ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | HESAPLAŞMA
2. BÖLÜM
BAĞIMSIZLIK 1919 dan 1968’e
Mustafa Kemal Atatürk-Deniz Gezmiş
Deniz GEZMİŞ ve Arkadaşları
SYKES VE PİCOT ANLAŞMASI
Birinci Dünya Savaşı, emperyalist devletler arasında bir paylaşım savaşıydı. Bu bir petrol kavgasıydı. Petrol geleceğin kara altını idi. Bunu ilk İngiltere kavradı. Onu Rusya izledi. Fransa ve İtalya da kervana katıldı.
Osmanlı topraklarında ilk petrol arama çalışmaları 1897’de başlatılmıştı. Osmanlı henüz petrolün stratejik önemini kavramış değildi. İngiltere 1899’da Osmanlı toprağı olan Kuveyt’e yerleşmiş petrol arıyordu. Osmanlı toprağında ilk petrol kuyusu 1900’de European Petroleum Company tarafından açıldı. Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti topraklarıydı. Ve de Osmanlı hasta adamdı, güçsüzdü, borç batağındaydı. O halde paylaşım oradan başlayacaktı.
1. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası, emperyalist devletler tarafından fiilen işgal edilen Türkiye paylaşılmak ve yok edilmek sürecine girmişti.
Savaşın Galip Devletleri paylaşımın nasıl yapılacağı konusunda birbirleriyle, gizli kapılar arkasında pazarlık yapıyorlardı.
İngiltere ve Fransa arasındaki pazarlık daha savaş sürerken başlamıştı. 1916 Şubatında Sykes ve Picot Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma, Ortadoğu haritasını tümüyle değiştiriyordu. İngiltere ve Fransa’nın bu anlaşması Mayıs 1916’da Rusya’ya bildirildi. Ekim 1916’da imzalandı.
Fransızlar paylaşımda istedikleri yerleri ve bu yerlerdeki çıkarlarını şu şekilde açıklıyordu:
Klikya, Suriye, Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaklardır:
Buğday: Yılda 115 milyon kental ;
Petrol: Başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak olan petrol. Zira hayati bir sorun olan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.
Pamuk ve Yün: İşletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla İngiltere ve Amerika’dan alabiliyor.
Sykes-Picot anlaşmasına göre Osmanlı toprakları üzerinde sınırlar kağıt üzerinde 4-5 defa yeniden çizilmiş, emperyalist devletler kendi aralarındaki çekişmeyi haritalara yansıtmışlardır. Son çizilen haritaya göre, Fransa’ya Lübnan, Suriye, Klikya, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır ve Musul’un bir bölümü veriliyordu. İngiltere Güney Mezopotamya ile Akdeniz’de Akka ve Hayfa limanlarını alıyordu. Buna göre petrol coğrafyasında bulunan tüm Arap toprakları Osmanlı’dan kopartılıyor, İngiltere ve Fransa’nın denetimine sokuluyordu.
Bu anlaşma çerçevesinde Emperyalistler, ülkeyi işgal ederken, padişah ve emrindeki kukla hükümet sadece seyrediyor, daha kötüsü halkın direncini kırmak ve emperyalistleri “hoş” göstermek için her türlü çabayı gösteriyordu.
MANDA- BÜYÜK DOST
Padişah ve İstanbul hükümeti; kendi varlıklarını sürdürebilmek için; ülke bağımsızlığını ayaklar altına alıyor ve aldırıyordu. İşgal normal karşılanır olmuştu. Yeni anlaşmalar, yeni tavizlerle ülke parça parça emperyalist güçlere peşkeş çekiliyordu.
Toz duman içerisinde, o güne kadar ülke yönetiminden sorumlu gruplar, suçu birbirine atıyor, ülkenin bu hale gelmesinden kendileri de sorumlu değillermiş gibi, kendi grup çıkarlarına uygun sözüm ona kurtuluş yolları öneriyorlardı.
İngilizlerle işbirliği içerisinde bulunan Hürriyet ve İhtilaf Fırkası önderleri “koca” imparatorluğun çöküşünün sorumlusu olarak İttihatçıları gösteriyor; Almanlarla işbirliği içinde Osmanlı İmparatorluğu’nu savaşa sürükleyen İttihatçıların bir kısmı da, Enver Paşa’yı suçluyorlardı.
Çözümleri ise çok basitti: Emperyalist devletlerden birinin güdümüne girmek ve himayesini kabul etmek. İngiliz Muhipler Cemiyeti (İngiliz mandasına girmek isteyenlerin mensubu oldugu cemiyet) üyeleri, İngiltere ile işbirliğini savunurken; Wilson Cemiyeti üyeleri Amerikan mandasından medet umuyordu. Devrin “aydınları” da bu iki öneriyi ciddi ciddi tartışıyor, tıpkı bugünkü ABD mi, AB mi tartışmaları gibi, İngiltere mi, Amerika mı tartışmaları ayrışmalara gruplaşmalara yol açıyordu.
İsmet İnönü bile 27 Ağustos 1919 tarihinde Kazım Karabekir’e yazdığı mektupta: “Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerikan milletine müracaat edilse pek ziyade faidesi olacaktır, deniliyor ki, ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerikan murakabesine tevdi etmek, yaşayabilmek için yegane ehven çare gibidir.” diyordu .
O Amerika, Miralay İsmet’in mektubunda “ehven çare” olarak gördüğü O, büyük dost-büyük müttefik Amerika ve diğer emperyalistler tam da bu mektubun yazıldığı yıllarda Türkiye'ye ve Kurtuluş Savaşı'na bakın nasıl bakıyorlardı:
5 Ağustos 1919 , Başkan Wilson:
Türkiye haritadan silinmelidir. Türkiye'yi parça parça edelim.
1920'li yıllar, İngiliz Başbakanı Lloyd George:
Türkler Avrupa'dan atılacaklardır .
1922 yılında Adam Dulles:
Mustafa Kemal'e karşı sert bir tutum alınmalıdır. Gelecekte istikraz için başvurabilirler. Eğer Türkiye hiçbir zarar görmeden, devletlere kafa tutmakta devam eder, kapitülasyonları kaldırır ve İstanbul'a yerleşirse, bu yalnız Ortadoğu'yu değil, Avrupa'da da barışı tehlikeye atacaktır.
1920 yılında New York Times:
Avrupa'dan süpürülen Türklerin dünya siyaset sahnesinden bir daha dönmemek üzere silinip gitmesi başlıca isteğimizdir.
YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM
Bütün bu tartışmalara Mustafa Kemal ve arkadaşları son noktayı koyuyorlardı:
Temel ilke Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.
Oysa, Türkün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyi.
Öyleyse Ya Bağımsızlık Ya Ölüm……
IŞIK YAYAN ÇİÇEKLER
Mustafa Kemal ve arkadaşları ölümü göze alan gençleri, askerleri ve halkı örgütleyerek; Bağımsızlık mücadelesini başlatıyorlardı.
300 paşadan sadece altısı katıldı bu mücadeleye. Ulusal Kurtuluş Savaşı genç subaylarla örgütlendi. İstanbul’dan kaçıp gelen askeri okul öğrencileri, okullarını bırakıp gelen yükseköğrenim gençleri, genç askerler, çocuk denecek yaştaki Anadolu köylüsü delikanlılar, sivil mukavemet güçleri, bir araya getirildi. Mustafa Kemal üniformasını çıkarmış, Anadolu’da halkı örgütlüyordu ve gençlere güveniyordu. Zaten kendisi de 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıktığında 38 yaşında genç bir generaldi. O, gençlere güvenini şu sözlerle vurguluyordu:
“Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl direndiğimiz daha doğrusu ulusun arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli, gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her şey unutulur. Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki, hiçbir şeyi unutmayacaktır. Geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır.”
Gençler, Bağımsızlık Mücadelesine sahip çıktılar. Sadece savaş alanlarında değil, yaşamın her alanında Bağımsızlık Mücadelesini ve Devrimleri desteklediler.
3-4 Nisan 1922 de Darülfünun öğrencileri ulusal kurtuluş mücadelesinin aleyhine yazılar yazan ve emperyalist güçleri destekleyen öğretim üyelerine karşı boykota gittiler.
Eski bakanlardan, Peyam-ı Safa ve Alemdar gazetelerinde, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının aleyhine yazılar yazan “Avrupa-Osmanlı Devlet İlişkileri” üzerine ders veren Ali Kemal, Yunanlıların “ülkeyi haydutlardan temizlemeye uğraştığını” ileri süren Türk edebiyatı hocası Cenap Şahabettin, Ertuğrul Gazi’den “tatar yavrusu” diye söz eden “İran Tarihi ve Edebiyatı” derslerini okutan Hüseyin Daniş ve Behdut Han Cevahir’in katili Tarlakyan’ın İngiliz mahkemelerinde avukatlığını üstlenen Barsamiyan Efendi öğrencilerin 4 5 ay süren direnişleri sonunda görevlerinden alındılar.
Erzurum-Sivas kongrelerinde yurdumuzu işgal eden emperyalist güçlere verilecek cevap halk temsilcileriyle tartışıldı ve emperyalizme karşı savaşa birlikte karar alındı.
Mustafa Kemal’in ağzından mücadelenin amaçları şöyle açıklandı:
“İstiklalimizi emin bulundurabilmek için, heyeti umumiyetimizce, heyeti milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücadeleyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız.”
Bu insanlar dünyada ilk kez emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşını, Bağımsızlık Savaşını çok zor şartlara rağmen yedi düvelle çarpışarak başlattılar ve destansı bir askeri zafer kazandılar.
Emperyalist işgalcileri yurdundan kovan Türkiye halkı, genciyle, işçisiyle, askeri ve köylüsüyle dünyada ilk kez emperyalizme karşı yürütülen bir ulusal kurtuluş savaşını utkuyla sonuçlandırmanın gururunu yaşadı.
Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı, dünyanın tüm ezilen halklarına örnek oldu.
1968 GENÇLİĞİ’NİN ÜLKESİ
“1919-29 arası Türkiye'de kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi.
O kavuğun örttüğü asıl doğu gericiliğinin başı: tefeci-bezirganlık dımdızlak parladı kaldı. O yüzden eski “irtica”, yeni “gericilik” budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak, dört bucağımıza dal budak saldı.
1919-29 arası, Türkiye'de modern batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silâhlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu. O şapkayı taşıyan eskimiş ve tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi
Emperyalizm şapkasını yerli millî şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye: “Batıcı Demokrasi” ve “dış yardım” adı verilen Truvanın Atı’yla yurdumuza bacadan girdi.
Bir de baktık 1923 yılı finans kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silâhlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi. Ve yüzlerce üs'te yuvalandırdı.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı)
68’LİLER “BAĞIMSIZ TÜRKİYE” DE DOĞAMADI
Ne yazık ki 68’in ve 68’lilerin simgesi Deniz GEZMİŞ Bağımsız Türkiye’de doğamadı (28 Şubat 1947).
Onun doğumundan önce başlamıştı karşı devrim. ABD ile Truman yardımı adı altındaki ilişkiler ve IMF’den alınan borçlar… Ve yitirilen ekonomik bağımsızlık… Arkasından yitirilen siyasi bağımsızlık…
Bu nedenle haykırıyordu gençliğinde “Bağımsız Türkiye” diye.
28 Şubat 1949’de Deniz Gezmiş 2 yaşındaydı. İlkokulların dördüncü ve beşinci sınıflarında din dersi okutulmaya başlandı. Cumhuriyet Devrimleri adım adım geriye püskürtülmeye başlanmıştı. Delikanlığında Samsun’dan Ankara’ya 19 Mayıs yürüyüşünde de bunu halkına anlatmak için çırpınacaktı.
28 Şubat 1951’de 4 yaşındaydı. İktidar el değiştirmişti. CHP yerine DP gelmişti. IMF’si ABD’si her yerdeydi vatanın. Askerimiz Kore’de Amerika’nın emrinde savaştaydı. Başka bir ülkenin menfaati için, ilk defa ordumuz görevdeydi. O yaşta anlayamazdı. Anladığı zaman bağımsızlık mücadelesinin en önündeydi.
28 Şubat 1952’de 5 yaşındaydı. Türkiye NATO üyesiydi. O yaşta anlayamazdı. Anladığı an “NATO’ya Hayır” diye haykıracaktı. Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada “bugüne değin Kore’de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit düştüğünü” dinledi radyodan. Şehit’in Ölüm olduğunu gençliğinde öğrendi. Arkadaşları teker teker öldürülmeye başlandığı zaman. “Devrimciler ölür devrimler sürer” diye haykırdı acılarını içine gömerken.
28 Şubat 1958’de 11 yaşındaydı. Adana yakınlarında kurulan İncirlik üssünü duydu radyodan, okudu gazeteden. Gençliğinde “Üs değil Tesis” diyen Başbakan Demirel’e karşı verecekti mücadelesini.
28 Şubat 1959’de 12 yaşında duyacaktı Bağdat Paktı’nı ve CENTO’yu.
28 Şubat 1961’de 14 yaşındaydı. 27 Mayıs’ta Sokağa Çıkan Genç Asker. Yıkılan iktidar ve fışkıran Sol Düşünce. O yaşta sevdi Sol Düşünceyi. Tavrını ondan yana koydu, babası gibi.
28 Şubat 1962’de 15 yaşındaydı. Talat Aydemir’le İsmet İnönü’nün karşı karşıya gelişi ve TİP in kuruluşu.
28 Şubat 1964’de 17 yaşındaydı. Talat Aydemir’in ve Fethi Gürcan’ın Ankara Cezaevinde idamını okudu gazetelerden. 8 sene sonra aynı avluda Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve O’nu asacaklardı. Aynı paşalar, aynı siyasetçiler…
28 Şubat 1971’de 24 yaşındaydı. Liderdi. Bağımsızlık ve Sosyalizm bayrağı elinde en önde koşuyordu.
28 Şubat 1972’de 25 yaşındaydı. Bundan sonraki her takvimin 28 Şubatında 25 yaşında kaldı.
Nice 28 Şubatlar yaşandı onun ölümünden sonra. Sahtekarca, rezilcesine.
Sadece O kaldı her 28 Şubatta 25 yaşında.
25 yıllık yaşantısıyla örnek oldu.
Binlerce onbinlercesi ‘Deniz‘ adını verdi doğan kız ve erkek çocuklarına.
Denizler Denizler’i doğurdu. Denizler, Okyanus oldu Halkının Gönlünde.
Elbet bir gün bu Okyanusta boğulacak, Denizler’i boğarak öldüren Amerikan Emperyalizmi ve İşbirlikçileri.
DENİZ HESAP SORUYOR
Deniz Gezmiş sorgusunda hesap vermiyor, hesap soruyordu.
“Evvelemirde iddianameye karşı diyeceklerim mevcuttur, iddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır, değerlendirmeler keza isabetsizdir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz, iddianamede yapılan değerlendirmeler başkana arz ettiğim gibi hatalıdır. 1908 tarihinden itibaren yapılan gelişme, isabetsiz tahlillere tabi tutulmuştur. Giriş kısmı muğlaktır. Açık değildir, bunun hangi manaya geldiğini anlayamadım, neyi kastettiği açık değildir.
Eğer giriş kısmında korku, gaflet, kurnazlık ve ihtiras içinde bulunanlardan bizleri kastediyorsa, bu doğru değildir. Türkiye'de gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan Emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır, iddianame hukuk mantığından ari olarak hazırlanmıştır.
Gelişmiş ülkelerin gençliği ile az gelişmiş ülkelerin gençliği terazinin aynı kefesine konmuştur. Ve kız-erkek ilişkileri, içki olayları, toplum baskısından uzak bir yaşama isteği gibi değerlendirmeler vardır. Bunlar doğru değildir. Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye'nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye'nin bağımsızlığını temin edemedik. Bugüne kadar da bu özlem içinde kaldık.
PEŞKEŞ
İddianamede bir hususa daha değinmek istiyorum. 14 Mayıs 1950 tarihi Türkiye'nin döneminde yeni bir olay ve tarihi bir dönüm olarak nitelendiriliyor. Ve aynen şöyle denmektedir. Ulusun tarihinde ilk defa seçimle iktidar değişikliği oluyor. Bu tarih bize göre Amerikan Emperyalizminin Türkiye'de seçimle iktidara gelmesidir. Ve iddianame bundan sonraki kısımlarında bu hususu da belirtmektedir, îkili anlaşmalar kısmı bundan sonra yer almaktaydı ve bu hususu açıklığa kavuşturmaktadır. Türkiye'nin madenleri, petrolü 1950 tarihinden sonra Amerikalılara peşkeş çekilmiştir.
Kurtuluş Savaşı'nı da yerli yerine oturtmak gerekmektedir. Biz 50 sene evvel kurtuluş savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı'nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı'nı yapmak için Samsun'a çıkanlara İstanbul Örfi İdaresi'nce ve Mahkemeleri’nce idam cezası verilmiştir.
KAÇ GENERAL
Ve yine bilmekteyiz ki Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı'na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul'da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.
Türkiye'nin kurtuluş ve bağımsızlık savaşından ne şekilde bağımlı hale geldiğini de belirtmek gerekmektedir.
1922-1923 sıralarında Lozan müzakereleri sırasında İngilizler Türk Delegasyon Başkanı İsmet İnönü'ye bu hususu peşin olarak hatırlatmışlardır.
Kurtuluş Savaşı aydınların yönetiminde yapılmış savaştır. Fakat bu yönetime feodal mütegalibe ve eşraf iştirak etmiştir. Bu eşraf ve mütegalibe evvela İş Bankası'na sızdı, daha sonra da 1944-1945 yıllarında ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ hazırlıklarında bu tasarıya kesin cephe aldılar. Bunlar Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Demokrat Parti'yi kuran kimselerdir. Böylece 1950 tarihine gelindi ve 1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi. Olaylar bundan sonra bildiğimiz gibi gelişti, olaylar cereyan etti, Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960'da tarihe gömüldü.
Demokrat Parti gitti, bunun gitmesi ile tellaklar değişmedi. Hamam aynı, bu defa yanlış oldu, 27 Mayıs'ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defa da tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip, İnönü'yü düşürdü. Demirel'i iktidara getirdi.
Öğrenci hareketlerine gelince, iddianamede, Öğrenci hareketlerinin başlangıç tarihi 1968 olarak belirtilmektedir. Bu tarih yanlıştır. Türkiye'de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit'in Tıbbiye talebelerini Sarayburnu'ndan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye'de devam edegelmiştir. 1908'i hazırlayan hareketler ileriye dönük hareketlerdir. Vagonli'yi tahrip eden gençler ilerici gençlerdir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdir. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir, ilerici gençlerdir. Amerikan Emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir.
Anayasaya bağlılık mitingini de bizler yaptık. O günün mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene bizlerdik. 1968 senesine gelince üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi, işgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi, bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Ve 1968'de umumi efkar ve herkes öğrenci isteklerinin kabul edileceğini beyan ediyordu, herkes bu kanaatte idi.
Aradan üç sene geçti, bu üç sene içerisinde o zamanki isteklerin tahakkuku istikametinde en ufak bir kıpırdanma olmadı. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan filosuna karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü.
Bundan sonra olayları sizler de biliyorsunuz, iktidarın silahlı kuvvetleri yanlış oldu. Kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. Yirmiye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane yerine getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı.
BU MEMLEKETTE MUSTAFA KEMAL'E GERÇEKTEN SAHİP ÇIKANLAR VARSA ONLAR DA BİZLERİZ.
İddianamede bir gerçek tahrif edilmek isteniyor, bu hususu da belirtmek ve düzeltmek isterim.
Fikir özgürlüğünü ve Anayasayı paravan yapanlar önceleri Atatürkçü geçinirken, onun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar şeklinde ve sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı şeklinde bir cümle mevcuttu. Bunu kesin olarak reddediyorum, asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez, bu kasten tahrif edilmek isteniyor, gerçekler örtülmek isteniyor. Bu cümle art niyetle hazırlanmıştır. Bu memlekette Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun istiklali tam prensibi ve ideali tam yanlış zapta geçti, onun istiklali tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz, iddianamede bizim Anayasayı cebren ilgaya teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmektedir.
Öteden beri arzetmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasayı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasayı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasanın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasayı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler. Bile bile iddia makamı bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir.
TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZLIĞINDAN BAŞKA HİÇBİR ŞEY İSTEMEDİK VE HAYATIMIZI BU YOLA KOYDUK, VARLIĞIMIZI TÜRKİYE HALKINA ARMAĞAN ETTİK. BUNUN AKSİNİ İDDİA EDENLER VATAN HAİNİDİR
İddia makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır.
Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil, sizlersiniz. Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye'ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız, ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar.
Ve bugün aynı savcılar bu şahıslar hakkında da idam kararı istemektedir. Süleyman Demirel'in Anayasayı ihlaline, despotizmine ve ülkeyi Amerika'ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek mecburiyetinde kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteği ile buraya getirildik, dediğim gibi Türkiye'yi bu hale getiren bütün eski idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir.
Türkiye'nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk, varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.
12 Mart muhtırası muvaffak olmasaydı, bizi itham eden makam onları da aynı şekilde itham ederdi, buna da kanaatim tamdır. 12 Mart muhtırası Anayasanın uygulanmadığını iddia etmektedir. Ve Parlamentoyu açıkça suçlamaktadır. Biz stratejik olarak düşüncelerimizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak, düşüncelerimizi her zaman açıkça ifade ederiz.
Bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs gibi bir kastımız bulunsaydı bunu da burada açıkça söylemekten çekinmezdik. Meclisi ıskat amacı gütmüş olsaydık, bunu da söylerdik, hatta gider meclise de bombayı koyardık. Böyle bir amacımız olsaydı, bunu söylerdik ve yapardık. Daha evvelce de belirtmiş olduğum gibi bizim böyle bir amacımız yoktur, tek yazılı belgede, bildiride bu husus açıkça ortaya konmuştur.
Orada açıkça da anlatıldığı gibi bizim düşmanlarımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yine bildiride açıkladığımız gibi yerli işbirlikçiler, hain patronlar yani emperyalizmle işbirliği yapan patronlar feodal mütegalibe yani bezirganlar, tefeciler, toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır. Bunun dışında başka bir hedefimiz yoktur. Eylemlerimiz de savcının iddianamesini yalanlamaktadır.
Kavaklıdere Amerikan Sefareti önünde nöbet bekleyen polis memurlarını kurşunladığımızı kabul ediyorum. Çünkü onlar her türlü işkenceyi devrimci gençler üzerinde yapmaktan zevk alıyorlardı.
Olaydan iki gün evvel de iki kişi ölmüştü. Nail Karaçam ve İlker Mansuroğlu isimli arkadaşlarımız öldürülmüştür. Bunların bir tanesi toplum polisi tarafından, birisi sivil polisler tarafından öldürülmüştür.
1920'lerde İstanbul'da karakol teşkilatı M. Grubu hangi amaçla İngilizlere ve Osmanlı polislerine kurşun sıktıysa biz de o amaçla polislere kurşun sıktık. Olayı arkadaşım Yusuf Aslan anlattı, burada açıklamak istediğim husus öldürmek kastı yönündedir, öldürmek kastı ile ateş açmadım. Mesafe çok yakındı, iki metre kadar vardı, isteseydik bunları rahatça öldürebilirdik, ayaklarına ve kollarına ateş ettik, çok yakın mesafeden ateş ettik. Olayda herhangi bir tanık olmadığı halde bunu açıkça ikrar ettik.
Biz Türkiye İş Bankası Emek Şubesi'ndeki 124 bin liraya el koyduk, bunu da kendi şahsımız için almadık, fakat kendi şahsı ve kardeşleri için 30 milyon lira çalanlar hâlâ ellerini kollarını sallayarak ortada dolaşmaktadır.
İş Bankası'nın mekanizmasını izah etmek istiyorum, İş Bankası bilindiği gibi her sene küçük cep defterleri dağıtır. Bu cep defterlerinin arka sayfası açıldığında, görülecektir ki, İş Bankası Türkiye'de yabancı sermaye ile iş yapan, işbirliği halinde bulunan en büyük müessesedir. Nerede Türkiye halkını sömüren, halkın zararına çalışan bir müessese varsa bunun altında muhakkak İş Bankası bulunmaktadır. Ve İş Bankası'nın bu marifetleri yeni değildir, ileri tarihlere uzanmaktadır. Demokrat Parti'yi de iktidara getiren İş Bankası'dır.
1936 tarihlerinde İsmet İnönü Meclis koridorlarında hazineyi İş Bankası'na soydurmayacağız diye bağırmıştı.
Birinci Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvayı Milliye’ciler İzmir Valisi Rahmi Bey'in oğlunu kaçırıp 50 bin altın almışlardır ve civardaki paralara el koymuşlardır. Biz de bunu yapmakla en az onlar kadar haklıyız. Tarih evvelce bunu yapanları nasıl temize çıkarmışsa bizi de temize çıkaracaktır. Buna da inanıyoruz.
SİLAHLARIMIZI VATAN HAİNLERİNE KARŞI ÇEVİRİRİZ
İddianamede geçen ve bana affedilen bir cümleyi kabul etmiyorum. Ben silahımı halka ve orduya karşı kullanmadım, ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve halka ve orduya karşı kullanırım, şeklinde beyanda bulunmadım. Silahlarımızı vatan hainlerine karşı çeviririz, bunların da kimler olduğunu başlangıçta arzettim. Polisteki ve Cumhuriyet Savcılığı'ndaki ifadelerimi kabul etmiyorum, Askeri Savcıya da ifade vermemiştim.
İddianamede Marksist-Leninist düzen kurmak istediğimiz iddiaları yer almaktadır. Bunlara da değinmek istiyorum. Bu iddiayı Marksizmin ve Leninizmin cahili olan kimseler ortaya atabilir. Marksizm ve Leninizm her şeyden evvel bir dünya görüşüdür ve bir metoddur. Ve gerçeğe varmak için Leninist metod içinde bulunduğu şartları tahlil eder değerlendirir, o şartlara göre değerlendirme yapar. Durum böyle iken Marksist-Leninist düzen kurulacağı ve kuracağımız iddiası bunun iyi bilinmemesinden doğmaktadır.
Profesyonel devrimci olmak bir suç unsuru olarak ileri sürülmektedir. Bu da bir cehalet örneğidir. Bu konuların bilinmemesinden ileri gelmektedir. Profesyonel devrimci bugünün Türkiye'sinde kendini hayatı boyunca Türkiye'nin bağımsızlığına adayan kimsedir. Birinci suçumuz iddia makamına göre hayatımızı boşu boşuna Türkiye'nin bağımsızlığına adamış olmamızdır, ikincisi Dev-Genç üyesi olmakla suçlanıyorum, aramızda Dev-Genç üyesi olmayan arkadaşlar da mevcuttur. Dev-Genç üyeliği bir suç değildir. Dev-Genç Sıkıyönetime kadar faaliyette bulunmuş legal bir örgüttür. Kanunen faaliyeti tahdit edilmemiş ve yasaklanmamıştır.
MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI İÇİNDE İKİ KARDEŞ KAVİM YAŞAR. TÜRK VE KÜRT KAVMİ YAŞAMAKTADIR.
Ayrıca iddianamede Türkiye halkının bir takım etnik gruplardan teşekkül ettiği iddiaları ve bunu bizim yaptığımız, ortaya attığımız ithamları mevcut bulunmaktadır.
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararında ve Misak-ı Milli'de şu vardır, Misak-ı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar. Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisi'nin kararı böyledir. Türkiye'de iki kardeş kavmin ve unsurun yaşadığını kabul etmektedir.
Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bölücülük olarak kabul edildiği takdirde Birinci Türkiye Millet Meclisi ve Mustafa Kemal'i de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur Birinci Kurtuluş Savaşı'nı müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz Türkiye halkı diyoruz ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını da müştereken başaracaklardır.
Asıl bölücüler bu gerçeği kabul etmeyenlerdir. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede, bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır.
24 YAŞINDAYKEN KENDİMİ TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZLIĞINA ARMAĞAN ETMEKTEN ONUR DUYUYORUM. BAĞIMSIZLIK DÜŞÜNCESİNİ MEZARA KADAR GÖTÜRECEĞİZ.
Ayrıca memleketin huzurunu bizim bozduğumuz iddia ediliyor. Memleketin huzurunu kimlerin bozduğu ortadadır. Ve kimler 30 milyon çalmıştır?
Kimler Devlet hazinesini kardeşlerine peşkeş çekmiştir? Memleketin madenlerini peşkeş çekmiştir, Anayasayı uygulamamıştır? Bunlar ortada iken, bilinirken bunlardan bahsedilmeyip, memleketin huzurunu bozduğumuz iddiaları değersiz ve mesnetsizdir. Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet-hakkını, egemenlik ilkelerini, milli bütünlüğü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir? Bunu evvela tespit etmemiz gerekir.
Karakollarda işkence gören bizler olduk, meydanlarda kurşunlanan gene bizler olduk. Bakanların emri ile hapishanelere atılan bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz, yukarıda anlatılanlar, asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır.
Mülkiyet hakkını ortadan kaldıracağımız iddia ediliyor. Bizatihi Anayasa mülkiyet hakkım toplum yararına kısıtlamıştır. Mutlak mülkiyet hakkı tanımamıştır. Elli köye sahip bir toprak ağasını Anayasamız kabul etmemiştir. Egemenlik ilkelerine karşı çıkmakla itham edilmekteyiz. Asıl egemenlik ilkelerine karşı çıkanlar halkın sırtından geçinenlerdir.
Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede, bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır.
35 milyon metrekare vatan toprağı işgal altında iken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür. Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı, iddianame baştan beri arzettiğim gibi sırf kelle istemek maksadıyla hazırlanmıştır. Şeklen de hukuk mantığından mahrumdur. Hukuki kıymetten ve değerden mahrumdur. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak maksadıyla ve suçluların telaşı içerisinde hazırlanmış bir iddianamedir.
Ben şunu iddia ediyorum ki hareketimiz tamamen Anayasal bir harekettir. Anayasanın başlangıç ilkesinde belirtilen ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta bulunduk.
Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum.
Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz,”
(1971- Deniz Gezmiş SORGU)