu eğer merdiven çıkarsam işkence edilmeyeceğimi, aksi olursa, yani merdiven inersem, durumumun pek iç açıcı olmayacağını söylüyordu. Seslerin duyulamayacağı kadar aşağı inen adımlarım bu duyguyu mahcup etti. İşkencecilerimin yanına girerken ilk defa işkence edilmek korku ve dehşeti yayıldı vücuduma.
Yanaştırdıkları sandalyeye otururken gözlüğün alt kenarından yere serili bir kilim ve üzerinde bir sicim gördüm. Kilim tamam ama sicimi o an anlayamadım. Sinirlerime hâkim olmaya çalışırken tepemden bir ses “Yücel Top sen misin lan?” diye gürledi. Bendim Yücel Top. Niye Merkez Komutanlığında doğruyu söylememişim? Ben bildiğim her şeyi söylemiştim.
Sordukları kimselerden yalnız Mehmet Alkaya'yı tanıyordum. Onlara göre silâhlı kuvvetlerdeki bütün subayların her şeyini biliyordum. Kendi söylediklerini kabul etmem için yarım saat üzerimde tekme ve yumrukla uğraştılar.
Galiba kalın kafalı buldular ki ayaklarımı vidalı bir tahtaya, geçirip yere yatırdılar. Bir müddet bu falaka faslı devam etti. Toplanan kanı dağıtmak için ara sıra çözüp yere serptikleri su üzerinde yürütüp gene yatırıyorlardı. Sağ ayağımın baş parmağı, sol ayağımın ikinci parmağı ve sağ elimin baş parmakları kan içinde kalmıştı. Bir ara sorgucuların başı, sonradan isminin MEMDUH ÜNLÜTÜRK olduğunu öğrendiğim tümgeneral geldi.
PAŞA-TÜRK SUBAYI
İşkencecilerim, “konuşmuyor Paşam” dediler. Paşaları, “yüzleştirin“ dedi. Kiminle, ne için yüzleşeceğimi bilmiyordum ama, gene de iyiydi yüzleştirmek, hem işkenceyi kesecekler, hem de kim bilir, ikna olabileceklerdi söyledikleri kimseleri tanımadığıma. Ben artık yürüyemez, işkencecilerim de sopalarının gücünden şüpheye düşer olmuşlardı. O çok merak ettiğim sicimle sıkı sıkıya sandalyeye bağladılar beni.
Birkaç gün öncesine kadar odaya gelen generalle aynı elbiseyi giyiyordum. Onun yakasında kırmızı, üzerinde defne dalı, benim yakamda ise, mavi zemin üzerinde muharebe sınıfının işareti şerare vardı. Bunun için de sol kulağım ve sol elime bağlanan kabloların birleştiği yerdeki deri kılıflı Amerikan yapısı EE-S telefonunu ve onun doksan-yüz on volt alternatif akım üreten manyetosunu tanıdım.
Mesleğimin cihazlarından biriyle bana işkence edileceğine mi yansam, yoksa tekniğin işkenceye kadar girdiğine memleketim için sevinsem mi diye düşünürken Amerikan telefonunun manyeto akımı Türk subayının vücudundan saniyede üç yüz bin kilometre hızla devresini tamamladı.
Türk subayı biraz daha direnirse Amerikan telefonunun manyeto akımının, Amerika Başkanı’nın öldürülmesini bile kendisine kabul ettireceğini anlayınca en ehven-i şer olan birkaç parça şeyi kabul etti.
Ve on dört gün ellerim, ayaklarım zincirli bir yatakta bekledim. Her gün gecenin en umulmayan saatinde paldır-küldür odaya girip beni tehdit ediyorlardı.
Bir Cumartesi gecesi doktor geldi. Sağ elimin baş parmağında kaynamış bir kırık olduğunu, sağ ayağımın baş parmak tırnağı ile sol ayağınım ikinci parmak tırnağının düşeceğini-ki düştüler- ama önemli olmadığını söyledi. Elbette önemsizdi. Nasılsa düşecek üç tırnak ve kırılan başparmak onun vücudunda değillerdi. Kaldı ki öldürebilirlerdi her gece geldiklerinde söyledikleri gibi. Çünkü onlar Anayasayı koruyorlardı. Hatta Anayasa’mızın işkence sesinden rahatsız olmasın diye o binaya sokulmadığını “Burada Anayasa, Babayasa yoktur” demelerinden anlamıştım.
Daha sonra Selimiye tutukevine getirildim. Birkaç ay sonra bu davanın sanıklarından olan ve 1970 senesinin hatırımda yaz aylarının birinde Dursun Gürler'in evinde gördüğüm ve İzmir'e babamı görmek için gittiğim 1971 Mayıs'ında kendisine uğradığım Oktay Akıncı bulunduğum tutukevi koğuşuna getirildi. Kayışı alındığından zayıflamış bedeninde durmayan pantolonunu eliyle tutarak yanıma geldi ve bana MİT’te imzalamak zorunda kaldığı ifadesini anlattı.
Şaşkınlıktan donakaldım. İfadesinde geçen YÜCEL TOP'un ben olup olmadığımı sordum. Üzüntüyle özür diledi. Ve bunları uydurmak zorunda kaldığı için kendisini hiç affetmeyeceğini söyledi. Kendisini anlıyordum. Ve bir şeyi daha anlıyordum ki, bu ifadeyle başıma hiç de hoş şeyler gelmeyecekti.
İKNA-TEHDİT-ISRAR
Birkaç gün sonra aynı koğuşa başka birini getirdiler. Ona da Boğaz Köprüsü’nün ayaklarına dinamit koyma suçu yüklemişlerdi. Sekiz günlük çok çok ikna edici bir konuşmadan sonra, ancak otuz beş ton dinamitle uçurulabilecek beton bir ayağın, üç-dört lokum dinamitle de havaya atılabileceğine bu kişiyi inandırmışlar. “O da devletimizin bu koruyucuları benden daha iyi bilirler, belki de düşüncelerimin gerisinde saklı bir köprü uçurma meselesi vardır” diye kabul etmiş.
Kendisine ifadesinde bu köprü uçurma meselesine acaba beni de karıştırıp karıştırmadığını sordum. Şaşkın şaşkın yüzüme baktı ve neden sonra anladı: “Yoksun” dedi. “Bu koğuştaki kimse yok.” Artık her yeni gelene ne için tutukladıklarını ve kimleri hangi suçtan itham ettiklerini sorma merakı başladı. Kadıköy yakasındaki o evde kabul ettirilmeyecek hiçbir suçlama olamaz.
4 Ekim 1972 günü tutuklandığımdan 6 ay 18 gün, gözaltına alındığımdan 7 ay 16 gün sonra Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Üç Numaralı Ceza ve Tutukevi’ne bu dava sanıklarından altı kişiyle birlikte teslim edildim.
Yukarıda anlatılanları burada tekrar etmeye gerek duymuyorum. Aynı mizansen üç aşağı beş yukarı cereyan etti. İlk önce söylediklerimin doğru olmadığını kendilerine anlattım. Kabul etmediler. Bana bir sürü ifade getirdiler. Nasıl alındıkları belliydi. Çünkü beni bir örgütün üyesi yapan ve bu davada sanık olan kişilerden çoğunu tanımıyordum.
Bir teksir kâğıdına yazılı ve benim hakkımda ifade vermeye zorlanan kişilerin adları ve ifadelerinin, benimle ilgili bölümlerini verdiler. “Bunu al, yazılanları iyi düşün”. İyice düşündüm. Her şey akıl sınırları dışına taşmıştı. Kağıtta yazılanların tümünü kabul etmenin beni ne gibi durumlara sokacağı aşikârdı. Hiç kabul etmemek de o anda mümkün değildi.
Ortadan birkaç şey alıp gece bir senaryo yazdım. Büyük bir suç tevlit etmeyecek, fakat işkencecileri işkenceden alıkoyacak bir de toplantı uydurdum. Bu ifade albay Yaşar Savaş tarafından iyice tahrif edildi. Israrla kabul etmek istemememe rağmen birkaç kez “örgüt” lâfını gerekli gereksiz kullandı, itirazlarımda ise derimi yüzmekle tehdit etti. Ben de derimi yüzdürmemek için ısrar etmedim. Fakat onlar ısrar ettiler…
ŞEREFLİ-KOMÜNİST
Dilekçe sahibi : Nergiz Savran
(Gözaltına alındığı tarih : 19 Nisan 1972; Tutuklandığı tarih: 15 Mayıs 1972)
“Gözlerim bağlanarak İstanbul, Göztepe taraflarında bir yere götürüldüm. Yolda bütün komünistlerin orospu olduğunu, önüne gelenle yatıp kalktığını, benim kimlerle yatıp kalktığımı sordular. Kendilerine doğru konuşmalarını söyleyince, şerefli bir Türk subayına hakaret ettiğimi, bunun hesabını soracaklarını ve benim ırzıma geçeceklerini söylediler.
Harem iskelesinden sonra bir müddet şehir dışında gittikten sonra, bozuk bir yolda devam ettik. Çocukların oynadığı, at arabalarının geçtiği bu yerin bir arka sokak olduğunu tahmin ettim. Daha sonra bahçe içinde bir yere geldik. Kapısındaki askerlerin nöbet tuttuğunu gözüme bağlanan bandın arasından gördüm. Önce iki basamak çıktık, bir taşlığa geldik. Önümde yukarı doğru çıkan merdivenler vardı. Sol taraftan beş altı basamak inip düz olarak on beş yirmi adım yürüdükten sonra bir odada gözlerimi açtılar. Burası camı boyalı, içinde eski bir yatak, koltuk ve komidin olan bir odaydı.
Bana birisinin yerini sordular. Bilmediğimi söyleyince, kendisine (albay) diye hitap edilen orta boylu, kır saçlı, elli yaşlarında biri bana, Anayasa ve bütün kanunların denetiminden uzak olduğumu, askeri kontr-gerilla üssünde olduğumu ve isteklerini kabul etmediğim takdirde başıma gelecekleri anlattı. Ben bir şey bilmediğimi söyleyince çoraplarımı ve eteğimi çıkarmamı söylediler. Bu durumda üzerinde yalnız külotum kaldığından itiraz ettim. Üstüme yürüyüp “sen burasını ne zannediyorsun? Daha neler yapacağız sana” dediler. Bu arada iri yarı, esmer ve “yüzbaşı” dedikleri biri devamlı beni s...ceğini, ve oradaki erlere de s..tireceğini söylüyordu.
Sonra beni yere yatırdılar. Kollarımı açarak beni bir tahtaya iplerle bağladılar. Ayaklarımı da falakaya geçirip vidaladılar. Önce copla ayaklarımın altına sonra da vücuduma ve kollarıma vurmaya başladılar. Falakayı iki er havada tutuyorlardı.
Bir müddet sonra odaya bir alet getirdiler. Ucundan çıkan tellerin birini el, birini ayak parmağıma bağladılar. Ayaklarımdan aşağı doğru biraz su döktüler ve elektriği vermeye başladılar. Bütün kaslarımın birbirinden ayrılıyor gibi olduğunu ve bütün vücudumun dayanılmaz bir acıyla kasıldığını hissettim. Bu arada coplama işi de devam ediyordu. Bu bir süre devam etti. Ara verdikleri zaman ise falakadan çözmediler.
Bir tanesi bluzumun düğmesini açarak sütyenimi çıkardı. Diğeri de külotumu çıkardı. Odada en aşağı beş kişi vardı. Bir tanesi de Ankara'da görevli olup o sıra İstanbul’a gelen Ümit Erdal'dı. Elektrik ve copla dövme işi tekrar başladı. Bu ara iri yarı esmer, “yüzbaşı” dedikleri adam bir cop alarak kadınlık organımın civarında gezdirip makatıma soktu.
SAPIK-ADAMLAR
Etraftakiler bu duruma gülüyorlar, şimdi hatırlayamadığım ama o sıra bütün kanımı beynime çıkaran lâflar ediyorlardı. En son karşımdakilerin sapık, insanlıkla hiçbir alakası olmayan kişiler olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.
Kendime geldiğimde falakadan çözülmüştüm. Ayaklarım, kollarım, şişmişti ve tutmuyordu. Bluzumun düğmelerini bile ilikleyemedim. İki er koluma girerek beni odadan çıkardılar. Yere su (tuzlu) dökülmüştü. Üzerinde zıplamamı söylediler. Oysa ben ayaklarımı kıpırdatamadığım için kendi başıma ayakta duramıyordum. Ancak iki askerin tutmasıyla ayakta durabiliyordum. Bir asker daha çağırdılar. O da ayağımı havaya kaldırıp yere vurdu. Daha sonra öğrendiğime göre, şişkinlikleri indirebilmek ve işkenceye devam edebilmek içinmiş.
Sonra beni koltuğa oturttular. Ve pijama giydirdiler. Beni öldüreceklerini, kimsenin haberinin olmayacağını, kadınlığımı yitireceğimi ve bunun gibi tekliflerin ardı arkası kesilmeksizin devam ediyordu.
Bir süre sonra tekrar falakaya bağlayıp elektrik vermeğe ve copla dövmeğe başladılar. Ne kadar devam etti bilmiyorum. Zira bu “seansların” sonunda baygın hale geliyordum. O gece geç vakit beni bırakıp gittiler. Ellerimi kelepçelediler ve yatmamı söylediler.
O gece hiç uyumadım. Çünkü en ufak bir harekette her tarafıma bıçaklar saplanıyor gibi oluyordu. Her tuvalete götürdüklerinde ayaklarıma zincir vuruyorlardı. Ertesi gün bütün bu işkenceler tekrarlandı. Bu sefer elektriği kulağımdan bağladılar ve gittikçe dozunu artırarak verdiler. Bir ara erleri çağırarak falakanın iki yanından kollarımı bağladıkları tahtaları havaya kaldırdılar.
Elektrik verildikçe havada sallanıyordum. Adamların karşıma geçip bu halimle alay ettiklerini hatırlıyorum. “Şuna bak, ağzı burnu nasıl çarpılıyor” diyerek...
Bir müddet sonra aslında sordukları kişinin yerini bilmediğimi ve sırf işkenceye ara verilsin diye böyle söylediğimi kendilerine söyledim. Bunun üzerine işkence daha şiddetle tekrar başladı. O gece geç saatlere kadar devam etti. Ertesi gün bana yerini sordukları kişiyi buldukları için beni bıraktılar.
O gün akşam üstü ben Ferit İlsever ve Ayten Bulut MİT'ten Emniyete götürüldük. Ben zorlukla yürüyebiliyordum. Buna benimle beraber olan yukarıda saydığım arkadaşlar ve o gece nöbetçi, olan komiser Orhan ve diğer birinci şube polisleri şahittir.”
SESLENİŞ
Uğur Mumcu “68 Gençliğinin” duygularını dillendiriyor:
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtından yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak, katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk...
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, Diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.
Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık, boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde, öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...
Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi, dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Birbuçuk yaşındaki kızlarımızı, öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine, sonra da, otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi.
Giresun'daki yoksul köylüler. Sizin için öldük.
Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler, sizin için öldük.
Adana'da paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi.
Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...