6. BÖLÜM
YÜKSELEN DEVRİMCİ DALGA
Uyanış-Örgütlenme-Mücadele
GENÇLİK, GENÇLİK...
Gençliğin desteğini alarak yapılan 27 Mayıs İhtilali ile gençlik popüler
bir konuma geldi.
Dönemin gençlik örgütleri Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT),
Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)
27 Mayıs’ı destekliyorlardı.
27 Mayıs’tan sonra oluşturulan Kurucu Meclis’te gençliğe de yer verildi
ve 1961’de yürürlüğe giren 27 Mayıs Anayasası’nın oluşumunda gençlik
kuruluşlarının da görüşleri alındı.
61 Anayasası gelince sola örülen duvarlar büyük ölçüde yıkılmış, kısmı
bir demokratik ortam doğmuş ve o güne kadar serbestçe tartışılamayan
düşünceler tartışılabilir hale gelmişti. Her çeşit sol kitap artık
yayınlanabiliyor, okunuyor ve tartışılıyordu.
1960'lı yıllar halk kitlelerinin özgürlükleri ve hakları konusunda bir
uyanışı yaşandığı yıllardır. Kuşku yok ki bu uyanışın ve buna bağlı
taleplerin ileri sürülmesine olanak sağlayan (sonradan egemen güçlerin `lüks'
diye nitelendirdikleri) 27 Mayıs Anayasası’dır. Bu Anayasa, basın
özgürlüğüne, yargının bağımsızlığına, sendikal haklara, üniversite
özerkliğine ilişkin yasalarla en azından sosyalist teorinin geniş
zümrelerce tanınması ve pratiğe geçirilebilmesi için gerekli ortamı
hazırladı. Bu yıllar sosyalizm ile ilgili bir faaliyetin çığ gibi
büyüdüğü, yabancı dillerden kitapların çevrildiği, sol teorinin
dergilerde hararetle tartışıldığı ve 51 ilde seçimlere katılan Türkiye
İşçi Partisi'nin, yüzde 2.83 oy alarak 15 milletvekili ile parlamentoya
girdiği yıllardır.
TİP MİLLETVEKİLLERİ
10 Ekim 1965 Miletvekili Genel Seçimi sonuçlarına göre 15 TİP
milletvekili, seçildiği iller ve aldığı oylar şu şekildeydi. Ali Karcı -
Adana 7926 oy, Rıza Kuas - Ankara 20264 oy, Tarık Ziya Ekinci -
Diyarbakır 8867 oy, Yahya Kanbolat - Hatay 5371 oy, Mehmet Ali Aybar,
Çetin Altan, Sadun Aren - İstanbul 49422 oy, Cemal Hakkı Selek - İzmir
15840 oy, Adil Kurtel - Kars 9333 oy, Yunus Koçak - Konya 6752 oy, Yusuf
Ziya Bahadınlı - Yozgat 7086 oy. 11 milletvekili olarak kesinleşen bu
sayıya daha sonradan artık oyların partilere göre dağılımının
hesaplanması sonucunda eski Milli Birlikçilerden Muzaffer Karan
Denizli'den, Şaban Erik Malatya'dan, Kemal Nebioğlu Tekirdağ'dan, Behice
Boran Urfa'dan milletvekili olarak TBMM'ye girdiler. TİP'in geliştiği
yıllarda ABD Vietnam'da batağa saplanmıştı. Türkiye'deki ilerici
insanlar, tüm dünyada olduğu gibi bu büyük bağımsızlık direnişinden
etkileniyorlardı.
TİP, Vietnam sergileri açtı. TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, ABD'yi
Vietnam'daki suçları nedeniyle yargılayan ''Russel Mahkemesi'' nin üyesi
seçildi.
O güne kadar mevcut sistem içerisinde klasik “düzenden yana iktidar” ve
“düzenden yana muhalefet” ikilemine paralel olarak oluşturulan,
devletten maddi destek gören yarı resmi öğrenci derneklerinin yanı sıra,
fikir kulüplerinin kurulmasıyla, kurulu düzene emekten yana bir bakışla
eleştiri getirecek gençlik örgütlerinin temelleri atılıyordu.
27 Mayıs’tan sonra gençlik ile ordu gençliğinin iktidarı arasında
görülen uyumlu ilişkiler, İsmet İnönü’nün Başbakan olarak görev yaptığı
15.10.1961 da kurulan CHP-AP koalisyonu ve diğer CHP ağırlıklı
iktidarlar süreci içerisinde yeniden uyumsuzluğa dönüştü. CHP ağırlıklı
iktidarlar 61 Anayasasının öngördüğü reformları yapmadıkları gibi,
kendilerini destekleyen gençlere de umut verecek herhangi bir girişimde
bulunmadılar. Üniversite harçlarının arttırılması ile de gençliğin
tepkisini üzerlerine çektiler. Harçların arttırılması MTTB ve TMTF gibi
gençlik kuruluşlarının yayınladıkları bildirilerle protesto edildi.
1965’ten itibaren gençlik eylemlerinin genellikle düzeni sorgulamaya
başlaması ve “düzene karşı” eylemlere yönelmesi ve “anti-emperyalist”
bir yön almasıyla gençler “düzen” partilerinden uzaklaşmış ve giderek
tamamen karşıt bir noktaya gelmiştir. Bundan sonra iktidarlarca gençliğe
hep “potansiyel suçlu“ olarak bakılmış, haklı eleştirileri dikkate
alınacağı, sorunlarına çözüm getirileceği yerde, yüksek öğrenim
gençliğinin kendisi bizzat “sorun” olarak görülmüştür.
27 Mayıs 1960 sonrası siyasi arena oldukça hareketlidir. Özellikle sol
kesimde gençliği örgütlemek, kendi saflarına çekmek için yoğun bir çaba
vardır. CHP, TİP ve daha sonra MDD grubunu oluşturacak olan TİP dışında
kalmış eski tüfekler ve YÖN grubu, bu yönde en fazla çaba gösterenlerin
başındadır.
Gençlik 27 Mayıs öncesi pratiğiyle, toplumdaki dinamik rolünü ve
taşıdığı potansiyeli ortaya koymuş, bu yanıyla 27 Mayıs sonrası
toplumsal dinamiği yönlendiren en hareketli kesim olmuştur.
SOSYALİST KÜLTÜR DERNEĞİ
Bu dönemde Gençlik dışında kurulan önemli bir Dernek de Sosyalist Kültür
Derneği’dir. Daha sonraları bir arada olmaları giderek zorlaşacak
isimler, 18 Aralık 1962 de kurulan bu dernekte bir araya gelmişlerdi.
Osman Nuri Torun, Atila Karaosmanoğlu, Cahit Tanyol, Necdet Erder, Hilmi
Özgen, Nurettin Şazi Kösemihal, Hüseyin Korkmazgil, Nihat Türel, Tarık
Ziya Ekinci, Erdoğan Alkin, Işıl Ersan, Mükerrem Hiç, Merih Teziç, Metin
Sözen, Gülten Kazgan, Cemal Reşit Eyüboğlu, Güney Özcebe, Doğan
Avcıoğlu, Nejat İzar, Türkkaya Ataöv, Erhan Işıl, Mümtaz Soysal, Niyazi
Ağırnaslı, Galip Aknil, Mehmet Selik, Aslan Başer Kafaoğlu, Müşerref
Hekimoğlu, A.Sırrı Hocaoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Reşat Titiz, Yahya
Kanbolat, Sadun Aren, Seyfi Demirsoy, İdris Küçükömer, Fakih Özfakih,
Asaf Ertekin, Abdullah Kızılırmak, Hamdi Konur, İlhami Soysal .
AJAN-HIZLI DEVRİMCİ
Bu kadar farklı siyasetten önemli isimler bir araya gelir de ajanlara
görev düşmez mi? Mahir Kaynak da kurucular arasındaydı.
Bu ortamda üniversitelerde, TİP’e sempati duyan öğrenciler tarafından
fikir kulüpleri kuruluyor ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi (SBF)’nde olduğu gibi daha önce var olan kulüplerde bu gençler
etkin olmaya başlıyordu.
SBF Fikir Kulübünün yanı sıra 8.2.1963’de İstanbul Hukuk Fakültesi Fikir
Sanat Kulübü, 2.5.1963’de İktisatlılar Fikir kulübü kurulur. Mahir
Kaynak burada da başroldedir. Kulübün Yönetim Kurulu şöyledir. Mahir
Kaynak (1.Başkan), Şuayıp Dilmen (2.Başkan), Işıl Ersan (Sekreter),
Nihat Başaran (Muhasip), Üyeler: Erdoğan Aklan, Erol Manisalı, Yıldız
Turan, Fikret Özkan, Mehmet Oğuz Yazıcı.
Şüphesiz ki, Mahir Kaynak örneğinde olduğu gibi, “ajanlar” da bu
örgütlere “temelden” yerleşiyorlardı. Deşifre olmasına rağmen günümüzde
bile, bir şekilde işlev gören Mahir Kaynak 60’lı yıllardan “deşifre
edildiği” 71 yılına kadar, “hızlı devrimci” rolündedir.
İstanbul’da kurulan örgütlerin kuruluş çalışmalarında da vardır.
Devrimci Öğrenci Birliği(DÖB)’ün, Demokratik Devrim Derneği’nin,
Pahalılıkla Mücadele Derneği’nin kuruluş çalışmalarına katılacaktır.
Devrimcilerin yaptığı toplantılarda, en keskin konuşmaları yapanlar
arasındadır. Konuşmalarında sık sık “Devrimci mücadelenin gücü silahtır.
Silahsız mücadele başarıya ulaşamaz: Pasifizm’e son verelim.” türü
kışkırtıcı cümlelere yer vermektedir.
ONLAR ORTAK, BİZ PAZAR
Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliğine götürecek ve tam üyelik
görüşmelerini başlatacak Avrupa Topluluğu (AT) ile Türkiye’nin ortaklık
ilişkisini belirleyen Ankara Anlaşması, Yunanistan’ın toplulukla yaptığı
ortaklık anlaşmasından iki yıl sonra, 12 Eylül 1963’de imzalandı.
Türkiye ve Yunanistan’la akdedilen bu anlaşmalar, daha sonra yapılan
ortaklık anlaşmalarından farklı olarak, iki ülkeye de tam üyelik hakkı
tanımış ve ortak üyeliği tam üyeliğe yönelik bir süreç olarak
öngörmüştür.
1963’de imzalanıp Aralık 1964’de yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile
başlayan Türkiye-AB (o zamanki AET) ilişkileri, giriş döneminin
ardından, “geçiş” dönemini yürürlüğe koyan, 1973 tarihli “katma
protokolle” gelişme göstermiş ve 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi
Kararı (OKK) ile de 1 Ocak 1996 tarihinde “Gümrük Birliği” (GB) sürecine
girilmiştir.
AB-Türkiye ortaklığının temelini atan 1963 Ankara Anlaşması'nda
öngörüldüğü gibi, Gümrük Birliği (GB) 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe
girmiştir.
YORGUN DEMOKRAT
AB konusundaki tartışmalar, bugün de sıcaklığını koruyor. Bu konuda çok
net olarak algılanmasını istediğimiz bir konu var.
Bugün de sistem ekonomik ve siyasi kriz içinde. “Sistemi Savunanlar”
Avrupa Birliği konusunda odaklanan bir çatışmanın içerisindeler. Bir
yanda ABD ve AB’ye koşulsuz teslimiyeti savunan, sistemin çıkmazının bu
yolla aşılacağını, kendi sınıfsal çıkarlarının böylelikle
korunabileceğine inanan bir grup. Bu grup, dış politikayı ABD’ye,
ekonomiyi IMF’ye, hukuku ve demokrasiyi AB’ye teslim etmek istiyor.
“Serbest dolaşım” hakkının verileceğini, serbestçe Avrupa ülkelerine
giderek iş bulacaklarını, karınlarını doyurabileceklerini sanan
halkımızın bir kısmı ile; özlemleri olan ve fakat bir türlü
gerçekleşemeyen, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe
kavuşulabileceğini sanan “yorgun demokratlarımız” bunların peşinden
sürükleniyor.
Diğer yandan, üretmeden tüketen, bugünkü sistemin kötü koşullarından
beslenen, bu sistemin rantını yiyen ve bu sistemin bu haliyle aynen
korunmasını ve kendi ayrıcalıklarının sürmesini, statülerinin
korunmasını isteyen grup var. Yıllardır, diğerleri ile iktidarı
paylaşan, ülkeyi içinde bulunduğumuz bataklığa sürükleyen bu grubun
AB’ye karşı görünmelerinin nedeni, asla emperyalizme karşı bir duruş,
sömürüye ve ülkenin sömürgeleştirilmesine bir karşı çıkış değil;
ayrıcalıklarını ve statülerini kaybetme ve çıkarlarını başkalarıyla
paylaşmanın telaşıdır.
Bugüne damga vuran bu iki çıkar grubunun çatışmasıdır. Yurtseverler, bu
iki çıkar grubuna karşı da mücadele etmek durumundadırlar. Sisteme karşı
olmadan AB’ye karşı çıkılamayacağı gibi, AB savunularak, IMF’ye ve
sömürüye karşı çıkılamaz.
Ulusunu seven, ülkenin sömürgeleştirilmesine, yağmalanmasına ve
yağmalatılmasına karşı çıkan; bağımsızlıktan, demokrasiden ve emekten
yana olan insanların ilkesiz beraberliklerden, sapla samanın birbirine
karıştığı kamplaşmalardan uzak durması gerekmektedir. Gerçek
yurtseverler, AB teslimiyetçilerine karşı verdikleri mücadelenin
yanısıra, madalyonun diğer yüzünde yer alan, statükoyu korumak, despot
iktidarlarını sürdürebilmek için AB’ye karşı duruyor görüntüsü veren
çıkarcılara ve etnik milliyetçi çevrelere karşı da mutlaka mücadele
etmek zorundadırlar. Bunlar da, emperyalizme atılacak her tokattan
mutlaka nasiplerini almalıdırlar.
İMZA’NIN KAZIĞI
1964 Mayısında meydana gelen Kıbrıs bunalımında Amerika Birleşik
Devletleri Cumhurbaşkanı Johnson’un mektubuyla ABD emperyalizminin
çirkin yüzü gözler önüne seriliyor ve gençlerin eylemleri anti-Amerikan
bir yön alıyordu. Kıbrıs bunalımı ve Johnson’un mektubuyla Türkiye
gündemine gelen Türk-Amerikan ilişkileri gençler arasında tartışılıyor,
ulusal ilişkiler, ikili anlaşmalar, üstler, altıncı filonun ziyaretleri
panellerle, forumlarla, açık oturumlarla görüşülüyor, Vietnam savaşının
da etkisiyle Amerika’ya duyulan kızgınlık giderek eyleme ve öfkeye
dönüşüyordu.
ABD emperyalizmine bağımlılığın, ikili anlaşmaların ve Amerikan
yardımlarının gerçek yüzünün ne olduğu 1964 Haziranında “Kıbrıs Buhranı”
sırasında açıkça anlaşılır hale gelmişti.
Askeri alanlarda yapılan anlaşmalarla Türk ordusunun elinin kolunun
bağlandığı, Türk jetlerinin Kıbrıs’ı bombalaması üzerine dönemin ABD
başkanı Johson’un İnönü’ye gönderdiği mektupta çok kaba bir üslupla Türk
hükümetine hatırlatılıyordu.
“... Bay Başkan, Türkiye Cumhuriyeti ile ABD arasında imzalanan askeri
yardım hususuna dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut
bulunan askeri yardımın veriliş maksadının dışından gayri maksatlarla
kullanılması için hükümetinizin Birleşik Devletlerin iznini alması
gerekmektedir. Hükümetinizin bu şartı tamamen anlayacağını ve Birleşik
Devletlerden aldığı tüm askeri teçhizat, mühimmat vs.’yi “Kıbrıs”a
kullanacak olursa, ABD’nin bu duruma kesinlikle izin vermeyeceğinin ...”
Kurtlar kuzu postlarından yavaş yavaş soyunmaya başlıyor ve Türkiye
halkının büyük tepkisini çekiyordu.
Acaba suçlular sadece Amerikalılar mıydı? Ülkeyi bu denli bağımlı hale
getirenlerin, ikili anlaşmalara imza atanların, bu anlaşmayı mecliste
onaylayan milletvekillerinin hiç mi suçları yoktu? Hatta Johson’un 12
Temmuz 1947 yılında yapılan Askeri Yardım Anlaşmasına atıf yapan bu ünlü
mektuba “....Yeni bir dünya kurulur, Türkiye bu dünyada yerini bulur.”
diye cevap veren İnönü, bu anlaşmadan habersiz miydi?
Amerika’yla yapılan ikili anlaşmalarla ülkemizin savunması, eğitimi,
üretimi, ticareti bütünüyle Amerika’ya bağımlı hale getirilmişti. Türk
Silahlı Kuvvetlerinin hemen hemen bütün silah ve teçhizatı Amerika
Birleşik Devletlerinden karşılanmaktaydı. Bazı Amerikan subay, astsubay
ve erleri uzman adı altında silahlı kuvvetlerin birlik ve karargahlarına
atanmaktaydı. Sayıları 108’e yükselmiş ve Türk generallerinin bile
giremediği yurdumuzun dört bir yanına yayılmış Amerikan üsleri, herhangi
bir savaşta Türkiye’yi açık bir hedef noktası haline getirmekteydi.
Birinci Dünya Savaşına Alman savaş gemilerince nasıl sokulduğumuzu İsmet
İnönü unutmuştu herhalde. Yoksa bile bile bu ihaneti yapmazdı.
TESİS DENİLEN ÜSLER
1963 yılında 3'üncü Ordu Komutanı olan Orgeneral Refik Tulga,
Trabzon'daki Amerikan üssüne gider.
Üs komutanı Amerikalı Albay, Orgeneralimizi üsse sokmaz.
Olayı Orgeneral Refik Tulga'nın kendi kaleminden okuyalım (dikkat edelim
olay, 1963 yılında olur. Paşamız 6 sene susar. 1969 yılında konuşma
gereğini duyar. Refik Tulga, 21 Mayıs 1963 olayının destekçilerindendir.
Hareket yenilgiyle sonuçlanınca iktidar yanında yer alır. Mükafat olarak
yükselmeye devam eder. Bu kişilerin yükselen sol düşünce etkisiyle
ortaya çıkmaları dikkat çekicidir.)
Orgeneral Tulga, 1969 yılında olayı, "Devrim Gazetesi"ne şöyle
anlatmıştı:
"Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin,
kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı
demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay
yolumu kesti:
- Giremezsiniz, buraya ancak Amerikan uyruklu yetkililer girebilir...
- Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer
olamaz...
- Emir böyle...
- Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?
- Ama ikili antlaşmalar var... Bir viski almaz mısınız paşam?
-Hayır...
-Kıtayı denetleyecek misiniz?
-Hayır..."
KİŞİLİKSİZ POLİTİKA –USTA TİLKİ
Bu gibi olaylar ve Johson’un mektubu, “duyarlı” çevreleri harekete
geçirdi.
Ancak CIA yönetimin her kademesine el atmıştır.
İsmet İnönü 1964 yılında “üst düzey bir toplantıda” çaresizlik içinde
yakınır:
“Daha bağımsız, kişilikli dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes
aynı şeyden bahsediyor. Nasıl yapacağım ben bunu?
Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar etraflı
çalışmalarını yapacaklar, tekliflerini hazırlayacaklar. Yapabilirler mi
bunu?
Hepsinin etrafında uzman denen yabancılar dolu, muvaffak olamazlarsa,
işi sürüncemede bıraktırmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir
alıyorlar.
Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington’a gidiyor. Sonucu
memurumdan önce sefirden öğreniyorum. Böyle mi teslim ettik biz devleti?
[Evet, ne yazık ki böyle teslim ettiniz. T.Ç.]
Bana şimdiye kadar bunlar tarafından hazırlanmış derde deva tek rapor
gösteremediler. Hepsi yasak savma kabilinden şeyler. Ne yapıyorsak,
kendi elemanlarımızla yapıyoruz. Peki, bu binlerce adam “avare kasnak”
gibi mi dolaşıyorlar, elbette kendileri için önemli marifetleri var.
İstiklal harbinden sonra sulh anlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar
konusunda oldu. Yoksa, hudutlar fiili bir durum idi. Tazminat işini iki
devlet aramızda hallederdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden
çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük tavizlerde bulunmaya hazırdılar.
Dayattık. Biz onların ne için ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim
niçin inatla reddettiğimizi biliyorlardı.
Böyledir bu işler. Peygamber edası ile, size dünyaları vaat ederler,
imzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. [İmzayı 1947 de kim attı?
T.Ç.]
Ondan sonra sökebilirsen sök…Gitmezler.
Ancak bu meselenin üstüne vakit geçirmeden eğilmek lazım. Yoksa ne
bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemez, havanda su
döversiniz. Fakat zannetmeyin ki kolay iştir. Savuşturulan iki üç badire
[6 Haziran 1961- 22 Şubat 1962- 21 Mayıs 1963 Ordu Gençliğinin direnmesi
kastediliyor. T.Ç.] bunun yanında hiç kalır. Teşebbüs ettiğimizde
başımıza neler geleceğini kestiremem.”
TEŞEBBÜS- MORRİSON
Aslında “Teşebbüs edenlerin başına neler geleceğini kestiren” İnönü,
yaşamının ileri dönemlerinde, teşebbüs edenlerin başına neler geleceğini
görecek ve yalnızca seyredecekti. Dahası, uygulamaları ve davranışıyla
uygulayıcıların yanında yer alacaktı. 1963 de ordu gençliğini ezdiği
gibi, 1971 de ordu-öğrenci gençliğinin ezilmesine destekçi olacaktı..
Bağımsız iç ve dış politikadan yoksun Türkiye, “havanda su dövmeğe”
devam edecekti. “Havanda su dövülmesine” karşı çıkanlar ise; önce
kendileri dövülecek, işkence görecek, cezaevlerine atılacak ve
öldürüleceklerdi.
Kendisi; değil teşebbüs etmek, bu konulardaki “duygu ve düşüncelerini”
söylemek gafletinde bulunur bulunmaz, ABD’nin gözünde “değer” yitiriyor
ve yerine bir başkası aranmaya başlanıyordu. Belki de aranmıyor, ABD’nin
her an yedeğinde tuttuğu, “alternatif”lerden biri piyasaya sürülüyordu.
Bir anda gazetelerin ilk sayfalarında ABD başkanı Johson’un yanı
başında, mütebessim çehresi ve dolgun cüssesi ile “Muhteşem Süleyman”
namı diğer “Çoban Sülo” arzı endam ediyordu. Ama ona en çok, devrimci
gençlerin koymuş olduğu isim “MORRİSON Süleyman“ ismi yakışıyordu.
Tarihe bu isimle geçecek olan ABD’nin MORRİSON Şirketinin yöneticisi
Süleyman Demirel’i Başbakanlığa taşıyacak yolun kilometre taşları
döşenmeye başlanıyordu.
RAHATSIZ’DAN RAHATSIZ
O sıralarda, Silahlı Kuvvetler içinde, İkili Anlaşmalarla Nato'nun kötü
taraflarından rahatsız olan ve bunları düzeltmesini isteyen kimseler
vardı.
Bu girişimi izliyen Amerikan Genelkurmay’ı da, “bu çalışmaları
Türkiye'de kimlerin yürüttüğünü, çalışmaları başlatanların ve
yürütenlerin adlarının saptanmasını” istemiştir.
O dönemde ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'ndeki Kara Ataşesi Albay
Dickson'dur. Bu CIA ajanının "Gizli rapor"unu tabii Senatör Haydar
Tunçkanat 7 Temmuz 1966 günü,TBMM Senato kürsüsünde açıklamıştı.
Bu "Gizli rapor"da Albay Dickson, Washington'daki "Ordu Karargah
İstihbarat Dairesine şu bilgileri iletiyordu:
”Münakaşa edilmez bir gerçektir ki: memleketin politik hayatında ordu
her zaman rejimin istikrarını tayin eden birinci derecede önemli bir
faktör olmuştur. Hükümet darbesinden sonra [27 Mayıs’tan söz ediliyor
T.Ç.] binlerce subayın ordudan çıkarılması, bizim askeri çevreler
içindeki nüfuzumuzu ciddi surette etkilemiştir.” Buna bağlı olarak, bazı
hükümet tedbirlerinin hazırlanmasına ve uygulanmasına paralel olarak,
Rejime sadık olmayan devlet memurları ve "subaylardan" en tehlikelileri
bir program dahilinde "tasfiye" edilmek üzere tespit edilmektedir... “
22 Kasım 1965 tarihinde Washington'daki "Ordu Karargah Dairesi", CIA
Başkanlığı'na, Ankara'daki ve Atina'daki Amerikan Kara Ateşeleri'ne
"Gizli" kaydıyla şu yazıyı göndermekteydi:
Türk Hükümeti ve Genelkurmayı tarafından,bazı Avrupa ülkelerinde askeri
üsler yapılması için Amerikalılara sağlanan kolaylıkların şartlarıyla
ilgili istihbarat faaliyeti şunları kapsayacaktır:
a-Böyle bir harekete gerçekten teşebbüs edilmiş midir?
b-Hareketi kim başlatmıştır?
c-Hareketin nedenleri?
Kılavuz: Askeri üsler için Amerikalılara sağlanan kolaylıkların
şartlarıyla ilgili bilgi toplaması için Türk Genelkurmayı tarafından
emir verildiği haber alınmıştır.
Dağıtım: Amerikan Elçiliği - Ankara Türkiye, (bilgi için)CIA, Amerikan
Kara Ataşesi, Amerikan Elçiliği - Atina, Yunanistan.
Özel Talimat:
a) 20 Aralık 1965'te sona erecektir. Eğer paragraf 3'de daha önce bir
talimat verilmemişse, istenilen bilgi o tarihte veya ondan sonra
yollanacaktır.
b) Cevap verilme tarihi bildirilsin veya bildirilmesin yukarıda verilmiş
olan öncelik derecesi kontrol faktörüdür.
c) Verilen tarihten sonra da bu konu ile ilgileneceği anlamı
çıkmamalıdır. DASGIR-Ordu İstihbarat Dairesi'nin başka bir dairesi bu
tarihten sonra da rapor edilmesini istemektedir. Herhalukarda bu gibi
raporlarda yukarıdaki kontrol numarasından bahsedilmelidir.
d) Diğer talimat, bilgi için bir nüsha Yunanistan'daki ARMA'ya, Kılavuz
için AIC Atina Soruşturma Merkezine iletilmelidir.
Genelkurmay İstihbarat Başkan Yardımcısı yerine
İmza
James E.Lazanby
Albay GS
Haberalma Şefi
TESBİT-TASFİYE
Ne gariptir ki, bu “tesbitler” ve “tesbit edilenlerin” tasfiye işlemleri
“bir program dahilinde” ABD ve işbirlikçileri eliyle yürürlüğe konuluyor
ve “Atatürkçü” komutanlarca uygulanıyordu.
Tasfiyelerden bir kısmını Uğur Mumcu'nun 10 Ocak 1975 tarihinde Yeni
Ortam gazetesindeki makalesinden okuyalım:
“Amerikalılara sağlanan ayrıcalıklara karşı çıkan eski "Kara Kuvvetleri
Plan ve Prensipler" Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan da 16 Mart 1971
günü, "Türkiye'nin geleceğini ağır bir tehlike içine düşürmek" suçuyla
devrilen Süleyman Demirel Hükümeti'nin imzasıyla emekliye sevk edilmiş,
bir süre sonra da işkencecibaşı Orgeneral Faik Türün'ün emriyle elleri
ve ayakları zincirlenerek Göztepe'deki işkence evinde sorguya
çekilmiştir. Tümgeneral Celil Gürkan’dan bu yolla tasfiye olunmuştur!
Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşaviri Hakim Albay Emin Değer, ikili
antlaşmaları inceleyerek,bunların değiştirilmesi gerektiğini yetkililere
bildirmiş ve Amerikalılara sağlanan ayrıcalıkların ortadan kaldırılması
gereğini savunmuştur. Hakim Albay Emin Değer 16 Mart 1971 günü Ankara
dışına atanmış, bir süre sonra da ordudan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu
"tasfiye" de böyle gerçekleşmiştir! “
Tasfiyeler, Uğur Mumcu’nun anlattıklarıyla sınırlı değildi. İleriki
sayfalarda anlatacağımız gibi binlerce “üniformalı”, “üniformasız”
devrimci bu “tespit” ve “tasfiye”den nasiplerini alıyordu. Dahası,
“tespit” edilemeyenlerin “açığa çıkartılması” için, “sağ”, “sol” sahte
liderler ortaya atılıyor, “sanal” örgütlenmeler yaratılıyordu.
Güngör Türkeli 21 Mayıs olayları ardından “Talat Turhan’ın lider
göründüğü “Genç Kemalistler Ordusu Davası” nedeniyle ordu ile ilişkisi
kesilen hava üsteğmeni. Anısını dinliyelim…
HER DEVİRDE İHTİLALCİ OLMAYI BAŞARAN SADİ KOÇAŞ
Güngör Türkeli’den Bir Anı:
Yıl 1969. Genel seçimlerin bir ay öncesi. Anamur’dayım. Yerel ‘’ANAMUR
Gazetesi’ni yayımlıyorum. Aynı zamanda TRT’nin de muhabiriyim. Bülent
Ecevit CHP Genel Sekreteri. Seçim gezisine çıkmış. Anamur’a da geliyor.
TRT Haber Müdürlüğünden bir talimat: ’’CHP Genel Sekreteri Anamur’a
geliyor. İlçe sınırlarında karşıla yaptığı her konuşmayı bize bildir.’’
CHP Anamur ilçe örgütünün önde gelenlerinden arkadaşım ve eniştem
Yıldırım Nasuhoğlu’nun Mercedes otomobiliyle sayın Ecevit’i karşılamak
üzere Aydıncık (Gilindire)’a gidiyoruz. Doğal olarak ilçe örgütünden de
kalabalık bir grup var.
Aydıncık’da karşılıyoruz. Ecevit kısa bir konuşma yapıyor, vaktin
daraldığını söyleyerek halkan özür diliyor ve Anamur’a doğru yola
çıkıyoruz.
Sayın Ecevit’i Yıldırım Nasuhoğlu’nun aracına davet ediyorum. Çünkü
Anamur’la ilgili en doğru bilgileri benim verebileceğimi söylüyorlar.
Sayın Ecevit ‘’Benim ilkemdir; seçim gezilerimde Parti örgütünün
araçlarına binmem. Güngör Bey! Siz benim araca gelin..’’ diyor. Zorunlu
olarak kabul ediyorum.
Araçta önde Sn.Ecevit ve eşi Rahşan Hanım var. Arkada biz iki kişiyiz
ancak ben yanımdaki kişiyi tanımıyorum. Bir ara Ecevit benim asker
kökenli olduğumu öğrenince yanımdaki kişiyi tanıyıp tanımadığımı
soruyor. Tanımadığım yanıtını veriyorum. Sayın Ecevit ‘’Siz nasıl
askersiniz! Birbirinizi tanımıyorsunuz.’’ diye sert bir söylemde
bulunuyor.
Sonra açıklıyor:’’Yanındaki kişi emekli Kurmay Albay SADİ KOÇAŞ.’’
diyor. Beni de Güngör Türkeli olarak tanıtıyor. Ben Sayın KOÇAŞ’ı isim
olarak tanıdığımı söylerken sayın KOÇAŞ’da ‘’Ben Hv.Üsteğmen Güngör
Türkeli’yi isim olarak biliyorum. Fakat bugün ilk kez karşılaşıyoruz’’
yanıtını veriyor Ecevit’e.
Anamur’dayız. Partililerin (CHP) yemekli toplantı düzenlediği Deniz
lokantasındayız. Bu arada ben 22:45 haberleri için TRT’ye haberi
geçiyorum. Hatta haberi Sn. Ecevit kendisi yazıyor ve haber aynen
yayınlanıyor.
Yemekte Prof. Muammer Aksoy da var. Hararetli bir tartışmada tüccar
Yıldırım Nasuhoğlu Ecevit’i ikinci bir Atatürk olarak niteliyor ve Aksoy
da bu değerlendirmeye katılıyor.
Bu tartışmalar sürerken Sayın KOÇAŞ Ecevit’e ‘’Sayın Genel Sekreter, siz
tartışmalarınızı sürdürün. Biz de Güngör’le şöyle bir kenarda
asker-askere dertleşelim’’ diyor ve sayın Ecevit de onaylıyor.
Bir kenarda baş başayız. O günler 9 Mart olaylarının ön hazırlıklarının
yoğun biçimde yapıldığı günler. En yakın arkadaşlarım bu olayın
içindeler. Ayda bir kez bu çalışmaları izlemek üzere Ankara’ya
geliyorum. Gelemezsem arkadaşlarım güvenli biçimde bana haber
gönderiyorlar.
Sayın KOÇAŞ konuşma sırasında ‘’Bak Güngör... Siz orduda mağdur olmuş
genç subaylarsınız. Bazı çalışmalarımız var. Sakın Anamur’dan ayrılma!
Sizin itibarınızı iade edeceğiz. Sizi en ciddi biçimde onurlandıracağız.
Sizler gerçek yurtsever ve Atatürk’ün tanımladığı kahraman
subaylarsınız. Sen 150 kişilik İhtilal Konseyi’nin üyeleri içinde yer
alacaksın. Ama bunu eşine bile söyleme ve Anamur dışına çıkma’’ diyor.
Ve ben Ankara’ya gidişlerimi erteliyorum.
9 Mart olayı 12 Mart olayına dönüşüyor, Sadi KOÇAŞ siyasi işlerden
sorumlu Başbakan Yardımcısı oluyor. 17 Nisan 1971 günü radyoda yaptığı
konuşmada o ünlü ‘’Makabiline Şamil’’ (önceyi Kapsayan T.Ç.) sözcüğünü
kullanıyor ve Anamur’da ilk gözaltına alınan kişi de ben oluyorum.
“AKABİNE ŞAMİL”
17 Mayıs 1971 günü evimde kitap okuyordum. 11.45 ajansını dinlemek için
radyoyu açtım. Spikerin tanıdık sesi:
- Şimdi hükümet başkanlığı tebliğini dinleyeceksiniz... dedi. Ben de
kendi kendime:
- Hayırdır inşallah... dedim. Ve kulak verdim radyoya. "Başbakan idari
ve siyasi işler yardımcısı" kartvizitli, emekli albaylarımızdan Sadi
Koçaş beyefendi başladı konuşmaya:
- Makabline şamil kanun çıkarırız ha... Herkesi içeri alacağız...
Asacağız... Keseceğiz... Mülki amirler emirlerimi dinleyin... Falan
filan...
Emekli albay bas bas bağırıyordu:
- Anarşistlerle uzaktan yakından ilişkileri olanlar içeri alınmalı...
Mülki amirler... Emirlerimi dinleyin.
Yine kendi kendime düşündüm. Bu Sadi Koçaş beyefendi, 13 Mart 1971 günü
"Cumhuriyet Gazetesi"nde çıkan bir yazısında "eylemci" gençleri göklere
çıkarıyor ve şunları söylüyordu:
- Memlekette yüzyıllardır bir soygun düzeni vardır. Hiç kimse bunun
karşısına çıkmamış. Çıkanlar ya canından olmuş ya istikbalinden...Ama
eski çamlar bardak oldu Türkiye'de. Bir kuşak yetişti ki bu ülkede,
bilinçli, Atatürkçü... Dönen dolapların içyüzünü iyi anlamış ve önemlisi
imanlı... Mücadele güçleri var ve mücadeleye kararlılar...
Böyle sürüp gidiyordu yazı. Bunu hatırladım. İçimden:
- Vay Sadi Koçaş efendi vay... dedim.( 7 Haziran 1974 - Yeni Ortam
Kitaplarımı İsterim Uğur Mumcu)
BÜYÜKLERİMİZ
Uğur Mumcu esprili diliyle gençlerin başını yiyen 12 Mart’ın
“büyüklerini” anlatıyor”:
NİHAT BEY GENÇLERİ SAVUNUYOR
Nihat Erim'in sosyalist olup, gerek Sosyalist Kültür Derneğinde, gerekse
sosyalist eğilimli YÖN dergisinde yaptığı konuşmalar Engels, Marks,
Castro, Lenin ve Sosyalist Hilmi'den sonra dünyanın bir sosyalist
düşünür kazandığını belli ediyordu.
Erim'in sosyalist düşünceleri gelişirken, dünyada ve Türkiye'de işgal ve
boykot eylemleri başlamıştı. İsmet Paşa, o günlerde “Her ikisinin de
Allah belâsını versin. Boykot da, işgal de aynı şeydir” sözlerinin ilk
kısmı duyulmadığından. “Boykotta işgal aynı şeydir” sözü üzerine çeşitli
yorumlar yapılıyordu. O sıralar CHP Millet Meclisi grup başkan-vekili
olan Erim Kürsüye fırlayarak şunları söylüyordu :
“Bu bir patlamadır, gençler yerden göğe haklıdır.”
Gençlerin bu eylemleri sürerken, patlama ve çatlama üstadlarından emekli
kurmay albay Orhan Kabibay, Erim'in evine sık sık geliyor ve Erim,
Kabibay'dan patlamalar hakkında ayrıntılı bilgiler alıyordu. O günlerde
Erim'in evinde toplananlar arasında, Kabibay, emekli istihbaratçı Amiral
Sezai Orkunt, emekli ihtilâlci Sadi Koçaş gibi devlet adamları
bulunmaktaydı. Bu devlet adamları devletin nasıl kurtulacağı konusunda
görüş alış verişinde bulunuyorlar, görüşler çoğunlukla Nihat Erim Beyin
başbakan olması konusunda düğümleniyordu.
DEVRİMCİ ORHAN
O sıralar (13 Kasım 1961), liderlik için iki aday vardı. Biri, Alparslan
Türkeş, ikincisi Orhan Kabibay.. Kabibay, liderlik sorununu nasıl
çözecekti. Liderlik sorunu çözmek demek, Türkeş'i yenmek demekti.
Türkeş'i tek başına yenemezdi. Öyleyse önceleri sahnede pek görünmemeli,
Türkeş'in ortalıklardan çekilmesinden sonra liderliğini ilân etmeliydi..
Tamam, yola devam..
13 Kasım Darbesi'yle yurt dışına sürülen «14»ler yurt dışında birkaç
toplantı yaptılar. Bu toplantılarda liderlik konusu karara bağlanmadı.
Bunun yerine şöyle bir karar alındı. İhtilâlciler başka, başka partilere
dağılacak, her biri ihtilâl çekirdeğini o partide kurup geliştirecekti.
Yurda dönünce bu planı uygulamaya başladılar.
Türkeş, Numan Esin, Muzaffer Özdağ, Mustafa Kaplan, Dündar Taşer, Rıfat
Baykal, Ahmet Er... Bunlar, kısa adı CKMP olarak bilinen Cumhuriyetçi
Köylü Millet Partisi'ne girerek, bu partiyi ele geçirecekler, «Orhan
bir» ve «Orhan iki» CHP'ye girerek burada İsmail Arar, Nihat Erim, Sadi
Koçaş, Kemal Satır gibi devrimcilerle CHP içinde ihtilâl grubu
oluşturacaklardı.
AYDEMİR KIZIL KOMÜNİSTTİR
Kabibay, Türkiye'ye dönünce, ihtilâlcilerin Harp Okulu Komutanı Albay
Talât Aydemir'in çevresinde toplanmakta olduğunu gördü. Ne yapmalıydı?
Önce Aydemir için «Kızıl komünisttir» diye söylentiler yaymaya başladı.
Kabibay'ın Aydemir için, «komünisttir» demesinin elle tutulur bir nedeni
vardı. Çünkü Aydemir öğrencilere sosyalist eğilimli “Yön Dergisi”
okutmaktaydı, yetmez mi?
Bu numara sökmeyince, taktik değiştirerek, Aydemir ile dostluk
ilişkileri içine girmeye çalıştı. Ne de olsa Aydemir ile okul
arkadaşıydı.. Üstelik yine. sınıf arkadaşları olan Kurmay Albay Dündar
Seyhan ile Aydemir'in yakınlığı vardı!. Bu yakınlığı kullanarak, Aydemir
ile kopan bağlarını yediden onarmaya çalıştı.
Aydemir o günlerin güçlü adamıydı. Kabibay, Aydemir’i kullanarak
Türkeş'i tasfiye edebilir miydi? Aydemir, Türkeş'i tasfiye edecek, o da
kolay kolay liderliğini yürütecekti..
22 Şubat ve 21 Mayıs ihtilâl girişimleri Kabibay'ın planlarını altüst
etti. Aydemir idam cezasına çarptırılmış, Türkeş, Aydemir'i ihbar
ederek, ihtilâlcilikten paçayı sıyırmıştı. Şimdi ne yapacaktı Kabibay?
GENİŞ CEPHEYİ SAVUNUYOR
21 Mayıs olayından sonra hemen bir «Durum muhakemesi» yapan Kabibay,
CHP'de örgütlenmeye ve yayılmaya karar verdi. Bir yandan da devrimci
gençlerle ilişki kurmayı ihmal etmiyor. Soranlara «Ben demokratik
devrime inanırım» diyordu. Kabibay'ın «Geniş cephe» görüşü, parti içinde
Nihat Erim, Kemal Satır, Orhan Erkanlı gibi liderler tarafından da
paylaşılıyordu.
ERİM'İN KARARGÂHINDA
Günler ihtilâle gebeydi. Kabibay ise doğacak ihtilâl için tecrübeli bir
ebeydi. Herkes artık Kabibay'ın ihtilâl yapacağı günün gecesini
beklemekteydi.
Kabibay için o günlerde iki adres önemliydi. Birinci adres Nihat Erim'in
Cinnah Caddesi üzerindeki apartmanı, ikincisi de Adapazarı'nda Çark
Caddesi'ndeki bir komutanlık köşküydü., bir komutanlık köşkünde
Kabibay'ın bir sınıf arkadaşı tümgeneral (Celil Gürkan
Ö.G.)oturmaktaydı.
27 Mayıs ihtilâlinin «Orhan bir»i içinden gelen seslere kulak vermek
istiyordu. «Devrim ister kan, başa geç sen Orhan - liderimiz Kabibay.
devrim yapıyoruz vay vay.»
Kabibay'ın trafiği çok hızlanmıştı. Bir Adapazarı'na, Çark Caddesi'ne,
bir Ankara'da Cinnah Caddesi üzerindeki Erim'in apartmanına..
12 MART BAŞ SPİKERİ SADİ KOÇAŞ
Siyasal tarihimizin son dönemde yetiştirip ortaya salıverdiği büyük
devlet adamlarının başında Sadi Koçaş gelmektedir. Son yılların
girdisini çıktısını Öğrenmek isteyen herkes Sadi Koçaş'ın hayatını,
sanatını ve herşeyini öğrenmek zorunda oldukları çok açık bir gerçektir.
Koçaş, siyasal yaşamını kapatıp gittikten sonra yayınladığı anılarla
edebiyat tarihimize geçmiş ve «zavallı Necdet»ten sonra duygu dünyamıza
yerleşmiştir.
Koçaş'ın yayınladığı anılar, bu büyük devlet adamının nasıl doğduğu,
nasıl yürümeye başladığı, liseyi bitirip, Harbiye'ye nasıl girdiğini,
sigaraya nasıl başladığını teker teker ortaya koyarak, yerli ve yabancı
tarihçiler tarafından yıllarca araştırılan konuları gün ışığına
çıkarıverdi.
KOÇAŞ FORMÜLÜ NEDİR?
Siyasal tarihimizde en bunalımlı dönemleri özet olarak imal ettiği
formüllerle atlatmamızı sağlayan Koçaş'ın «formülü» neydi acaba?
Uzun araştırmalardan sonra elde ettiğimiz bulgulara göre, Koçaş formülü
«ASSİVKO» şeklindedir. Bu nedir Allahaşkına dersiniz, hemen şu korkunç
açıklamamızı okuyunuz:
Biliyorsunuz bazı terziler, hem asker hem de siviller için elbise
dikerler. Bunlara «askerî-sivil terziler» denir. Koçaş, aynen
asker-sivil terziler gibi düşünürdü. Biliyorsunuz, elbise için önce,
ölçü alınır, sonra «prova» yapılır. Ondan sonra da elbise manken ya da
elbise sahibi üzerinde «teyellenir», dikiş bundan sonradır.
Koçaş formülüne göre, bunalımlı dönemlerde toplumların üzerine asker
elbisesi giydirilmelidir. Bunun için önce ölçü alınır. Ölçü alınırken
çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü insan yanlışlıkla başkasının ölçüsünü
almaya çalışırken kendi ölçüsünü de alıverir.
Ölçü işi tamamlandıktan sonra, örneğin sıkıyönetim gibi, «provalar»
yapılır. Parlamento içinden ve dışından seçilmiş üyelerle «partiler üstü
hükümet» kurmak, askerî yönetimin “teyellenmesi” demektir. Teğerlenme
işlemi başarıyla yapılırsa, bundan sonrası rejim değişikliğidir. Koçaş
formülü “teyellenme” aşamasına kadar gelmekte, ondan öteye bir türlü
geçmemektedir.
27 Mayıs İhtilâli olduğunda, Koçaş, Londra'daydı. Londra'nın sisleri
içinde siyasal geleceğini gören Koçaş. hemen yurda dönmeye karar verdi.
Fakat yine de biraz beklese iyi olacaktı. Hele şu kargaşa bir bitsin,
ondan sonra gelir, eski arkadaşları aracılığı ile siyasal hayatta iyice
bir yer alırdı.
İhtilâl lideri Cemal Gürsel ile arası bayağı iyiydi. Hatta 27 Mayıs
İhtilâli'nden önce, bir Almanya gezisinde. Gürsel'in kulağına eğilip,
“Paşam ister hiç de iyi gitmiyor” dediği, buna karşılık öteki “Ne
yapalım?” sorusuyla karşılaştığında, “İyisi mi bir sigara yakalım”
yanıtını verdiği, böylece ihtilâlin çekirdeğine girdiği sonradan
anlaşılmış ve Koçaş tarihteki yerini almıştır.
KONTENJAN SENATÖRÜ OLUYOR
Koçaş Türkiye'ye dönünce. Güneydoğu illerimizde bir alaya komutan olarak
atandı. Orada bir yıl bekleyecek, ondan sonra paşa olacaktı. Fakat Koçaş
sabırsızdı. Siyasal hayatta biran önce rol oynamak istiyordu.
Kurmay Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı. Yıl 1961. Koçaş
üniformasından soyunur soyunmaz. Cumhurbaşkanı Gürsel tarafından
kontenjan senatörlüğüne getiriliyor, ancak kontenjan senatörlüğü» Koçaş
çapındaki adamlar için çok küçük geliyordu.
Kabına sığamayan Koçaş, kontenjan grubuna da sığamamış, 1969 yılında
Konya Milletvekili olarak CHP listelerinden Millet Meclisi'ne girmişti.
Millet Meclisi'nde o sıralar, bacanağı Dr. Kemal Demir de bulunuyor, iki
bacanak “arslan bacanak” diye birbirlerini mutlu yarınlara
hazırlıyorlardı. Fakat önleri tıkalıydı. Prof. Turan Feyzioğlu, Ferit
Melen, Emin Paksüt, Coşkun Kırca gibi devlet adamları sırada
bekliyorlardı. Koçaş'ın bunların arasından sıyrılması çok güçtü.
Olaylar kendiliğinden gelişti. Feyzioğlu ve arkadaşları Güven Partisi
hareketiyle CHP'den ayrılmışlar, meydan Orhan Kabibay ve Sadi Koçaş gibi
iki büyük lidere kalmıştı.
GEL BAKALIM KOÇAŞ
Sadi Koçaş, bir gün arabasıyla genelkurmayım önünden geçiyordu. «Pat»
dedi, lâstiği patladı. Koçaş, arabadan çıkıp, lâstiğe bakıyordu ki,
yukarılardan bir yerden “Koçaş, Koçaş” diye seslenildiğini duydu. Baktı.
Bağıran, seslenen Tağmaç değil miydi? Tağmaç, Harp Akademisi'nden
hocasıydı. “Buyurun Paşam” diye yanıt verince, Tağmaç, “Gel bakalım
Koçaş” diye ondan Genelkurmaya gelmesini istedi.
Koçaş o gün ve ertesi gün daha sonra bir iki gün daha Tağmaç'ı dinledi.
Tağmaç dertliydi: Ülkede anarşi kol geziyordu. Aşağıda (aşağı dediği,
bazı generaller ve albaylar) ihtilâl hazırlığı içindeydiler. Gürler,
Batur, bunlarla temas halindeydi. Ne yapmak gerekirdi?
Ne yapmak gerektiğini en iyi bilen, hiç şüphesiz Sadi Koçaş'ın
kendisiydi. Ne yapılacağını onbir sayfalık bir raporla Tağmaç'a bildirdi
ve beklemeye koyuldu.
MUHTIRA GELİYOR- BAŞBAKAN YARDIMCISI OLUYOR
12 Mart Cuma günü muhtıra Türkiye radyolarından okundu. Muhtırada
Demirel ve arkadaşlarının çekilmesi yerine «Koçaş formülü» gereğince
«Partiler üstü bir hükümet» kurulması istenmekteydi.
12 Mart «Koçaş formülü» uyarınca kotarılmış ve uygulanmıştı. Bu uygulama
içinde Kocaş'a da bir başbakanlık yardımcılığı düşmüştü. Fakat bu
yardımcılık öyle Feyzioğlu'nun başbakan yardımcılığına benzemezdi. Bir
kere adı görkemliydi: «Başbakan idarî ve siyasî yardımcısı»..
Koçaş'ın yayınladığı “ona dedim'ki, o bana dedi ki, öyle dememiş miydi,
Allah Allah” adlı anılarının üçüncü kitabında, “Erim'e başbakanlığı ben
teklif ettim” diye yazmış. Erim buna -şiddetle karşı koyarak, “hayır,
ben o gün İtalya'daydım. Hem kim oluyor Sadi Bey” dedikten sonra,
Koçaş'ın geçirdiği rahatsızlığı ima ederek, “O zaten hastadır” yolunda
açıklamalar yapmıştı.
Koçaş'ın, Erim'e verdiği yanıtta, Koçaş'ın rahatsızlık geçirdikten sonra
iyileştiği ve araba bile kullandığını, bunu gören Erim'in “Maşallah,
Maşallah” dediği, böyle konuşan bir devlet adamının nasıl olup da bir
süre sonra- bu söylediklerini unutmuş göründüğü soruluyor, “Bir daha
sizinle aynı kabineye girersem, anam avradım olsun” deniliyordu.
Koçaş'ın kabineye girmesinin amacı reform yapmaktı. O günlerde tam
reform yapacaklardı ki anarşistler İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u
kaçırdılar. O günlerde İçişleri Bakanı İsmail Arar'dı.
KOÇAŞ RADYOYA KOŞUYOR
İsmail Arar, Koçaş'a «Albayım. Bi koşu radyoevine gidip, şunu bırakır
mısın?» diye bir yazılı kâğıt vermiş, Koçaş da askerlikten edindiği
alışkanlıkla «başüstüne» diyerek radyoevine koşmuştur.
Koçaş'ın eline verilen metin siyasî tarihe “makabline şamil kanun
çıkarma bildirisi” olarak geçen ünlü belgeydi. Koçaş önce bildiriyi
okutacak bir spiker aradı. Sonra düşündü. Sesi güzeldi. Spikerleri
aratmazdı. O okusa ne olurdu?. Ve bildiriyi çatır, çatır kendisi .okudu.
“Kaçırılan başkonsolos bu bildirinin yayınlanmasını takip eden en kısa
süre içinde derhal bırakılmadığı takdirde sözü geçen gizli örgüte
uzaktan yakından ilişkisi bulunanlar ve masum gençlerimizi kışkırtıcı
yayın ve sözleriyle kanunsuz hareketlere teşvik eden ve kimlikleri
güvenlik kuvvetlerince öteden beri bilinen kimseler, sıkıyönetim
sınırları dışında bulunsalar dahi, sıkıyönetim kanunu gereğince derhal
gözaltına alınarak en yakın sıkıyönetim komutanlığına teslim
edileceklerdir...”
MİT Müsteşarı Fuat Doğu, bu bildiriyi okuyunca önce gazetelerde gençleri
öven, kışkırtan Sadi Koçaş'ı gözaltına aldırmak istedi amma tabii
olmazdı. Ayıp olurdu. Bu emir gereğince binlerce aydın valiler
tarafından gözaltına alınarak cezaevlerine dolduruluyorduk. Koçaş,
sonradan bu olay için şunları yazdı:
“... Devletle pazarlık masasına oturan bir anarşist grubuna hükümet
başkanı tarafından en yetkili hukukçu grubuna hazırlatılarak verilen ve
kaçırdıkları diplomatı iade etmedikleri takdirde bunları koruyan ve
saklayan ve tahrik edenlerin tutuklanmaları hakkındaki cevap üzerine bir
kısım valiler, hükümet tarafından verilen sürenin sonunu dahi beklemeden
tutuklamalara girişmiş ve olayla ilgisi olmayan yüzlerce vatandaşı
tutuklanışlardır..”
Sadi Koçaş bu bildiriyi nasıl okumuştu? Neden okumuştu? Koçaş'ın
Milliyet Gazetesi'nde çıkan anılarında bu konu enine boyuna tartışılmış,
bu tartışma sonunda İsmail Arar'ın «Ben o gece Koçaş'ı işletmiştim»
dediği iyice anlaşılmış, büyük devlet adamı Koçaş hazin bir şekilde
aldatılmıştı. (Vah, vah.)
ULUSAL DAMAT METİN TOKER
Ünlü güldürü yazarımız Aziz Nesin ”damat” sözcüğünün, «dam» ve «at»
hecelerinden türetildiğini. bu sözcüğün «dama at» anlamında
kullanıldığını ileri sürmektedir. Yapılan araştırmalar, damatın “iç” ve
“dış” olmak üzere ikiye ayrıldığını, dış damatlara, yani kendi evinde
oturan damatlara, sadece «damat» dendiğini,, kayınpederinin evinde
oturan damatlara da «iç güveyi» adı takıldığını ortaya koymuştur. İç
güveyi ise, «başkasının evinde pijamayla oturan adam» demektir.
Çok partili hayatımızın demirbaşlarından ve NATO'nun ünlü avukatlarından
Metin Toker, bilindiği gibi, Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın damadı
ve bu niteliği dolayısıyla da İsmet Paşa'nın evinde (ne evi canım, Pembe
Köşk) pijamayla oturduğu için «iç güveysidir.
Metin Toker'in hayatındaki en büyük siyasal başarı, İsmet Paşa'nın kızı
Özden Toker'le evlenmesidir.
Uzatmayalım. Özden İnönü ve Metin Toker, İsmet Paşa'nın izni ve Kasım
Gülek'in kavliyle dünya-evine girmişlerdir. İşte Metin Toker'in siyasal
geleceği bu evlilikten sonra birdenbire parlamış ye Toker bu evlilikle
çok partili siyasal hayatımızın vazgeçilmez unsurları arasında yerli
yerini almıştır.
…..
Gerçekten Erim,”İki» tarafı idare etmiş” 12 Mart muhtırasından sonra
“toparlayıcı rol” oynayarak, büyük ilerici aydınları bir gecede
toparlamıştır. (!)
Bu toparlama görevinde Metin Toker'e de iş düşmüştür. Toker düşmanca kin
duyduğu Erim'in gelmişini, geçmişini unutmuş, Erim'den aldığı özel
izinle, TRT ekranlarında “Sağda ve Solda Vuruşanlar” adlı müzikli, sesli
gösteriyi kamuoyuna sunmuştur.
Böylece hukuk tarihinde ihbar dilekçeleri ilk kez, müzik eşliğinde TRT
ekranlarına gelmiş oluyordu.
ALAFRANGA SAĞCILIK
Metin Toker'e bu yeni devrede elbette yeni bir görev düşecekti. Bu
görev, “alafranga sağcılık” şeklinde tanımlanabilir. «Alafranga sağcı»
komünizme şiddetle karşıdır. Alafranga sağcılık, «Alaturka sağcılığın»
tam tersidir. Önce görünüşte uygardır. Her türlü siyasal akımın
konuşulmasından yanadır. Alafranga sağcılığın kökeninde «Amerikancılık»
yatar. NATO, alafranga sağcıların kalesidir.
Toker, alafranga sağcılıkta oldukça başarılı oldu. 12 Mart günlerine
gelindiğinde elbette alafranga sağcıların sesleri yükselecekti. Ses
yükseldi, yükseldi, taa televizyon ekranlarına kadar ulaştı. Oradan
kamuoyuna yansıdı. (Ne ses be..)
KRİPTO HAFİYESİ
“Kripto” Metin Toker'in deyişi ile “Gizli Komünist” demekti. Kriptolar,
her yeri işgal etmişlerdi. Basında Kriptolar vardı. TRT'de Kriptolar
vardı. Sağda Kriptolar vardı. Solda Kriptolar vardı. Herşeyde Kriptolar
vardı.
Toker, Kriptolarla karada, havada ve denizde mücadele verdi: “Sağda- ve
Solda Vuruşanlar” adlı yazı dizisinde Kriptoları tek tek teşhir etti.
Kriptoları tek tek teşhir eden Toker, NATO'yu, CENTO'yu ve de ne kadar
Amerikancı askeri pakt varsa, bunları tek başına arslanlar gibi savundu.
“MAHİR” BİR “KAYNAK”
Vatan kurtarmak kolay iş değildir. Her önüne gelen vatan kurtaramaz...
Vatan kurtarmak için belirli koşullar vardır. Bu koşullara sahip olmayan
kimse, vatan kurtaramaz. Vatanımız, son yirmi-otuz yıldır, en az
yirmibeş-otuz kerre kurtarılmıştır. Vatan kurtaranlar genellikle ikiye
ayrılırlar. “Herkesin gözü önünde vatan kurtaranlar”, “Perde
arkalarından vatan kurtaranlar”.
Herkesin gözü önünde vatan kurtaranlar sınıfına, Süleyman Demirci,
Turhan Feyzioğlu, Faik Türün, Ali Elverdi, Orhan Kabibay, Fethi Çelikbaş
gibi büyükler girer. Perde arkasından vatan kurtaranların başında yer
alan bu kahramanımız, 12 Mart olayı dolayısıyla adı ortalığa dökülen
emekli üsteğmen, müstafi öğretim üyesi, MİT görevlisi Mahir Kaynak'tır.
ORDUDAN ATILIYOR
Mahir Kaynak, Kilis doğumludur. 1934 yılında doğan Mahir Kaynak, 1953
yılında Kara Harp Okulu'nu beşincilikle bitirmiştir. Harp Okulu'nu böyle
bir parlak derece ile bitiren Kaynak'ın Silâhlı Kuvvetler'de başarıdan
başarıya koşması beklenirken, aaaa, bir de ne görüyoruz. Kaynak 1956
yılının aralık ayında ordudan çıkartılıyor.
Bu konuda çeşitli yorumlar yapılmış ve Mahir'in Silâhlı Kuvvetlerden
neden çıkartıldığı araştırılmıştır.
Bir yoruma göre. Mahir o tarihlerde MİT'e girmiş ve kendisine ordudan
ihraç edildiği süsü vermiştir. Bir başka söylentiye göre de Mahir bir
Kürtçülük davasına adı karışmış, bu davadan kurtulurken MİT'e kaydını
yaptırmıştı. Daha başka söylentiler varsa da, o kadarını yazmak
istemiyoruz, üstümüze pek varmayın...
SOLCULUĞA BAŞLIYOR
Belli ki, MİT büyükleri, Mahir Kaynak'ın kişiliğinde “Mahir” bir
“Kaynak” bulmuşlardır. Mahir'in ordudan ayrılmasının temel nedeni,
Mahir'in bu üstün yetenekleridir.
Kaynak, ordudan atılınca hemen İstanbul İktisat Fakültesi’ne kaydoldu.
Bir yandan da bazı basın kuruluşlarının kapısını aşındıran Kaynak,
sosyalizme olan aşırı tutkusu nedeniyle dikkati çekti. İktisat
Fakültesi'ni başarıyla bitiren Kaynak, aynı fakültede ilerici öğretim
üyelerinin yanında asistanlık yapmayı çok istiyordu. Kaynak, girdiği
sınavları başarıyla vererek, İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu'nun
kürsülerine asistan oldu.
GÖREVİMİZ TEHLİKE
Mahir Kaynak'ın temel görevi, ihtilâlci akımları MİT Müsteşarlığına
bildirmekti. Kimler ihtilâlci olabilirdi? Bunu belirleyip, saptamak
görevi doğrudan doğruya, Mahir Kaynak'a bırakılmıştı.
Kaynak işe öğrencilerin arasına sızarak başladı. Akademik kariyerde
doçentlik aşamasının kapısına kadar dayanan Kaynak, doçentlik tezi
yazacağına,, bütün zamanını, öğrenciler arasında geçirirdi. Öğrencilerle
sosyalizm üzerine tartışan Kaynak, burjuva düzeninin ancak ve ancak
silâh kullanarak devrileceğini söyler ve «gerilla savaşı şarttır» derdi.
Öğrencilere, «Teoriyi yeniden keşfetmeyin. İşte-proleterya, işte
burjuvazi... Siz gerilla yöntemleri öğrenin» yolunda öğütler veren
Kaynak, bu yolda örgütler oluşturulmasını salık vermekteydi.
NATO'DAN ÇIKALIM YOLDAŞLAR
Devrimci derneklerce de tanınıp, sevilen Kaynak, Türkiye Millî Gençlik
Teşkilâtı temsilcisi olarak 15-20 Haziran 1969 tarihleri arasında
Romanya'nın Başkenti Bükreş'de düzenlenen bir toplantıda, dünyanın dört
bir yanından gelen komünist gençlik örgütleri toplantısında konuşmasına
şu cümlelerle başlıyordu.
“Yoldaşlar.. Böyle bir seminerde dikkatleri, askerî bir ittifak sonucu
olarak ciddi tehlikelere maruz kalan bir ülke üzerine çekmek isterim.
Hepinizin bildiği gibi, Türkiye NATO adlı saldırgan bir ittifakın,
boyunduruğu altındadır. Ve bilindiği üzere NATO, ABD'nin iktisadî ve
askerî sömürüsü üzerine inşa edilmiştir. Türkiye'nin komşu devletlerle
ayrıcalık ifade edebilecek bir sorunu yoktur. Her şeye rağmen,
Amerika'nın yönetimi altında bütçemizin üçte birini askerî masraflar
için ayırma zorunluluğunda kaldık. Hükümetimizin onayı ile 32 bin
kilometre alanı Amerikalılara verdik. Bu Amerikan üslerine Türk
Genelkurmay Başkanı bile giremez.”
Mahir Kaynak, aynı konuşmasında Sovyetler'in Çekoslovakya'yı işgalini de
haklı buluyor ve komünist ülke gençleri arasındaki dayanışmanın,
Türkiye'yi de içine almasını öneriyordu.
DERNEK KURUYOR
Mahir Kaynak, 1968 yılında, devrimci gençliği etkisi altına alan
demokratik devrim tezi görüşlerinin baş savunucularından biriydi.
Kaynak, sadece bu görüşleri savunmakla yetinmedi, bir de bu adla bir
dernek kurulmasına çalıştı ve sonunda derneği kurdurttu. «Demokratik
Devrim Derneğinin İstanbul ilindeki kuruluş çalışmalarını yürüten
Kaynak, derneğin kayıt defterlerini de elinde tutuyordu.
Bütün üyelerin adları, şanları ev ve iş adreslerini de böylece ele
geçiren Kaynak, tabii hemen, bu belgelen MİT İstanbul Bölge Şefi’ne
aktarmıştı bile... Bir süre sonra “Demokratik Devrim Derneği” İçişleri
Bakanlığı tarafından kapatılmış ve Kaynak'a göre, “İhtilâlci çekirdek”
saptanmıştı. Demokratik Devrim Derneği kapatıldıktan sonra Mahir
Kaynak'ı “işsizlik ve pahalılıkla mücadele derneği”nde görüyoruz. Bu
dernekler aracılığı ile Mihri Belli ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı'yla da
dostluk ilişkileri kuran Kaynak, Halkevlerine kanca atmak istiyordu.
Kaynak bunlarla da Yetinmemiş, devrimci öğretmenlerin oluşturduğu TÖS
seminerlerinin vazgeçilmez konuşmacılarından biri olmuştu.
AMERİKA'DAKİ EĞİTİM
Mahir Kaynak, doktorasını yaptıktan bir süre sonra Birleşik Amerika'ya
gitti. Birleşik Amerika'ya her giden yurttaş, gelişmiş hünerler edinerek
yurda döner. Dr. Mahir Kaynak da öyle yaptı. Washington'dan Uluslararası
Polis Akademisi'nde, “istihbarat” kursları gören Mahir Bey kardeşimiz,
yaldızlı bir “Sertifika” ile yurda dönünce kendisine büyük kapılar şırak
diye açılıyordu.
İlk amacı, komünist ihtilâli önlemek, ikinci amacı doçent olmak, üçüncü
amacı da MİT’teki yerini iyice sağlamlaştırmaktı. Raporlarında
«Üniversiteli» imzasını kullanan Kaynak, 12 Mart öncesinde önemli bir
görev üstlenmişti: Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun çevresini
izlemek ve bu grubu tutuklatmak...
MİT DOSYASINDAKİ ADI: M-3445
“Üniversiteli” imzasıyla rapor yazan Mahir Kaynak'ın MİT içindeki adı
“3445”olarak bilinirdi. M-3445 Madanoğlu'nun peşine düştü ve ağını
kurdu. Önce devrimci yazarlarla dost olacak, bu dostluğu pekiştirecek,
sonra da Cemal Madanoğlu ile bu yazarlar arasında bir siyasal örgüt
yaratacak. Daha sonra da, General Madanoğlu'nu gerek Dr. Hikmet
Kıvılcımlı, gerekse Mihri Belli ile tanıştıracaktı.
Kaynak sık sık seminerlerine katıldığı TÖS İstanbul Şubesi'nde yapılan
bir toplantıya Madanoğlu ile birlikte gitmişti. Madanoğlu. TÖS
tarafından yapılan konuşmaları pek beğenmemiş ve toplantıya katılan
solculardan “asgarî müştereklerde birleşilmesini” istemişti.
Madanoğlu'nun bu asgarî müşterekler sözü sonradan Kaynak tarafından
MİT'e “askerî müşterekler” şeklinde yansıtılmıştır.
EN BÜYÜK BAŞARISI
Madanoğlu'nu adım adım izleyen Mahir Kaynak'ın en büyük başarısı
Madanoğlu ile Dr. Hikmet Kıvılcımlı'yı tanıştırmış olmasıdır. TÖS
toplantısını asgarî müştereklerde birleşin diye kısa bir konuşma yapıp,
terkeden Madanoğlu, Kaynak tarafından “aman ayıp oldu paşam”
eleştirisiyie karşılaşmıştı. Madanoğlu bu toplantıya Mahir Kaynak ve
Prof. İsmet Sungurbey'le beraber gitmişti. Kaynak, “Paşam, toplantıyı
yarıda kesip gittiğiniz, Sungurbey alındı” demiş ve paşadan Sungurbey'in
gönlünü almasını istemişti.
Gönül alma işlemi, Madanoğlu'nun Kızıltoprak’daki evinde vereceği, bir
yemekle olacaktı. Yemeğe Sungurbey, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Mahir
Kaynak, beraber gelmişlerdi. Geç saatlere kadar oturuldu, konuşuldu.
Rakılar içildi.
TÜRK NAPOLYONU ALİ ELVERDİ
27 Mayıs Devrimi, Ali Elverdi'nin binbaşılığına rastlar. Binbaşı Ali,
ihtilâli bütün gücüyle desteklemiş, ancak treni kaçırdığı için, ön
saftaki ihtilâlciler arasında yer alamamıştı. Fakat önüne gelen bir
tarihî fırsatı kaçırmadı, eski Cumhurbaşkanlarından Celâl Bayar'ın
Kayseri Cezaevi'nden tahliye olduğu gün gösteri yapan bir ere tokat
atarak ihtilâlciliğini ve inkılâpçılığını kanıtladı.
Elverdi, 27 Mayıs İhtilâli'ne yürekten bağlanmıştı. Bu bağlılığın
kanıtlanması için önüne bir başka fırsat daha çıkmıştı. Yıl 1962.
Devrimci gençler, AP'nin eski Genel Merkezi önünde gösteri yapıyorlar.
Gösteri bir süre sonra saldırıya dönüşüyor. Göstericiler AP Genel
Merkezi'ne girmek istiyorlar. Kapıda bir hırgür patlıyor. Bir kurmay
yarbay, gözlüklü bir milletvekiline bağırıyor, “Devrim düşmanı. Devrim
düşmanı.” Bu gözlüklü milletvekili AP Erzurum Milletvekili Cevat Önder,
bu devrimci subay da 28'inci Tümen Kurmay Başkanı Ali Elverdi'ydi.
Sonradan Elverdi ve Önder dost oldular. Ali Elverdi'nin oğlu İskender
Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, avukatlık stajını Cevat Önder'in
yazıhanesinde tamamladı.
ELVERDİ İHTİLÂLCİLERE KARŞI
Ali Elverdi. Ankara'da 28'inci Tümen Kurmay başkanlığı yaparken. Albay
Talât Aydemir'in adamları kendisine çengel atmışlardı. Elverdi'nin
elinde Ankara'yı işgal planı vardı. 22 Şubat erken patlak vermiş ve
çarçabuk bastırılmıştı. Koşullar yeni bir ihtilâle gebeydi. Ancak
ortalıkta pek yetenekli ebe de görünmüyordu.
21 Mayıs ihtilâl girişimi gecesinde Ali Elverdi'nin yıldızı birdenbire
parlamıştır. Tank Üsteğmeni İlhan Baş, Ankara Radyosu'ndan yaptığı
anonsla ihtilâlin başladığını haber vermekteydi. Elverdi hemen bir
jeep'e atlayarak, radyoevine girdi. Ankara Merkez Komutanı Orhan
Çokdeğer, Elverdi'den önce radyoevine gelmiş ve ihtilâlci üsteğmenle
yanındaki Harp Okulu öğrencilerini tutuklamıştı. Elverdi anons odasına
girer girmez, her şeyi hazır buldu. Mikrofonu görünce önce “Bursa'nın
ufak tefek taşları” diye başlayacaktı amma hemen kendine geldi ve
bülbülleri kıskandıran sesiyle tarihî konuşmasını yaptı :
“Çapulcuların yaptığı hareket durdurulmuştur...”
Fakat aksilik bu ya, tam o sırada Üsteğmen Erol Dinçer komutasındaki bir
manga radyoevine girerek, Elverdi'yi teslim almıştı bile.
ELVERDİ'NİN AYAĞI TAKILIYOR
Elverdi Harp Okulu öğrencilerini görür görmez, “Evlâtlarım, demek
sizdiniz, bırakın hatamı düzelteyim” dediyse de pek inandırıcı olmadı.
Elverdi yolda mızıldanıyor, mırıldanıyordu: “Sizdenim ben, yanlışlık
oldu.”
Harp Okulu öğrencileri bu mırıldanmalara “Sabahın seher vaktinde Ali'yi
gördüm, Ali'yi” türküsünü söyleyerek karşılık veriyorlardı, öğrenciler
Elverdi'yi Albay Talât Aydemir'in karşısına çıkardılar.
Bundan sonrasını pek kimse bilmemektedir. Ali Elverdi'ye göre Aydemir,
“Bir kahve içer misiniz?” demiş, Elverdi, “Bir orta rica edeyim. Bu
yapılanları hazmedemedim. Bir de soda” diyerek hür demokratik rejimi
korumuştur. Fakat bazı “Muzur eşhas”, Elverdi'nin, Albay Aydemir'e
“Affet beni Albayım” dediğini yazmışlardır.
Aydemir, ihtilâl gecesi tutuklandıktan sonra, Elverdi'nin kendisine
hakaret etmek istediğini anılarında şu şekilde anlatmaktadır:
“Elverdi... Benim önüme geldi ve (Senin kanını bu memlekete değil,
Moskova'ya gömeceğiz) diye hitapda bulundu. Ve (tu) diye hücreye
tükürdü. Ben de gayet sakin, (O belli değil daha) dedim. Benim elim
kolum bağlı idi. Hücrede kilitli idim. O geceyi hatırladım. Ayaklarıma
kapanmış, hayatını kurtarmam için yalvarmıştı...”
Yapılan araştırmalar sonunda, Elverdi'nin, Aydemir'in ayaklarına
kapanmadığını, bu sırada büyük bir rastlantı sonucu ayağının halıya
takıldığını ve bu sarsıntı sonucu dudaklarının Aydemir'in ayakkabılarına
değdiğini ortaya koymuştur. (İş bu açıklama ilk kez yayınlanmakta olup
her hakkı saklı ve üstelik de bayağı haklıdır).
Yine yapılan araştırmalarda. Talât Aydemir'in. Elverdi'ye tabancasını
dayadığını, ancak Elverdi'nin iman dolu göğsünün ve de özellikle
derisinin kalınlığı dolayısıyla kurşun işlemediği de anlaşılmıştır.
ELVERDİ'NİN YILDIZI PARLIYOR
Yarbay Ali Elverdi'nin bu cansiperane kahramanlıkları, ne yazık ki,
altının değerinin düştüğü günlerde onsekiz ayar bir üstün liyakat
madalyasıyla ödüllendirilmiştir. Oysa Yarbay Ali, Mareşalliği hakkettiği
kanısındaydı.
Günler çabuk geçti. 12 Mart'a gelindiğinde Elverdi'yi, Tuğgeneral
rütbesinde görüyoruz. 28. Tümen Komutan Yardımcılığı görevini yürüten
Elverdi, 12 Mart Muhtırası'ndan hemen sonra Ankara 1 Numaralı
Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı'na getirilmişti. ( büyüklerimiz Uğur
Mumcu)
AYDIN EMRE KONGAR’DAN “AYDINLATMA” YAZILARI
1. İŞTAHI KABARANLAR
“Ordu içindeki kıpırdanmalar 15 Ekim 1961'de yapılan seçimlerle
durulmamıştı. 27 Mayıs darbesinin oluşturduğu örnek, darbe sırasında
yurt dışında olduğu için iktidara ortak olamamış olan Albay Talat
Aydemir ve genç arkadaşlarının iştahasını kabartmıştı. Ankara'daki Harp
Okulu'nun komutanı olan Talat Aydemir 22 Şubat 1962'de askeri
öğrencileri silahlandırarak bir darbe teşebbüsünde bulundu. Halkın ya da
ordunun başka kademelerinin desteklemediği bu darbe teşebbüsü İsmet
İnönü Hükümeti tarafından bastırıldı. Talat Aydemir, 21 Mayıs 1963'de
bir darbe girişiminde daha bulundu, yine bastırıldı ve bu kez idam
edilerek cezalandırıldı. “
2. KOÇAŞ'IN SOLA VE DEMOKRASİNİN GELİŞTİRİLMESİNE AÇIK FİKRİYATI
12 Mart darbesi ilk kez "Atatürkçülük" adına baskıcı bir uygulamaya da
yol açtı. Daha sonra 12 Eylül darbesi ile pekişecek bu uygulama,
günümüzde pek çok "İkinci Cumhuriyetçi" diye nitelenen yazarın
sergilediği "Atatürk düşmanlığının" tohumlarını attı. 12 Mart askeri
darbesinin fikir babalığını bir anlamda Sadi Koçaş yapmaya çalıştı ama
başaramadı. Koçaş'ın sola ve demokrasinin geliştirilmesine açık
fikriyatı, kendi iç hesaplaşmasına yönelmiş olan Silahlı Kuvvetler
hiyerarşisi içinde, bu hiyerarşi anti-komünist bir yapıda olduğu için,
rağbet görmedi ve etkisiz kaldı; darbe "Atatürkçülük" adı altında koyu
bir baskıya ve sola karşı bir harekete dönüştü.
(Asker-Siyaset_Iliskileri_Emre Kongar)
Daha geniş “aydınlanma” isterseniz Emre Kongar’ın resmi internet
sitesini ziyaret edebilirsiniz. (http://www.kongar.org/aydinlanma)
GÜVEN BAYRAĞI
Dönemin Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşaviri ve 9 Mart olayında önemli
bir rol oynamış olan Hakim Albay Emin Değer yıllar sonra nasıl oyuna
getirildiklerini şöyle anlatır:
“12 Mart öncesi ve sonrası genç subayın komutanına bağlılığı silahlı
kuvvetlerin geleneksel yapısına uygundur. 9 Mart’ta tasfiye edilen
subaylardan biri olarak güvenimizi kazanan, hareketimize katkısı
olacağını düşündüğümüz arkadaşlara açıldığımızda, “Kim var başınızda,
Faruk Paşa varsa evet” derlerdi. Faruk Gürler adı, bizim
gerçekleştirilmesini istediğimiz Kemalist devrimci hareketin güven
bayrağıydı. Faruk Gürler Paşa, o dönem, Silahlı Kuvvetlerde bilgisi ve
dünya görüşüyle astlarının güvenini kazanmış tek komutandı.”
ON YERİNE BEŞ-ÖZEL GÖREVLİ
“Ama içimizde hep bir kuşku vardı! Acaba bizi oyalıyorlar mı, kuşkusuydu
bu. Çünkü 1970 sonlarına doğru, değişik evlerde en az onar kişilik
toplantılar yapılıyordu. Oysa bu tür çalışmalar, birbirine güvenen beş
kişiyi geçmemeliydi. Sonradan bu toplantılardaki kimi hızlı
arkadaşımızın, özel görevli olduğunu öğrenecektik. Çünkü onlar tasfiye
edilmediler, görevlerinde kalıp yükseldiler”
“Hareket içindeki çalışmalara dönüp bakıldığında, komutanların bizim
siyasal ve sosyal görüşlerimizi öğrenmek için bizimle birlikte
göründükleri kanısı uyanıyor.”
(M.Emin Değer, UĞUR MUMCU VE MART, UM:AG Yayınları 2002. s. 216-217)
ALİCENGİZ’DE ROL ALMAK
“Yıllar sonra olayları bir bütün olarak değerlendirdiğimde, bir kuşkuyu
yavaş yavaş siliyorum ve altından bir gerçek çıkıyor. Dickson
Raporundaki “Rejime sadık olmayan devlet memurları ve subaylardan en
tehlikelileri bir program dahilinde tasfiye edilmek üzere tespit”
ediliyor ve bunun programı uygulanıyormuş. Anayasa ve rapor çalışmaları
da hareketimize tanı konulması ve soldaki yerimizin saptanması içinmiş.
O koca koca paşalar, bu alicengiz oyununu başarıyla oynamışlar. Bizler
mi, kendi adıma iyi ki bize de rol verilmiş diyorum. Sıradan bir
izleyici olsaydım daha mı iyi olurdu ?” (M.Emin Değer, agy s.219)
İYİ Kİ ROL ALDILAR-SIRADAN İZLEYİCİ OLMADILAR
Albay Emin Değer ve General Celil Gürkan, Görevli Orhan KABİBAY’ın
çengeli kullanarak ve “Sol Görünümlü Cunta“ yemine takılarak tasfiye
edilmişlerdir. Hatıralarında bunu açıkça yazmıyorlar.
İyi ki rol aldılar, sıradan izleyici olmadılar. Sıradan izleyicilerin
başına gelenleri gördüler. Rol almayanlar ya da rolun hakkını
vermeyenler asker-sivil gençlerdi. Örneğin Albay Salih Zeki Yılmaz’ı 40
kiloya düşüren işkencelere tabii tutulabilirlerdi. 146-1 den Deniz
Gezmiş gibi asılabilirlerdi. Rollerinin hakkına bağışlandılar.
MIŞ –MUŞ-DEMEK Kİ
Hukukçu Emin Değer Orhan Kabibay hakkında da “hukukçu titizliğiyle”
şunları yazar:
“Uğur Mumcu, Suçlular ve Güçlüler’de Kabibay’la ilgili bir not düşer.
Mumcu’nun 12 Martta Erim’in basın danışmanlığını yapan Kurtul Altuğ’un
anılarından aktardığına göre: “ 12 Mart öncesi Orhan Kabibay’ın evinde
toplantılar yapılırmış! Bu toplantılara, 12 Martın Başbakanı Nihat Erim,
Başbakan Yardımcısı Sadi KOÇAŞ, Adalet Bakanı İsmail Arar’da
bulunurmuş.”(s.227)
Kurtul Altuğ’un da bu evin konuklarından olduğu anlaşılıyor. Kabibay öte
yandan 16 Martta Silahlı Kuvvetlerden tasfiye edilenlerle de ayrı bir
ekip içinde çalışmaktaydı.
Bu ekibin içinde bulunduğum için, onun ikili oynadığından son anda
kuşkulanmıştık. Kabibay’ın 3 Mart gecesi Fakih Özfakih’in evinde,
kendisinin ısrarlarıyla yapılan ve Atıf Erçıkan’a ordudaki solcu
subayların dökümünü veren toplantıdan sonra, ikili ilişkileri gündeme
gelmişti.
Bu olgu da, komutanların bir tasfiye amacıyla genç kesimle devrimcilik
oynadıklarını göstermektedir.
Kabibay’ın bu oyunun iki sahnesinde de rolü varmış demek ki!” (M.Emin
Değer, agy s.260)
Anasının gözü görevliler (Orhan KABİBAY ve Sadi KOÇAŞ) hepsini ayakta
uyutmuştu. Emin Değer’in 10 kişilik toplantısına katılıp rol alan
askerlere genç yaşlarında Albaylıktan –Generallikten emeklilik uygun
görüldü
Rol almayan ya da rolün hakkını vermeyen figüran gençlere yapılanlar
bahsetmeye değmez. En fazlası, öldürüldüler...
ÇETİN CEVİZ
CIA ajanı Albay Dickson "gizli rapor"unda ayrıca, Atatürk'ün "milli
politikasını" ve "Atatürkçü dış politikayı" tehdit olarak görüyor ve
boğulmasını istiyordu. Günümüze kadar olan siyasal gelişmelerde, ABD'nin
bu planlarını adım adım uyguladığını ortaya koymuştur.
Görüldüğü gibi gelişen olaylar bir zincirin halkaları gibidir. Bu
halkalar bir araya getirildiğinde bir anlam kazanmaktadır.
Dickson Demirel hükümetine de şu öğütleri veriyordu :
“Seçimlerden sonra ortaya çıkan ve sizi ilgilendiren bazı güçlükler
aşağıdaki şartların bir sonucudur:
Diğer bazı hususlarla birlikte, 27 Mayıs Hükümet darbesi, ekonomik
problemler, iç ve dış politikada muhalefetle olan ciddi görüş
ayrılığımız büyük güçlüklere sebep olmaktadır. Meşhur af ve seçim
kanununun değiştirilmesi ile ilgili sorunlar bize karşı bir birleşmenin
mümkün olduğunun belirtileridir."
“Çetin ceviz [İsmet İnönü kast edilmektedir. T.Ç.] beklendiği üzere,
eskiden yaptığı gibi, Atatürk’ün milli politikası, ikili anlaşmalar,
üsler, vesaire gibi can sıkıcı sorunları tekrar ortaya atmaya çalışarak,
hükümete karşı tecavüzlerini artırmaktadır.”
“Bu sebeple, herkes müttefiktir ki: bu tehlike muhalefetin tedrici
şekilde parçalanmasını ve bütün arzulanmayan sonuçları ile birlikte, sol
ve sol eğilimlerin benzeri bir birlik yaratmasını önlemek üzere
boğulmasını tahrik eder hatta buna zorlar”
İsmet İnönü muhalefette gerçekten “Çetin Ceviz’”dir. İktidar
sahiplerince kırılması zordur. Ama iktidara ortak olduğu anda
emperyalizm ve işbirlikçilerin elinde “balyoz” olur. Yetiştirmesi Nihat
Erim ve Sadi KOÇAŞ’ın sol aydınlar ve gençlik üzerindeki meşhur “Balyoz”
hareketini ayakta alkışlar. Verdiği demeçlerle “gençliğin” boğulması
için halkı yardıma çağırır.
İdamlarla İlgili Gazetecilerin Sorularına Verilen Yanıtlar (Barış
Gazetesi, 25.03.1972)
Gazeteciler: Kararda değişiklik var mı? Anayasa Mahkemesine gidilecek
mi?
İnönü: Hiçbir şey söyleyecek değilim size. Bir şey söylemeyeceğim.
Gazetecilik sanatıyla bana mutlaka bir şey söyletmeye çalışmayın.
Gazeteciler: Kararın tashih edileceği, Anayasa Mahkemesi'ne gidilmekten
vazgeçileceği yolundaki söylentiyi, hiçbir yerden teyit ettiremedik,
yalanlatamadık da.
İnönü: Daha Nihat Bey gelmedi. Gelsin bakalım. Nihat Bey gelsin.
3 İngiliz Teknisyenin THKP-C Militanlarınca Kaçırılmasıyla İlgili
Verilen Demeç (Barış Gazetesi, 28.03.1972)
“Bugün Ordu ilimiz içinde Ünye'de, memleketimizde bulunan gönüllü
müttefik uzmanlarından üç kişinin kaçırılması havadisini aldık. Her
birimiz başımıza indirilen ağır bir hicap vuruşu ile sarsıldık.
Kaçırılanların bıraktıkları mektuptan mahkemelerde hüküm giyen ve
kaderleri türlü yönden tahkikat içinde bulunan üç mahkumun kurtarılması
için rehin alındığını ve eğer mahkeme hükümleri infaz olunursa, onların
canlarının tehlikeye düşeceğini bildirmiş olduklarım öğrendik.
Türkiye'de mahkemelerin tehdit altında hüküm vereceklerini veya tehdit
altında mahkeme hükümlerinden kurtulmak mümkün olacağını zannetmek
hiçbir sonucu olmayan meyusane bir teşebbüstür.
Aklı başında insanların bu kanunsuz kaçırmadan bir netice umması
düşünülemez. Fakat mektup sahiplerinin dediği gibi kaçırılanlara bir
tecavüz olursa, bundan memlekete gelecek zararların hududu olmayacaktır.
Bunu vatandaşlarıma bildirmek istiyorum.
Kaçırılanlar, devletin kanunu ve milletin seferi ile bağlı olduğu
uluslararası taahhütle memleketimizde çalışan insanlardır.
Bunların hiçbir münasebetleri olmayan bir bahane ile hayatlarına
kastedilmesi her memleketin kanunu ile bütün milletimizi leke altında
töhmet altında bırakır. Böyle bir vaka yalnız cinayeti yapanlara karşı
değil, onların ailelerine ve bütün yurttaşlarına sönmez, unutulmaz,
derin bir düşmanlık yaratır.
Bütün insanlık âlemine karşı sözüne güvenilmekte, kanuna inanılmaktan
şikâyet edilen bir millet damgası ile milletler arasında tahmin
edemeyeceğimiz kötü nazarlara, ithamlara ve muamelenin maddi, manevî
bütün zararlarına maruz kalırız.
Bütün vatandaşlar önemli bir vazife karşısındayız. Böyle bir cinayete
mutlaka manî olmalıyız.
İlk önce şehirlisi, köylüsü, bütün Ordu ile yakın iller bütün memleket
bunların peşine düşmelidir. Mutlaka bilen vardır. Barındıkları ve
gittikleri yer, şehirli ve köylü halkımızın çevresindedir.
Bunları bulmalı, hükümete teslim etmeli, esirlerini kurtarmalı ve bir
facia önlenmelidir.
Resmî vazifelilerin yardımcısı olarak halkımızın her ferdinin bir vatan
müdafaası yapar gibi teması olanlar, kaçıranları uyarmalı temasları
olmayanlar, her yerde takip etmeli, mutlaka izlerini bulmalıdır.
Kaçırılanların canlarını kurtarmak çok değerli bir ödevdir. Amaç
kaçırılanların canlan gibi önemli olan milyonlarca Türk çocuklarının
maruz kalacakları, zararları ve tehlikeleri celp edecekleri engin
düşmanlıkları önlemektir.
Benim vatandaşlarıma söylediğim bu sözler tam bir şeref acısıyla devlet
ve millet olarak temel düşüncelerle söylenmiştir.
VATAN HAİNİ
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
NÜMAYİŞ- YANKEE GO HOME
Bütün bu gelişmeler karşısında toplumun bu konularda en duyarlı kesimi
yüksek öğrenim gençliği tepkisiz kalamazdı. Amerika’ya karşı ilk eylemli
tepki de onlardan geldi. 1000’den fazla üniversite öğrencisi 27 Ağustos
1964’de Ankara Zafer Meydanında Amerika karşıtı gösteri yaptılar.
Türkiye’de ilk kez Amerika karşıtı bir gösteri yapılıyordu.
27 Ağustos 1964 Perşembe günkü Milliyet Gazetesinden:
“AMERİKA ALEYHİNE BİR GÖSTERİ YAPILDI:
Gençlerin bu tepkisi toplumun diğer kesimlerinden de, özellikle
aydınlardan da destek buluyordu. Üniversite öğretim üyeleri de
Amerika’nın Vietnam savaşına karşı çıkıyor ve yayınladıkları
bildirilerde Amerika’ya tavır alıyorlardı.
ORTANIN SOLU
Devrimci hareketlerin yaygınlaşması, sosyalizmin öğrenciler ve aydınlar
arasında hızla benimsenmesi üzerine CHP Genel Başkanı İsmet İnönü Temmuz
1964’de ortanın solunda olduklarını ifade etmek zorunda kalıyordu.
1947’lerde Tan matbaasını bastıran, Sol partileri yasaklayan İnönü
hidayete erip solcu oldu. 27 Mayıs dalgası onu başbakan yapmıştı, Belki
de Sol Düşünce dalgası da onu iktidar yapabilirdi.
Gençlerin Amerika karşıtı eylemleri 1965 yılında da devam etti, TMGT
açıkça Amerika’ya cephe alıyor ve petrol sanayinin uluslaştırılması
kampanyasını başlatıyordu.
DÜZENİ SORGULAMA
ABD karşıtlığı gençlik içerisinde hızla yaygınlaşıyordu. Bu durum
devrimci, toplumcu kanadı güçlendiriyordu. “Komünizme karşı paratoner”
gibi kullanmak amacıyla kurulan ve 27 Mayıs 1960’a kadar Amerikalı
rektörle yönetilen Orta Doğu Teknik Üniversitesinde bile 1965 yılında
Sosyalist Fikir Kulübü kuruluyor, Türkiye Milli Talebe Federasyonu ve
Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı seçimlerinde ilerici öğrenciler
kazanıyordu. Gençler, artık düzeni sorgulamaya başlıyor ve düzene karşı
eylemlere yöneliyordu.
Asker-sivil gençlik sosyalizme koşuyordu. Kurtuluş savaşından gelen
gelenek sosyalizmle buluşuyordu.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyalist Fikir Kulübünün kuruluş öyküsünü
ve ODTÜ’lü Sosyalistlerin örgütlenmeleri ve ilk eylemleri, kulübün
kurucularından Ersin Arısoy’dan dinleyelim.
BİR KURULUŞ ÖYKÜSÜ
Yıl 1964. ODTÜ Mimarlık Fakültesini bitirmişim. Artık çiçeği burnunda
bir mimarım. Yüksek lisans bölümüne kaydımı yaptırmışım, üç dört yıldır
sol düşünce ile haşır neşirim, geleceğe umutla bakmaktayım.
Bir yaz akşamı. Sınıf arkadaşım Gündoğdu Gencer ile Atatürk Bulvarı’nda
amaçsızca geziniyoruz. Bakanlıklar yönünden ortak tanışlarımız Alper
Doğay ile Yalçın Cerit geliyorlar.
Karşılaşınca da;“Burada böyle aylak aylak dolaşacağınıza gelin de
partiye üye olun!”diyorlar.
Gündoğdu ile birbirimize bakıyoruz ve ikimizin ağzından aynı anda aynı
sözcükler çıkıyor: “Neden olmasın?”
Dördümüz birlikte, Gima’nın yakınındaki Angora Pastanesi’nin bulunduğu
yapının en üst katına, TİP Ankara İl Örgütüne gidiyoruz. Giriş belgeleri
dolduruluyor, Alper ve Yalçın bizleri öneren kişiler olarak belgeleri
imzalıyorlar ve Gündoğdu ile benim politik yaşamımız başlıyor.
Parti üyesi olmak ciddi bir iş. Oturup partide çay içmek ve geyik
yapmakla olmuyor. İkimiz de her işe koşturuyoruz. Partide etkin gençlere
gereksinim duyuluyor ve ben Merkez İlçe Yönetim Kuruluna seçiliyorum.
Kurulda benden başka Şekibe Abla (Çelenk), Süleyman Ege, Ethem Yazgan,
Osman Çamer, Mustafa Karayol ve şu anda adını anımsamadığım bir kişi
daha var. İlk oturumda Şekibe Abla başkanlığa, ben yazmanlığa, Osman Bey
de saymanlığa öneriliyoruz ve de seçiliyoruz.
Partide diğer üniversitelerden gençlerle tanışıyoruz. Bu tanışlardan
aklımda kalanlar Ataol Behramoğlu, İsmet Özel (sonradan politik
görüşleri değişecek), Ümit Hassan, Ahmet Say, Abdullah Nefes, Hüseyin
Ergün, Attila Arsoy, Alper (soyadını anımsamıyorum, Hachette Kitabevinde
çalışıyor), Aslan (soyadını anımsayamıyorum). Bir de Muzaffer var. Bana
garip garip sorular yöneltiyor. Polisliğinden şüpheleniyorum ve durumu
bizim Osman’a (Aybers) açıyorum. Osman’ın yanıtı kesin: “Muzaffer polis
bile olamayacak kadar aptal biri !”
DÖNÜŞÜM
Siyasal’dan, Dil Tarih’ten, Hukuk’tan ve ODTÜ’den sol eğilimli
arkadaşlar bir araya gelip bir dergi çıkarmayı tasarlıyoruz. Adı
“Dönüşüm” olacak dergi böylece doğuyor. Dergiyi bayilere vermeyip
Kızılay’da kendimiz satacağız ve her sayının satışından elde edilecek
gelir öbür sayısının basımında kullanılacak, döner sermayeye
aktarılacak.
Yazılar ve resimler kolaylıkla toplanıyor. İlk sayı basılıyor.
Kızılay’da Sakarya Caddesi’nin girişine sıralanıyoruz. Elimizde birer
dergi. Bağırıyoruz:
“Sömürüye karşı Dönüşüm!”
“Emperyalizme karşı Dönüşüm!”
“Sosyalizm için Dönüşüm!”
Halk çok ilgili. İlk kez böyle bir olayla karşılaşıyor. Dergiler birer
birer tükeniyor, koşturup depodan yenilerini getiriyoruz. Kızılay’dan
geçen Tuğrul Akçura Hocamız parasını verip bir adet Dönüşüm alıyor,
ardından ekliyor:
“Yarınki sınavınızı unutmayın evlatlarım!”
Çevrede kalabalık artıyor. Çoğunu tanımıyoruz, ancak karanlık suratlı
kişiler. Bir ara birinin diğerine gözüyle işmar ettiğini görüyorum. (O
zamanlar MHP yok, bunlar AP Gençlik Kolları ve Komünizmle Mücadele
Derneği mensupları) Saldırıyorlar, ele geçirebildikleri dergileri
yırtıyorlar, döğüş başlıyor. Benim bulunduğum yönde, Sergen
Pastanesi’nin önünde bir saldırganı kötü benzetiyoruz.
Asker Mehmet’in vole atar gibi savurduğu tekmeyi gerici gazetelerden
biri fotoğraflamış, ertesi günü şu alt yazıyla gazetesinde
sergileyecek:“Galeyana gelen milliyetçi gençler komünistleri dövüyorlar”
Bir süre sonra yetişen güvenlik güçleri her zaman olduğu gibi
saldırganları bırakıp bizleri toparlıyor. Benzer görüntüler haftalarca
bir birini izliyor. Senatör Niyazi Ağırnaslı sorunu mecliste gündeme
getiriyor, bir sonuç alınamıyor.
Değişik üniversitelerde okuyan biz sol eğilimli gençler okullarımızda
birer fikir kulübü kurup sonra da bir federasyonda bir araya gelmek
istiyoruz. ODTÜ’de ortam araştırması ve saptaması yapmak bana ve
Gündoğdu’ya düşüyor. Tam o sırada üniversitemizde Öğrenci Birliği
seçimleri var.
ÇEKİRDEK KADRO
O zamana kadar ODTÜ’de değişik sosyal etkinlikler (sosyal etkinlikten,
danslı partiler, çaylar, suya sabuna dokunmayan açık oturumları
anlıyorlar) düzenleyen gruplar seçimleri kazanmışlar. Yine öyle gruplar
kurulmuş ve harıl harıl hazırlanıyorlar. Okulda bir tarama yapıp sol
eğilimli öğrencileri saptamaya ve bir toplantıda bir araya getirmeye
çalışıyoruz. Gündoğdu’nun İzmir’den tanıdığı Bekir Harputlu’ya
açılıyoruz. Son derece olumlu karşılıyor. Ben bir Amerikan karşıtı
gösteride Mühendislik Fakültesinden Tunca Bökesay’ı görmüştüm, ona haber
iletiyoruz. Bizim fakültede solcu olarak tanıdığımız arkadaşlarla
konuşuyoruz. Osman Aybers ve Mehmet Hamuroğlu dışındakilerden pek yüz
bulamıyoruz. Belli ki bir şeylerden çekiniyorlar.
Çekirdek kadro yakın çevresinde araştırma yapıyor. İki, üç gün içinde
öngöremediğimiz ölçüde kalabalıklaşıyoruz. Sonunda Mimarlık
Fakültesindeki sınıflardan birinde bir toplantı düzenliyoruz. Katılım
çok fazla: Ben, Gündoğdu Gencer, Osman Aybers, Hulagu Bulguç, Hüseyin
Tanrıöver, Bekir Harputlu, Vahap Erdoğdu, Muammer Soysal, Tunca Bökesay,
Ercan Enç, Kurthan Fişek, Seyhan Say, Nurten Kam, Selami Sargut, Ergin
Kısakürek, Bahattin Akşit, Mehmet Koca, Özkan (soyadını anımsamıyorum,
21 Mayısçılardan), Tevfik (soyadını anımsamıyorum).. Mutlaka başka
arkadaşlar da var ama aradan kırk yıl geçti, bu toplantıdan usumda
kalanlar kişiler bunlar. Hocalardan da ilgilenenler var. Ergin Günçe,
Cemalettin Çakmak, Yaşar Gürbüz, Arif Payaslıoğlu. Ancak bu ilk oturumda
hocalar yok, onlar izleyen günlerde katılacaklar.
İlk toplantıda iki konu üzerinde duruluyor. Birincisi çok acil. Kısa bir
süre kalan Öğrenci Birliği seçimlerine katılmak. Genel kanı sonuçtan çok
umutlu değil. Yine de, bir anlamda bir Amerikan kuruluşu olan ODTÜ’de
gücümüzü denemek istiyoruz. Bakalım oy oranımızın yüzdesi ne olacak?
İkinci konu toplumsal düşüncenin okul içinde yaygınlaşmasını,
örgütleşmesini sağlayacak bir fikir kulübünün oluşması. Gücümüzün
bölünmesi diye bir kavram yok. Herkes her iki örgütleşmeyi de
destekleyecek. Önce seçim konusu tartışılıyor. Başkan adayının mutlak
Mühendislik Fakültesinden olması gerekiyor. Bu bir sorun yaratmıyor. Tüm
katılanlar Muammer Soysal’ın başkanlığı konusunda fikir birliğindeler.
Yönetim Kurulunun diğer üyeleri için öneriler geliştiriliyor. Bekir de
mutlaka listeye alınmalı. Bir bayan olmalı yönetimde, Seyhan mı? Nurten
mi? Nurten Seyhan’ın adaylığını destekliyor. Çok sayıda arkadaşın
yönetime girmesini istediği Ergin kendi adaylığına karşı çıkıyor:“Benim
soyadım Necip Fazıl’ın soyadı ile özdeş, bu nedenle listemiz çoğu kişiye
antipatik gelebilir!”diyor ve çekiliyor.
TOPLUMCU GRUP
Liste son biçimini alıyor. Benim listeden bugün anımsadığım isimler
Muammer, Bekir, Seyhan ve Selami. Anımsayamadıklarım altmış beş yaşımın
beyin yorgunluğuna versinler. Grubun adı konusunda bir sorun yok.
“Toplumcu Grup” adı tüm katılımcılarca benimseniyor.
Hazırlıklara hemen girişiliyor. Pankartlar, afişler düzenleniyor,
çeşitli duvarlara yazılar yazılıyor, konuşmacılar belirleniyor. Bekir
kafeteryaya yayın yapan düzenekten ODTÜ’lülere sesleniyor:“Ben Toplumcu
Grup adına konuşuyorum,...Bize mutlaka oy verin demiyorum ama
söylediklerime kulak verin...Bu düzen okulumuzda ve ülkemizde böyle
sürmeyecek, bir şeyler mutlaka değişecek, bu değişimi olumlu yöne
çevirmek sizlerin ellerinde...”
Okuldaki kulüplerden de bizleri destekleyenler var. Özellikle “Halk
Oyunları Kulübü” seçim öncesi bir gösteriye yakalarında “Toplumcu Grup”
yazılarıyla çıkıyorlar. Seçime katılanlardan “Reform Grubu”nda da
solcular var. Birleşmeyi öneriyorlar, ancak çok geç.
Sonunda seçim günü geliyor. Ben kafeteryadaki sandığın başında
görevliyim, yakamdaki “Toplumcu Grup” etiketini gururla taşıyorum.
Akşamın bir saatinde seçim süresi doluyor. En çok oy kafeteryadaki
sandığa atılmış. Oy sayımı başlıyor. Reform Grubu ile Toplumcu Grup
çekişiyor. İktidardaki sosyal etkinlikçilerin (sanırım Güneş Grubu) ve
Emin Çölaşan’ın başkan adayı olduğu grubun (adını anımsamıyorum)
gerilerde kaldığı anlaşılıyor. Diğer sandıkların sonuçları daha önce
alınıyor. Reformcular yirmi, otuz oy öndeler. Tüm öğrenciler
kafeteryada, sandık masasının çevresinde toplanmış, çıt çıkarmadan
sandık başkanı Yücel Özden’in ağzından çıkanları dinliyor:“Toplumcu Grup
tam liste, .....Reform Grubu tam liste, ......Reform Grubu Ertöz Vahit
Suiçmez dışında tam liste,..... Toplumcu Grup tam liste, ........”
Oyların sonuncuları sayılıyor. Artık fark üçlere, beşlere düşmüş. Son
oylar sürekli bize çıkıyor.... Tüm sandıkların toplamında Öğrenci
Birliği seçimi sonuçları: Toplumcu Grup Reform Grubundan 7 (evet tam
yedi) oy fazla alarak seçimleri kazanıyor. Muammer Başkan olacak. Ancak
ufak bir sürpriz var. Reform Grubundan Aydın Karagözoğlu da kazananlar
arasında. O da Genel Sekreter olacak ve sonraki seçimlere hep Toplumcu
Grup adayı olarak katılacak.
ODTÜ SOSYALİST FİKİR KULÜBÜ
Seçimler böylece istediğimiz biçimde sonuçlanıyor. Sırada fikir kulübünü
kurmak ve tüzüğünü kaleme almak var. Toplantılar birbirini izliyor.
Tüzük taslağı hazırlanıyor, maddeler bir bir tartışılıp son biçimlerini
alıyorlar. Bu kez toplumcu yerine doğrudan sosyalist sözcüğünün
kullanılması fikri ağır basıyor ve “Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Sosyalist Fikir Kulübü” böylece doğuyor. İlk yönetim kurulu için
seçimlere geçiliyor. Herkes büyük bir özveri içinde. Üyeler birbirlerini
aday gösteriyor. Yapılan seçim sonucu SFK Yönetim Kurulu şöyle oluşuyor:
Başkan Tunca Bökesay, İkinci Başkan Ersin Arısoy, Genel Yazman Kurthan
Fişek, Genel Sayman Ercan Enç, üyelerden biri Gündoğdu Gencer, diğer
üyeler yine usumdan gitmiş, Vahap Erdoğdu olabilir, Osman Aybers
olabilir, ya da başkaları...
Kulübün resmen tescil edilmesi için Cemiyetler Masasına bildirimde
bulunmak şart. Gerekli belgeler tamamlanıyor. İş başa düşüyor. Elimde
belgeler Necatibey Caddesinde, Maltepe Köprüsünün yanındaki Emniyet’in
Cemiyetler Masası bölümüne yollanıyorum. Biraz huzursuzluk ve ürküntü
duyuyorum. Kendi ellerimizle adlarımızı ve adreslerimizi polise
bildirmeye gidiyorum. Hoş onlar adları ve adresleri zaten
saptamışlardır. Yüzü hiç yabancı gelmeyen bir komiser (parti
kongrelerindeki hükümet komiserlerinden biri olabilir) getirdiğim
belgeleri bir bir inceliyor, gerekli defterlerde işlemler
gerçekleştiriyor, son derece kibar davranıyor, güçlük çıkarmıyor,
sonunda beni hayretlere düşüren bir biçimde elimi sıkıyor ve
ekliyor:“Kayıt ve tescil tamam, hayırlı olsun, başarılar dilerim!”
Okulda yavaştan yavaştan etkinliklere girişiyoruz. Bir “Vietnam Savaşı
Sergisi” açıyoruz. Oldukça ilgi topluyor. Açık oturumlar, söyleşiler
(Yaşar Kemal), müzik geceleri (Aşık Mahzuni) düzenliyoruz. Önemli
günlerde ve gerektiğinde gazetelerde bildirilerimiz yayınlanıyor.
İktidardaki Adalet Partisi belirgin biçimde yobazlığa prim tanıyor ve
antidemokratik yasa tasarıları hazırlıyor. Bu konuda da bir bildiri
döşeniyoruz. Ertesi gün okula giderken satın aldığım gazeteden önce
bildirimizi okuyorum:“27 Mayıs Anayasasının gerektirdiği devrimci
atılımları gerçekleştirmek yerine faşizmin gelişini desteklemek
namussuzluktur. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü.”
Bildirimizin altında iki satırlık şöyle bir haber var: “Orta Doğu Teknik
Üniversitesi Fikir Kulübü Başkanı Tunca Bökesay gözaltına alındı!”
O gece eve dönmüyorum. Sınıf arkadaşlarımdan üçünün kaldığı evde
gizleniyorum. Protestolar, savaşımlar, tutuklanmalar, mahkumiyetler,
işkenceler, öldürülmeler dönemi başlıyor...
Geçtiğimiz kırk yıl içinde faşizme karşı savaşan, tutuklanan, işkence
gören, sakat bırakılan, darağacına gönderilen, çeşitli yöntemlerle
yaşamına son verilen, yıllarca hapis yatan, iş ve yaşam olanakları
ellerinden alınan, türlü baskılar altında savaşımını sürdüren,
liberalizmin yapay büyüsüne kapılmayıp kırk yıl önceki düşüncelerinden
taviz vermeyen tüm devrimci arkadaşlarımın kutsal anısı önünde saygıyla
eğiliyorum.” Ersin Arısoy (Amca) Şubat 2005
SİNAN CEMGİL
Ersin Arısoy’un ODTÜ’den mezun olduğu yıl Sinan Cemgil'in ODTÜ'ye
başladığı dönemdir. 9 ve 10 Temmuz 1964 günleri ODTÜ sınavına giren
Sinan Cemgil, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nü
kazanır ve ODTÜ Mimarlık Fakültesi'ne kaydını yaptırır.
İlk sayısı 22 Nisan 1965 tarihini taşıyan “Dönüşüm” dergisinin, ikinci
yayın döneminde yazı kurulu üyeleri arasında Sinan da vardır. Bu dönemde
derginin sahibi ve yazı işleri müdürü olarak Abdullah Nefes
gözükmektedir. Yazı kurulunda Sinan Cemgil dışında; Atilla Sarp,
Abdullah Nefes, Ataol Behramoğlu, Ümit Hassan, Doğu Perinçek, Nuri
Çolakoğlu, Şahin Alpay, Ayhan Başaran, Erdoğan Güçbilmez, Osman
Sakalsız, Ömer Madra bulunmaktadır.
Dönüşüm Dergisinin ilk sayısında sahipliğini DTCF’den Ataol Behramoğlu
üstlenmiştir. Sadun Aren, Aziz Nesin ve Cem Eroğul’un yazıları vardır.
Başyazıda “derginin yurt içinde ve dışında hep halkın, sömürülenlerin,
baskı altında tutulanların sesi olacağı, üniversite gerçeğine
eğilecekleri, sözde gençlik temsilcisi olduğunu söyleyenlerin neden maşa
olduklarını açıklayacakları” belirtilmektedir.
Ersin Arısoy’un da yukarıda belirttiği gibi, “Dönüşüm” dergisinin
çıkması ve Kızılay’da satılması, üniversitelerdeki, sosyalist gençlerin
bir araya gelmesini ve yeni örgütlenmeler yaratmasını sağlar.
Bu örgütlenme ve dayanışmada “Dönüşüm Dergisi”’ni Kızılay’da satan
devrimci gençlere yapılan saldırıların da etkisi vardır. AP güdümündeki
gericiler, dergiyi satan devrimci gençlere sopalarla saldırırlar,
saldırganlara müdahale etmeyen polis, devrimcileri yakalayarak
karakollara götürür. Karakollara götürülenler arasında Uğur Mumcu, Alper
Aktan, Ataol Behramoğlu, Hüseyin Ergün’de vardır.
ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü, 18 Mayıs 1965 Salı günü kurulur.
ODTÜ SFK, kurulduktan sonra, ilk olarak, İTÜ Öğrenci Birliği, Türkiye
Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ve Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı
(TMGT) nin başlattığı ''Milli Petrol Kullan'' kampanyasına katılır. 18
Mayıs 1965 Salı günü bir bildiri yayımlayan ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü,
''Petrolün millileştirilmesi kampanyasına'' katıldığını açıklar.
ÖĞRENCİLER TÜRK PETROLÜ SATIYOR (30.5.1965 Tarihli Ulus Gazetesi)
Türk petrolünün kullanılmasını isteyen ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü
mensupları olan öğrenciler, bugün şehrimizde Petrol Ofisi benzin
istasyonlarında, benzin satışı yapmışlardır.
Kızılay ve Sıhhiye’deki benzin istasyonlarında ekipler halinde çalışan
kızlı-erkekli öğrenciler, büyük ilgi görmüşler ve her günkü normal
satışın üstünde birkaç misli benzin satmışlardır.
Bu arada mavi önlükler giymiş genç kızlarla, şoförler arasında ilgi
çekici konuşmalar olmuştur. Şoförler, öğrencilere, ''Siz bir Amerikan
üniversitesinde okuyorsunuz. Nasıl oluyor da Türk petrolünün satışı
işinde çalışıyorsunuz?'' diye sormuşlardır. Öğrenciler cevaplarında,
ODTÜ'nün Türk Üniversitesi olduğunu söylemişler ve Türk petrolü
kullanılması konusundaki çalışmalarının nedenlerini anlatmışlardır. Bu
arada benzin alanlara, şeker ve çiçek sunmuşlardır.
Görüştüğümüz petrol satıcısı öğrencilerden Nurten Kam, Şenay Karapirim,
Nurdan Takım, Yavuz Çorapçıoğlu, Ümit Güngören ve Deniz Egemen,
yaptıkları iş hakkında, ''Türk petrolünü satmanın kıvanç verici
olduğunu, petrolü alanların da aynı kıvancı duymaları gerektiğini''
söylemişlerdir. Öğrenc, genç kızlar ayrıca, ''Benzin satıcılığının
bayanlar için iyi bir meslek olabileceği'' fikrini ortaya atmışlardır.
ODTÜ öğrencileri, Haziran ayı içinde şehrimizdeki bütün Petrol Ofisi
şubelerinde satış yapacaklardır. Bugünkü, satışlar sırasında, benzin
alıcılarına, ''Yurttaş! Yurdunun ekonomik özgürlüğünü sağlamak için
petrol savaşına katıl. Unutma ki, Türkiye'yi ancak sen kurtarabilirsin''
yazılı bildiriler dağıtılmış ve bu bildiriler taşıtlara asılmıştır.
ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyesi olan Sinan Cemgil 1967 Aralık ayında
Başkanlığa seçilir. Diğer Yönetim Kurulu üyeleri Müfit Özdeş (2.
Başkan), Halil Çelimli, Aydınel Altıntaş, Fehmi Sönmez, Mesut Odabaşı ve
Ercan Öztürk’tür.
1965 Mayıs ayında yapılan Öğrenci Birliği seçimlerine ODTÜ Sosyalist
Fikir Kulübü (ODTÜ-SFK) “Toplumcu Grup” olarak girer ve seçimleri
kazanır. Muammer Soysal ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olur.
ÇÖZÜM
ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Muammer Soysal, 1 Ekim 1965 Cuma günü
ODTÜ'nün açılış töreninde yaptığı konuşmada, özetle şunları söylüyordu:
''Üniversitemiz, Türkiye'nin dışında, bayrakları ayrı, ama dertleri,
problemleri bizimle aynı olan memleketlerden gelmiş arkadaşlarımızı da
çatısı altında toplaması bakımından büyük anlam taşımaktadır. Onların ve
bizim ortak olan birçok acılarımız vardır. Örneğin haksız bir saldırıya
uğrayan Pakistan karşısında en az Pakistanlı arkadaşlarımız kadar
heyecanlandık. En az onlar kadar haksızlığa uğrayan Pakistanlıya yardım
etmek istedik. Onları haklı davalarında sonuna kadar destekleyeceğiz.
Geniş doğal kaynaklarına rağmen sefalet içinde yaşayan Arap ülkelerinin
ve Afrika'nın Batı egemenliğinden kurtulması bir Afrikalı, bir Iraklı
kadar bizi de etkileyecektir. Zira onların sorunlarının çözümü, bizim
sorunlarımızın çözümü demektir. Bizim problemlerimizin çözümü, onların
problemlerinin çözümü demektir. Çünkü hepimiz aynı gayeler için
kullanılmaya çalışılan bir tek kitleye mensubuz. Bugün Batılılarla
birleşip kendi çıkarı uğruna memleketini satmaktan çekinmeyen bir
diktatörün idaresinde ilkçağ insanı hayat koşullarında yaşayan İranlının
da kurtuluşu bizi de sevindirir.''
“Dönüşüm”ün yayınlanmasının arkasından, “Dönüşüm”e karşıt olarak 5
Haziran 1965’de Adalet Partisinin desteğiyle, Muammer Kıraner’in
sponsorluğunda “Kuva-i Milliye” dergisi çıkartılır. Bu dergi etrafında
örgütlenen “milliyetçi” gençlere 11.Aralık 1965 tarihinde aynı ismi
taşıyan “Kuva-i Milliye Derneği” kurdurulur. Bu dernek daha sonra
kurulacak “Ülkü Ocakları” ve “Ülkücü Gençlik Derneklerinin” temelini
oluşturur.
FİKİR KULÜPLERİ FEDARASYONU (FKF)
Çeşitli fakülteler bünyesinde oluşturulan Fikir Kulüpleri, kısa sürede
bir yandan öğrencilerin akademik-demokratik talepleri doğrultusunda
mücadelenin mevzileri, bir yandan da gençliğin ideolojik eğitim ve
mücadele okulları oldular.
Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 seçimlerinde 15 milletvekiliyle Türkiye
Büyük Millet Meclisine girerek büyük bir başarı kazanması ve Üniversite
ve Yüksek okullarda okuyan gençlerin çoğunluğundan oy alması, devrimci
gençlerde büyük bir coşku ve umut yarattı.
Ankara’nın çeşitli yüksek öğrenim kurumlarındaki Fikir Kulüplerinin
başlattığı görüşmeler, tartışmalar Ekim ayı içinde bütün hızıyla devam
etti. Farklı düzeyde yapılan toplantılardan sonra 12 Kasım 1965 de SBF
kantinindeki karar toplantısına Ankara’daki 12 yüksek öğrenim kurumundan
126 kişi katıldı. Kurucu kulüplerin belli olması üzerine tüzük ve
program çalışmasına başlandı. 19 kişi ve 5 kulüp kurucu üye olarak
görülüyordu. SBF FK’den (Fikir Kulübünden) 5 kişi, DTCF’den 1 kişi, Fen
Fakültesi FK’den 1 kişi, Hukuk Fakültesi FK’den 3 kişi, Yüksek Öğretmen
FK’den 4 kişi vardı. İstanbul’da da paralel gelişmeler yaşanıyordu.
17 Aralık 1965’te, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) kuruldu. Böylece
Türkiye’de ilk kez sosyalist üniversite gençliğinin yasal örgütü
oluşuyordu. Sosyalistler gerek üniversite gençliği içerisinde, gerek
yurt çapında ilgi ve sempatiyle izleniyordu.
21 Aralık 1965’te Kurucular (SBF FK’den Hüseyin Ergün, İsmet Özel,
Kudret Ulutürk, Erdal Türkan, Ümit Hassan; DTCF FK’den Ataol Behramoğlu;
AÜ Fen Fak. FK’den Asaf Köksal; Hukuk Fakültesi FK’den Zülküf Şahin,
Taylan Türker, Şirin Yazıcıoğlu; Yüksek Öğretmen Okulu FK’den Mevlüt
Korkmaz, Talip Özay,Rıfat Murat, Dudu Körücekli Federasyonun ilk
yöneticilerini şu şekilde belirliyorlardı:
Genel Başkan : Hüseyin Ergün
Yazman : Mevlüt Korkmaz
Sayman : Kudret Ulutürk
Üyeler : Asaf Köksal, Ataol Behramoğlu, Zülküf Şahin
Yedek Üyeler : Orhan Ali Yücealp, Erol Temelkuran, Ahmet Ali Arlı
Bu dönemde, 18 Ocak 1966’da Ziraat Fakültesi; 1 Şubat 1966’da İTİA Fikir
Kulüpleri; 24 Mart 1966’da İ.Ü Orman Fakültesi Toplumcu Fikir Kulübü; 31
Mart 1966’da İ.Ü. Fen Fakültesi Kimya Topluluğu Fikir Kulübü, 24 Mayıs
1966’da Atatürk Üniversitesi İktisat Fakültesi Fikir Kulübü Federasyon
üyesi oldular.
FKF’nin kuruluşundan sonraki ilk dönemi ”örgütlenme dönemi” olarak
tanımlanabilir. Bu örgütlenme, kısa süre sonra Türkiye devriminde önemli
kopuşları gerçekleştirecek kadroların yetişme, teoriyi, örgütlenmeyi,
yönetmeyi öğrendiği yerler olacaktı. Daha sonra DEV-GENÇ adını alacak
olan FKF, 1965 sonrası devrimci mücadelede çok önemli bir yere sahip
olacaktır.
FKF 1965 sonrası süreçte öğrenci gençliğin merkezi kitle örgütü olarak
demokratik üniversite mücadelesinin de yönlendiricisi konumundadır.
Anti-emperyalist, anti-faşist mücadeleden işçi gösterilerine,
grevlerden, köylünün toprak işgallerine kadar hemen her yerde pratiğiyle
ağırlığını hissettiren bir örgütlenme durumundadır.
FKF İLK KURULTAY
FKF’nin ilk olağan Genel Kurultayı 22.Ocak 1967 yılında, Federasyonun
Selanik Caddesi 31/12 Yenişehir/Ankara adresinde bulunan Genel
Merkezinde yapıldı. Kurultay sonunda İzzet Ararat, Ahmet Ali Karlı, Asaf
Köksal, Hamza Kırmızı, Ergun Türkoğlu, Burhan Gürcan, Mustafa Kamer,
Nail Gürman, Salih Er, Gülseren Ergün, Alev Ateş, Mevlüt Korkmaz,
Kuddusi Öztaş, Fikri Çiftçi, Ruknettin Biryol, İhsan Karahan, Osman
Kiper, Doğan Uyuklu, M.Ali Canbaz, Ebubekir Kaya, Emre Dölen, A.Sezai
Arısoy, Haluk Timuroğlu Genel Yönetim Kurulu üyeliklerine seçildiler.
Genel Yönetim Kurulu 28 Ocak 1967 tarihinde yaptığı ilk toplantısında
Merkez Yürütme Kurulunu belirledi.
Merkez Yürütme Kurulu
Genel Başkan : İzzet Ararat
Genel Yazman: Ahmet Ali Karlı
Genel Sayman: Asaf Köksal
Üye : Ergun Türkoğlu
Üye : Burhan Gürcan
Üye : Mustafa Kamer
Üye : Nail Gürman
Yedek Üyeler : Gülseren Ergün, M.Ali Canbaz ve Salih Er
olarak belirlendi.
21 Mayıs 1967’de yapılan Genel Yönetim Kurulu toplantısında FKF İstanbul
Sekreterliğinin kurulmasına karar alındı. Sekreterliğe Veysi Sarısözen,
Sekreterlik Asil üyeliklerine Fahri Aral, Ayşın Eren, Esat Yarar, Emre
Dölen; yedek üyeliklerine Mehmet Salmanoğlu, Şafak Kutsal ve Ömer İnce
atandılar.
İstanbul Sekreterliği ve devrimcilerin hâkimiyetinde olan öğrenci
örgütleri tarafından tanınan ve bu örgütlerle ilişkisi olan İbrahim
Kaypakkaya, 1967 yılı son aylarında, Yüksek Öğretmen Okulu'nda (YÖO)
fikir kulübünün kurulmasına önayak olur. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu
Öğrencileri Fikir Kulübü (Çapa YÖOÖFK) 21 Kasım 1967 Salı günü
kurulur.Kurulduktan sonra yapılan ilk Yönetim Kurulu toplantısında
İbrahim Kaypakkaya başkan, Halit Koçer sekreter, Mehmet Çetin sayman
olur.
KULÜPLER, KULÜPLER...
Bu dönemde de 13 Fikir Kulübü daha Federasyona katılır..
23.2.1967’de Karadeniz Teknik Üniversitesi, 15.4.1967’de İstanbul Teknik
Üniversitesi ve İstanbul Edebiyatlılar Fikir Kulüpleri; 22.4.1967’de AÜ
Tıp Fakültesi Fikir Kulübü ve İstanbul Tıp Fakültesi Toplumcu Fikir
Kulübü, 16.6.1967’de Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi, 4.11.1967’de
Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Öğrencileri Fikir Kulübü,
5.12.1967’de İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Öğrencileri Fikir Kulübü ve
Ankara Basın Yayın Yüksek Okulu Fikir Kulübü; 5.1.1968’de İzmir İTİA
Fikir Kulubü, 9.1.1968’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademileri Fikir
Kulübü, 10.1.1968’de İstanbul Hukuk Fakülteliler Fikir Kulübü,
15.1.1968’de Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fikir Kulubü,
3.3.1968’de Ege Üniversitesi Fikir Kulübü ve 21.1.1968’de İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Fikir Kulüpleri Federasyonuna üye
oldular. Ayrıca Federasyon Kurucu üyelerinden SBF Fikir Kulübünün
mahkeme kararıyla kapatılması üzerine kurulan SBF Sosyalist Fikir
Kulübü, 7.7.1967 tarihinde yeniden FKF üyesi oldu.
ÜNİVERSİTE-İŞÇİ-KÖYLÜ GENÇLİĞİ
FKF ilk başlarda TİP’in etkinliğindeydi. Bu etkinlik şu veya bu şekilde
1968 baharında yapılan ikinci kurultaya kadar devam etti.
Fikir Kulüpleri'nin yönetiminde kısmen etkili görünen TİP; gelişen
mücadelenin ihtiyaçlarına, gençliğin taleplerine cevap veremeyen
çizgisiyle kısa süre sonra bu etkisini kaybetti. 1968'den itibaren TİP,
hem ideolojik olarak hem de yönetim anlamında FKF içerisinde
geriletildi. Fikir Kulüpleri Federasyonu 23-24 Mart 1968 tarihlerinde
yapılan İkinci Genel Kurulunda Türkiye İşçi Partisine (TİP) paralel bir
anlayışla hareket eden Fikir Kulüpleri Federasyonu yönetimi seçimleri
kaybetti ve Milli Demokratik Devrim (MDD) anlayışı federasyona egemen
oldu.
Bu kurultayın önemli bir yanı da, kurultayda alınan karar gereği Fikir
Kulüpleri Federasyonu salt üniversite gençliğinin örgütü olmaktan
çıkarılıyor, işçi-köylü gençliğinin de örgütü duruma getiriliyordu. Bu
karardan sonra işçi-köylü gençliği ile üniversite gençliği arasında
dayanışma güçleniyor, her işçi-köylü hareketinin yanında FKF’li
sosyalist gençler yer almaya başlıyorlardı.
Böylece Devrimci Gençlik içerisinde misyonunu tamamlayan TİP ile
Devrimci Gençlik birbirinden uzaklaştılar. Bu uzaklaşma ve TİP yerine
gerçek bir sınıf partisinin olmaması veya oluşturulmaması, “devrimci
gençliği” bu boşluğu doldurmaya yönelik çalışmalara itiyordu. Teoride
bilinmesine rağmen “gençliğin bir sınıf olmadığı ve iktidar
mücadelesinde öncülük yapamayacağı” gerçeği, pratikte gözardı
ediliyordu.
BU OYUN SÖKMEYECEK (Mİ?)
“18 Ocak 1966 Salı günü, Siyasal Bilgiler Fakültesinin bahçesine
atılmış, “Hür Subaylar Komitesi” imzalı ve Adalet Parti Hükümeti karşıtı
bildiriler bulunur. Bu nedenle, SBF Fikir Kulübü üyeleri ile SBF
öğrencilerinden 150 kişi evleri arandıktan sonra 1. Şube yetkilileri
tarafından sorgulanır.
4 Mart 1966 Cuma sabahı Ankara, Bahçelievler ve Yenimahalle'de evlere,
'Milli Kurtuluş Komitesi' imzalı AP hükümet aleyhtarı bildiriler
dağıtılır. Dağıtılan bu bildirinin ardından 5 Mart 1966 günü, 1960'daki
gibi “555 K” parolası ile Kızılay'da hükümet aleyhtarı bir gösteri
yapılacağı söylentileri çıkar.
Demirel hükümeti çok sayıda aydını ve gençlik önderini, hatta ortaokul
öğrencilerini gözaltına aldırır. SBF Fikir Kulübü (başkanı Mahir
Çayan’dır) bir protesto bildirisi yayınlar. Bildiri 15.000 adet
basılarak İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum'da dağıtılır. “Sahte”
bildiriler nedeniyle Fikir Kulüpleri Federasyonu “Bu oyun sökmeyecek”
başlıklı bir bildiri yayınlar. Ve işin bir CIA oyunu olduğunu, hükümetin
yanlış yönde araştırmalar yaptığını, dünyanın başka yerinde ilericileri
bu tür oyunlarla alt eden CIA’nın Türkiye’deki bu tuzağına düşecek
kimsenin bulunmadığını belirtir. Bildiri 15.000 basılıp İstanbul,
Ankara, İzmir ve Erzurum’da dağıtılır.”(MAHİR- Turhan Fevzioğlu)
Ne yazık ki oyun sökmüştür. Bu tuzağa düşülmüştür. CIA bu oyundan
başarıyla çıkmıştır. Oyunun nasıl söktüğünü, ilerideki sayfalarda
göreceğiz.
TÜRKEŞ GÖREV YERİNDE
Hakim sınıflar 1961 Anayasası ile getirilen kısmi demokratik hakların
bile kullanılmasına tahammül edemiyor, bu anayasayı lüks bularak
değiştirmenin yollarını arıyordu. Üniversitelerde gelişen ve giderek
devrimci bir tabana oturan gençlik hareketlerinden tedirgin oluyor,
gençliği bölmek ve etkisiz hale getirmek için var gücüyle çalışıyordu.
“milliyetçi” ve “mukaddesatçı” adları altında, kırsal kesimden gelen
bilinçsiz insanların şovenist ve dinsel duygularını istismar ederek
bunları sol gençliğin karşısına çıkarmak üzere örgütlüyordu. 13 Kasım
1960’da “14” lerle birlikte MBK’den uzaklaştırılan ve 2 yıl sonra
sürgüne gönderildiği Hindistan’dan dönen Türkeş bu örgütlenmede başı
çekiyordu.
1965 yılına gelindiğinde Alparslan Türkeş ve 14’lerden 9’u CKMP içinde
politika yapma kararı aldılar. Yanında ileride Devrim ve Vatan
gazetelerini çıkaracak Numan Esin’de vardır. Türkeş ile CKMP'ye katılan
dokuz kişi şunlardır; Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Fâzıl Akkoyonlu,
Numan Esin, Mustafa Kaplan, Şefik Soyuyüce, Münir Köseoğlu, Dündar Taşer
ve Ahmet Er.
14’lerden CKMP’ye girmeyen Orhan KABİBAY, Orhan Erkanlı ve İrfan
Solmazer’e İsmet İnönü liderliğindeki CHP’den teklif gelir ve onlar da
kabul ederler. Muzaffer Karan’da TİP’e katılır.
Önceleri çoğu üniversite dışından ve öğrenci olmayan dinci muhafazakar
güruhlara, giderek okullarda örgütlenmeye başlayan ülkücü-faşist
gruplara; devrimci gruplara saldırılmak üzere hazırlık yaptırılıyordu.
AP il teşkilatları da yurt genelinde Nurcu, Süleymancı fanatikleri de
içeren “ Komünizmle Mücadele Dernekleri” adı altında militan bir kadro
oluşturdu.
1965 seçimleriyle AP nin tek başına iktidara gelmesiyle birlikte bu tür
dernekler devletinde desteğiyle güç ve cüretlerini hızla artırdılar.
Buna rağmen, Devrimciliğin ve Amerika karşıtlığının üniversite gençliği
içerisinde yaygınlaşması, Sosyalist gençlerin, tüm öğrencileri katıldığı
öğrenci birliği seçimlerini kazanmaları, ABD emperyalistlerini ve
işbirlikçilerini düşündürüyor ve yeni önlemler almalarını zorunlu
kılıyordu.
Dinsel tarikatlarla sıkı fıkı ilişkiler içerisinde her yerde kuran
kursları ve imam hatip okulları açılıyordu. Bu arada devletin baskısıyla
daha önce ilerici gençlerin yönetiminde bulunan MTTB de AP kontrolüne
giriyordu.
GÖZE BATIRA BATIRA
Emperyalistler yaptıklarını ve yapacaklarını saklamıyorlar, açık açık
söylüyorlardı. Anlayana...
Ne diyordu ABD Savunma Bakanı Mc Namara?
“Daha kesin olarak belirtmek gerekirse, Latin Amerika’ya yapılan
yardımlarda güttüğümüz temel amaç, gerekli olduğu yerlerde polis ve
diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte, ihtiyaç duyulan iç güvenliği
sağlayacak yetenekte askeri ve yarı askeri güçlerin yetiştirilmesine
yardımcı olmaktır”
ve tamamlıyordu Galula:
“Yeni liderlerin mahalli halk üzerindeki otoriteleri en fazla idari bir
görünüme sahiptir. Liderliğin politik alana da uzanması isteniliyorsa bu
ancak bir parti vasıtasıyla olabilir […] Ayaklanmayı bastırmakla görevli
olan kuvvetlerin bu liderleri bulduğu gibi, bunlar da halk arasında
muharip kimseleri bulmalıdırlar. Bulunacak muharip kimseleri bir arada
tutabilmek için, bu liderlerin yardıma, desteğe ve bir siyasi partinin
rehberliğine ihtiyaçları vardır”
Bu strateji Türkiye’de de aynen uygulandı. Artan anti-amerikan gençlik
eylemlerinin, gelişen işçi sınıfı hareketinin ve TİP’in önünü kesecek
sivil siyasi örgütlenmenin, Demirel’in deyimiyle “İti ite kırdırma”
stratejisini uygulama görevi verilen “Başbuğ” Türkeş’e bir taraftan
polis ve diğer güvenlik kuvvetlerine yardım edecek “yarı askeri
güçlerini” “saldırılara“ hazırlaması için yardımcı olunurken; diğer
taraftan sivil siyaset sahnesinde de boy göstereceği bir parti arandı.
Önce yeni bir parti kurulması düşünüldü, daha sonra ise Hitler’in
yaptığı gibi yapıldı. Türkeş ve arkadaşları, bir partiye girerek onu ele
geçirdiler.
CKMP kısa sürede kabuk değiştirmeye başladı. AP’den koparılan
milletvekilleri Mustafa Kemal Erkovanlı ve İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun
da katılımıyla mecliste de sesi duyulmaya başladı. Türkeş ve
arkadaşları, parti içerisinde giderek etkin bir duruma geldiler.
“Komünizmle Mücadel Dernekleri” nin üyeleri de CKMP’de birleşmeye
başladılar. Türkeş artık tamamıyla partiyi kontrol altına almıştı.
Partinin, 1 Ağustos 1965 kongresinde ülkücü komandoların fiili
katkılarıyla Türkeş en yakın rakibinin 516 oyuna karşılık, 698 oy alarak
Genel Başkanlık koltuğuna oturtuldu. Türkeş’le birlikte Gökhan
Evliyaoğlu, Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Ahmet Er, Mustafa Kaplan,
İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Rıfat Baykal, Numan Esin, Mustafa Kemal
Erkovanlı’da partinin yönetiminde görev alıyorlardı.
BAŞBUĞ!
Türkeş resmen “Başbuğ”luğunu ilan etmiş ve partinin ideolojisi “9 ışık“
olarak açıklamıştı. Almanya faşistlerinin “Führer’i” Hitler, İtalya’nın
“Duçe’si” Mussolini varsa Türklerin de “Başbuğ”u vardı artık: “Başbuğ
Türkeş”.
Türkeş, “devlet”in ve “dış güçlerin” katkı ve himayeleri ile,
devrimcilere karşı resmi “devlet” güçlerine yardım edecek “komandoları”
örgütlemeye başlamıştı. 1965’te kurdurulan ve daha sonra “ülkü ocakları”
na dönüşen Milliyetçi Türk Gençlik Teşkilatı (MTGT)’nda, Nazi
metotlarına ve örgütlenme modeline göre örgütlenen “komandolar” komando
kamplarında eğitiliyor, silahlandırılıyordu. Türkeş “komandolarına” ilk
talimatını veriyordu: “ Davadan döneni vurun!”
X-ÖRGÜTÜ
(Top Secret Yazılar - Gladio Ve Stay Behind Operasyonları - Serdar Kuru
- Q-Matris)
“Operasyon meyvesini vermekte gecikmedi. 27 Mayıs 1960'ta ordu yönetime
el koydu. Menderes tasfiye edildi, daha sonra da hepimizin bildiği gibi
imha edildi. Amerika mesajını vermişti:
"İtaat et ya da öl!"
Darbenin ardından Amerika'yı ve CIA'yı şaşırtan yeni gelişmeler meydana
gelmişti. Türk ordusunun Venezüella ordusundan farklı olduğunu
anlamışlardı. Darbeye zorlanan subay grubu içinde kontrol altında
tutamadıkları bir fraksiyon ortaya çıkmıştı ve bu beklenmeyen bir
gelişmeydi. İşler kontrolden çıkabilir ve hesap Amerika'nın aleyhine
dönebilirdi. Sovyetler de muhtemel gelişmeler için KGB Türkiye
istasyonunu alarma geçirmişti, kısacası herkes tetikteydi.
Olan kısaca şuydu: Darbe için provoke edilen subaylardan CHP yanlısı
olanlar sola eğilimliydi; bu, belli şartlar altında kabul edilebilirdi,
muhtemel bir sola kayışı önlemek için Amerika, Albay Alparslan Türkeş ve
arkadaşlarına güveniyordu. Albay Türkeş NATO bünyesinde eğitim görmüş,
Amerika'da psikolojik harekat kurslarına katılmış ve X operasyonunu iyi
bilen bir askerdi. CIA tarafından çıkarılan psikolojik profilinde onun
Turancı ve milliyetçi olduğu, Sovyetler'e karşı operasyonlarda
güvenilebileceği, sıkı anti-komünist kimliği, karizması ve teşkilatlanma
yeteneği övülüyor ve güvenilir bir subay olduğu belirtiliyordu.
Albay Türkeş Amerika'da gördüğü eğitim sırasında "Stay Behind"
Operasyonu konusunda bilgilendirilmiş ve X örgütünden haberi olan bir
askerdi. CIA'nın çalışma yöntemlerini de iyi biliyordu; çünkü tam da
onları uygulamak konusunda eğitim görmüştü. "( s46-47)
CIA İLE UZLAŞMA
“Alparslan Türkeş sürgüne gönderildiği Hindistan'da uzun uzun düşünecek
zaman bulmuştu. Amerika'yı sevmiyordu; fakat komünist Sovyetler'den
nefret ediyordu. Hayallerini süsleyen Turan düşünün gerçekleşmesinin tek
yolu Sovyetler'in yıkılması ve Amerika'nın kazanmasıydı. Bu sebeple
Amerika ve dolayısı ile CIA ile bir uzlaşmaya gitti. CIA'nın da aslında
Albay Türkeş'e oldukça ihtiyacı vardı. Bunun sebebi komünizmle mücadele
konusunda devlet güçleri yetersiz kalıyor, X'in sosyalist hareket içine
sızdırdığı ajanların ise hedeflerine ulaşması için zaman gerekiyordu;
fakat son derece iyi propaganda yöntemleriyle halkı etkileyen komünist
hareket buna zaman bırakmayabilir ve Türkiye, Varşova Paktı'nın yeni bir
üyesi haline dönüşebilirdi. Bunu engellemenin tek yolu komünizme karşı
muhalefet edebilecek sivil bir hareketin başlatılmasıydı. Komünizm
tehlikesi altındaki pek çok ülkede bu tip sivil oluşumlar faaliyete
çoktan geçirilmişti bile. Bu ülkelerde genelde İkinci Dünya Savaşı
sırasında taban bulan nazi ve faşist partileri yeniden canlandırılmış ve
bu yapılırken Stay Behind birimleri kullanılmıştı. Bu yeni neonazi ve
neofaşist hareketlerin en büyük özelliği antikomünist olmaları ve
Amerika'ya fazla dil uzatmamaları idi.
KARİZMATİK LİDER
Türkiye'de ise böyle yeniden canlandırılabilecek bir oluşum yoktu, keza
milliyetçilik bir devlet politikası olarak kullanıldığından halk
nazarında bir çekiciliği de kalmamıştı. Bu sebeple Türkiye'de kurulacak
antikomünist ve milliyetçi hareket sıfırdan kurulmalıydı. Bunun için
gerekecek ideolojik altyapı zaten hazırdı, gereken çekirdek kadrolar da
X tarafından karşılanacaktı. Mesele bu hareketin başını çekecek ve
vitrinde oturacak karizmatik bir lider bulmaktı ve bu liderin X'in
varlığını bilen ve bunu kabullenen bir lider olması gerekiyordu. Bu
özelliklere uyan tek bir kişi vardı; emekli Albay Alparslan Türkeş ya da
ileride anılacağı şekilde 'Başbuğ Türkeş'.
BOZKURTLARIN ÇIĞLIĞI
Yeni bir yapılanmanın başına geçecek Türkeş için aslında çok da
yapılacak bir şey yoktu. Ondan istenen sadece vitrinde durmasıydı.
Kurulacak yeni oluşumun bütün ayrıntıları CIA tarafından hazırlanmıştı
zaten. Hareketin çekirdek kadroları ise Özel olarak seçilmiş X
kadrolarından oluşacaktı. İlk önce bir siyasi parti lazımdı. Bu sorun
halihazırda boşta duran bir parti ele geçirilip ismi değiştirilerek
halledildi. CIA bu hareket için "Nationalist Movement Party" adını uygun
buldu.
Türkeş'in Führer veya Duçe gibi bir unvana sahip olması gerekiyordu bu
da bulundu: "Başbuğ". Hareketin propagandası varoşlar ve kırsal kesime
yapılacağından dolayı bu kesimdeki insanların kendileri
özdeşleştirecekleri bir sembol gerekiyordu, bu sembol için Almanlar ve
İtalyanlar putperest dönemlerden kalma sembolleri kullanmışlardı. Yeni
milliyetçi hareketin sembolü ise Türk mitolojisinde yeri olan bozkurttan
seçildi ve buna uygun bir selamlaşma jesti de sonradan uyduruldu. Bu
hareket KGB destekli sol örgütlerle her alanda mücadele edecekti ve
kuvvetli olması gerekiyordu. Bu sebeple de özellikle gençleri organize
etmesi gerekiyordu. Bu amaçla İtalyan Kara Gömlekliler ve Alman SA
teşkilatı benzeri bîr yapı oluşturuldu. Bu yapı partinin vurucu gücü
olacaktı. Her şey hazırdı. Binlerce vatansever Türk genci nasıl bir
oyuna itildiklerini anlamadan bu partinin saflarını dolduracaklardı.
(s50-52)
Alpaslan Türkeş Sağ’dan, Orhan KABİBAY Sol’dan ve Sadi KOÇAŞ Tepe’den
“Yükselen Devrimci Dalgayı” boğmak üzere görev yerlerini aldılar.
Sahiplerinin işaretlerine uygun davrandılar.
DALGA YÜKSELİYOR
60’lı yılların başından beri 61 Anayasasında belirtilen üniversite
özerkliğine ilişkin hükümlerin yerine getirilmesi ve Anayasanın tastamam
uygulanması için üniversite gençliği görüşlerini yer yer belirtiyor,
harçların düşürülmesi, barınma, beslenme, kitap, burs gibi sorunlarının
çözümü için istemlerde ve bu istemlerinin yerine getirilmesi için
eylemlerde bulunuyordu.
1964’ten beri üniversitelerde reform isteniyordu, hükümet reform
talepleriyle ilgilenmiş gözüküyor, ama konuları komisyonlara havale
ederek gençliği oyalıyordu. 1964’ten bu yana köprülerin altından çok
sular geçmişti. Gençler sorunlarına sahip çıkmışlar, okuyup, tartışıp,
bilinçlenmişlerdi. Artık mevcut eğitim sistemini tümden yadsıyor,
eğitimde devrim istiyorlardı.
Bunun için de devrimci öğrenciler uzun süredir kendi aralarında
tartışıyor, hazırlık yapıyorlardı. Hedefleri; 68 sonbaharında geniş
çaplı bir kampanya ve eylemler dizisi başlatmaktı, ama dünyada gelişen
68 olaylarının etkisiyle olaylar kendiliğinden gelişmeye başladı. İlk
boykot 10 Haziran’da Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde başladı,
buradan Hukuk Fakültesine, Fen Fakültesine, ardından İstanbul Hukuk
Fakültesine sıçradı. 11 Haziran 1968’de de İstanbul Üniversitesi
dekanlığı işgal ediliyor, üniversite santralı ele geçiriliyordu.
12 Haziranda eyleme İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İktisat
Fakültesi de katılıyor, boykot ve işgaller tüm ülkeye hızla yayılıyordu.
Üniversite gençliği bozuk düzene, köhne eğitim sistemine karşı özerk,
demokratik, katılımcı, üretken ve çağdaş bir üniversite talebiyle
eğitimde devrim istiyordu. Önceleri siyasi iktidarca üniversite
yöneticilerine ve öğretim görevlilerine karşı masum öğrenci istekleri
olarak algılanan hareketler hoşgörüyle karşılanıyordu.
Başlangıçta sağcı öğrenciler de boykotları destekliyorlardı, ama öğrenci
hareketinin önderliğinin devrimci öğrencilerin kontrolüne geçmesi ve
mevcut düzeni sorgulayan, eğitimde devrim isteyen boyuta dönüşmesi
üzerine önce sağcı öğrenciler hareketten çekildi, sonra da siyasi
iktidarlarla birlikte boykot ve işgallerin kırılması için saldırıya
geçildi.
SİLAHLI SALDIRI
14 Haziran 1968’de ilk kez sağcılar silahlı saldırıya geçmişlerdi.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine saldıran sağcılar, 50
öğrenciyi yaraladılar ve böylece ilk saldırıyı başlatmış oldular. Polis
saldırılarına alışkın öğrenciler, polislerin gözleri önünde ve polisin
müsamahasıyla yapılan bu ilk sivil saldırı karşısında ilk şoku
atlattıktan sonra bu tür saldırılara karşı tedbir almaya başladılar.
Devrimci öğrenciler artık tüm öğrencilerin güvenliğini sağlamakla da
kendilerini yükümlü sayıyorlardı.
ODTÜ Öğrenci Birliği, 1968 Ocak ayının ilk haftasında, ''Gençlik
Örgütlerinin Görevi'' konulu bir açık oturum düzendi. ODTÜ Konferans
Salonunda yapılan açık oturuma ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü Başkanı Sinan
Cemgil, ODTÜ Hür Düşünce Kulübü Başkanı Şemsettin Akbulut, ODTÜ Sosyal
Demokrasi Kulübü Başkanı Öner Yurtsever katıldılar.
İlk sözü alan Hür Düşünce Kulübü Başkanı “ Dünyada iki büyük emperyalist
devlet olduğunu söyleyerek sözlerine başlar. Daha sonra, Japon gençlik
örgütlerinden örnek verir ve ''Köylere gitmeliyiz, ama belli bir fikri
yaymak için değil'' der.
İNGİLİZCE ÜÇ KELİME
Daha sonra söz alan ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü Başkanı Sinan Cemgil,
özetle şunları söyler: ''Sosyalistler tahlillerini, gözlemlerini
bilimsel verilere göre yaparlar. Sosyal olaylara, konulara sınıf
açısından bakarlar. Eğer toplumun belli katında olan bir tabakadan söz
açmak gerekiyorsa, onun toplum içindeki yerini saptamak gerek. Öyleyse,
önce Türk üniversite gençliğinin sosyal sınıflar içindeki yerini ortaya
koyalım. Toplumumuzdaki sosyal sınıfları kabaca şöyle sıralayabiliriz:
Komprador burjuvazi, toprak ağaları, tefeci tüccarlar, küçük esnaf,
zanaatkârlar, hizmet işçileri, tarım işçileri, endüstri işçileri. Üretim
faaliyetine doğrudan doğruya katılmayan, bunların arasında birtakım ara
tabakaların varlığını da görüyoruz. Bunlar öğretmen, subay, devlet
memurları, öğrencilerdir.
Fakat birey olarak ele alındıklarında üniversitelilerin farklı sosyal
sınıf ve sosyal tabakalardan geldikleri görülür.
Üniversitelileri başlı başına bir grup yapan, toplumun teknik, bilimsel,
sosyal, kültürel kadroları olmak için hazırlanmalarıdır. Üniversitedeki
gençlerin görevleri olarak konuyu el aldığımızda bu görev objektif
olarak tarihi koşulların onlara yüklediği bir görevdir. Bu görev, Türk
halkına olan görevimizdir.
Türkiye bugün yapısında yarı feodal, yarı sömürgesel ilişkileri
barındıran geri teknikli, az gelişmiş kapitalist bir ülkedir. 1956- 1963
dönemi süresinde ABD'ye 1,4 milyar dolar borçlandık. Bu süre içinde
çeşitli ithalat-ihracat oyunlarıyla ABD'ye 1 milyon dolar hediye etmiş
olduk. Türk gençliği olarak, her zaman Türk halkına karşı
sorumluluğumuzun bilinciyle hareket etmeliyiz. Sosyalistler, ülkemizin
tam bağımsızlığı için, emperyalistler ve onların işbirlikçileriyle
mücadele eder. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veren halklara
barbar değil, kahraman deriz.''
''Biz ODTÜ'de İngilizce üç kelime öğrendik: YANKEE GO HOME''
SOSYALİST ÖĞRENCİLER
Artık eylem bütünüyle devrimci sosyalist kesimin elindeydi ve sosyalist
gençliğin örgütü 1969’de Dev-Genç adını alan Fikir Kulüpleri Federasyonu
geniş öğrenci yığınlarınca tasvip gören ve prestij kazanan en güçlü
öğrenci örgütüydü. Geçmiş dönemin diğer örgütleri ve yarı resmi sözüm
ona öğrenci örgütleri adeta silinmişler, eylemlere karşı çıkan örgütler
dışlanmışlardı. Üniversitelerde yapılan öğrenci derneği seçimlerini
artık Fikir Kulüpleri Federasyonunun desteklediği sosyalist öğrenciler
kazanmaya başlamışlardı.
Sonuçta eğitimde devrim gerçekleşmemişti, ama üniversite gençliği bu
süreç içerisinde hızlı bir değişime uğramış, kendilerine olan güvenleri
artmıştı.
Bu süreç içerisinde önce kendi akademik sorunlarını sorgulayan yüksek
öğrenim gençliği, üniversite sorunlarının ülkenin sorunlarından, ülke
sorunlarının da dünya sorunlarından ayrı olmadığını emperyalizme karşı
bağımsızlık ve demokrasi için mücadele verilmeden ne ülke sorunlarının,
ne de üniversite sorunlarının çözülemeyeceğini kavramıştı.
BAĞIMSIZ VE DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE
Kitlesel olarak demokratik forumlarda bu konuları tartışmış, üniversite
gençliğinin büyük bir çoğunluğunun katıldığı ve herkesin söz ve karar
verme hakkının bulunduğu forumlarda alınan kararlar doğrultusunda
eylemler yapmışlardı. Bu tartışmalar sonunda demokratik üniversite
isteminin emperyalizme ve faşizme karşı mücadeleden ayrılamayacağı,
demokratik üniversiteye ancak Bağımsız ve Demokratik Bir Türkiye için
mücadele edilerek ulaşabileceği ortaya çıkmıştır.
Ama görülmüştür ki, üniversite sınırları içerisinde kalan bu eylemler
kamuoyuna doğru bir şekilde yansıtılamamakta ve ulaşamamaktadır,
üniversitenin duvarları içerisinde kendileri söyleyip, kendileri
dinlemektedirler. Verilen mesajlar üniversite ve fakültelerin dışına
çıkamamakta, çıkanlar ise çarpıtılmış ve gençliğin istem ve taleplerini
yansıtmayan, tam tersine üniversite gençliğini topluma yanlış tanıtan
mesajlar olarak yansıtılmaktadır. Bu nedenlerle üniversitenin sınırları
dışına çıkılması, sorunların ve çözüm önerilerinin gerçek sahiplerine,
halka, işçilere, köylülere anlatılmasına karar verilmiş, fabrikalara,
köylere, gecekondu bölgelerine gidilerek hem halkın haklı taleplerine
destek olunmuş, hem de kendilerince kavranılan gerçekler halka
anlatılmaya çalışılmıştır.
SALDIRI- ŞİDDET
Tam da bu noktada, yani gençlerin artık halkla buluştuğu noktada,
onlarla bütünleştiği noktada önceleri öğrenci eylemlerine sıcak bakan
iktidar ve egemen güçler, öğrencilerin üzerine saldırmaya başladılar.
CIA‘sıyla, MİT’iyle, kontr-gerillasıyla, Ülkü Ocaklarıyla, polisiyle,
faşistiyle... Sağ’dan,Sol’dan ve Tepe’den...
Yurdunu seven ve giderek anti-emperyalist bilince ulaşan gençliğin
mücadelesini önlemek için, gençliğin kitlelerle kurmak istediği ve
giderek kurmaya başladığı bağları koparmak, bu mücadelenin kitlelere
doğru yansımasını ve kitlelerce doğru kavranılmasını önleyebilmek için
gençliğin üzerine saldırdılar. Bu saldırılar üniversite gençliğinin
kitlesel ve örgütsel tepkisiyle püskürtülmüş, kamuoyuna sağcı ve solcu
öğrenciler çatışıyor, gençlik iki kampa ayrıldı imajı verilmek
istendiyse de, gençliğin çok büyük bir bölümünün örgütlü direnciyle
karşılaşılmış, çok küçük bir azınlık olan “Türkeş denetimli kadrolar”
gençlik içerisinde tecrit edilmiştir. Bu defa aynı kadrolar polis
desteğinde saldırtılmış, yurtsever ve devrimci gençler sokak ortalarında
öldürülmüştür.
TÜRKEŞ’İN PİYADELERİ
29 Şubat 1968 de merkezi Yozgat’ta olan Genç Ülkücüler Teşkilatı (GÜT),
aynı yıl Ankara’da Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) kuruldu. 1970’de merkezi
Kayseri olan Büyük Ülkü Derneği (BÜD) faaliyete geçti.
Ağustos 1968 ayında gazeteler açılan komando kampları haberleriyle
doluydu. 1968 yılında, İzmir, Ankara, İstanbul ve Gaziantep’te; 1969
yılında Adana, Kayseri, Mersin, Sakarya, Konya, Çankırı, Mudanya, Tokat,
Amasya, Malatya, Samsun, Kars ve Antalya‘da; 1970 yılında Erzurum,
Trabzon, Bursa, ve Denizli’de açılan kamplara toplam 7 binden fazla
“ülkücü” katılmıştı.
Ülkü Ocakları’nın çıkardığı Devlet dergisinin 21 Nisan 1969 tarihli
üçüncü sayısında “Komandalar” başlıklı yazıda şu satırlar yer alıyordu :
“Türk’ün tarihi, normal seyrinden beş bin yıldan beri zerrece inhiraf
etmemiştir. Komandolar işte bu kutsal gerçeğin kahramanlarıdır. Onlar
asırlardır millet hayatını tümen tümen kuşatan şan ve şeref haleleridir.
Bugün onlara ne isim verilirse verilsin, bütün tarihimizde onlar,
felaket fırtınalarının üzerine bora misali patlamış, kurtuluşun
müjdecileri olmuşlardır. [...]
Milletin sabrının sonu gelmiştir. Komandolar milli çaresizliğimizin
ihtiyaçlarından doğmuş ve kitlelerin yanan bağırlarına su serpmişlerdir.
Asırlardır uyuyanlar uyanmıştır. Liderine, kadrolarına ve aksiyonuna
kavuşan Türk Milliyetçiliği, karşısındaki düşman cephelere rağmen
ayaktadır. Bu savaş sol olsa da olmasa da, düşman enternasyonaller sinse
de sinmese de mutlak kurtuluşa kadar devam edecektir. Komandolar yol
gösteriyor işte. Şüphe yok hedef Kızıl Elma’dır.”
Alpaslan Türkeş ise şöyle diyordu :
“Gençlik kolları, çeşitli sportif ve kültürel faaliyetlerde
bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo da öğretiliyor. Komünistler
memleketi sahipsiz sanıp sokak hakimiyeti kuramazlar. Onların anlayacağı
dilden konuşacak memleketçi, milliyetçi çocuklar vardır. Bunun için
gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz. Gençlerimiz memleket
vazifelerine hazırlıklı bulunuyorlar, bulunacaklar.”
BAŞ TEHDİT-CEVDET SUNAY
Sağcı militanların giderek yoğunlaşan kanlı saldırıları konusunda en
büyük sorumlulardan biri, bu tür saldırıların durdurulması için
ağırlığını koymasını talebinde bulunan muhalefete “İyi ama onlar
yurtsever gençler” yanıtını verecek denli gerçeklere gözü kapalı olan
dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dır. 6.1.1971 tarihinde “Bunlar
vatansever gençlerdir. Milliyetçi gençlerdir. Komünizme karşı mücadele
etmektedirler.” diyordu.
Yükselen devrimci dalgayı, ‘milli güvenlik’ bakımından baş tehdit olarak
gören devlet, bu dalgayı kırmak için, sola karşı bir “reaksiyon” olarak
özellikle kırsal kesimden gelme ve varoşlarda bulunan bilinç düzeyi
düşük genç insanları “komünizme” karşı şartlayarak örgütlüyordu.
Bu genç insanlar “şuursuzca” kendilerinin de kurtuluşunu isteyen
arkadaşlarına saldırtılıyor, boyunlarına “katil” yaftası astırılıyordu.
Görevleri “devrimci dalgaya” dalgakıran olmaktı.
Bunların görevi “yardımcı” oldukları “devlet” güçleriyle birlikte
yurdunu seven ve giderek anti-emperyalist bilince ulaşan gençliğin
mücadelesini önlemek, gençliğin kitlelerle kurmak istediği ve giderek
kurmaya başladığı bağları koparmak, bu mücadelenin kitlelere doğru
yansımasını ve doğru kavranılmasının önleyebilmekti. Kamuoyuna sağcı ve
solcu öğrenciler çatışıyor, gençlik iki kampa ayrıldı imajı verilmek
isteniyor, diğer yandan da devrimci gençlerin sindirilmesi,
enerjilerinin karşılıklı çatışmalarla harcatılması ve dile
getirildikleri devrimci görüşlerinin, geniş halk kitlelere ulaşmasının
engellenmesi öngörülüyordu.
DIŞ DİNAMİK
60’lı yıllarda Türkiye’deki gençliğin devrimci gelişimini yalnız iç
dinamiklerle açıklamak mümkün değildir. Bu yıllar küresel ölçekte sol
muhalefetin yükseldiği bir dönem olmuştur. Reel sosyalizmi yaşayan
SSCB’nin varlığı sosyalizmin dünya ölçüsünde güçlü ve meşru bir
toplumsal proje olarak yer almasını sağlamıştır. ABD’nin Vietnam’ı
işgali sonucu küresel ölçekte anti - emperyalist bir savunu alanı ve
duyarlılık yaratmış, Batı Avrupa’da öğrenci hareketleri yükselmiştir.
Latin Amerika’da ve Ortadoğu’da ulusal bağımsızlık ve devrim için
gerilla mücadeleleri ortaya çıkmıştır. Politik muhalefetlerin seyrini
radikal bir biçimde dönüştüren bu gelişmeler, devrim projesini bir
ütopya olmaktan çıkarmış yakın gelecekte gerçekleşecek olan bir
toplumsal ve politik bir projeye dönüştürmüştür.
Küresel ölçekte yükselen sol muhalefet, Türkiye’deki sol hareketi de
derinden etkilemiştir. Sol yayınlar hızlı ve geniş bir biçimde Türkçe’ye
çevrilmiş teorik-politik tartışmaların zenginleşmesine hizmet etmiştir.
Özellikle üniversite çevrelerinde fikir kulüpleri aracılığı ile
örgütlenen öğrenciler dönemin gelişmelerinden etkilenerek hızlı bir
politikleşme sürecine girmişlerdir.
ANKARA’NIN TAŞI
19 Nisan 1966'da, ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk, CENTO Dışişleri
Bakanları toplantısına katılmak üzere Ankara'ya geldi. FKF'li
öğrencilerin yoğun protesto gösterileriyle karşılandı.
Çoğunlukla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF), Hukuk
Fakültesi ve ODTÜ öğrencisi olan gençler, ellerinde pankartlarla,
Rusk'ın kalacağı ABD Büyükelçisi'nin evine gitmek amacıyla yürüyüşe
geçer. Aralarında Sinan Cemgil'in de bulunduğu 70 eylemci genç gözaltına
alınır.
ABD Cumhurbaşkanı Johnson 'un Yunan asıllı özel temsilcisi Cyrus Vance,
Türk hükümetine bir mesaj vermek amacıyla Ankara'ya gönderilir. Vance'in
Esenboğa Havaalanı'na geleceğini öğrenen öğrenciler, 23 Kasım 1967
Perşembe günü, saat 10.30'dan itibaren havaalanının bekleme salonunu
doldurur. Öğrenciler:
“Ankara'nın taşına bak, Şu Yankee'nin işine bak,
Bizi Yunan'a satıyor, şu feleğin işine bak,
Ankara'nın taşlı yolu, üsler dolu sağı solu,
Amerika evine dön, yoktur bunun başka yolu”
marşını söylerler.
Gençler, bir ara uçağın iniş alanına girerek oturur. Toplum polisi
şefinin uyarılarına karşın öğrenciler yerlerini terk etmez.
YERLİ SATILMIŞLAR
ODTÜ-ÖB, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü, FKF, TMTF, AYOTB ile AÜTB, 25
Mayıs 1967 Perşembe günü, ortak bir bildiri yayımlar. Amerika'nın,
Yunanistan ve Vietnam'da giriştiği faaliyetlerin yerildiği bildiride
özetle şu görüşlere yer verilir:
''Emperyalizm ve yerli satılmışların, bütün dünyada sahneye koydukları
yeni oyunlar karşısında duyduğumuz öfkeyi, kamuoyuna haykırmayı bir
görev sayıyoruz.
Bugün Yunanistan'da, Vietnam'da, Kıbrıs'ta ve bütün Asya, Afrika, Latin
Amerika ülkelerinde emperyalizm korkunç cinayetler işlemektedir.
Emperyalistler aynı oyuna Brezilya'da, Arjantin'de, Dominik'te,
Endenozya'da ve en son olarak Yunanistan'da başvurmuştur.
Ordumuzun şanlı tarihinin devrimci geleneği mutlaka ağır basacağına
kesin olarak inanıyoruz. CIA, Türkiye'de bir General Patakos
bulamayacaktır.
Amerika, özgürlüğü için savaşan Vietnam halkını yok etme çabasındadır.
Gün gelecek bütün Vietnam, emperyalistlerden ve satılmışlardan
arınacaktır. Çünkü, dava ölüm kalım davasıdır.
Biz Türk milliyetçileri olarak şu anda oyuna getirilmiş olan,
emperyalizmin yönettiği bir faşizm darbesinin kurbanı olan Yunan
halkının ve kurtuluş savaşı veren Vietnam halkının milliyetçi güçleri
ile dayanışma halindeyiz. Bütün dünya halkları yakın bir gelecekte,
emperyalizmin ve yerli ortaklarının üstesinden gelecek, yurtlarında
kendi ulusal geleneklerine uygun halktan yana demokrasiler
kuracaklardır.''
TÜRK BAYRAĞI-YATAK ODASI
24 Temmuz 1967’de 6. Filonun İstanbul’a gelmesi, artık hiç de 1946’ta
limanlarımıza gelen MISSUORI zırhlısı gibi şenliklerle karşılanmıyor,
emperyalizmin denizlerimizdeki bekçisi olarak algılanıyor ve tavır
alınıyordu. Protesto etmek için Dolmabahçe’de ABD Konsolosluğu önünde
Amerikan bayrağı indirilip, yerine Türk bayrağı çekiliyor, bayrak çeken
gençlerin üzerine ise ateş açılıyordu.
Gençler tarafından, filo komutanının Taksim alanına koyduğu çelenk
yakılıyor, Amerikalı denizcilerin kepleri başlarından alınıyordu. 6.
Filo protesto mitingleri düzenleniyordu.
Bu tepkilere rağmen 1967 ekiminde yeniden İstanbul’a gelen 6. Filo
erlerinin, bu sefer sadece keplerinin alınmasıyla yetinilmiyor,
Amerikalı denizciler üzerlerine atılan çürük yumurtalar ve fışkırtılan
mürekkeplerden de nasiplerini alıyorlardı. 7 Ekim 1967 de 6. Filoyu
protesto etmek için Dolmabahçe’de düzenlenen oturma mitingine çağrıda:
“Emperyalizmi topraklarından yarım asır önce silah zoruyla kovarak dünya
geri kalmış ülke halklarına önderlik eden Türk ulusunun yatak odalarına
kadar girmeye cesaret eden Amerikan emperyalizmine artık tahammülü
kalmamıştır “ deniliyor ve “bu mitinge hangi partiden ve hangi
ideolojiden olursa olsun, bütün milliyetçi güçlerin bir araya gelmesi“
isteniyordu.
1968 yılında işgal ve boykotlar sürerken anti-emperyalist gösterilerde
yoğunluk kazanıyordu.
14 Mayıs 1968’de “Nato’ya Hayır” Haftası düzenlendi. Gençliğin
anti-emperyalist eylemleri artarken, gençlik üzerine saldırılar da arttı
ve giderek bu saldırılar katliama dönüştü.
1968 Mayısında düzenlenen “ NATO’YA HAYIR” kampanyasında ”....NATO’ya
Hayır diyoruz, çünkü Amerika’ya karşıyız . NATO’ya Hayır diyoruz çünkü
emekçi halk yığınlarının, yani Türkiye’nin çoğunluğunun çıkarlarından
yanayız (....) Amacımız bağımsızlık sorununu yalnızca biz gençlerin ve
aydınların sorunu olmaktan çıkarıp, emekçi halkımıza mal etmektir. Çünkü
her zaman halklar galip gelmiştir. Vietnam’da da böyle olmuştu.
Türkiye’de de olacaktır... “ deniliyordu.
DEVRİMCİ GÜÇ BİRLİĞİ
Bu süreç Türkiye’nin tek legal sol partisi Türkiye İşçi Partisi'ni de
etkiliyordu. (TİP) Malatya'da yapılan Büyük Kongre'sinde, Mehmet Ali
Aybar ile Behice Boran ve Sadun Aren gruplarına karşı çıkılıyor, Milli
Demokratik Devrim tezi seslendiriliyordu. Mihri Belli'nin öncülük ettiği
bu tezi, FKF içerisinde Adalet Partisi (AP) Milletvekili Sadık
Perinçek'in oğlu Doğu Perinçek sahipleniyor ve FKF Genel Başkanlığına
geliyordu.
Bu yeni oluşum, 27 Mayıs Milli Devrim Derneği'yle dayanışmaya girerek,
Devrimciler Güç Birliği'ni (Dev-Güç) kuruyordu. Türkiye Öğretmen
Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) Genel Başkanı Prof. Bahri Savcı,
ayni zamanda Dev-Güç'ün de başkanlığını üstleniyordu. Sekreteri ise,
eski Milli Birlik Komitesi (MBK) üyesi yeni tabii Senatör Kadri Kaplan
oluyordu.
(Tabii senatörler tekrar piyasaya çıkıyorlardı. Elleriyle teslim
ettikleri 27 Mayıs kazanımlarını sözde tekrar geri almak için kurmaylığa
soyunuyorlardı. 12 Mart 1971 sonrası bu kurmaylar sıra kadem
basacaklardı. Kurmaylığa soyundukları gençler asılırken ve öldürülürken
“ihtilalci” kimlikleri karşılığı aldıkları “ömür boyu senatörlük”
koltuklarını kaybetmemek için, seslerini kısacaklardır. Aynını 21 Mayıs
1963 sonrası da yapmışlardı. Asılan arkadaşlarını, kurşunlanan
Harbiyelileri seyretmekle yetinmişlerdi.)
1968 Martı sonunda Ankara’da şeriatçı güçler sola ve sol düşüncenin
gelişmesine karşı ikinci şahlanış mitingi düzenleyeceklerdi. Dinsel
gericiliğin emperyalizmin bir uzantısı olduğu ve bağımsızlık
mücadelesinde engel olduğu düşüncesiyle 27 Mayıs Milli Devrim Derneği,
demokratik kitle örgütlerini ortak tavır almaya çağırdı. Gericiliğe
karşı tam bağımsızlık anlayışı içerisinde Anayasanın ilkelerinin
eksiksiz gerçekleştirilmesi için 27 Mayıs Milli Devrim Derneği, Fikir
Kulüpleri Federasyonu, Türkiye Milli Talebe Federasyonu ve Türkiye
Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu güç birliği yapacaklarını 27 Mart
1968 tarihinde yayınladıkları bir bildiriyle ilan ettiler.
Devrimci Güç Birliği adı altında görüş birliği yapan 50’ye yakın
devrimci nitelikte öğrenci, işçi, öğretmen ve çeşitli halk kuruluşları
imzasıyla yayınladıkları bildiride şunları belirtiliyordu :
“Bugün ülkemiz görünür, görünmez, açık, kapalı bir şeklide
emperyalizmin, yani yabancı sermayenin kontrol ve çıkarlarının baskısı
altında bulunmaktadır.
Köylerimize kadar sokulmuş barış gönüllüleri adı altında Amerikan
araştırmacıları ile,
Bakanlıklarımıza yerleşerek görevlerinden çok daha etken faaliyetlerde
bulundukları şüphesiz olan yabancı uzmanlarla,
Sadece bizce bilinmesi gereken bütün askeri harekatımızı rahatlıkla
kontrol edip, gözetleyebilen ve mili güvenliğimizi tehlikeye düşüren
askerleri ve askeri imkânlarıyla,
32 milyona mezar hazırladıkları artık iyice bilenen atom üsleriyle,
Yurdumuzda kolaylıkla üretebileceğimiz tüketim mallarını gözler önünde
pervasızca satan Amerikan pazarlarıyla,
Suçluyu yargılama hakkımıza bile set çeken ikili anlaşmalarla,
Yurdumuzda kendi çıkarlarına göre kredi dağıtabilecek bankalarıyla,
Mali politikamızı kontrol edip, müsaadesine başvurmaya ve yasaklarına
uymaya mecbur tutulduğumuz konsorsiyumlarıyla,
Temel sanayimizin gelişmesine engel olan ve gittikçe tekelcilik yönünden
gelişen iki misli pahalılıkla mal satan montaj sanayi ve bunun
arkasındaki yabancı şirketlerle ve nihayet ikide bir Dolmabahçe önünde
ve İzmir’de demirleyerek gençlerimizi birbirine kırdırıp, dostluk
ziyaretlerini çok aşan filolarıyla, emperyalizm ne denli ve derece etken
bir şekilde ülkemizi tahakküm zincirine vurmaya çalıştığı açıkça
görülmektedir. …..)
Emperyalizme karşı savaşta esas hedef, yabancı desteğine bel bağlayan ve
onunla işbirliği yaparak halkımızı sömüren ve sömürülmesine göz yuman
yabancılarla işbirlikçi çevrelerdir. Bunlar gayri millidirler,
yabancılarla paravanlık etmekte onlara maskelik yapmaktadırlar. Bu
paravan yırtılıp maskeler düşürülmedikçe, emperyalistin gerçek yüzü
görülmez. Çünkü, yeni emperyalizm saklı ve sinsi karakterde, paravanlı
ve maskeli bir tiptir. Hedef paravanı yırtıp maskeleri düşürerek,
emperyalizmin gerçek yüzünü Türk halkının tükenmez gücünün ve sarsılmaz
inancının karşısında bırakmaktır.(…….)”
SENDİKAL HAREKET
Dev Güç’ün ilk kuruluşu döneminde işçi sınıfı, bu güç birliğinde son
derece zayıf temsil edildi. DİSK önceleri kuruluş toplantılarına,
DİSK’in Ankara Temsilcisi Uğur Cankoçak’ı göndererek katıldı. Fakat daha
sonra DİSK Genel Merkezi, Dev Güç’ten çekildiğini açıkladı. DİSK
çekildi. Ama Gıda-İş kaldı. Güçbirliği içerisinde ,İsmet Demir’in Yapı
İşçileri Sendikası da vardı. Daha sonra Necmettin Giritlioğlu bu
sendikada görev alacak ve 22 Ağustos 1970’te Aliağa grevi sırasında
öldürülecekti.
1967’de Ereğli Demir Çelik İşletmesinde soğuk haddehanesinde işçi olarak
çalışmaya başlayan Giritlioğlu, bir yıl sonra Ereğli’de örgütlenme
çalışmalarında bulunan DİSK’e bağlı Türkiye Maden İş Sendikası’na
girerek, gençlik kolu başkanlığına getirildi.
Aynı dönemde Türkiye İşçi partisine üye olarak, Karadeniz Ereğlisi’nin
ilçe örgütünün yönetim kuruluna seçildi. 1969’da aynı işletmede mühendis
olarak çalışan Bingöl Erdumlu ile birlikte Türk Metal sendikasının
bünyesi dışında ama özellikle sendika üyelerinin bilinçlenmesine yönelik
“Toplu Sözleşme ve Grev Dayanışma Komitesi”ni kuran Giritlioğlu’nun bu
çabası işçiler arasında önemli bir birikime yol açtı.
Aynı yıl Türk Metal Sendikası’nın Ereğli Demir Çelik İşletmesi’nde
başlatıp uzlaşarak noktaladığı grevden sonra işçilerin DİSK’e bağlı
Türkiye Maden İş Sendikası’na geçmesinde de Giritlioğlunun bu çabası
etkili oldu. 1968’de Ereğli’de açılan Vietnam sergisi bahane edilerek,
polis tarafından gözaltına alındı ve ağır işkenceye maruz kaldı. Şubat
1969’da İstanbul’daki Kanlı Pazar mitingine katıldı.
1969’un sonunda Ereğli’deki işinden atılan Giritlioğlu, Ankara’ya
giderek Yapı İşleri Sendikasında çalışmaya başladı. Sendika başkanı
İsmet Demir’le inşaat işçilerini örgütledi. Bu Bu arada Ortadoğu Teknik
Üniversitesi’ndeki inşaat
işçilerinin örgütlenmesinde çalışırken Yusuf Küpeli, Münir Aktolga ve
Mahir Çayan’la tanıştı. Aynı yıl YİS’in Ankara şube başkanlığına
getirildi. Daha Giritlioğlu İzmir’de yapılan kongre sonucunda Yapı
İşleri Sendikası’nın genel başkanlığına getirildi.
Dev Güç, öğrenci gençliğin işçi sınıfıyla bağlantı kurmasında ve ortak
bir program etrafında hareket geçmesinde istenilen sonuçları doğuramadı
ve doğuramazdı.
FKF III. Kurultayı Ocak 1969’da yapıldı. MDD’cilerin TİP’lilere nazaran
daha ağırlıklı bir şekilde yönetime geldikleri bu kongre sonrasında
giderek etkinliği ele geçirdiler. Kurultay sonrası FKF’nin etkinliği
giderek genişlemeye başladı. Toprak eylemleri, üretici mitingleri,
anti-emperyalist eylemler, grevlerle birlikte halkın diğer kesimleriyle
gençliğin birliği konusunda ileri adımlar atıldı.
Dönemin hemen tüm örgütlenmeleri ve siyasi eğilimleri FKF içinde yer
almaktaydı. Aralarında kıyasıya bir "yönetim" mücadelesi olmaktaydı.
1969 yılının başındaki kongrede yapılan seçimlerde, TİP yanlısı ekip
yönetimden uzaklaştırıldı ve Yusuf Küpeli FKF'nin Başkanı oldu.
ULUSAL ONUR
1968 işgallerinin sonrasına rastlayan 15 Temmuz 1968’de 6. Filo yine
limanlarımıza geldi. Bu sefer gençlerin tepkisi ve öfkesi her
zamankinden daha büyüktü Daha önce hiçbir şey olmamış gibi 6. Filonun
Türkiye limanlarını yeniden kirletmesi ulusal onurumuza yapılan en büyük
saygısızlıktı. 6. Filonun geldiği gün tüm bayraklar yarıya indirildi.
Sokakta görülen Amerikalı askerlere boya atıldı, yuhalandı. Polis
Taksim’e giden yolları bile tutmuş, genç avına çıkmıştı. Taksim’e çorba
içmeye giden 16 üniversiteli bile tutuklandı.
Amerikan bahriyelileri, barlarda sazlarda gezerken polis Amerikalıların
güvenliklerini koruyor, ilgili ilgisiz sokakta gördüğü gençleri
topluyordu.
6.Filo’nun İstanbul’a gelmesiyle birlikte Ankara’da da öğrenci gençlik
bir dizi eylem gerçekleştirdi. Ankara’daki Amerikan Haber Alma Merkezi,
Pan Amerikan Hava Yolları ve Amerikan Kültür Merkezi molotof kokteyli
atılarak tahrip edildi. Tuslog Komutanlığı’nın duvarları siyaha boyandı.
6. Filo'yu protesto gösterilerine katılan öğrencilerden TİP ve FKF üyesi
İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, polislerin İTÜ
Gümüşsuyu Öğrenci Yurdu'nu basması sonucu yurdun penceresinden düşerek
ağır yaralandı. Demircioğlu, tedavi edildiği İlk Yardım Hastanesi'nde 24
Temmuz 1968 Çarşamba günü öldü.
Demircioğlu'nun öldüğünü duyan öğrenciler yoğun protesto gösterisine
giriştiler. Taksim’e kadar yürüyüp, 6. Filoyu protesto ettikten sonra
Dolmabahçe’ye inerek yakaladıkları Amerikalı subay ve erleri karga
tulumba denize atmaya başladılar. Bu eyleme işlerinden çıkan halkta
katılınca binlerce kişi, ortalıkta denize atacak Amerikalı,
Amerikalılar’da kaçacak delik aradılar.
TEĞMENLER, TEĞMENLER...
“1968 yılına gelindiğinde Deniz Harp Okulu Subay Taburu’ndaki (3. ve 4.
sınıf ) teğmenlerden oluşan devrimci bir örgütlenme, organlarıyla
birlikte oluşumunu tamamlamıştı. Bu örgütlemenin ülke sorunlarına bakış
mantığını anlatabilmek açısından şu noktayı hatırlatmalıyım: dönem
tatillerinde teğmenlerden oluşan gruplar Doğu Anadolu’nun en ücra
köylerine kadar gitmekte ve o köylerdeki okullara “Mustafa Kemal
kütüphaneleri”ni kurmaktadır. Aynı zamanda devrimci teğmenler halk ile
ilişkilere girip sorunlarını dinlemekte ne bu konuda raporlar
hazırlamaktadır.
Bu aşamada henüz sivillerle hiçbir ilişki yoktur. Henüz Dr. Hikmet
Kıvılcımlı ile tanışılmamıştır. Örgütlenme benim (Sarp Kuray)
başkanlığımda yürümektedir ve merkezi komitede Teğmen Sarp Kuray, Teğmen
Mehmet Akmaner, Teğmen Yücel Ersoy, Teğmen Ali Kırca, Teğmen İsmail
Cankardeş, Teğmen Mehmet Sağcan, Teğmen Coşkun Erkal, Teğmen Çetin
Algon, Teğmen Erhan Ünal, Teğmen Ercüment Toker bulunmaktadır. Bu
arkadaşların her biri kurulan eğitim, maliye, toprak vb gibi komitelerde
başkanlık yapmaktadır
Bu aşamada Hava Harp Okulu öğrencilerinin oluşturdukları bir örgütlenme
ile ilişkiye geçilmiştir. Hava Harp Okulu 2. sınıf yani Teğmen çıkacak
devredeki öğrencilerden oluşan örgütte Saffet Alp, Mustafa Çimen, Hasan
Özgen, Mehmet Aklaya, Kemal Berişler, Nevzat Yücel, Ahmet Nart, Mehmet
Yurtözveri gibi Harbiye öğrencileri bulunmaktadır. Yapılan ilişkiler
sonucunda kendilerine Deniz Harp Okulu’ndaki örgütlenme açılmış ve
birlikte hareket etme önerisi getirilmiştir.
Öneriyi kabul eden hava Harbiyeliler ile buluşulmuş ve birlikte
yürünmüştür. Her kuvvet kendi bünyesinde müstakil örgütlenmeler yapacak
koordinasyon merkezden sağlanacaktır. Bu açılım ilke olarak kabul
edilmiştir ve THKP-C örgütlenmesi ile temas sağladıkları ana kadar da
kimse bu ilkeye ters düşmemiştir.
Havacılar çoğunlukla Harbiye 2. sınıf öğrencisi olduklarından her sene
mezuniyette geleneksel olarak çıkarılan “Göksenin” adlı yıllığın
çalışmalarını da yürütmektedirler. Kendilerinden gelen bilgilere göre
sınıf subayları Yüzbaşı Salih Zeki Yılmaz ve Üsteğmen Fuat Turan okulda
bu arkadaşlarımızla ilişki içindedirler. Bu iki havacı subay da Talat
Turhan‘a yakındır. Benim bugünkü değerlendirmelerime göre genç subay ve
Harbiyeliler arasında başlamış ve hiçbir yer ile bağlayıcı anlamda
ilişkisi olmayan bağımsız harekette bizim boyutumuzda ilk kırılma bu
subaylarla başlamıştır. Salih Zeki Yılmaz Ve Fuat Turan 12 Mart sonrası
açılan 256 sanıklı “ Türk Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davasının”
sanıklarıdır ve bu iddianamede onların Harbiyeliler ile olan ilişkileri
ve tüm bu ilişkilerin THKP-C’ye taşınması anlatılmaktadır.
Diğer kanal da Binbaşı İbrahim Keskin ile başlayan ve Orhan Savaşçı ile
devam eden kanaldır. Buradaki kırılma iki boyuttadır; bir bizim bağımsız
hareketimize yönelmişlerdir, iki sonraki süreçte de THKP-C hareketine
sızmışlardır. Sonuç ortadadır. Şimdi bu acılı süreci anlatıyoruz.
Hava harp okulundaki devrimci arkadaşlar teğmen çıktıkları zaman
“Göksenin” de yayınlanmıştır. Bu yıllık devrimci ve antiemperyalist bir
özde hazırlanmıştır. (Sarp Kuray)
GÖKSENİN
GÖKSENİN 1968 Hava Harb Okulu Kültür Yıllığı Hasan ÖZGEN’in giriş yazısı
ile başlıyor. Ardından,Yzb Zeki Yılmaz, Mehmet Yurtözveri, Erol Erdener
Yücel, Erdal Şahman, Öner Kamburoğlu, Kemal Berişler, Selami Çetin, Akın
Aklar, Üner Akdeniz, Ali Değirmenci, Kaya Gürleyen, Mehmet Güçlü, Şerif
Özçelik, Mehmet Erikli, Ahmet Güvenç, M.Kemal Koçtepe, Neşet Sözer,
Mustafa Çimen ve Hasan Özgen’in şiirleri; Öner Akdoğu, Neşet Sözer,
Mustafa Çimen, Hasan Özgen, Mehmet Yurtözveri, Onur Akdoğu, Haşim Erkan,
Saffet Alp, Öner Kamburoğlu, Kürşat Çelik, Mehmet Birhekimoğlu, Mehmet
Erten ve Hv.P. Fuat Turan’ın yazıları ile kitap GÖKSENİN oluyor.
GÖKSENİN’den birkaç alıntı:
BARUT YERİNE DEVRİMCİ DÜŞÜNCE
Daha güzel bir “YILLIK” çıkartamaz mıydık? Daha güçlü ve gür... olurdu,
ama ilk yapıt bizim verdiğimiz. Bir kültür yayınının ilki. Temel olması
önemli bizce. Toplumlar sürekli gelişir, düşünceler de öyle. Eylemler
için. değer yargıları da evrimleşecektir; iyiye ve daha güçlü olana.
“Kartal Kapı”dan uğurlanırken, daha koyu solukların savımızı
sürdürecekleri gün gibi açık.
Nedir tanıtlamak istediğimiz? Savaşçıyız ya, katı ve sıkı yaşantıların
insanları olarak biliniriz. Öyledir de... Dışarı taşırmasak da duygu ve
düşünce evrenimiz kuşam gibi üstümüzdedir. Örneğin; düşünemez miyiz?
Sevmediniz mi?
Büyültelim adımlarımızı daha bir. Bir kez savaşa barıştan yükselmek,
önümüzdeki gerçek. Konu yurt ise topraksa ya da özgürlük ise bizim de
söyleyeceklerimiz var topluma. Harbiyeli olarak görevimiz bu. Hakkımızı
ulustan alıyoruz, gücümüzü Ata’dan. Artık tüfeklerimize barut yerine
devrimci düşünceyi sürmek zorundayız.Tetik o zaman güvenilir olur.
İşin ilgi yönü umut vermedi bize. Kendi çabalarımızı geriden izlemek
yırtılacaktır gün olup. Gelecek betikler tümden ilgi duyarsa, yüce
yapıtlara varabilir, üstümüze çıkar. İleriden çok şeyler beklemenin ilk
uyartısıdır bu. Büyük olmak için, ilkten bütün olmak gerekir...
“GÖKSENİN” demeyi uygun bulduk yıllık için. Belki gökte konaklamış
yaşantılarımızın ılıklığını yansıttığı için, belki de maviye olan
tutkunluğumuzdan... Dileğimiz «GÖKSENİN» in geleneksel bir güç
kazanması.
Anıksamanın yorgunluğunu yüklenen arkadaşlara özellikle Mustafa ÇİMEN,
Neşet SÖZER, Erdal ŞAHMAN ve Nevzat KILIÇARSLAN'a “sağolun” demeden
geçemeyiz.
Bir diğer sıcak ilgi Alay Komutanımızdan ve yöneticilerimizden geldi.
Karşılık olarak kendilerine elinizdeki yapıttan özge ödül veremezdik...
Toplarsak, gelecek için bir temel, 1968 Devresi için de onur verici bir
yıllık vermeğe çalıştık.
Bu uğraşıdan yüzümüzün aklığı ile çıkmışsak, üleşiyoruz.
Yeşilyurt, 14 Haziran 1968- GÖKSENİN Yürütmeni Hasan ÖZGEN
TÜRK DÜŞÜNÜŞÜNÜN BATILAŞMA EYLEMLERİ İÇERİSİNDE EVRİMİ
Saffet ALP
(Kızıldere’de “Deniz Gezmiş’in idamına mani olmak için mücadele ederken”
Mahir Çayan’la birlikte Üsteğmen rütbesinde öldürülmüştür. Uzun
yazısının son kısmı alınmıştır.)
Ekonomik bağımsızlıktan yoksun olan toplumun bütün çabaları yalnız
sömürü düzenini sürdürenler içindir. Ve son olarak, devrimci bir görüşü
kabul etmeyen toplumun bu yönde düşünü aşılamayan her toplum, dünya
toplumları ayrımında, doğru dediğimiz ve her zaman geri kalmışlığını
önerdiğimiz bir düzeyde kalacaktır.
Bir toplumun kalkınması, çağının uygarlık düzeyine paralel bir düzeyde
yürütülmek isteniyorsa, ilk önce bağımsızlığa kavuşturulması, ondan
sonra da topluma sürekli bir devrimcilik anlayışının egemen kılınması
zorunludur. (Saffet ALP)
DOĞUM YERİ-NERELİ?
1961 Anayasası’nın getirdiği nispi demokratik ortam Türkiye’de her sınıf
ve katmanı etkiledi. Özellikle Türkiye işçi sınıfı, aydınları ve Kürt
devrimci demokrat, yurtseverleri de bu ortamdan yaralanma yollarını
aradılar.
O dönemde gerek dünyadaki, gerekse Türkiye’deki gelişmelerden etkilenen
Kürt kökenli devrimci gençler ve aydınlarda devrimci örgütlenmelerin
içerisinde yer almaya başladılar. Önceleri Türkiye İşçi Partisi içinde
ve Fikir Kulüpleri Federasyonu içerisinde devrimci mücadeleye
katıldılar. O dönemlerde devrimciler arasında, etnik ve/veya dinsel
ayırımlar söz konusu bile değildi. Öyle ki gençler birbirlerinin nereli
olduklarını bile merak etmezdi, bilmezdi. Yıllar sonra öğrendiler
arkadaşlarının doğum yerlerini.
Kürt aydınlar; T. Ziya Ekinci, M. Ali Aslan, Kemal Burkay N. Kutlay, A.
Aras ve Yaşar Kaya TİP içinde yoğunlaştılar. M. Ali Aslan bir dönem TİP
Genel Başkanı oldu. Daha önceleri T. Ziya Ekinci TİP Genel Sekreteri
oldu ve parlamentoya girdi. Kürt gençlerin büyük bir kısmı Fikir
Kulüpleri Federasyonu’nda (FKF) yer aldılar.
ETNİK MİLLİYETÇİLİK-DDKO
Devrimci dalgayı kırmak için kışkırtılan “milliyetçilik” akımları, bir
yandan “Türk Milliyetçiliği” adına devrimcilere saldırtılırken diğer
yandan “etnik” ayırımları ön plana çıkarttı ve Kürt halkını yok sayan
anlayış, “Kürt Milliyetçiliğini“ tetikledi. Bu ortam Kürt gençlerini de
etkiledi. Giderek genel devrimci hareketten uzaklaşarak kendi “etnik”
kimliklerini aramaya başladılar.
Önceleri sosyalist ve komünist olmayanlara hafif gözle bakılırken, daha
sonra ulusalcı olmayanlara hafif gözle bakılmaya başlanıldı. Devrimci
Doğu Kültür Ocaklarını (DDKO) kurarak bir kısım Kürt gençleri ayrı
örgütlenmeyi tercih ettiler.
Şüphesiz bu ayrılmada, o günkü solda yaşanan ayrışmalar ve çekişmeler de
etkili oldu. Sosyalist Devrim (SD) İle Milli Demokratik Devrim (MDD)
tartışmaları devrimcileri böldü.. SD’yi M. Ali Aybar ve Behice Boran
temsil ediyordu, MDD’yi Mihri Belli temsil ediyordu. Dergileri bile
ayrıldı. BEYAZ Aydınlık ile KIRMIZI Aydınlık dergileriyle kendilerini
ifade ettiler.
DDKO’ların kuruluşları ile ilgili ilk toplantı 1969 Nisanında, ANKARA
Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneğinde yapıldı. Öğrenci Derneği
Başkanı Mehmet Demir’di. Bu toplantı sonunda Ankara DDKO 21 Mayıs 1969
tarihinde kuruldu.
Kurucuları: Yumni Budak, Daham Keleş, İbrahim Güçlü, Kemal Cengiz,
Hikmet Buluttekin, Ahmet Kotan, Şerif Felekoğlu, Nazmi Onur, Nusret
Kılıçaslan, Abdullah Soysal, Ali Beyköylü, Salih Sıtkı, Mustafa
Karacadağ, Halit Çetinyalap, Mümtaz Kotan, Mustafa Karadağ, Mehmet
Demir, Halil Dündar, Nuri Bingöl, İsa Geçit, M.Sait Aktaş, İrfan Özen,
Faruk Aras, Bedri Demir den oluşuyordu. Başkanlığa Yumni Budak
getirildi.
İkinci Toplantı Ankara DDKO Kurulduktan bir hafta sonra 27 Mayıs 1969’da
İstanbul’da Diyarbakır Yurdunda yapıldı. Bu toplantı sonucunda da
İstanbul DDKO kuruldu.
Kurucuları: Necmettin Büyükkaya, Hikmet Bozcalı, Ali Buran, Leyla Ejder,
Mehmet Tüysüz, Ali Haydar, Emre Mehmet Can, Sabri Ünlü, İbrahim Önen,
Ömer Bakal, Fevzi Yardımcı, Mahmut Kılıç, Aydın Yümlü, M.Ali Aslan, Aziz
Yılmaz, Sait Bozgan, İbrahim Yüksekkaya, Fazlı Can Kadir Akgüneş, Salih
Kaynak, Mustafa Doğan Özbay, Ahmet Zeki Okçuoğlu, Mehmet Balamir, Sait
Pektaş, Şakir Elçi, Ali Yilmaz Balkaş, Agah Uyanık, Kadri Çağlı, Hüseyin
Azkan, İlhami Yaban.
1. Dönem Başkan: Necmettin Büyükkaya
2. Dönem Başkan: Hikmet Bozcalı
3. Dönem Başkan: Mehmet Tüysüz
Kuruluş toplantılarında tartışmalar genellikle iki noktada yoğunlaştı.
Örgütün Merkezi olup olmaması. O günkü yasal koşullar nedeniyle örgütün
merkezi olmamasına, özellikle Doğu illerinde yoğunlaşılarak il bazında
ayrı dernekler kurularak örgütlenmesine
Ayrı örgütlenilmesine rağmen DEV-GENÇ ve TİP ile dayanışmanın
sürdürülmesine karar verildi.
Kararlar doğrultusunda illerde Devrimci Doğu Kültür Ocakları açıldı.
DDKO- Kozluk, 28 Ocak 1970
Kurucuları: M. Şirin Baltaş, Alaattin Baltaş, Abdi Dizmen, Yusuf Güzel,
Mehmet İnal, Halil Kaneş, İrfan Bozgil, M.Tahir Birlik, A.Halim Dinler,
Mehmet Asker, Nasir Bağ.
DDKO -Ergani 13-Ekim 1970
Kurucuları: Ömer Kan, Mehmet Emintektaş, Kemal Vural, Mustafa Gök,
Mehmet Sağlamoğlu.
DDKO- Silvan, 9 Kasım 1970
Kurucuları: Bahri Evliyaoğlu, Mahmut Okutucu, Muhterem Biçimli, Vedat
Erkaçmaz, Akif Işık, A.Kerim Ceylan, Yusuf Kılıçer, Mahmut Yeşil, Cüneyt
Ceylan, Zeki Bozaslan, Fikri Müjdeci
DDKO-Diyarbakır, 6-Ekim 1971
Kurucuları: Yusuf Ekinci, Süleyman Çelik, Fikri Gürbüz Yıldızhan, Ömer
Çetin, Mehdi Zana, Nazım Sönmez, İlhan Aslan, Abdurrahman Uçman, Vedat
Hayrullahoğlu, Gıyaseddin Ayaz, Halit Ayçiçek, Hasan Yılmaz, Hüseyin
Altan, Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay, Sadun Kılıç, Mehmet Canpolat.
DDKO- Batman, 18 Kasım 1971
Kurucuları: Mehmet Yıldız, Sabri Yıldız, Mehmet Durmaz, Sabahattin
Saygılı, Übeydüllah Aydın.
O dönemde Türkiye solunun “Milli Mesele” ye bakışı son derece netti.
Sistemin inkarcı tutumuna, yasak ve engellemelerine rağmen Kürt halkının
sorunlarına sahip çıkıyor. Halkların kardeşliğini savunuyordu ve Türkiye
halkının devrimci mücadelesinin Kürt ve Türk ayrımı yapmadan sömürülen
ve hakları gasp edilen tüm Türkiye halkının kurtuluşu için yapıldığını
belirtiyordu.
1969’da TİP’in Ankara’daki YİBA düğün salonunda yaptığı aldığı
kurultayda alınan bir kararda "Doğu ve Güney Doğuda Kürt halkı diye bir
halk yaşamakta" olduğu ve bu halkın sorunlarına da sahip çıkılacağı
belirtiliyordu. Bu karar nedeniyle 1971 yılında TİP kapatılıyordu. Aynı
yıl DDKO’larda kapatıldı. Yönetici ve üyeleri tutuklandılar, işkence
gördüler ve hüküm giydiler.
Deniz Gezmiş idam sehpasında bile “Yaşasın Türk ve Kürt Halkının
kardeşliği” diyerek son sözünü söylüyor ve devrimci kardeşliğe vurgu
yapıyordu.
ÜÇ HİLAL-GAMALI HAÇ
19 Ağustos 1968’de Türkeş gazetelere demeç vererek “CKMP’nin
komünistlerle mücadele için komando birliklerini kurduklarını” resmen
açıklıyordu. Türkeş demecinde “Komando birliklerinde ’milliyetçi’
çocukların, Genel İdare Kurulu üyesi Dündar Taşer nezaretinde her gün
sıkı bir eğitime tabi tutulduklarını,” bildiriyordu.
“Türkçülük“ ve “milliyetçilik” sadece laftı ve bilinçsiz kitleleri
aldatmaya yönelik, sloganlardan ibaretti. ABD’nin talimatıyla “yeşil
kuşak” stratejisine uygun olarak “Türkçülüğün” ve “milliyetçiliğin“ bile
içi boşaltılıyordu. 8 Şubat 1969’da Adana’da yapılan CKMP kongresinde
Parti içerisindeki Nihal Atsız taraftarı “Türkçü” ve “milliyetçi”
unsurlar tasfiye ediliyor, partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi
(MHP), amblemi de “üç hilal” olarak değiştiriliyordu. Gençlik Kollarının
amblemi hilal içinde “bozkurt” olarak belirleniyordu.
Artık, parti ideolojisini “Türkçülük” ve “Milliyetçilik” değil
Türk-İslam Sentezi olarak sunulan ve ABD emperyalizminin yeni
stratejisine göre belirlenen yeni anlayış belirliyordu.
Bu anlayışa karşı çıkanlar için ise sert ve katı önlemler alınıyordu.
Başbuğun “davadan döneni vurun” talimatı sonucu; MHP’li Ali Balseven
Ankara Kurtuluş Parkı’nda öldürülüyordu.
DEVRİMCİ ÖĞRENCİ BİRLİĞİ (DÖB)
Bütün bu gelişmeler yaşanırken, FKF yönetiminin pasif tutumu, devrimci
gençlerin huzursuzluğuna yol açıyor, bir yandan FKF içerisinde devrimci
muhalefet yükselirken, diğer yandan İstanbul’da başta Deniz Gezmiş’in
bulunduğu ve olaylar içinde aktif rol oynayan bir grup devrimci genç
tarafından DÖB (Devrimci Öğrenci Birliği) kuruluyordu.
FKF yönetiminde değişikliklerden ve 28 Ekim - 10 Kasım 1968 de
Samsun’dan Ankara’ya yapılan “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal
Yürüyüşü” ne katıldıktan sonra DÖB, DEV-GENÇ ile bütünleşiyordu.
KOMER
Parker Hart'dan boşalan ABD'nin Ankara Büyükelçiliğine, Güney Vietnam'da
“Barışı Koruma Programı Müdürü” olan CIA ajanı Robert Komer'in
getirildiği Beyaz Saray tarafından açıklanır.
“Barışı Koruma” yani Türkçesi “hükümet darbesi yapmak, karşı devrimi
tezgahlamak, işkence tezgahlarını açmak, seçimlere para yatırımı yapmak,
iç savaş çıkartmak“. Bütün bunlar 'özel harekât' ve Amerikanca deyimi
ile 'special operation'ca yapılan işlemlerdir.
Ankara Amerikan Büyükelçisinin Türkiye'den önce Vietnam'da
'pasifikasyon' hareketini yönetmesi de gene CIA programı içinde
bulunmaktadır. Bu programa göre 15 milyonluk Güney Vietnam halkının %
90'ı, 11.000 stratejik köye veya dikenli tel ve mayınlarla çevrilmiş
kamplara toplanmıştır. Bu program Türkiye'de pek iyi tanıdığımız AID
(Amerikan Yardım Teşkilatı) eliyle yürütülmüştür.
Komer, Vietnam’da, Amerikanın işgaline karşı yurtlarını savunan
yurtseverlerin, Vietkongların pasifize edilmesi alanında ortaya attığı
parlak fikirlerle dikkat çekmişti. Vietnam’da Milli Kurtuluş Hareketine
karşı yürütülen sindirme hareketinin yöneticisi, Vietnam halkının
celladı idi.
“Sindirme”, “Pasifikasyon”; “Komünistleri kendi oyunları ile yeneceğiz,
horozlarını boğazlayacağız, gerekirse kadınları ve çocukları da; bu,
komünistlerin halk üzerindeki etkisini silene dek sürecek...” diyen
CIA’nın “Artık bir insan sadece Vietkong’a benzese bile, bu onun
öldürülmesine ya da kampa konulmasına yetecektir ve bu iş, halkın, kendi
hükümetiyle işbirliği yapmasını öğrenmesine dek böyle devam edecektir”
dediği bir savaştı bu.
Sahra Kuvvetleri, Eyalet Keşif Birlikleri adı altında yaratılan “korucu”
güçleri, Özel Şube adıyla anılan korkunç işkence merkezleri, zindanlarda
başlatılan “pişmanlık” kampanyaları ve katliamlar, Stratejik Köy ya da
Toplama Kampları, Devrimci Kalkınma Programı adı altında uygulanan
kandırma çabaları, vb. hepsi Komer’in döneminin başlıca uygulamaları
olarak öne çıktı.
Köylerin yakılması, kelle avcısı özel timler, ispiyon şebekeleri ve
bütün diğer kirli işler... Komünist bir teğmenin kellesine 42 dolar,
eyalet komutanınkine 4200 dolar.
İşte Honcho (Kasap) adıyla anılan görünürde ABD Vietnam Büyükelçisi
Robert Komer, Vietnam’da böyle koruyordu barışı. Meslekdaşlarının şimdi
Irak’ta “özgürlüğü” getirip koruduğu gibi.
Sonradan, tam da devrimci mücadelenin geliştiği yıllarda 1969’da Türkiye
Büyükelçiliğine atandı.
Komer’in Ankara’ya Büyükelçi olarak atanmasını devrimci gençler büyük
bir tepki ile karşıladılar. Komer’i getiren uçağı karşılamak üzere ODTÜ
ve Ankara Üniversitesi öğrencisi gençler 28 Kasım 1968 Perşembe günü
dersleri boykot ederek Esenboğa Havaalanına gittiler. Komer’i
karşılamaya gelen resmi protokolün aksine gençlerin elinde çiçek
buketleri değil, çürük yumurta ve domatesler vardı. Komer havaalanı
binasına uğratılmadan, iniş pistinin ucundan alınarak gizlice şehre
götürüldü.
CADİLLAC
Komer, kendisine yöneltilen protesto gösterilerini ciddiye almadığını
göstermek veya protestonun ciddiyetini test etmek üzere ODTÜ
öğrencilerinin şaşkın bakışları arasında 1969 model 'Cadillac' marka,
siyah renkli, 06 CA 001 plakalı makam otomobiliyle, 6 Ocak 1969
Pazartesi günü, saat 12.30'da ODTÜ'ye geldi. Gözlerine inanamayan, ilk
şaşkınlıkları geçer geçmez bu inanılmaz olayı tüm kampusa duyurdular.
Komer'in otomobilini ilk olarak, rektörlüğün hemen yanında ve karşısında
olan kantin, kütüphane ve kimya laboratuvarında bulunan öğrenciler fark
etti.
Mustafa Yalçıner, Komer'in ODTÜ'ye geldiğini arkadaşlarına haber vermek
için yurtlara koştururken, Mimarlık Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi
Hamid Yakup isimli İranlı bir öğrenci de, ODTÜ SFK'ye giderek,
arkadaşlarına seslendi: ''Haberiniz var mı? Komer'in otomobili
rektörlüğün önünde''. Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, İrfan Uçar, Halil
Çelimli, Yusuf Aslan, Tuncay Çelen, Mehmet Akın Atauz, İbrahim Seven,
Ulaş Bardakçı, Mete Ertekin, Sait Big, Serdar Haybat, Mustafa Taylan
Özgür ve birkaç öğrenci, hızla olay yerine gittiler. Birkaç öğrenci,
ODTÜ Rektörlük binası önünde parketmiş ABD Büyükelçisinin makam
otomobilinin yanına gelerek şoför Nidai Cemal'den, kapı ve kontak
anahtarlarını istedi. Şoför, anahtarları vermedi. Bunun üzerine
öğrenciler arabayı taşa tutttular ve 'çimlere basmayınız' yazılı
demirleri sökerek arabanın camlarını kırmaya başladılar.
Rektör Kurdaş ile ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı İskender Odabaşıoğlu, bu
arada, öğrencilerin arasına karışarak eylemcileri engellemeye çalıştı.
Rektör Kurdaş'ın uzaklaşmasından sonra Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Akın
Atauz, İbrahim Seven, Halil Çelimli, Tuncay Çelen, İrfan Uçar, Ulaş
Bardakçı, Yusuf Aslan, Mustafa Taylan Özgür, Komer'in otomobilini önce
tutarak sallamaya ve sarsmaya başladılar.
Komer'in otomobilini sarsan ve sallamaya çalışan öğrenciler, sonra
havaya kaldırarak devirmek için bir süre uğraştılar. Fakat otomobil çok
ağır olduğu için deviremediler. Civardan bulunan bir çelik boruyu,
manivela gibi kullanarak Komer'in otomobilini ilkönce yan, sonra ters
çevirdiler.
Ters çevrilen otomobilin benzin deposundan benzin akmaya başladı.
Hüseyin İnan, Sinan'ın boynundaki kaşkolu alarak; ters çevrilmiş ve
benzin akıtan otomobilin benzin deposunun kapağını açtı ve kaşkolu
deponun içine soktu. Benzin emdirdiği kırmızı siyah çizgili uzun kaşkolu
otomobilin değişik yerlerine vurarak, otomobili, benzinle buladı. Ve
kibriti çaktı. Otomobili söndürmek için gelen itfaiye öğrencilerin
engeliyle karşılaştı. Ateş alan otomobilin etrafında toplanan binlerce
ODTÜ’lü Amerikan emperyalizmini, Komer’i ve Komer’in ODTÜ’ gelmesine
izin veren Rektör Kurdaş’ı saatlerce protesto ettiler.
Rektör Kemal Kurdaş da basın toplantısında olayı şöyle aktarıyordu :
“Her yönü ile yerilecek bir kaba kuvvet gösterisi oldu. Rektöre bir
nezaket ziyaretinde bulunan, dost bir elçinin arabası herkesin gözleri
önünde gösteriler arasında yakıldı.”
REKTÖR-FIRTINA
Kurdaş’a göre, Komer, ismini “övgüyle duyduğu” üniversiteye gelmek
istediğini daha önce iki kez Rektöre söylemişti. Ancak, Rektör, "Bu
fırtına estiği sürece Komer’e fazla yakınlaşamazdım. Ama üniversiteme
7.700.000 dolar yardım yapacak bir ülkenin elçisine karşı uzak da
duramazdım" diye kendini savunuyordu.
Kurdaş anılarını yazdığı kitabında olayı şöyle anlatıyor:
"Misafirlerimizi yemeğe davet ettim, masaya oturduk. Fakat çok geçmeden
kötü haberler birbiri ardına gelmeye başladı. Öğrenciler toplanıyorlar.
Çok kalabalıklaştılar. Arabanın etrafındalar. Malum grup hepsi oradalar.
Arabayı devirmeye çalışıyorlar. Camını kırdılar. Devirdiler. Arabayı
şişliyorlar. Arabayı yaktılar. Saat 13.15 dolaylarında…"
Hepimiz masadan fırladık. Arabayı gören rektörlüğün makam odasının
pencerelerine yığıldık. Araba gerçekten yanıyor, etrafı öğrenci
kaynıyor. Yanan arabayı bir iki dakika seyrettik. O sırada rektörlük
telefonu çaldı açıp bana verdiler. “Bir komiser sizi arıyor efendim!”
KOMİSER
Telefonu aldım “Buyur kardeşim.” Dedim. Karşımdaki kendisi tanıttı.
Komiser bilmem kim, ismi hatırımda kalmadıç Söylediği şu:
Komiser: Efendim, arabayı yaktılar.
Ben:Evet gördüm.
Komiser: Müdahale edeyim mi?
Ben:Neyle edeceksin?
Komiser:Yanımda adamlarım var.
Ben: Sen neredesin ?
Komiser: Mimarlık Fakültesindeyim 35 numaralı odada.(bu rakam 33 de
olabilir)
Ben: Benden izin almadan üniversiteye nasıl girdin ?
Komiser: Amirlerim emir verdi girdim efendim. Ben bir saatten fazla bir
süredir buradayım.
Ben: Yaa..(Demek ki Emniyet, Büyükelçinin üniversiteye geleceğini ve
geliş saatini biliyordu, burada bir olay çıkacağını tahmin ediyordu veya
belki de biliyordu. Onun içinde üniversiteye bir öncü ekip de
yerleştirmişler.)
Telefonda komiser soruyor ”Efendin müdahale edeyim mi?” Cevabım:” Olay
şu ana kadar bir araba yakılmasından ibaret, şimdi sen müdahale edip kan
mı çıkartmak istiyorsun ? Masum bir öğrenci ölürse ben bunun hesabını
hayatımın sonuna kadar veremem. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde kan
akıttırmam, otur oturduğun yerde, sonra da sessizce kimseye görünmeden
üniversiteden çık.”
Komiser çaresiz “Peki” dedi. Telefonu karşılıklı kapadık. Üç dört dakika
geçmemişti ki ikinci bir telefon. Saat 13:20 olabilir.
KİM YAKTI? - BACAĞI KOPMUŞ KEDİ
Bu defa beni arayan İçişleri Bakanı Faruk Sükan. Telefonda bir bacağı
kopmuş kedi gibi bağırıyor:
-Sükan: Rektör, Elçinin arabasını yaktın!..
-Ben:Hayır ben yakmadım. Beş on manyak öğrenci yaktı.
-Sükan: Sen Yaktırdın
-Ben : Hayır öğrenciler yaktılar. Ben bunu üniversiteye karşı işlenmiş
vahim bir hata, hatta ihanet kabul ediyorum.
-Sükan: Sefiri kandırıp oraya yemeğe davet ettin, tuzağa düşürdün
arabayı yaktırdın.
-Ben : Hayır ben davet etmedim, ısrarla o gelmek istedi.
-Sükan: Ben şimdi olaya müdahale edeceğim. Bütün gücümle üniversiteye
giriyorum.
-Ben: Ne ile gireceksiniz ?
-Sükan: Karşınızdaki Mobil istasyonunda 250 polisim var, onlarla
gireceğim.
-Ben: Faruk bey polisinizi üniversiteye sokmam. Polis bu anda
üniversiteye girerse mutlaka kan çıkar, arabanın etrafında iki yüz, üç
yüz tane çocuk var. Bunların belki on-onbeşi olaya karışan zorba,
diğerleri masum öğrenci, seyirci. Ama hepsi genç ve heyacanlı. Bu
ortamda polis üniversiyete girerse burası bir muhabere meydanına döner.
Belki onlarca masum öğrenci, hayatını kaybeder. Ben kimseye bunun
hesabını veremem. Onun için kesin olarak söylüyorum polisin üniversiteye
bir adım bile atmasına izin vermiyorum.
-Sükan: Ben gireceğim,
-Ben: Giremezsin, girersen karşında beni bulursun.
-Sükan: Elçi orada hayatı tehlikede.
-Ben: Elçinin hayatı benim teminatım altındadır. Beni öldürmeden kimse
ona dokunamaz. Burada işleri kontrol altına aldıktan sonra elçiyi şahsen
ben götüreceğim,
Sükan homurdanarak telefonu kapattı.
NE İSA’YA NE USA’YA YARANDI
Kurdaş “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan” oldu. Ne İsa’ya ne
USA’ya yaranabildi. Bir işkenceciyi, bir CIA ajanı “kasabı” “dost bir
elçi” olarak bağrına basarak “öğrencilerini”; koca kadillaklarını
yakılmasını önleyemeyerek; “polisin” üniversiteye girmesine izin
vermeyerek “dostlarını” “incitti”.
ODTÜ Direniş Komitesinin Bülteninde şu satırlar yer alıyordu : "6 Ocak
1969. Öğle üzeri kalabalık büyüdü. Geri bırakılmışlığın ve bağımlılığın
öfkesi gibi büyüdü. Sonra yüreklerdeki bağımsızlık ateşi gibi arabayı
sarıverdi.”
ODTÜ’de yakılan araba devrimci gençler tarafından 2. Milli Kurtuluş
Savaşının Meşalesi olarak adlandırılıyor ve Türkiye’nin her yerinde
birbiri ardına, anti-emperyalist gösteri ve etkinliklerle ABD
emperyalizmi, Komer ve işbirlikçi iktidar protesto ediliyor, bildiriler
ve özel gazetelerle Komer olayı ve nedenleri Türkiye halkına
anlatılıyordu.
ABD elçisi Komer ise basın açıklamasında şunları söylüyordu:
"Müttefik bir ülkenin temsilcisinin, büyük bir Türk üniversitesi rektörü
tarafından öğle yemeğine davet edildiği bir sırada, otomobilinin ufak
bir müfrit grup tarafından ateşe verilmesi gerçekten üzücü bir
husustur."
KOMERİN ARABASINI BİZ YAKTIK
Ne var ki başta ODTÜ gençliği olmak üzere, Türkiye halkı “ufak bir
müfrit gruba” sahip çıkıyordu. 3000 ODTÜ öğrencisi Rektörlüğe dilekçe
vererek, “Komerin arabasını biz yaktık’” diyerek, tutuklanan
arkadaşlarının serbest bırakılmasını, ya da kendilerinin de
tutuklanmasını istiyorlardı.
Komplo, tersine çevrilmişti. TCK 128. Maddesi ile idam talebiyle
tutuklanan ve “vatan haini” ilan edilmek istenen “Komerciler”i, halk
“vatansever” olarak bağrına basıyordu. “Komerciler” in vekilliğini
yüzden fazla avukat “gönüllü” olarak üstleniyordu.
Gençlerin yargılandığı Ankara Anafartalar Adliyesini, gençler ve halk
doldurmuştu. Duruşma salonunda ayakta durmak için bile yer kalmadığı
gibi, kalabalık Adliye Sarayının dışına Anafartalar caddesine taşmıştı.
Av. Halit Çelenk başkanlığındaki “hukuk ordusu” gençleri savunuyordu.
Gençlerin yargılandığı TCK 128.madde “İki ülke arasının açılması ve
savaşa neden olunması”nı içermekteydi. Savaş çıkarsa idam, çıkmaz da
sadece “ara açılırsa” müebbet hapis cezasını öngörüyordu. Avukatlar; “bu
olayın Türk-Amerikan dostluğunu zedeleyip, zedelemediğinin ABD Dışişleri
Bakanlığından sorulmasını istedi. Gelen cevap muhteşemdi “ Bu hareket
iki dost ve müttefik ABD ve Türk Hükümetleri arasındaki dostluk
ilişkilerini daha da kuvvetlendirmiştir”. O halde gençlere ceza değil
“madalya” verilmeliydi. 128. madde düştü. Gençler sadece “toplu ızrar “
suçundan altı ay ceza alarak tahliye edildiler.
Gençlerin tahliyesinden sonra daha da gelişen antiemperyalist gösteriler
ve hareketler sonucu ABD Komer’i geri çekmek zorunda kaldı. Böylelikle
“Honcho” (kasap-işkenceci) olarak adlandırılan Vietnam Pasifikasyon
uzmanı ve CIA ajanı Komer’in kısa süren Türkiye macerası 7 Mayıs 1969 da
sona erdi.
KASAP’IN FİLOSU
Komer’in makam arabasının yakıldığı, Türkiye’ni hemen her yerinde
anti-emperyalist ve Amerika karşıtı etkinliklerin düzenlendiği bir
ortamda, 6. Filo’nun tekrar geleceği öğrenildi. Devrimci örgütler 28
Ocak 1969 da toplanarak “Dayanışma Kurulu “ oluşturdular ve hazırlıklara
başladılar. İlk olarak 6 Şubat’da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a ve
Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’a telgraf çekildi :
“Amerikan emperyalizminin bekçisi bu filoyu ve askerlerini, kendi
donanmamızdan ve Mehmetçiklerimizden daha fazla görmekten usandık.
Soruşturması hala açılmayan Vedat Demircioğlu’nun ve Savaş Atalay’ın
öldürülmesi olaylarının doğurucusu Amerikan askerlerini görmek
istemiyoruz. “
Tüm bunlara rağmen 6. Filo yine İstanbul’a geldi. Daha filo
karasularımıza girmeden başlayan anti-emperyalist gösteriler, filonun
gelişiyle giderek arttı. Devrimci örgütler 16 Şubat’ta yapılacak ve
Taksim Meydanı’nda sona erecek “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi
Yürüyüşü“nü hazırlıyorlardı. Bu arada Komer olayı ve 6. Filo
protestolarından dolayı yurtsever - devrimci gençliğe diş bileyen
Amerika boş durmuyor, gizli örgütleri ve işbirlikçileri aracılığıyla
gerici-şeriatçı güçleri devrimcilere karşı kışkırtıyordu.
ABD’NİN DOSTLARI-KANLI PAZAR
Bazı gerici gazeteler “Cihada Hazır Olun”, “Kızılları Boğmanın Vakti
Geldi”, “Ya Tam Susturacağız, Ya Kan Kusturacağız“ başlıkları atıyor,
toplu kılınan cuma namazlarından sonra cemaate ABD’ye karşı çıkmanın
komünistlik olduğu, komünistlerin başlarının ezilmesi gerektiği
söyleniyordu.
Bütün bu tahrikler sonucu 16 Şubat 1969 Pazar günü sayıları 40.000 e
ulaşan yürüyüşçüler Taksim alanına girerken polisin gözü önünde, hatta
himayesinde çember sakallı, takkeli gözü dönmüş şeriatçılar ve gericiler
devrimcilere saldırtırılıyordu. Saldırı sonucu Ali Turgut Aytaç ve Duran
Erdoğan öldürülüyor, yüzlerce kişi yaralanıyordu.
Cevdet Sunay tam da bu sıralarda Suudi Arabistan'a gidiyor ve bu ülkeyi
ziyaret eden ilk Türkiye Cumhurbaşkanı oluyordu.
Basında da, İslamcı örgütlenme ve eylemlerin Suudi Arabistan'daki ABD
sermayesi denetimindeki Aramco petrol şirketinin katkılarıyla
desteklendiği yazılıyordu.
EMPERYALİST SALDIRGAN CERYAN
1970 yılında zamanın başbakanı Süleyman Demirel’e Emniyet Genel
Müdürlüğü Önemli İşler Dairesi tarafından hazırlanmış bir rapor
sunuluyordu. Bu raporda 1968-70 yıllarında yurdun çeşitli yerlerinde
kurulan 25 komando kampı tek tek belirtiliyor; bu kampların Türkeş’in
emriyle kurulduğu, kendisi tarafından zaman zaman kampların ziyaret
edildiği, kamplardaki komandoların silahlandırıldığı, belirtiliyor ve
raporun sonuç bölümünde “Türk milliyetçiliği, Türkçülük maskesiyle
yurdumuzda tatbik edilmek istenen Nasyonel Sosyalizmle, mevcut
demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan emperyalist ve saldırgan bir
cereyandır” deniliyordu.
Devletin resmi bir kuruluşunca, ülkenin başbakanına “ mevcut demokratik
düzeni yıkmayı amaçlayan emperyalist ve saldırgan bir cereyan” olarak,
delilleriyle birlikte rapor edilen, “ülkücü hareket” devletin diğer
farklı güçlerince korunup kollanıyor, beslenip büyütülüyordu. Bazıları
“Devlet adına” görevlendiriliyordu.
Gençliğin arasına ajan provakotörler sokuluyor, meşru müdafaa için silah
bulundurmak zorunda bıraktırılan gençlik, silahlı çatışma ortamlarının
içine sürüklendiriliyordu. Forumlarda büyük bir hoşgörü içerisinde
özgürce tartışan, kendi sorunlarını ve Türkiye’nin sorunlarını
irdeleyebilen, sağ-sol tüm siyasi liderlerle, düzenledikleri açık
oturumlarda tartışma olanağı bulabilen gençler bu özgür ve demokratik
ortamın dışına itilmeye çalışılıyordu. Ülkeyi yönetenler, Amerika’nın ve
bir avuç işbirlikçi çevrelerinin çıkarları için ülke geleceğini, ülke
gençliği feda ediyorlardı.
Cinayetler birbirini kovalıyordu. Mehmet Cantekin (19.9.1969), Taylan
Özgür (23.9.1969), Mehmet Büyüksevinç (9.12.1969), Battal Mehetoğlu
(14.12.1969) teker teker katledildi. Gençlik meşru müdafaaya zorlanarak,
kendini korumak için silah taşımak zorunda bırakıldı.
BİLİNÇLİ PLAN- TAYLAN ÖZGÜR’ÜN KATLİ
Taylan Özgür 23 Eylül 1969 da İstanbul’da güpegündüz herkesin ortasında
Beyazıt Meydanında katledildi. Taylan Özgür, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü
üyesiydi ve Sosyalist Fikir Kulübünce düzenlenen “köy çalışmaları”na ilk
katılan ve başarılı sonuçlar elde eden arkadaşlarımızdandı. Kitlelerin
güvenini kazanmayı bilen, özveri sahibi ve mücadelen kaçmayan atak ve
yiğit bir kişiliği vardı. Taylan, 6 Ocak 1969'da Amerikan elçisi
Komer’in makam arabasını ODTÜ’de yakan devrimci gençlerden biriydi.
Komer, daha önce Vietnam’da CIA ajanı olarak görev yapan ve
“pasifikasyon “ hareketini, yani her türlü işkence, şiddet ve baskı ile
Vietnam halkının sindirilmesi hareketini, yöneten kişiydi.
Taylan ölen ve öldürülen ilk 68’li değildi. Taylan’ın öldürülmesinden
yaklaşık bir yıl önce, Amerikan 6 Filosunun İstanbul’a gelişi sırasında
çıkan olaylarda vermişti 68’liler ilk şehidini.
18 Temmuz 1968 günü sabaha karşı 04.30’da polislerin Gümüşsuyu İTÜ
öğrenci yurduna yaptığı baskında pencereden atılan FKF üyesi Vedat
Demircioğlu 6 gün komada kaldıktan sonra 24 Temmuz’da yaşamını
yitirmişti. 28 Temmuz’da da Ankara adliyesi önünde, arkadaşlarının
duruşmasını izlemeye gelen gruba polisin müdahalesi sonucu Atalay Savaş,
polisten kaçarken bir minibüs altında kalarak can vermişti.
Evet, Taylan ölen ve öldürülen ilk 68’li değildi. Ama, CIA’nın, 1952’den
itibaren NATO’ya bağlı tüm Avrupa ülkelerinde “ gladio” “kontr-gerilla”
“özel harp dairesi” adı altında kurduğu ve “komünistleri” yok etmeyi
amaçlayan örgütlerin tetikçileri tarafından, “bilinçli” ve “planlı” bir
şekilde öldürdüğü ilk 68’li devrimcidir.
Taylan Özgür, CIA bağlantılı gladio tetikçileri tarafından, bilinçli bir
şekilde hedef seçilerek katledilmiştir.
ÖLÜM EMRİ- HEDEF GENÇLİK
Taylan Özgür emperyalist güçlerin, “öldürülecekler” listesine rastgele
seçilmiş bir devrimci değildir. Tıpkı Deniz gibi, Yusuf gibi, Mahir,
Hüseyin, Ulaş gibi, Kaypakkaya, Cevahir gibi asılarak, vurularak,
işkence yapılarak öldürülen yüzlerce binlerce devrimci kardeşimiz gibi,
varlıklarıyla, eylemleriyle, halklarıyla kucaklaşarak emperyalizme karşı
örgütlenmeleriyle emperyalistleri ve işbirlikçilerini tedirgin ettiği
“bilinerek” verilmiştir “ölüm” emri.
CIA’sıyla, MİT’iyle, kontr-gerillasıyla, Ülkü Ocaklarıyla, polisiyle
neden saldırılmıştır 68 devrimci gençliğine? Neden sokak ortalarında
öldürülmüştür, yurtsever ve devrimci gençler? Yanıt basit: Kitlelerle
kurmaya başladığı bağları koparmak, devrimci mücadelenin kitlelere doğru
yansımasını ve doğru kavranılmasını önlemek için.
Gençliğin arasına ajan provakötörler sokularak, sokak ortasında
öldürülerek, meşru müdafaa için silah bulundurmak zorunda bıraktırılmış,
silahlı çatışma ortamlarının içine sürüklendirilmiştir. Ülkeyi
yönetenler, Amerika’nın ve bir avuç çıkar çevrelerinin çıkarları için
ülke geleceğini, ülke gençliğini feda etmiştir.
TEPKİ-69 SUBAY BİLDİRİSİ
69 Subay Bildirisi’nden bazı bölümleri aktaralım:
“Halkımıza bildiririz, senden yana olanları bir bir vurmaya başladılar
yiğit halkım. Önce Vedat’ı öldürdüler alaca karanlıkta, bağımsız Türkiye
demişti Vedat. Sonra Mehmet’i sonra Taylan’ı, Türk halkı ezilmekten
kurtulsun demişti Taylan’la Mehmet. Sonra bir gece bir başka Mehmet
sonra bir gece bir yiğit Battal. Sandılar ki durdururuz ihanet
selleriyle bu coşkun seli... Ama yetsin artık bu alçakça katliam, bitsin
artık bu zulüm. Sahipsiz bildikleri devrimi köşe başlarında yok etmeye
kalkanların karşısına yeni Mehmetler yeni Taylanlar dikilecektir bunu
bilsinler, bunu anlasınlar ezenlerin kuklaları, iplerini tutan elleri
kıracak güçler de vardır Türkiye’de; meydan boş değildir.
Tüfeklerimizdeki mermi,mermilerimizdeki barut, yüreklerimizdeki ateş
yeter size...
Ne paşalık, ne beylik istediler bu kavganın sonunda, ve zaten bu kavgada
ne bir paşa ne bir bey; bu kavgada en güzel şey, tam devrimci bir nefer
olabilmek. Patlamaya hazır bir mermi gibi barutla dolabilmek ve devrim
için asıl olan yaşamak olduğu halde mümkünü kalmamışsa şayet hiçbir şey
olmamış gibi sessizce ölebilmek. Analar taş bassın bağırlarına, bağımsız
bir Türkiye’nin yarınlarına sel olsun, bol olsun, göl olsun anaların
gözyaşları, ne değişir kesilsin devrimcilerin başları birer birer oysa
bir yasadır bu mümkünü yok devrimciler ölür, devrimler sürer.” ( 69
subay bildirisi)
DEV-GENÇ
Ekim 1969’da FKF’nin olağanüstü 4. Kurultayı toplandı. Federasyonun adı;
Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) olarak değiştirildi. Bu
ad artık Türkiye'deki devrimci gençlik mücadelesinin efsaneleşecek adı
olacaktı.
Bu kurultay, salt isim değişikliğinin değil, aynı zamanda Devrimci
Gençliğin TİP’ten tamamen uzaklaşmasının da kesin bir şekilde
belirlendiği bir kurultay olması açısından önemlidir.
Kongre sonunda geçici bir uzlaşmayla Atilla Sarp başkan seçildi.
DEV – GENÇ Merkez Yürütme Kurulu şu isimlerden oluştu:
Genel Başkan : Atila Sarp (AÜ Ziraat Fakültesi)
Genel Sekreter : İrfan Uçar (ODTÜ)
Genel Sayman : Aktan İnce (Basın Yayın Yüksek Okulu)
Üye : Tuncay Çelen (ODTÜ)
Üye : Ahmet Bozkurt (AİTİA)
Üye : Ergun Aydınoğlu (HÜ)
Üye :Gün Zileli (DTCF)
Üye : Oral Çalışlar (SBF)
Üye : Ömer Özerturgut (AÜ Fen Fakültesi)
Ancak bu "uzlaşma" geçiciydi . Bir süre sonra Perinçek grubu DEV-GENÇ
Yürütme Kurulundan tasfiye edildi. Yeni DEV-GENÇ Yürütme Kurulu şu
isimlerden oluştu.
Genel Başkan : Atila Sarp (AÜ Ziraat Fakültesi)
Genel Sekreter : Ruhi Koç (AÜTıp Fakültesi)
Genel Sayman : Tuncay Çelen (ODTÜ)
Üye : Ahmet Bozkurt (AİTİA)
Üye : Ergun Aydınoğlu (HÜ)
Üye : İrfan Uçar (ODTÜ)
Üye : Oktay Etiman (SBF)
Üye : Nurettin Öztürk (HÜ)
Ayrılık resmileşti. Çıkmakta olan dergilere yansıtıldı. Perinçek çevresi
Mahir’lerde kalan “Aydınlık Sosyalist Dergisi”nin karşısında "Proleter
Devrimci Aydınlık" dergisini çıkartmaya başladılar
HEY DEV-GENÇ’Lİ
Sosyalist işçi ve köylülerin kurduğu derneklerin de DEV-GENÇ’e üye
olabileceğini kabul eden bu kurultayla birlikte DEV-GENÇ artık yalnızca
devrimci üniversite gençliğinin bir dayanışma örgütü olmaktan çıkıyor;
Akhisar’da ki tütün üreticisinden, Sungurlu’daki işçiye; Çorumlu
temizlik işçilerinden Akdere’deki gecekonduluya, cezaevlerindeki “kader
kurbanlarına” kadar herkesi kucaklamaya çalışıyordu. İsmi kendinden
büyük DEV-GENÇ kimin başı sıkışsa yardımına koşuyordu.
DEV-GENÇ bir gençlik örgütü gibi değil, adeta bir siyasi parti gibi
algılanıyordu. Gerçek anlamda kitleleri kucaklayabilecek sosyalist bir
partinin bulunmaması ve sosyalist grupların dağınıklığı, DEV-GENÇ’i bir
anlamda böyle bir görevi de yerine getirme zorunluluğu ile baş başa
bırakıyordu. Dev-Genç yöneticileri “bir gençlik örgütü olduklarını ve
gençliğin siyasi bir devrime önderlik edemeyeceğinin bilincinde
olmalarına rağmen; böylesine çetin ve kapsamlı bir görevi de omuzlamak
zorunda kalıyorlardı.
Bir yandan üniversitelerde gençliğin sorunlarına sahip çıkarken,
şehirlerde anti-emperyalist, anti-faşist mücadeleyi sürdürüyorlar, gerek
İşçi sınıfı içerisinde, gerekse yaz tatillerinde kırsal alanda
çalışmalarına devam ediyorlardı.
Yapılan çalışmalar, çalışmaları yapanların gözlem ve deneyleri raporlar
halinde genel merkeze iletiliyor ve değerlendiriliyordu.
KÖYLÜLERLE OMUZ OMUZA
68 GENÇLİĞİ devrimci potansiyeli ülkenin tüm köşesine ve tüm kesimlerine
taşımak için her yolu denedi, her türlü özveriyi gösterdi.
Öğrenci-gençlik içerisindeki örgütlenmeler, anti-emperyalist çıkışlar,
gecekondu çalışmaları, işçilerle dayanışma eylemleri, onlar için yeterli
değildi. Kırsal kesimlere de ulaşmak, yoksul köylüleri de harekete
geçirmek için yollara düştüler.
1968 devrimci gençliğinin eylemleri; üniversite işgalleri, Amerikan
aleyhtarı mitingleri, Komer’in arabasının yıkılması, işçi eylemlerini
desteklemek, gecekondu çalışmaları yapmakla sınırlı değildi. 68’lerin
kalıcı başarılar sağladığı önemli çalışmalarından birisi de tarımsal
üretim ve üleşim sorunları, toprak sorunları ile ilgiliydi.
Gençler; ağalarla, topraksız ve az topraklı köylülerin mücadelesinde
köylülerden yana; toprak sahipleriyle, üreticiler arasındaki mücadelede
üreticilerden yana tavır aldılar.
YAZ ÇALIŞMALARI
Çalışmalar, daha 1967 yılında ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübünce, ODTÜ
Öğrenci Birliğinin desteğiyle “Yaz Çalışmaları” adı altında başlatıldı.
Bu çalışmaların amacı “Önce ODTÜ’lü öğrencilerin Türk Yurdunu; halkını,
kaygı ve korkularını, yaşayış biçimini öğrenmesi, Türk halkına işleri
başında, çiftini sürerken ya da madenine girerken gidip görmesi,
Türkiye’de üretimde çalışanların çilesini bilmesi, tanıması” olarak
açıklandı.
Çalışmalara katılan öğrenciler, yaz tatillerinin 45 günlük süresini, ön
bir eğitimden geçirilerek, Türkiye’nin her bölgesinde, çalışanların,
üretenlerin sorunlarını yerinde görmek, tespit etmek ve sonuçlarını bir
raporla bildirmekle görevlendirildiler.
Çalışma, öncelikle, Etibank işletmelerinin bulunduğu yerlerde, Göcek,
Halıköy, Emet, Kütahya, Murgul ve Maden bölgelerinde yapıldı. Ardından
Konya-Ilgın, Amasya-Taşova, Tokat-Erbaa, Elazığ, Diyarbakır, Van-Erçiş,
Kar-Iğdır’a ekipler gönderildi.
Bir sonraki “Yaz Çalışması”nın programlanabilmesi ve ön çalışma
yapılabilmesi için Bafa, Akhisar, Biga, Kocaeli, Pınarhisar, Sivas,
Malatya, Erzurum, Erzincan; Samsun, Ordu, Rize, Giresun ve Trabzon’a
öğrenciler gönderildi.
En kapsamlı çalışma İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, İstanbul
Teknik Üniversite Teknik Okulu Talebe Birliği, İstanbul Yüksek Okulu
Talebe Birliği temsilcilerinin de katılımıyla Elmalı’da yapıldı. Elmalı
olayları yerinde incelendi. “Elmalı Olayları” adlı kitap hazırlandı.
Yapılan çalışmalar raporlar hazırlandı. Kitaplar basıldı. Bir bölgede
yaşanan sorunlar, diğer bölge çalışanlarına yayınlarla, bildirilerle
aktarıldı. Kamuoyuna duyuruldu. Elmalı’nın ayrıntılarına ileride
değineceğiz.
Kırsal nüfus, toplam nüfus içinde önemli bir yer tutuyordu ve ticaret ve
sanayi burjuvazisi için önemli bir iç pazar haline getiriyordu. Bu iç
pazarın, pazar özelliğini koruyabilmesi için verimliliğin ve üretimin
artması ve bu kesimdeki insanların alım güçlerinin yükseltilmesi
gerekiyordu. Bu da ancak, feodal ilişkilerin ve kalıntılar temizlenmesi,
makineli tarıma geçilmesi, ekilebilir alanların genişletilmesi ile
mümkündü.
Bu gereksinimlerin karşılanabilmesi için 1960’lı yıllarda bazı göller
kurutulmuş, hazine arazileri ekime açılmıştı. Tohum, gübre, sulama,
makine gibi üretim artışını sağlayacak girdilere devlet desteği
sağlanmıştı. Ne var ki, her zaman olduğu gibi, bu konuda da, “ekonomik”
kurallar işlememiş, devlete yakın kesimler aslan payını kapmıştı.
Büyük tarım işletmeleri kolayca toprak ve kredi girdileri elde ederek
gittikçe büyürken, küçük işletmeler toprak ve kredi sağlayamadıkları
gibi çoğu kez ellerindeki toprakları bile kaybetmekteydiler.
Daha önce ürettikleri endüstriyel tarım ürünlerini devlete satan ve
üretim için gerekli bazı girdilerde devlet desteğinden yararlanan
üreticiler bu avantajlarını eskisi kadar kullanamaz olmuşlardı.
Tütün, çay, incir, üzüm, pamuk, pancar, fındık, fıstık, haşhaş ve
ayçiçeği gibi endüstriyel değeri olan tarım ürünleri üreticileri mağdur
edilmekteydi. Devlet tarafından ilan edilen destek alım taban fiyatları
düşük tutulmakta, eksperler tarafından ürünün kalitesinin
belirlenmesinde haksızlıklar yapılmaktaydı. Üretici ürününü, devlete
satabilmek için, uzun kuyruklarda bekletiliyor, satın alınan ürün
bedelleri zamanında ödenmiyordu. Açıkçası devlet bilinçli olarak
üreticiyi bezdiriyor ve adeta ürününü tefeciye ve/veya tüccara ucuz
fiyatla kaptırmasını teşvik ediyordu.
DEV-GENÇ’E HABER SAL
Bu açık sömürüyü, üreticiye oynanan oyunu gören ve kavrayan devrimci
gençlik, devlet tarafından tefecilerin ve tüccarların acımasızlığına
terk edilen bu üreticilere sahip çıktı ve onları destekledi.
Üreticilerle bağ kurdu. Sorunlarıyla ilgilendi. Üretici köylü Mitingleri
düzenleyerek, üreticilerin bir araya gelmesine, sorunlarını birlikte
tartışmasına ve çözüm yolları bulunmasına önayak oldu.
Dev-Genç, aynı anda 5-6 ilde binlerce köylünün katıldığı üretici
mitingleri düzenleyerek, o yıllarda hiçbir siyasi partinin
gerçekleştiremediği etkinlikleri gerçekleştirdi.
Üretici köylülerle bağ kurulması ve birlikte etkinlikler düzenlenmesi
için komiteler kuruldu. Bu komitelere, gidecekleri yöreler, üretim
biçimleri, ilişkileri, üretilen ürün çeşitleri ve yöresel sorunlar
hakkında bilgi verildi.
Köylülerle sıcak ve inandırıcı ilişkiler kuruldu. Bu ilişkiler o derece
artırıldı ve karşılıklı öyle bir güven sağlandı ki, Türkiye’nin
neresinde olursa olsun, haksızlığa uğrayan veya herhangi bir eyleme
kalkışmak isteyen köylüler, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENÇ’e haber
verir oldular. Köy çalışmaları devrimci gençlik hareketin bir parçası
oldu. DEV-GENÇ’in yayın organı İLERİ ‘de yapılan köy etkinlikleri haber
olmaya, sorunları ayrıntılı olarak incelenmeye başladı.
Devrimci gençliğin fiilen katıldığı ilk önemli köylü hareketi Elmalı
eylemidir .
Antalya’nın Elmalı köylüleri 40 yıldan beri ekip biçtikleri arazilerinin
ağalar tarafından kendi tapulu toprakları olduğu gerekçesiyle gasp
edilmesi üzerine 1964 yılında direnişe geçerler ve bu toprakları
ağaların elinden kurtarılması için mücadele ederler. 1967 Eylül ayında
da ağaların el koyduğu bu toprakları işgal ederler.
Yukarıda değindiğimiz “Yaz Çalışmaları” çerçevesinde, 1967 Elmalı Toprak
işgalini yerinde inceleyen ve bu konu araştıran ekibin sorumlusu ODTÜ
Sosyalist Fikir Kulübü üyesi Ercan Enç “Elmalı Olayı”nı şöyle aktarır:.
ODTÜ ÖĞRENCİSİNİN ELMALI'DA İŞİ NE?
“Birinci Dünya savaşı öncesinden başlayıp çeşitli biçimler alarak
günümüze dek gelen bir toprak sorunu var Elmalı'nın. Bayralar, Beyler,
Karamık, Taşağıl köylerinde. Salt bir biçimde ortaya çıkan ağa-köylü
çatışması var Antalya'nın Elmalı'sında. Bir toprak sorunu var dedik
Elmalı'nın, aslında sorun sadece Elmalı'nın değil fakat Türkiye'nin
sorunu, %75'i köylerde yaşayan bir ulusun yan feodal bir ortamdan çıkıp
çağdaş düzeye erişme sorunu.
Elmalı'nın kan, ateş, barut kokan bir geçmişi var 1964 olaylarını
yaratan. Olayları başlangıcından günümüze dek geçirdiği aşamaları
belgeleriyle birlikte hazırlamakta olduğumuz bir kitapta anlatacağız.
Biz burada sadece bir sorunun, Elmalı'da jandarma komutanından kaymakam
vekiline, ODTÜ'de bazı öğretim üyelerinden öğrencilerine kadar çeşitli
kimselerin zihinlerini meşgul eden sorunun, "ODTÜ öğrencisinin Elmalı'da
işi ne" sorusunun cevabını daha doğrusu ODTÜ öğrencisinin Elmalı'yla
ilişkisini ve bu ilişkinin nedenini açıklamaya çalışacağız, Türkiye'nin
bin bir örneğinden biri olan Elmalı olaylarını kısaca anlatmakta fayda
var, üniversite öğrencisiyle Elmalı köylerinin ilişkisini açıklamakta.
VALİ-KAYMAKAM-JANDARMA KOMUTANI-HAKİM
Olaylar 1964 senesinde kadastronun köylerde çalışmaya başlamasıyla
yeniden kıvılcımlanıyor. Ağa artık makineli tarıma geçmiştir, elindeki
imkanlarla daha binlerce dönümü ekebilme ve yüz binlerce lira fazla
kazanma olanağı geçirmiştir eline, o halde ağa ne yapacaktı. Ağa da
yapması gereken şeyi yapıyor, 40-50 yıldan beri köylülerin zilliyetinden
olan toprakları işgal ediyor, eder ya. Türkiye de, iddia edildiğine
göre, bir hukuk devleti. Bir hukuk devletinde, halkın haklarını
korumakla görevli, valisi var, kaymakamı var, jandarma kumandanı var,
hakimi var. Antalya'da yok mu bunlar? Var tabii, ama kim köylüden yana
(ağa menfaatine karşıt) çıkmışsa değiştirilmiş hepsi, valisinden
kaymakamına, jandarma komutanından hakimine kadar. Salt ağadan yana bir
mekanizma kurulmuş Antalya'da, Antalya'nın Elmalı'sında. Jandarmayı
dikmişler köylünün karşısına, köylülerin bir yıllık emekleri çıkarılan
men-i müdahale kararlarıyla ellerinden alınmış, binlerce köylü açlığa
terkedilmiş.
YOOO
Sadece köylülerin zilliyetlerindeki topraklara, bu topraklar üzerindeki
ürünlere mi el konulmuş men-i müdahale kararlarıyla? Yooo, men-i
müdahale karan tatbik edilmiş, devlet bakanının resmen hazine arazisi
olarak ilan ettiği, devletin resmi müessesi olan Devlet Su İşleri
tarafından fakir halktan toplanan milyonlarca lirayla kurulan Avlan
Gölü'nden elde edilen topraklar üzerine köylülerin ektiği 200 bin lira
değerindeki nohutlara. Ve çürümeye terkedilmiş bu nohutlar. Köylü
esasında aç kalmaya, açlıktan ölmeye razı, razı ama şu jandarma baskısı,
jandarma dayağı yok mu ya? Kadın erkek, çoluk çocuk gece yansından evden
toplanmalar, meydan dayağı yemeler, jandarma kumandanı yüzbaşı Nejdet
Çavusçu'nun kadın, erkek, çoluk çocuğa erkekliğini ispatlama çabalan,
daha neler neler.
Bir de Elmalı'daki toprak dağılımı var. Sadece şu dört köydeki toprak
dağılımına bakmak ağa-köylü çatışmasının nedenine yeteri kadar ışık
tutar.
Beyler Köyü- Köy arazisi 15 bin dönüm, 50 hane, sadece beş hanenin yüzer
dönüm toprağı var. 14 bin 500 dönüm ise ağanın.
Karamık Köyü- Ekilebilir durumda 16 bin dönüm, 60 hane, 45 hane
topraksız, 10 hanenin 10-15 dönüm, beş hanenin 50-100 dönüm, 15 bin
dönüm ise ağanın.
Taşağıl Köyü- Toprak 70 bin dönüm, ekilen 30 bin dönüm, 350 hane 76 hane
topraksız,265 hane 10-50 dönüm, 6 hane 50-200, 2 hane 200-250, bir hane
300 dönüm. 18 bin dönüm ise ağanın.
Bayralar Köyü- Toprak 30 bin dönüm, 236 hane, 83 hane topraksız, 130
hane 5-10 dönüm, 23 hane 20-25 dönüm, 28 bin dönüm ise ağanın.
KORKUNÇ
Ne diyelim, Türkiye'de dağıtılacak toprak yoktur diyenlere ithaf olunur.
Türkiye'deki toprak dağılımı, ulusal gelir dağılımı, eğitim durumu
kısaca Türk ulusunun yaşam düzeyi, Devlet İstatistik Enstitüsü resmi
göstergelerine göre korkunç bir eşitsizlik ve yirminci yüzyıl
ölçülerinin çok çok altında. Gerçi rakamların gösterdiği gerçek korkunç
ama, daha korkuncu bu rakamlar değil, gözle görünen halkın yaşam şekli.
Yirmi birinci yüzyıla hazırlanan geri kalmış dünya halktan
kurtuluşlarını evrensel görüş içerisinde salt milliyetçilikle
görüyorlar. Bu milliyetçilik anlayışı kısaca; geri kalmış bir ulusun
maddi kaynaklarının sadece o toplum tararından ve toplum içerisinde bu
kaynaklardan eşit surette faydalanılarak, halkın yaşama düzeyinin toptan
yükselmesi ve her ferdin kendine düşen görevi bu yaklaşım açısından ele
alarak yerine getirmesi olarak tanımlanıyor.
HALKIN RIZKI- ODTÜ ÖĞRENCİSİ
Türkiye geri kalmış bir ülke ve ODTÜ öğrencisi de % 60’ı okuma yazma
bile bilmeyen halkın rızkından keserek okuttuğu bir ulusun üniversite
öğrencisi, sorumluluğunu bilen, ülkesinin geri bırakılmışlığının
nedenini kavramış, ülkesini ve ülkesi topraklan üzerinde yaşayan
yığınları seven bir üniversite öğrencisi ve işin en önemli tarafı
halkının kurtuluş yolunu bilen, yöntemi çizmiş bir üniversite öğrencisi.
Böyle bir üniversite öğrencisinin halkını daha iyi tanımak ve ona
gerçekleri anlatmak istemesi ve bunun için de Anadolu’nun uçsuz bucaksız
ovalarına, yaylarına dağılmasından daha doğal bir şey olamaz.
Esasında hakim güçlerin kuşkusu ve korkusu üniversite öğrencilerinin
köylere gitmesi onlarla kaynaşması değil emekçi halk yığınlarının
gittikçe artan uyanışı ve birbirinden kopmaz bir birleşmeye gitmesidir.
Evet, Türk halkı artık kıpırdanmaya başladı. Bu kıpırdanıştan bu denli
ürkenlerin, halkın emeğinin bilincine tam anlamıyla vardığı zaman ne
gibi bir tutum takınacakları merak konusudur.
Türk halkı da artık yirmi birinci yüzyıl hazırlıklarına başlamıştır.
Artık önemli olan halktan yana olmak değil, halkın kendisi olmaktır.”
TELGRAF-CAN SAVRAN
Olayları aralıklara sürdüğü Elmalı köylülerinden; 1968 Mart ayı sonunda
ODTÜ Öğrenci Birliği ve ODTÜ Sosyalist Fikir Kulubü’ne bir telgraf
gelir. Köylüler yardım istemektedir. Telgrafı alır, almaz ODTÜ Öğrenci
Birliği 2. Başkanı Can Savran’ın başkanlığındaki beş kişilik bir grup,
ön bilgi toplamak için, 27 Mart’ı 28’e bağlayan gece saat 01.00 de,
otomobille Elmalı’ya hareket eder. Ne var ki, Elmalı’ya ulaşamazlar.
Otomobil, saat 03.00 te Sivrihisar yakınlarında devrilir. Üç kişi ağır
yaralı olarak hastaneye kaldırılır. Can Savran 1 Nisan 1968 de Eskişehir
Devlet hastanesinde yaşamla vedalaşır. Can Savran törenle uğurlanır.
Kaldığı yurda Can Savran ismi verilir. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü
üyeleri otobüslerle Elmalı’ya giderek direnişi desteklerler.
KÖYLÜLER, KÖYLÜLER – DEV GENÇ
7 Şubat 1969 tarihinde Akhisar’da tüccarların parayla tuttukları silahlı
adamların engelleme çalışmalarına rağmen, tütün üreticileriyle ortak bir
miting düzenlenmiştir. 10 Şubat 1969 tarihinde Ödemiş’te yine bir tütün
mitingi düzenlenmiştir.
4 Şubat 1969’da İzmir’in Atalan ve Göllüce köylüleri ağaların elinde
bulunan Hazine arazileri ile, ağaların kredi topraklarından, kendi
topraklarından bir kısmını işgal ederek 600 kişilik bir komite kurup,
hükümetten topraklarının gerçek sınırlarının saptanmasını istemişlerdir.
22 Şubat 1969 tarihinde Malatya’da “emperyalizmi, işsizlik ve pahalılığı
protesto mitingi” yapılmıştır.
Şubat 1969’da Tokat’ın Uzunburun köylüleri ağaların elindeki devlete ait
hazine arazilerini sürmeye başlamışlardır.
Şubat 1969’da Torbalı köylüleri yine ağaların elindeki hazine
arazilerini işgal etmişlerdir.
13 Nisan 1969 tarihinde Diyarbakır’da “özgürlük mitingi” yapılmıştır.
16 Nisan 1969 tarihinde Söke’de “toprak reformu ve bağımsızlık mitingi”
yapılarak, köy ağası Tanman ve diğer ağalar ile ağalık düzeni, protesto
edilmiştir.
1969 yılının Mayıs ayında Ağrı ilinde Erzurum Atatürk Üniversitesi Fikir
Kulüpleri Federasyonu Erzurum Sekreterliği’nin örgütlediği “işsizlik ve
pahalılık mitingi” yapıldı. Bu mitinge toplam nüfusu 10-12 000 olan
Ağrı’da yaklaşık 4 000 kişi katıldı. Bu miting Kürt ve Türk
sosyalistlerinin ortaklaşa yaptıkları bir mitingdi. Mitingin
konuşmacılarından birisi de Mehti Zana’ydı. Yine bu mitingin sunucusu da
Kadir Manga idi. Mitinge destek verenler arasında o zamanki Türkiye İşçi
Partisi Ağrı Teşkilatı il yöneticilerinden Naci Kutay gibi, Mehmet Ali
Aslan gibi isimler vardı.
Aynı günlerde, Kars’ta Türkiye İşçi Partisi İl Başkanlığınca düzenlenen
(o zamanki İl Başkanı Hayati Tuncer’di) Susuz ve Digor ilçelerinden
topraksız köylülerin toprak talebiyle yaptıkları yürüyüş ve mitinge
katılındı. Mitingde 1500 köylü vardı
Haziran 1969’da Akhisar’da Tütün Üreticileri Sendikası kurularak,
tüccara, tefeciye ve devlete karşı üretici haklarını savunmaya
geçilmiştir. 18 Ağustos 1969 tarihinde Anamur köylü mitingi yapılmıştır.
20 Ağustos 1969 tarihinde Çivril’de haşhaş mitingi yapılmıştır. Eylül
1969’da Tarsus’ta pamuk üretici köylüler verilen taban fiyatı düşük
bularak Yenice’de bir miting düzenlemişler, Ankara-Adana-Mersin
asfaltını 2 saat trafiğe kapatmışlar, daha sonra da Yenice’den Tarsus’a
kadar yürüyüşe geçmişlerdir. 12 Eylül 1969 tarihinde Hatay Kırıkhan
köylüleri 56 köyden gelen katılımcılarla tefeciye karşı güçlü bir miting
yapmışlardır.,
Kasım 1969’da Silivri Değirmenköy’de köylüler ağalara ait Esecelik
çiftliğinin 5 000 dönümlük bölümünün kendilerine ait olduğunu belirterek
işgal etmişlerdir.
İŞGAL-MİTİNG-ÇATIŞMA
1969 yılındaki diğer önemli eylemler şunlardır: Fatsa’da fındık ve
demokratik haklar mitingi, Hilvan’da köylüler kredi dağıtımındaki
yolsuzluğu protesto etmek için Ziraat Bankası şubesini işgal etmeleri,
Adana Kozan’da pamuk üreticileri Adana asfaltını trafiğe kapatarak pamuk
üreticilerinin sorunlarını dile getirmeleri, Antalya Manavgat’ta
ağaların köylülerden gasp ettiği topraklar yüzünden çatışma çıkması ve
13 köylünün tutuklanması, Balıkesir Dursunbeyli’de Akyayla köylüleri
ağaların elindeki hazineye ait toprakları işgal etmeleri, Gemlik
Murattuga köylüleri topraklarının baraj inşaatı için istimlak edilmesi
üzerine direnişe geçmeleri, Erzurum Tekman ve Malatya Düzyurt köylüleri
ağaların elindeki hazineye ait arazileri işgal etmeleri, Ankara
Polatlı’nın Karailyas köyünü ağalar satın alınca köylülerin topluca
direnişe geçmeleri, Kütahya Değirmenözü ve Yozgat Kayadibi köylüleriyle
köylü gençlik dayanışmasının oluşturulması. Aralık 1969’da Burdur’da
küspe satışındaki yolsuzluğu protesto etmek için traktörlü köylülerin
traktörleriyle birlikte küspe fabrikasını işgal etmeleri, Sakarya’da da
çobanların ağalara ait sürüleri başı boş salıvermeleri eylemi...
FINDIK-SÜT-TÜTÜN-TOPRAK
26 Ocak 1970 tarihinde çok sayıda Dev Genç’li devrimci Turgutlu, Manisa
Akhisar, köylerini gezerek büyük bir potansiyel yaratmışlar, polisin ve
tefeci tüccarların baskılarına rağmen tütün üreticileri ortak bir miting
düzenlemişler ve tütün üreticilerinin sorunları üzerinde durmuşlardır.
Akhisar mitinginden yaklaşık bir hafta sonra Ödemiş’e geçen devrimciler
çok sayıda tütün üreticisi köyleri gezerek, sağladıkları potansiyeli
yine bir mitingle değerlendirmişlerdir.
1970 yılı başlarından itibaren beşer kişilik gruplar halinde Alaçam’ın
tütün üreticisi köyleri gezilmiş ve Şubat 1970’te Alaçam’da bir miting
yapılmıştır. 23 Mart 1970’te Ankara Nallıhan’a bağlı dağ ve orman
köyleri “köylüye otlak ve yeteri kadar toprak” sloganı altında
toplanarak ilçe merkezine doğru yürüyüşe geçti. Kentte düzenlenen “uyarı
ve ihtar” mitingine katıldılar.
Mayıs 1970’te Giresun, Bulancak, Ordu ve Fatsa fındık üreticisi köyler
gezilmiş, alınan ilk miting izni polis tarafından engellendiği için
Ordu-Fatsa-Samsun karayolu trafiğe kapatılmıştır. Gözaltına alınan
miting tertip komitesinden bir arkadaşın götürüldüğü karakol basılmış ve
salıverdirtilmiştir. Daha sonra Mayıs ayı sonunda Fatsa’da güçlü bir
fındık mitingi düzenlenmiştir.
9-25 Haziran 1970 tarihlerinde Kars’ın süt üreticisi köyler beşer
kişilik iki ekip tarafından gezilmiş, süt ve besicilik üzerine bir rapor
hazırlanmış, süt ağası Şemihtan Koçulu protesto edilmiş, fakat Kars’ta
süt üreticileri bir miting gerçekleştirememişlerdir. O dönemde Dev
Genç’in bölge binası da kundaklanarak yıkılmıştır.
HAŞHAŞ-FISTIK-ÜZÜM
Haziran 1970’te Çorum, Amasya ve Tokat’ta haşhaş üreticisi köylülerin
bir çoğu 20 günlük bir çalışmayla gezilmiş ve bölgenin en önemli, hatta
bazı yerlerde tek geçim kaynağı olan haşhaşın yasaklanması konusu
işlenmiştir. Bu çalışmalar sırasında haşhaş konusu üzerinde yazılmış
olan bildirilerden 14 000 tanesi köylülere dağıtılmış ve bu bildiride
özellikle Amerika’nın isteğiyle haşhaş ekiminin yasaklandığı
vurgulanmıştır.
Yine haşhaş ekiminin yasaklanmasını işlemek üzere beşer kişilik ekipler
halinde çok sayıda Dev Gençli Malatya’nın köylerini gezerek, tüm
engelleme girişimlerine rağmen, Temmuz 1970’te Malatya mitingi
gerçekleştirilmesini sağlamışlardır.
20 Ağustos 1970 tarihinde 15 günlük köy çalışmaları sonucunda
Denizli-Çivril haşhaş üreticilerinin katıldığı Çivril mitingi
yapılmıştır. Bu mitingi engellemek için Ülkü Ocaklarıyla, Ziraat Odaları
Birlikleri ortak çalışmışlardır, ama mitinge engel olamamışlardır.
Ağustos 1970’de Gaziantep’te fıstık ve üzüm taban fiyatlarının düşük
tutulması üzerine yerel Dev Gençlilerle üretici köylüler ortak bir
miting düzenlemişlerdir. Mitinge katılmamaları için vali, köyleri tek
tek dolaşarak köylüleri uyarmasına rağmen katılım büyük olmuştur.
Uşak Eşme’de Dev Gençli devrimciler kahve toplantıları yaparak, bütün
üreticilerin sendikalaşması gerektiğini savunurken, gözaltına
alınmışlardır.
Nevşehir Gülşehir’de devrimcilerin 15 günlük köy çalışmaları sonucunda
üzüm üreticileriyle Eylül 1970’te Gülşehir üzüm mitingi yapılmıştır.
Ülkücüler, köylülere mitinge katılmamaları için tehdit etmeleri sonuç
vermeyince Nevşehir’de devrimcilere saldırmışlar, 7 devrimci arkadaşımız
bu saldırıda yaralanmıştır.
ÖĞRETMENLER
Anamur’da Dev Gençli gençler, TÖS üyesi öğretmenlerle birlikte köyleri
dolaşmışlar, hem topraksız dağ köylerinin sorunlarını, hem de fıstık
üreticisi sahil köylerinin sorunlarını işlemişlerdir. 26 günlük çalışma
sonucunda Anamur Köyle Birliği oluşturulmuştur. Bu örgüt, pahalılığı,
fıstık fiyatlarının düşüklüğünü protesto için 12 Eylül 1970 tarihinde
Anamur’da bir miting düzenlemiştir. Anamur çalışmaları da
raporlandırılmış ve Dev Genç tarafından değerlendirilmiştir.
Bütün dünyada ve Türkiye’de “bozuk düzen” diye nitelendirilen sisteme
karşı duran güçlerin oluşturduğu direnç, bu yıllarda en yüksek düzeyine
erişmiştir. Bu gelişimden etkilenen köylülük, tarımsal kesimdeki kendine
özgü üretim ve toprak sorununda yaşanan sistemin yarattığı bozuklukların
da etkisiyle demokrasi güçlerinin muhalefetine katılmıştır.
Devrimci gençlerin hiçbir çıkar gözetmeden birçok tehlikeyi göze alarak
onların yanında yer alması, köylülerin baskı ve sömürü düzenine karşı
harekete geçmesinde önemli etki kaynağı olmuştur.
O dönemde sağlanan köylü-devrimci işbirliği sonucunda ortaya konulan
köylü sorunlarına yönelik eylemler hak arama kavgasında köylülerin
miting ve örgüt geleneğiyle buluşturulmuştur. Karadeniz Tütün
Üreticileri Sendikası, Türkiye Tütün Üreticileri Sendikası, Anamur Köylü
Birliği, Ağalığa Karşı Oluşturulan 600 Kişilik Söke Komitesi, bu
örgütlenmelerin örneklerindendir.
Köylülerin ellerindeki toprak ürünlerinin değerlendirilmesinde devletin
tek yanlı olarak fiyat belirlemesi sistemi uygulanamaz olmuş ve fiyat
belirlemede, demokrasi güçlerinin yarattığı muhalefet etkili olmaya
başlamıştır. Bu çalışmalar sırasında köylüler emek sömürüsüne karşı
bilinçlendirildiği gibi aynı zamanda anti - Amerikancılık bilinci
verilmiş ve o zamanki devrimcilerin sloganı olan “Tam Bağımsız Gerçekten
Demokratik Türkiye” sloganı, köylülerin de dillerine ve belleğine
girmiştir.
Bütün bunlardan başka köy çalışmalarıyla kırsal kesimden Türkiye
devrimci hareketinde sürekli yer alacak militanlar yetişmiştir. 12 Mart
düzenine karşı kırsal kesimde savaşım veren devrimciler, 12 Mart
öncesindeki köy çalışmalarıyla oluşan dirençli köylü kadrolarının destek
ve katkısını görmüşlerdir.
GREV-TOPLU SÖZLEŞME
1960‘lı yıllar köylülerin olduğu kadar, işçilerin de mücadelesinin
yükseldiği yıllar olmuştur.
1961’in kitlesel işçi eylemi 23 Aralık 1961’de sendikalaşma ve grev
haklarının tanınması için Eskişehir’de 5 bin işçinin çeşitli sloganlar
atarak yaptığı yürüyüştür.
1962 yılında Türkiye’de yaşayan 15- 65 yaş arasındaki çalışabilir nüfus
yaklaşık 16 milyon kişi idi. Çalışabilir nüfusun %77’den biraz fazlası
tarım, yaklaşık %9’u ise sanayi sektöründe çalışıyordu. Ülkenin toplam
nüfusu ise 30 milyon kadardı... İşçiler çok ağır koşullarda ve
genellikle büyük kentlerin çevrelerinde oluşmuş altyapı hizmetlerinden
yoksun derme- çatma yerleşim merkezlerinde, “gecekondu”larda
yaşamaktaydılar.
Ankara nüfusunun %45’i, İstanbul nüfusunun %21 kadarı ve İzmir nüfusunun
%18’i gecekondularda yaşıyordu. Henüz ekonomide ağırlık tarımdaydı ama,
endüstri işçileri belirli merkezlerde yoğunlaşmışlardı ve bilinç
düzeylerinde hızlı bir yükseliş gerçekleşmişti. Bu işçiler, emeklerini
satarken ellerindeki tek silah olan grev ve toplu sözleşme haklarını
elde edebilmek için mevcut sendikalarının bir kısmı ile birlikte yoğun
bir mücadele başlattılar.
FUKARA TAHİR
1962 yılının önde gelen işçi eylemlerinden biri de Ankara’da
gerçekleştirildi. “Fukara Tahir” ismiyle bilinen Tahir Öztürk’ün 5000
işçiyle birlikte yaptığı ünlü Meclis yürüyüşüyle yeni bir çığır açıldı.
Çıplak ayaklarıyla Meclise yürüyen işçilerin gösterisi, ekonomik
istemlere dayalı bir kararın sonucu olarak başladı.
26 Nisan 1962’de, Ankara’daki Yapı-İş Federasyonu, inşaat iş kolundaki
işsizliği protesto etmek amacıyla bir yürüyüş düzenlemeye karar verdi.
Bu yürüyüş 3 Mayıs’ta gerçekleşti. Yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı bu
mitinge gelen vali, sakıncalı bulduğu dövizlerin indirilmesini istedi.
Ancak işçiler buna karşı çıktılar ve sloganlar atarak yürüyüşe geçtiler.
Polisin kurduğu barikatları aşarak Sıhhiye’ye ulaştılar. Oradan
sopalarla saldırıya geçen polisleri yararak, koşar adımlarla meclisin
kapısına dayandılar. Burada çatışma daha da şiddetlendi ve kimi işçiler
gözaltına alındı. Kitle patlamaya hazırdı. Meclis ve Senato başkanları,
işçiler tarafından seçilecek bir heyeti kabul edeceklerini bildirdiler.
Görüşmeye 20 kişilik bir temsilci grubu katıldı; gerekli güvencelerin
verilmesi üzerine işçiler Meclisten ayrıldı.
LİMAN-MOTOR-TEKSTİL-LASTİK
Tutuklanan işçilerin bırakılması için eylem sürdürüldü. Artık eylemin
içeriği değişmiş, hedefi siyasal iktidara yönelmişti. “Af değil, iş”,
“İnönü istifa”, “Ecevit istifa” sloganlarıyla Ankara sokaklarını inleten
Yapı-İş üyesi işçilerin gösterisi, “Açların yürüyüşü” olarak tarihe
geçti. Aynı yıl İstanbul’da binlerce liman işçisi ile, Rami Gümüş Motor
Fabrikası, Bursa Otobüs Atölyesi, İstanbul Bahariye ve Defterdar Tekstil
Fabrikaları, Sümer Lastik ve Derbi Lastik Fabrikası işçileri -grev
yasağını tanımayarak işlerini bıraktılar. Sekiz saatlik iş günü, ücret
artımı ve çalışma koşullarının düzeltilmesini istediler. NATO Çiğli Hava
üssü inşaatı işçileri ve Ereğli Demir Çelik inşaatında çalışan 500 işçi,
bir miting düzenleyerek Morrison Şirketinin baskılarını protesto
ettiler.
KABLO-OTEL-HAMAM
1963 yılı Ocak ayında, Kavel Kablo Fabrikası’nda işçiler, işten atılan 4
arkadaşlarının geri alınması için direnişe geçtiler. Polisin işçilere
saldırması sonucu 10 işçi yaralandı.1963’ün sonlarında Eskişehir’de otel
ve hamam işçileri greve gitti.
24 Temmuz 1963 tarihinde 274 sayılı sendikalar kanunu ve 275 sayılı
toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanunları meclislerce onaylanarak
yürürlüğe girdi. Bu yasaların çıkmasıyla birlikte Türkiye’de işçiler ilk
defa grev ve toplu sözleşme hakkına sahip oluyorlardı.
274 ve 275 sayılı yasaların da sağladığı avantajla işçi sınıfımızın
ekonomik-demokratik mücadelesinde yoğun bir dönem başlamış oldu. Bu
dönemin önemi, işçi direnişlerinin gündeme girmesi ve bu direnişlerin
sonucunda TÜRK-İŞ bünyesindeki parçalanmanın ortaya çıkmasıdır.
İŞÇİ SENDİKALARI
Türk-İş yönetimi Ereğli’deki Morrison-Nadsen Amerikan şirketinin
işyerindeki grevi, Mersin’deki Amerikan- İngiliz ortaklığı ATAŞ
rafinerisindeki işçilerin grevlerini, İstanbul’da yapılan Kavel grevini,
Zonguldak maden işçilerinin grevini yasadışı ilan edip kırmaya
çalışmıştı. Türk-İş’in Ocak 1964’de Bursa’da yapılan kongresi sırasında
bazı sendikalar bu konfederasyondan ayrılacaklar ve Mayıs 1964’de
İstanbul’da Hür Türk- İş adlı yeni bir konfederasyon kuracaklardı. En
büyük bölünme ise, 1965 Zonguldak grevinin ardından gerçekleşecekti.
Ayrılanlar, Türkiye İşçi Sendikaları Dayanışma Konseyi adlı bir birlik
oluşturacaklar, ardından yeni bir konfederasyonun kuruluşu için
sözkonusu sendikacılar arasında görüşmeler başlayacaktı. Görüşmelerin
gerçekleştiği 1965 yılında, Petrol İşçileri Sendikaları Federasyonu’nun
açıklamasına göre, Türkiye’de 728 işçi sendikası bulunmaktaydı. Bunların
sadece 270’i Türk-İş konfederasyonuna üye idi. Türkiye’de endüstri ve
tarım işçilerinin sayıları yaklaşık iki milyondu. Türk-İş’e üye
işçilerin sayıları ise sadece 280 bin kadardı. Türk-İş dışındaki
sendikalı işçilerin sayıları ise 700 bin kadardı. Kısacası, mevcut
işçilerin yaklaşık yarısı sendikalı idiler ama, sendikalıların ancak
üçte bir kadarı Türk-İş çatısı altındaydılar.
GREV-LOKAVT
1964’e gelindiğinde, hem işçiler, hem de işveren, 274 sayılı sendikalar
kanunu ve 275 sayılı grev, lokavt ve toplu sözleşme kanununda doğan
haklarını sonuna kadar kullanmakta kararlı bir yapı içine girdi;
işçilerin grev kararlarına işverenler lokavtla cevap vermeye başladı.
Kimi işkollarındaki grevler ise Bakanlar Kurulunca ertelenmeye başlandı.
Bu koşullarda yurdun çeşitli yerlerinde olduğu gibi Ankara’da da Yapı-İş
ve Maden-İş’in örgütlediği grevler oldu. Yapı-İş’in Ankara oteli
inşaatındaki grevi, dışarıdan getirilen işçilerle kırılmak istendi;
işçiler buna karşı mücadele ettiler ve polisle girilen çatışmada kimi
işçi ve sendikacılar tutuklandı.
1965 Mart’ında 2 işçinin ölümüyle sonuçlanan Kozlu olayları önemlidir,
fakat bu olaylardaki ana neden, çoğumuzun tahmin ettiği ya da umduğu
işçi sınıfı hareketinin siyasal düzeni, toplumsal düzeni değiştirmeye
yönelik eylemliliği değil, doğrudan doğruya işyerindeki primlerin
dağıtılmasına ilişkin çıkan sorunlarla bağlantılıdır.
İŞÇİLER-DENİZ GEZMİŞ
31 Ağustos 1966’da, Türk-İş yöneticilerini kınamak amacıyla Çorum'dan
İstanbul'a yalınayak yürüyen Çorumlu 54 belediye işçisini Taksim
Meydanı'nda karşılayanlar arasında Deniz Gezmiş de vardı.
12 Kasım 1966’da Türk-İş tarafından Ankara’da Cemal Gürsel Meydanı’nda
Amerikan üslerinde çalışan işçilere uygulanan baskıları kınamak amacıyla
bir miting düzenlendi.
Mitinge diğer Demokratik Kitle Örgütlerinin dışında Fikir Kulüpleri
Federasyonu (FKF)’da etkin biçimde katıldı. Cemal Gürsel alanındaki
mitinge katılmak için Tandoğan alanından yürüyüşe geçen işçiler ve
FKF’liler “Yankee Go Home”, “Topraklarımızın Altı da Üstü de Bizimdir”,
“Gençlik İşçi El Ele”, “Türkiye Johnson’un Çiftliği Değildir”,
“Kahrolsun Emperyalizm” yazılı dövizler taşırken, diğer yandan hep bir
ağızdan değiştirilmiş sözleriyle “gül ağacı değilem / her gelene eğilem
/ çek elini üstümden / ben sömürgen değilem” şarkısı söyleniyordu.
Miting dağılırken kitlenin önemli bir bölümü FKF’lilerin
yönlendiriciliğinde polis engelini de aşarak Kızılay’a yürüdü. Amerikan
Haber Merkezi’nin önünde sloganlar atıldı, oturma eylemiyle Atatürk
bulvarı trafiğe kapatıldı. Bu sırada ABD Haber Merkezi’ni korumaya
çalışan AP Gençlik Kolları’nın üyeleriyle çatışıldı.
DEVRİMCİ İŞÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU (DİSK)
Paşabahçe Şişe-Cam Fabrikası’nda sürmekte olan uzun grev sırasında
Türk-İş yönetiminin takındığı grev kırıcı tavır bardağı taşıracaktı.
Türk- İş’e bağlı sendikalar arasındaki bölünme eğilimini ve yeni bir
sendikal federasyonun çatısı altına örgütlenme arzusunu güçlendirecekti.
Türk- İş yönetimi, Kristal- İş önderliğinde 31 Ocak 1966 günü başlamış
olan ve ikinci ayını doldurmak üzere bulunan bu grevi 21 Mart 1966’da
bitirmeye kalkışacaktı. İşçiler kararı kabul etmeyip direnişi sürdürünce
Petrol-İş, Maden-İş, Teksif, Deniz-İş, Basın-İş, Ulaş-İş, Enerji-İş,
Kimya-İş, DYF-İş, Şöför-İş, Ar-İş, Tez Büro-İş, Karayolları Sendikası,
Oley-İş, Sağlık-İş, Harp-İş, Gıda-İş, Tekstil-İş gibi diğer sendikalar
söz konusu grevi desteklemek amacıyla bir konsey meclis
oluşturacaklardı.
Sonunda, Demirel Hükümeti’nin kararıyla grev 83’ncü gününde
ertelenecekti. Kristal-İş ve Petrol-İş gibi grevi destekleyen sendikalar
geçici süreler için Türk-İş’ten ihraç edileceklerdi. Türk-İş yönetimi
Demirel Hükümeti ile ortak davranmaktaydı. İhraç edilen sendikaların bir
kısmı daha sonra DİSK’in kuruluşunda yer alacaklardı.
Türk-İş’te muhalefetin öncüsü olarak bilinen Lastik-İş, Maden-İş ve
Basın-İş, Bağımsız Gıda-İş sendikasıyla anlaşarak 1966 yılında
“Sendikalar Dayanışma Konseyi” ni kurdular. Bu üç sendika, 1967 yılında
yaptıkları genel kurullarında yapıdan kesin olarak ayrılmaya karar
verdiler. Bağımsız Gıda-İş ve Zonguldak'taki Maden İşçileri Sendikası da
Türk-İş’ten ayrılan bu üç sendikayla birleşerek, Devrimci İşçi
Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)’nu kurdular.
MİLİTANCA SAVUNMA
Uzun hazırlık toplantılarının ardından, Türkiye Maden-İş Sendikası,
Türkiye Lastik-İş Sendikası, Türkiye Basın-İş Sendikası gibi örgütlerin
öncülüğünde hazırlanan DİSK tüzüğü, 13 Şubat 1967 sabahı valiliğine
verilecek ve örgüt tüzel kişiliğine kavuşacaktı.
DİSK elbette diğerlerine ve özellikle Türk-İş’e göre işçilerin ekonomik
haklarını daha militanca savunan bir sendika olacaktı. Ayrıca DİSK,
Türk- İş’in “partiler üstü” sendika yalanına da karşı olup, açıkça
TİP’in safında yer alacaktı. Fakat tüm bu gerçeklere karşın DİSK
sosyalistlerin çoğunlukta oldukları bir Konfederasyon değildi. DİSK’e
bağlı bir kısım sendikalar da örgütlenebilmek için zaman zaman bazı
patronlarla anlaşabiliyorlardı ve DİSK içinde de Amerikan
sendikacılığının çok büyük etkileri vardı. Çünkü, sonuçta onu kuranların
bir kısmı ilk sendikal eğitimlerini ABD’de almışlardı. Her şeye karşın
Türkiye koşullarında DİSK çok daha mücadeleci idi ve üye sayısı hızla
yükselmekteydi...
İŞÇİLER YALNIZ DEĞİLDİR
1968 – 69 yılları, işçi sınıfımızın ekonomik – demokratik savaşında
önemli olaylarla dolu bir dönem oluşturmaktadır. Yemek boykotları,
grevler, yürüyüşler ve fabrika işgalleri boyutunda yoğunlaşan ve
yükselen direnişler kısa zamanda ülkemizin tümünü kaplamış ve işçi
sınıfımızın direniş gücünü ezmeye çalışan devlet güçleriyle sık sık
çatışmalara kadar varmıştır.
Türkiye işçi sınıfı hareketinde 68 öğrenci hareketleri de etkili olur.
1968 ilkbaharında Haziran ayında başlayan boykot eylemleri ve işgal
eylemleri Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık hareketini de etkiler.
Fabrika işgalleri, öğrenci işgal eylemlerinden hemen sonra, Derby
Fabrikasının işgaliyle başlıyor. Derby işgali, üniversitelerin işgalinin
hemen ardından aşağı yukarı 10-15 gün sonra yapılmıştır. 1600 işçi, 4
Temmuz günü sendikal mücadele nedeniyle işgale başlıyor. Bunun üzerine
İstanbul’da, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Özel
Yüksek Okullar İşgal Konseyi ve Komiteleri adına bir heyet Derby
işgalini ziyaret ediyorlar. Boykot Komiteleri Başkanı, daha sonra
kanserden kaybettiğimiz Harun Karadeniz’dir. Harun Karadeniz orada bir
konuşma yapıyor.
“Biz, devrimci Türk gençliği olarak her zaman emekçi halktan yana
çalışmalar yapmak yolunda ve azmindeyiz. Patronların ezdiği, sömürdüğü
siz emekçi kardeşlerimizi, babalarımızı, amcalarımızı bütün gücümüzle
desteklemekteyiz. Bu fabrikada sizleri, diğer fabrikalarda daha birçok
emekçi halkı sömüren patronlar şunu bilmelidir ki, bu işçiler yalnız
değildir. Bu halkın evlatları olan bizler, halka dönük düzeni kurana dek
çalışacağız. Bugün burada sizin yanınızdayız, sizi desteklediğimiz ve
her zaman siz emekçilerden yana olduğumuz bilesiniz diye geldik.
Gerektiğinde yine geleceğiz ve her hareketinizde sizinle beraber
olacağız.”
İŞÇİLERLE OMUZ OMUZA
20 Mayıs 1969’daki Horoz Çivi direnişine öğrenciler desteğe giderler,
polis müdahale eder, çatışma çıkar, 21 öğrenci gözaltına alınır;
68-69’da Akiş Dokuma, Altınel Pres, Bel Kimya, Çelik Halat, Deniz
Nakliyat, Diyarbakır Belediyesi, Emayetaş, Gabriel Gabrieloğlu Dokuma,
Güven Boya ve Apre, Kavel Kablo, Krom Manyezit, Perşembe Fındık Tarım
Satış Kooperatifi, Singer, Tekel Çamaltı, Tunpeyin grevi sırasında
1969’da Exe Kültür Gemisinin işgali, Türk Demir Döküm, Yarımca Seramik,
1969 yazında Ankara’da Lili Deterjan işçilerinin fabrikayı işgal
etmeleri, bu yıllarda işçilerin, öğrencilerin dayanışmalaryla
gerçekleştirilen direnişlere örneklerdir. Çok önemli bir örnek de
Alpagut Dodurga işgalidir. Burada işçilerin işyerini işgal ederek, uzun
müddet alacaklarını tahsil etmek için işyerini kendileri yönetmişler ve
üretimi sürdürmüşlerdir.
TETİKLEME
Gerçekten de, 1968-1969 yıllarında işçi sınıfı hareketinde bir yükseliş
vardır. 68 devrimci gençlik hareketleri işçi hareketlerini de
tetiklemiştir. Ne var ki bu yükseliş, ilk bakışta zannedildiği gibi
kapitalizm karşıtı sosyalist bir programı benimseyen, anti-kapitalist
bir programı olan bir yükseliş değildir. Bu yükseliş, işçilik
bilinciyle, sınıf bilinci arasında oynayan ve sınıfın ancak çok küçük
bir bölümünün katıldığı bir eylemliliktir. İşçi sınıfının mücadelesi,
gençliğin mücadelesinden farklı olarak, uzun vadeli ve kararlı bir sınıf
mücadelesidir. Saman alevi gibi, çabuk tutuşup, birden parlayarak kısa
zamanda sönmez. Uzun bir süreç içerisinde için için olgunlaşır,
kendisini engelli koşuya hazırlar. Sonra hiç acele etmeden engelleri
birer birer aşarak ağır ağır ve kararlı bir şekilde hedefine doğru
ilerler.
MEMURLAR-ÖĞRETMENLER
Öğretmenler ve diğer memurlarda, işçi sınıfının bir parçasıdırlar.
1960’lı yıllarda belli bir örgütlülüğü olan bu kesimin, öğrenci
gençlikle ilişkileri daha sıcaktır. 1960’lı yılların başlarında
öğretmenler Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’nda yaygın bir
biçimde örgütlüdürler.
Bu örgütlenmenin içinde de onu canlandıran, onu daha politize eden Köy
Enstitüsü Mezunu Öğretmenler Derneği vardır. Eskiden devletle bağlantılı
Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunun yapısının
değiştirilmesinde bu köy enstitülü öğretmenlerin çok ciddi çabaları ve
katkıları olmuştur. Öğretmenlerin Dev-genç tarafından da desteklenen en
önemli eylemi, 15-18 Aralık 1969’daki büyük öğretmen boykotudur,
öğretmenlerin genel grevidir.
Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu 1965 yılında iki kuruluşun
daha oluşmasında etkili olur. 1961 Anayasasına göre memur statüsünde
çalışanlara da sendika kurma hakkı tanınmaktaydı. 1965 yılında 624
sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu çıkar çıkmaz, Türkiye
Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunda etkili olan kesimlerce, Türkiye
Öğretmenler Sendikası (TÖS), İlksen (Ruşen Keleş’in Başkanlığını yaptığı
İlkokul Öğretmenleri Sendikası) ÜNAS (Üniversite Asistanları Sendikası)
TEKSEN gibi çeşitli sendikalar kuruldu. Bu memur sendikalarının sayısı
1965’ten, 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra Anayasa değiştirilerek
memurların sendikalaşması yasaklanana kadar 658 e ulaştı. 350 bin
dolayında memur, bu sendikalara üye oldu.
ORDU GENÇLİĞİ
“9 Ocak 1970’te sabah erken saatlerde, tutuklu bulunduğum Gölcük -
Güllübahçe Askeri Cezaevi’ne gelen bir deniz albayı: “Hemen hazırlan,
resmi elbiselerini giy, donanma komutanı seni istiyor.” dediği zaman
‘Bütün eşyalarımı alayım mı?’ sorusunu sordum.
Albay resmi bir tavır içinde ’Hepsini al, bir daha buraya dönmeyeceksin‘
yanıtını verdiği anda, hayatımda yeni bir sayfanın açıldığını
hissetmiştim.
O tarihte Donanma Komutanı Oramiral Turgut Uzel idi.
Turgut Paşa’nın yeniden hareketlenmeye başlamış cunta örgütlenmeleriyle
yakın bir ilişkisi yoktu. Deniz Kuvvetlerinde bu örgütlenmede
hiyerarşide Oramiral Kemal Kayacan’ın ismi öndeydi.
Turgut Paşa beni odasında kabul etti. Komutan, dört arkadaşımla birlikte
Yüksek Askeri Şura’nın kararıyla ordudan atıldığımızı bildirdi ve resmi
evrakı bana imzalattı.
YAŞ kararında isimleri geçen diğer dört arkadaşımın kimliklerini
öğrendiğim anda şaşkına dönmüştüm. Çünkü bu genç subayların gelişen
olaylarda, ordudan atılacak bir boyutta rolleri olmadığını biliyordum.
Liste yanlış düzenlenmişti.
Bu itirazımı Donanma Komutanı’na ilettiğim anda, kendisi sakin bir
tavırla ’Bunu ben de biliyorum ama Ankara böyle istiyor’ yanıtını verdi
ve devamla ’Sizi çok uyardıklarını ama söz dinlemediğinizi söylüyorlar,
son bildiri bardağın taşmasına neden oldu.’ diyerek beni (Sarp Kuray)
sivil hayata doğru uğurladı.
ÇATI-GÖZDAĞI-İLK TASFİYE
“Donanma Komutanı ile yaptığım kısa konuşma, ister istemez kafamda bazı
geriye dönüşleri ateşleyici olmuştu.
Daha bir yıl önce, Deniz Harp Okulu Subay Taburu’nda okurken özel olarak
ziyaretime gelen ve benimle uzun bir görüşme yapan Tuğamiral Bülent
Tarkan (bu subay, 9 Şubat 1962 tarihli bir protokol ile ihtilal yapmaya
karar veren illegal bir örgütün üyesidir ve protokolde imzası vardır.
Aynı zamanda Yassıada İrtibat Komitesi’nde görev yapmış ve Adnan
Menderes’in idamında hazır bulunmuştur) beni adeta sorgulamış ve ordu
tabanında giderek yaygınlaşan hareketimizin düşünce yapısını öğrenmeye
çalışmış, benden aldığı yanıtlar karşısında asabileşerek, adeta gözdağı
verir bir biçimde;
‘Ankara’da ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen komutanlar var, ayrı
örgütlenmeye gerek yok, bir çatı altında toparlanmak gerekir’ sözleriyle
bir çıkış yapmıştı.
Ben o dönemde 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 dönemleriyle ilgili
derinlemesine bilgi sahibi olmadığımdan, Bülent Paşa’ya verdiğim yanıtı
yalnızca ideolojik bir çerçeveyle sınırlayabildim ve ’Yön ve Devrim
Gazetesi çizgisinde olmadığımızı’, örgütlenmede de bu hiyerarşik yapıdan
uzak durarak bağımsız kalacağımızı bildirdim.
Konuşma bitmişti. Ankara’dan özel olarak gelmiş paşa benim (Sarp Kuray)
tespitlerimden memnun olmamıştı.
Demek ki Donanma Komutanı’nın da sözünü ettiği “Ankara” bizim bağımsız
duruşumuzdan, eylemlerimizden ve düşüncelerimizden rahatsız olmuş,
tasfiyeyi başlatmıştı.
Evet, şu tespiti yapmak gerekiyor: 12 Mart öncesinde, devrimci ordu
gençliği içinde başlatılan ilk tasfiye hareketi budur.
Daha 12 Mart’a 15 ay vardır ve Ankara düğmeye basmıştır. Mesaj nettir:
“Ya ‘Bizimle birlikte olacaksınız yada tasfiye edileceksiniz.’
Bu noktayı iyi kavrayamadığımız taktirde he, 12 Mart’ın kirli ve
karanlık yüzünü, yani Derin Devlet operasyonunu çözemeyiz hem de ordu
içindeki devrimci birikimin başından geçenleri tam olarak anlayamayız.”
(Sarp Kuray)
YAYIN ORGANI-TIME
“27 Mayıs’da yığınlara tanınan sınırlı özgürlükten sonra devrimci
hareket gelişmeye, yığınların ekonomik mücadelesi gün geçtikçe
güçlenmeye başladı.
27 Mayıs’ın devrimci özünün canına okuyan yerli - yabancı para babaları,
güçlenen devrimci kavgadan da gocunmaya başladılar. Silahlı milis
(Toplum Polisi) teşkilatı kurdular.
Devrimci öğrenciler sokak ortasında kurşunlanmaya başladı.
Devrimci Ordu Gençliği, halkının devrimci kavgasını görmemezlikten
gelemezdi.
“69 Deniz Subayı Bildirisi” ile devrimci işçilerin, köylülerin,
gençliğin yanında olduğunu kamuoyuna bildirdi.
O sırada uluslararası para babalarının yayın organı Time şöyle
yazıyordu: “Türkiye de sosyalistler orduyu iktidara getirmek istiyor”.
Para babalarının ne yapıp yapıp ordu gençliğini frenlemeleri gerekirdi.
İlkin bildiriye imza koyan Beş Deniz Subayı atıldı” (Dr.Hikmet
Kıvılcımlı)
ÜNİVERSİTELİ ASKERİ ÖĞRENCİLER
“24 yaşındaydım ve yıllar önce büyük ideallerle terkettiğim Hukuk
Fakültesi’ne geri dönüyordum.
Ankara’da babamın evine indiğim gece Deniz Lisesi’nden atılanlardan, çok
sevdiğim Murat Yedican, yanında Atatürk Lisesi’nde okuyan devrimci bir
arkadaşıyla ziyaretime geldi.
Murat ile gelen devrimci genç, Türk Ordusu’nda özellikle de genç
subayların gönlünde efsaneleşmiş Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın küçük
oğlu Öner Gürcan’dı.
Öner kendisiyle buluştuğumuz hemen o gece, beni ODTÜ’de askeri öğrenci
olarak okuyan ağabeyi Ömer Gürcan ile tanıştırmıştır.
Beni Askeri Tıbbiye’lilerle buluşturan Ömer olmuştur.
10 Ocak 1970 sonrası, Askeri Tıbbiye’lilerle kader birliği yaptığım bir
dönemdir.
Askeri Tıbbiye’liler olarak anılan “Askeri Fakülte ve Yüksek
Okullar”daki devrimci askeri öğrenciler dönemin en aktif ve örgütlü
güçlerinden birisidir. DEV-GENÇ saflarında son derece prestijli devrimci
duruşları vardır
Bu örgütlenme de hiçbir hiyerarşik bağlantısı bulunmayan ve sosyalist
düşünceli bir yapıya sahiptir.
Askeri Tıbbiye’lilerle buluştuğum gece, bugün bile hafızamda tüm
canlılığı ile yaşayan bir anımı aktarmak istiyorum: Ömer ve Öner beni
(Sarp Kuray) onlarla tanıştırmak üzere Cebeci Tıp Fakültesi’nin
bahçesine getirdiği zaman, fakültenin bütün duvarlarının Denizcilerin
yayınladığı “69 Subay Bildirisi’nden” bölümlerle donatılmış olduğunu
gördüm. Fakülte kantininin yanındaki duvarda boydan boya:
“Katiller
Türkiye’de meydan boş değildir.
Tüfeklerimizdeki mermi
Mermilerimizdeki barut
Yüreklerimizdeki ateş, yeter size”
yazısı duruyordu ve altında THKO imzası vardı.
Askeri öğrenciler o gün mücadelelerini bu isimle ifade ediyorlardı.
Sonraki günlerde Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu ismi çok beğenmiş,
arkadaşlarımızdan kullanmak üzere izin istemiş ve kullanmışlardır.
Demek ki Askeri Tıbbiye’liler bizlerle kucaklaşmaya hazırdılar.
12 Mart öncesi çetin döneme onlarla omuz omuza girdim: Erkan Dirik, Uğur
Oral, Yakup Hindistan, Ömer Gürcan, Ahmet Zafer Ergün Murat Kaçar, Lütfü
Dokuzoğlu, Ahmet Türk, Remzi Aygün, Behçet Safa Aysan, Cengiz Kılıç,
Seçim Yıldırım,Hasan Ataol, Celal Sarman, Engin Arasan, Önder Sağlık,
Zeki Gümüşel, Hüseyin Soysever, Recepay Sayar, Ahmet Akküçük, Gürkan
Dirik, Halil Alkan, İsmail Başyiğit ve yüzlercesi...
BEHÇET AYSAN-CENGİZ KILIÇ
Bu satırlarda Askeri Tıbbiyeli iki devrimci kardeşimizi anmadan
geçemeyeceğim.
Sivas’ta kışkırtılmış gerici güruh tarafından yakılan Behçet Aysan,ve
bir trafik kazasında yitirdiğimiz Cengiz Kılıç.
Her iki arkadaşımız da Kuleli Askeri Lisesi çıkışlı olduklarından, 71
öncesinde başta Kara Harp Okulu olmak üzere, ordu içindeki faaliyetlerde
çok aktif ve başarılı olmuşlar ve taşıdıkları üstün insani değerlerle
örgütlenmeye güç katmışlardır. Onları saygıyla anıyorum.”
DEV-LİS
Öner Gürcan, 1971 öncesinde Ankara’da örgütlenmesi başlatılan Devrimci
Liseliler (DEV - LİS)’ in kurucularındandır.
Öner, Barış, Sabri, Alaattin, İhsan, Naki, Nuri, Taki, Suat, Gültekin,
Selim, Güntekin ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım diğer liseli
öncüler, dönemin ağır koşulları altında ve türlü imkansızlıklar içinde
çok kısa bir sürede bu örgütü bir güç haline getirmişlerdir.
Ne olursa olsun, 1971 öncesi DEV - LİS, mücadele tarihinde hakettiği
yeri alacaksa, bu devrimci öncü liselilerin gayretlerini asla atlamamak
gerekir.
BİR YASA-ABDULLAH BAŞTÜRK
İşçi sınıfımızın ekonomik - demokratik mücadelesi, 27 Mayıs 1960 Politik
Devrimi ve onun sağladığı kısmi özgürlükler ortamında geçmişe kıyasla,
çok daha boyutlu bir durum almıştır. 15 – 16 Haziran Büyük İşçi Direnişi
bu dönemin vardığı en yüksek noktalardan biridir.
Dünya 1970 yılına ekonomik krizle girmişti ve Türkiye ekonomisi de
bundan kendine düşeni alacaktı. Demirel hükümeti iktidarda idi ve bu
iktidarın dayandığı mali-sermaye çevreleri “eski güzel günlere” dönme
düşü taşımaktaydılar. Daha yedi yıl önce ne grev hakkı, ne de toplu
sözleşme hakkı vardı.
Mevcut ekonomik krizin yükü, kolayca, “milli menfaatler” ajitasyonuyla,
rahatlıkla, emekçi kesimin sırtına yüklenebiliyordu. Ama artık kazın
ayağı pek öyle değildi.
Bir yandan devrimci gençlik hareketi, “her türlü” engele rağmen
üniversite sınırlarını aşıyor ve Türkiye’nin dört bir yanına ulaşıyordu.
Yoksul köylülerle, öğretmenlerle, işçilerle, emekçilerle buluşuyor,
öğrenciler, gittikleri her yere heyecanlarını ve dinamizmlerini
taşıyorlardı.
Diğer yandan, DİSK içindeki sosyalistlerin konfederasyonu gerçek
anlamıyla sınıf sendikası konumuna getirme çabaları ve DİSK’in
varlığının Türk- İş’i de daha mücadeleci bir çizgiye sürüklemesi hakim
sınıfların işini zorlaştırıyordu. Öncelikle DİSK’in gücü zayıflatılmalı
ve giderek yok edilmeliydi.
Bu nedenle, Demirel Hükümeti, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275
sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu değiştirmek için
harekete geçti.
Bu konuda ilk girişim, 1969 dan önce yapılmış, TÜRK-İŞ tarafından
hazırlanan bir tasarı meclise getirilmiş, ancak o dönemde güçleri bunu
yasallaştırmaya yetmemişti. 1969 – 70 döneminde biri CHP, diğeri AP
tarafından hazırlanan iki yasa tasarısı Millet Meclisine verildi. Her
iki tasarı meclis komisyonunda tek bir tasarı haline dönüştürülüp
meclise sevk edildi. İlk olarak 274 Sayılı Sendikalar Yasasında, o dönem
Türk-İş’e bağlı olan Genel-İş Sendikasının genel başkanı ve CHP
milletvekili Abdullah Baştürk (sonradan DİSK Başkanı olacaktı.) ile yine
o dönem Türk-İş’e bağlı olan Ges-İş Sendikasının genel başkanı ve CHP
milletvekili Osman Soğukpınar’ın DİSK’in kapatılması amacıyla verdikleri
bir kanun teklifi “11 Haziran 1970 tarihinde 274 sayılı sendikalar
yasasında değişiklik yapılması ile ilgili tasarı” meclis gündemine
geldi. Millet Meclisinde kabul edilen tasarı, Cumhuriyet Senatosunda
görüşülecekti.
Söz konusu 274 sayılı yasada yapılacak değişiklikle sendikaların
kurulabilmeleri için asgari bir üye sayısı limiti getirilmekteydi. Eğer
dahil oldukları işkolundaki işçilerin en az üçte birini
örgütleyemezlerse sendika kurma hakları bulunmayacaktı. Ayrıca sendika
kurucuları o işkolunda en az üç yıldan beri çalışıyor olmalıydılar.
Uluslararası işçi örgütlerine üye olma hakkı da, aynı işkolunda en çok
üyeye sahip sendikaya veriliyordu. Farklı işkollarındaki sendikaların
aynı yörede birlik oluşturma hakları yok edilmekteydi. Sendikalara üye
olmak zorlaştırılıyordu.
Görünüşte yüzde yüz bir geriye dönüş yoktu ama, Demirel Hükümeti
tarafından getirilen bu değişiklik önerileri eğer Meclis’ten geçecek
olursa, sınıf sendikacılığının mezarı kolayca kazılabilir, işçilerin
ekonomik ve demokratik mücadele silahları olan grev ve toplu sözleşme
hakları ve her şeyden önce örgütlenme hakları ağır bir darbe
yiyebilirdi. Sonuçta DİSK’in sonu gelirdi. Meydan, patronlarla ve olayla
ilgili devlet bürokrasisi ile anlaşarak kişisel kasalarını dolduran
“sendika ağalarına” kalırdı. Bu “oyunda” Abdullah Baştürk’ün başrolde
olması ilginçti.
BİR DİRENİŞ: 15-16 HAZİRAN
Meclisten geçen yasa önerisinin, Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesinden
önce, önerinin yasalaşmasını önlemek amacıyla, çoğunluğu DİSK’e bağlı
olan işçiler, İstanbul ve İzmit gibi büyük endüstri merkezlerinde 15
Haziran 1970 sabahı işbaşı yapmayıp yürüyüşe geçtiler.
İstanbul’da, Kartal, Bakırköy, Levent, Topçular, Sağmalcılar, Gebze gibi
yerlerde bulunan fabrikalardaki işçiler ve yine İzmit’te 115 fabrikadan
işçiler ters yönlerden aynı istikamete doğru düzenli bir şekilde
yürümeye başladılar. Yolları üzerinde bulunan fabrikalardaki işçilerde
onlara katıldığı için, yürüdükçe sayıları artmaktaydı. İşçiler polis
barikatını aşarak Kadıköy’de birleştiler. Polisin açtığı ateş sonucu bir
arkadaşlarını yitirdiler. Yolu kesmek üzere yollanan askerler,
başlarındaki subayların emriyle işçilere dokunmadı ve yürüyüş kolu
tankların üzerinden geçip, gitti. İlk gün Kadıköy’de ki eylemler saat
17.00’ye dek sürdü.
Ertesi gün, 16 Haziran’da aynı yoğunlukla süren gösterilerde ise üç işçi
ölecek, 84 işçi yaralanacak ve 500’ü aşkın gösterici gözaltına
alınacaktı.
Aynı günün akşamı İstanbul ve İzmit’te 60 gün süreyle sıkıyönetim ilan
edilecekti. 15 Haziran’da İstanbul ve İzmit’te DİSK’e bağlı öncü
fabrikalarda oturma greviyle başlayan direniş kısa bir zamanda sokağa
inmişti. Türk-İş’e bağlı bir takım işçilerin hatta yer yer bağımsız
sendikaların da katılmasıyla direnişçi işçilerin sayısı yüz bini
aşmıştı. DEV-GENÇ’e bağlı gençlik kesimleri de bazı sendika
yöneticilerinin tüm engellemelerine rağmen eyleme katılmıştı.
Direnişin ikinci gününde çatışmaların yaygınlaşması ve yoğunlaşması
üzerine, 16 Haziran 1970 günü öğleden sonra İçişleri Bakanı, İstanbul
valisi, diğer yetkililer ve DİSK yöneticileri Vilayette bir toplantı
yaptılar.
Bu toplantıdan sonra DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker bir demeç vererek
şunları söyledi: “Girişilen tahripkar eylemlerle ilgimiz olmadığını
İçişleri Bakanı’na söyledik ve kesinlikle bu tahripkar olayları tasvip
etmediğimizi bildirdik. Ayrıca işçilere de radyodan bir uyarı yaparak,
kötü cereyanlara alet olmamalarını söyledik.” Kemal Sülker’in demecinde
sözünü ettiği ve radyodan yayınlanan mesajı ise DİSK Genel Başkanı Kemal
Türkler vermişti.
Sendika yöneticileri tutuklanıp ağır ceza istemleri ile yargılanmaya
başlanacaklardı.
Türk-İş yönetiminin engelleme çabalarına karşı sözkonusu direnişe,
aralarında Türk-İş’e üye işçilerinde bulunduğu 200 bin civarında işçi
katılacaktı. İlerici gençler de bu haklı ve demokratik eylemin içinde
yer alacaklardı. Demirel Hükümeti’nin değiştirmek istediği 274 ve 275
sayılı yasalarla ilgili değişiklik önerileri gerçekleşmeyecekti.
Örgütlü demokratik güçlerini gösteren işçiler ilk raundu kazanmışlardı.
275 sayılı yasa değişikliğini senatoya sevk edilmeyerek geri alındı.
>>>tuzaklar