ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  HESAPLAŞMA

7. BÖLÜM

TUZAKLAR
Parçalanma-Savrulma-MDD-Zinde Güçler

YENİLGİ DÖNEMİ

Ne var ki burjuvazi, bu başkaldırıyı affetmedi. 15-16 Haziran olaylarının ardından 2 ay sıkıyönetim ilan edilirken Marmara Bölgesindeki işçi hareketi yaklaşık 4000-4500 tane işçinin işten atılması, kara listeye alınmasıyla birlikte ciddi bir gerilemeye girdi. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Dergisinin o tarihlerde 2 sayısında ortada her biri 15-16’şar sayfalık uzun isim listeleri yayınlandı ve o eylemlere katılanlara, yıllarca iş verilmedi. .

Başka bir gelişme Çukurova Bölgesinde yaşandı. Çukurova bölgesindeki işgaller de Bossa işgaliyle bitti. İşgal çok sert bir biçimde bastırıldı.

SENDİKACILAR-BARİKAT

Devlet güçleri ve yedeğindeki gerici milisler tarafından bir plan çerçevesinde, silahlı, çatışmalı meşru müdafaaya zorlanan ve TİP tarafından bu ortam gerekçe yapılarak, parti dışına doğru itilen devrimci gençlik, bu defa da “sendikacılar” barikatıyla karşılaşıyor ve devlete “kötü cereyanlar” olarak ihbar ediliyordu. Sonuçta işçi sınıfının biricik, dolaysız müttefiki Devrimci Gençlik bu alanda da tecrit edilmeye çalışılıyordu. Bütün bu gelişmeler, işçi sınıfının öncülüğünü savunan ve işçi sınıfının iktidarı için mücadele eden devrimci gençlikte “şok” etkisi yapıyordu.

SAVRULMA

“Her işçi, grevlere ajitatörlerin değil kötü ücretlerin ve koşulların sebep olduğunu bilir.Bazı abartılı gazetelerin verdiği izlenimlerin aksine grevler o kadar yaygın olaylar değildirler. Bir fabrika ya da işyeri görünüşte yıllarca sükunet içinde kalabilir.

Ücretlerine ve koşullarına saldırıldığında bile işgücü tepki göstermeyebilir. Kitlesel işsizlik koşullarında ya da sendikaların tepesinden bir yönlendirme gelmediğinde bu özellikle doğrudur. Çoğunluğun bu bariz kayıtsızlığı, eylemci azınlığı çoğu kez umutsuzluğa sürükler. Diğer işçilerin ‘geri‘ olduklarına ve asla bir şey yapmayacaklarına dair yanlış bir hükme varırlar. Ama aslında görüşte durgun yüzeyin altında değişimler yaşanmaktadır. Binlerce küçük hadise, sinir bozucu küçük olay, haksızlıkla, yaralanmalar adım adım kendi izlerini işçilerin bilincine bırakmaktadır.“ (Alan Woods, Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim s . 59 /60 )

Henüz ekonomik ve demokratik mücadele sürecinden, geçmemiş, sınıf sendikalarını oluşturamamış, ”ilk öğretimini” tamamlayamamış, sınıf bilincine henüz ulaşamamış işçilerden “üniversiteli” gibi davranmasını elbette bekleyemezsiniz. Beklerseniz, 1970’lerde olduğu gibi, hayal kırıklığına uğrarsınız ve savrulursunuz. İşçi hareketinin bırakınız öncülüğünü yapabilmeyi, hareketi, sizin “hız”ınıza ayak uyduramayan “İşçi sınıfıyla” birlikte ıskalar, işçi sınıfı adına hareket eder veya işçi sınıfı adına hareket edenlerin peşine takılarak savrulursunuz.

Öyle de olmuştur. Savrulmuşuzdur.

GENÇTİK, DELİKANLIYDIK

Biz bu savrulmanın bedelini fazlasıyla ödedik. Bu ülkenin geleceğini, iki kuşak gençliğini yok ettiler. 68’lilerin, 78’lilerin üzerinden, asker, sivil demeden tüm devrimcilerin üzerinden tanklar geçirildi, silindir gibi. Önderleri asıldı, öldürüldü, sakat bırakıldı. Biz bedel ödedik, biz yenildik. O kadar çok kahramanımız var ki, yeniden bedel ödemeye, yeniden kahramanlar yaratmaya ihtiyacımız yok. Karıncalara ihtiyacımız var bizim. Uzun ince bir yolda, sabırla, ama kararlı yürüyecek karıncalara.

Biz bilerek, isteyerek savrulmadık, eksiklerimiz vardı. Zaaflarımız vardı. Yanılgılarımız vardı. Gençtik, delikanlıydık. Gençliğimiz vardı.

Bir siyasi okulda eğitim göremeden atıldık mücadeleye.

Köklü bir siyasi parti eğitimi alamadık. Türkiye’de bir köklü sosyalist parti geleneği olsaydı, o sosyalist parti geleneği içinde kendimizi fedaya hazır coşkumuz ve inancımızla sınıf hareketinin köklü, sakin, zor harekete geçen ama kalıcı ve kurumsallaşan yapısı bütünleşebilse idi bugün çok olumlu noktalara gelebilirdik.

Biz bugün bunları kavramış durumdayız. Bunları kavrayanlara sözümüz yok. Sözümüz, bilerek, devrimci gençliği örgütsüz bırakanlaradır. Sözümüz bilerek, gençliği savuranlaradır. Gençliği sahte “devrim”lerin peşine sürükleyen ve hiçbir bedel ödemeyenleredir.

Biz bugün bunları kavramış durumdayız. Bunları kavrayanlara sözümüz yok. Sözümüz, bilerek, devrimci gençliği örgütsüz bırakanlaradır. Sözümüz bilerek, gençliği savuranlaradır. Gençliği sahte “devrim”lerin peşine sürükleyen ve hiçbir bedel ödemeyenleredir.

BİZ ÖYLE AHMAK DEĞİLİZ

Ne diyor Engels:

“Okur, şimdi anlıyor mu; neden, yönetici iktidarlar ille de bizi tüfeklerin patladığı, kılıçların şakladığı yere götürmek istiyorlar?

Neden, bugün yenilmekten, daha baştan emin bulunduğumuz sokağa, paldır küldür inmiyoruz diye bizi korkaklıkla karalıyorlar?

Neden ısrarla bir kez olsun kurbanlık koyun gibi ortaya atılmamız için yalvarıp duruyorlar?

Bu baylar provokasyonlarını olduğu gibi, yalvarışlarını da boşuna ve hiç uğruna harcıyorlar. Biz öyle ahmak değiliz.”

PARÇALANMA- FRAKSİYON

60’ların sonları geniş ölçekli işçi eylemlerine, toplu gösterilere sahne oldu. Bir yandan da burjuvazi içindeki çelişkiler hükümet politikalarında da su yüzüne çıkıp gerilimler yaratıyordu. Güvenlik güçleri ve hatta ordu, gösterilere sertçe müdahale etmeye başladılar. Bazı üniversiteler ve liseler kapatıldı. Daha 6 ay önce Yargıtay, Danıştay, baro üyelerinin cüppeleriyle gelmiş olduğu ve yüz binlerce devrimci-demokrat ve ilerici insanın katıldığı “Anayasaya Saygı” yürüyüşünü düzenleyen Dev-Genç parçalanmaya başlamıştı. Dev-Genç içerisindeki gruplar illegaliteye çekilmeye zorlanmaktaydılar. Gençlik cephesinde bu süreç yaşanırken, işçi sınıfımız İstanbul ve İzmit’te 15-16 Haziran’da yüzbinlerle sokaklara inerek ve önüne dikilen polis ve asker barikatlarını aşarak sendikal haklarını koruma mücadelesi veriyorlardı.

DEV-GENÇ, TİP çizgisinden uzaklaşan kitlelerle buluşmuş, üniversite devrimci ve yurtsever gençliğinin tartışmasız en güçlü örgütü olmuştu. Kırsal çalışmalarıyla, gecekondu bölgelerinde yaşayanların ve işçileri sorunlarıyla sahip çıkarak halkın güvenini kazanan bir örgüte dönüşmüştü.

Ne var ki, “fraksiyon” ayrılıkları sürüyordu. DEV-GENÇ artık tamamen MDD’cilerin yönetiminde idi ama, MDD'cilik içinde de ayrılıklar vardı. Hepimiz MDD'ciydik ama MDD’yi farklı farklı yorumluyorduk. Kimimiz için MDD sosyalizme varmak için bir zorunlu aşama, kimimiz için kendi başına bir amaçtı. "İşçi sınıfı öncüdür" diyorduk. Ama bu söylem, kimimiz için sınıfın bilfiil öncülüğü anlamına gelirken, kimimiz için “işçi sınıfına inananların” fiili öncülüğü anlaşılıyordu. Kimimiz için Demokratik Devrim Küba, Çin, Vietnam'da olduğu gibi "halk savaşı" yoluyla gerçekleşecekti. Kimimiz için "asker-sivil-aydın zümre"nin yapabileceği bir işti. Kimimiz bu zümreyi, kendi dışımızda, ama demokratik aşamada amaçlar ortak olduğu ölçüde ittifak yapılacak bir güç olarak görürken, kimimiz MDD hareketini o zümreyle yapılacak pazarlıklarda bir koz olarak görüyordu.

GOŞİST-ANARŞİST

Bu ayrılıkların ilk belirtileri pratik sorunlardan çıktı. DEV-GENÇ üyeleri, kontr-gerillanın hedef tahtası haline getirilmişti. Sürekli olarak faşist komandoların, resmi, sivil polislerin silahlı saldırılarına göğüs germek zorunda kalıyorlardı. Bu saldırılarda, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve işkence görüyorlardı. Gözleri önünde arkadaşları vuruluyor, yaralanıyor katlediliyordu. Bu saldırılara karşı, silahlanmak ve kendilerini korumak zorundaydılar. Kendilerini korumaya kalktıklarında da ister istemez silahlı çatışmaya giriyorlar ve bu çatışmalar kamuoyuna “öğrenciler sağ, sol olarak cepheleştiler silahlandılar ve çatışıyorlar” şeklinde yansıtılıyordu. Oysa çatışmanın tarafları sağ-sol gençler değil, kontr-gerillanın örgütleyip yönlendirdiği bazı resmi ve sivil illegal güçlerle, kendilerine “komando” diyen ve bu güçlerin desteğinde saldırıya geçen Başbuğ TÜRKEŞ ve faşist çetelerdi. TÜRKEŞ kendine verilen görevi “komando”, ”bozkurt” adını vererek aldattığı gençleri, devrimci gençlerin üzerine sürdürerek onları yasadışı silahlanmaya itiyordu.

Bu eylemlerin içerisinde olmayan, olayları yalnızca basından izleyen bazı “sol” unsurlar, hareketin özünü göremiyordu. Devrimci gençliği savunup saldırılara karşı durarak, devrimci gençlik üzerinde oynanan oyunlara tavır almak yerine, devrimci gençleri suçluyorlardı. Devrimci gençliğin mücadelesini, yalnızca “mecbur bırakıldığı” silahlı çatışma olarak gösterip, gençleri “hor” görüyor ve onlara, egemen güçlerle birlikte kolayca "anarşist" “goşist” damgasını vuruyorlardı. Devrimci gençliğin öfkesi bundandı. Bu öfke bazı haklı eleştirileri de gözardı etmelerine neden oluyordu. Gençler, hiçbir şey yapmayıp, sadece “ahkam kesen” bu kesimi “pasifistlikle”, mücadeleden kaçmakla suçluyorlardı.

Yıllar sonra özeleştirilerini yapabilen DEV-GENÇ’liler bu konuda ki görüşlerini şu şekilde dile getiriyorlardı:

ÖZELEŞTİRİ

“Evet, bizlerde anarşizan bir yan vardı ama bundan çıkarılacak sonuç, faşistlere karşı direnmenin reddi olmamalıydı. Bu tür eylemler daima içinde bir anarşizm öğesini besler; tıpkı parlamenter mücadelenin parlamentarizm; sendikal mücadelenin sendikalizm eğilimlerini beslemesi gibi. Bundan çıkarılacak sonuç parlamenter veya sendikal mücadeleyi reddetmek olamaz ise, özsavunmayı da reddetmek olamazdı. Bundan çıkarılacak sonuç, gerçek bir proletarya partisinin öncülüğü ve eğitimiyle, bu mücadeleleri daha disiplinle ve bilinçli kılmaktır. Yoksa bir proletarya partisinin bu yöndeki bilinçli çabalarından yoksun her mücadele yozlaşma eğilimi taşır. Ancak burjuva sosyalistleri -tıpkı Rusya'da olduğu gibi- bu eğilimlerden, bu mücadelelerin reddi sonucunu çıkarabilirler.

Elbet o zamanlar sorunu böyle koymuyorduk ama bize karşı çıkanlarda bir sakatlık, bir oportünizm olduğunu da seziyorduk. Çünkü deneyle görüyorduk ki, o çatışmalar gerçekten gerekliydi ve başarıları ortadaydı.

Gerçekte bize karşı çıkanlar müttefikleri ürkütmemek için karşı çıkıyorlardı. O ürkütülmeyecek müttefikler ise faşistlere direnişi yanlış buluyorlardı.”

ZİNDE GÜÇLER

Pratiğe ilişkin bu tartışmalar yaşanırken bir başka eğilim kendini göstermeye başlamıştı.

Bu eğilim; 1961 Aralığı’nda Doğan Avcıoğlu yönetiminde çıkmaya başlayan Yön dergisinin devamı niteliğinde idi. Yön dergisinin temsil ettiği çizgi 60’lı yıllarda gündeme gelen Kemalizm’in radikal bir yeniden yapılanmasını içeriyordu. Feodal nitelikleri ve azgelişmişliği ile karakterize edilen toplumsal yapı için siyasi ve ekonomik çözümü devlet öncülüğünde gerçekleşecek planlı bir ekonomi politikasında gören Yön çevresi, anti-feodal ve anti-emperyalist eğilimler etrafında örgütlenecek bir seçkinler, teknokratlar, subaylar ve aydınlar yani ‘zinde güçler’ öncülüğünde bir ‘Milli Demokratik Devrim’ projesini öngörüyordu. “Zinde Güçler”, askerlerden ve bazı aydınlardan oluşuyordu. İşçi sınıfı ve diğer emekçi kesim “zinde” olmadığı için es geçiliyor, tüm “umutlar” ordudan gelecek hareketlere bağlanıyordu.

Bu düşünce tarzı, 1930’lu yılların “kadrocular”ının düşüncelerine yakındı. 1930’lu yılların başlarında, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör ve arkadaşlarının çıkardığı “Kadro” dergisi etrafında buluşan kadrocuların o dönemdeki tezi de “Türkiye’deki işçi sınıfı yeterince gelişmemiştir” şeklindedir. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nin 1960’lı yıllarda Arap ülkelerinde uyguladığı kapitalist olmayan yol tezini, kadrocular 1930’lu yıllarda önerirler. Bu politikanın Türkiye’deki işçi sınıfını geliştireceğini savunurlar.

Buna Dr. Hikmet Kıvılcımlı yanıt verir; Marksizmin Bibliyoteği yayınlarından 1932’de çıkan, “Türkiye İşçi Sınıfının Maddi Varlığı” kitabında, Dr. Hikmet 1927 nüfus sayımı sonuçlarından hareket ederek, Türkiye’deki işçi sınıfının konumunun, 1917 Çarlık Rusya’sından daha da gelişmiş olduğunu iddia eder. Bu tartışma, İdeolojik öncülük mü, fiili öncülük mü tartışması, 1960’lı yıllarda farklı biçimde yenilenmektedir.

DEVRİM-ORHAN KABİBAY-“SOL” KUŞATMA

Yön adlı dergi 1967 yılında yayınlarına son vermiştir. 1969 seçimleri ardından, 21 Ekim 1969'da Yön, bir başka isim altında, «DEVRİM» adı ile yeniden yayınlanmaya başlar. Bir farkla ki, artık “Devrim” ordu içerisinde de örgütlenmeye başlayan bir askeri harekatın “yayın organı” niteliğindedir. Başka bir ifadeyle Devrim, Yön'ün hazırladığı teorik temel üzerine eylem için gerekli girişimin organı olmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır. 27 Nisan 1971 tarihli 79. sayısından sonra kapatılmıştır.

Devrim Dergisi’nin, yasal sahibi C. Reşit Eyüboğlu’dur. Devrim gazetesinin çıkarılması Orhan KABİBAY öncülüğünde yapılan bir toplantıda kararlaştırılır.

Devrim Dergisi’nin çıkarılması; Orhan KABİBAY’ın generallerinin (Faruk Gürler- Muhsin Batur-Kemal Kayacan) altının doldurulması, ordu gençliğinin paşaların altında hiyerarşik darbeye yönlendirilme hareketidir. Numan Esin, para katkısıyla Dergiye ortak olur. Yazı kadrosunda Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Uğur Mumcu, Altan Öymen, Uluç Gürkan, Hasan Cemal, Çetin Altan gibi isimler vardır. Dergiye haber taşıyanlar arasında ise Emin Çölaşan, Ali Nejat Ölçen, Hikmet Çetin gibi DPT’da çalışan uzmanların ve bazı üst düzey bürokratların isimleri sayılabilir. Tekrar da olsa bu toplantıyı bir daha yazacağız.

“3. toplantımızı, Fakih Özfakih'in Ankara, Kocatepe semtindeki evinde yaptık. Evde, Av. Fakih Özfakih, Orhan KABİBAY, İlhami Soysal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk toplandık, İlhan Selçuk ikâmet yeri İstanbul'da olduğundan toplantılara ya kendisi Ankara'da bulunduğu bir sırada katılıyor veyahut da Orhan KABİBAY tarafından telefonla davet edilmesi üzerine geliyordu…

Bu arkadaş da, bu üç kumandanın (Gürler-Batur-Kayacan) bir faaliyet içerisinde olduğunu ve bizlerin de bu faaliyet bünyesinde harekete katılmış olduğumuzu biliyordu. Bunu Orhan KABİBAY kendisine daha evvel söylemiş.

Bu evdeki toplantıda bir yayın organına ihtiyacımız olup olmayacağı konusu görüşüldü. Neticede fikirlerimizi aksettirecek haftalık bir derginin çıkarılmasının lüzumlu olduğu kanaatine vardık. Ve bir gazetenin çıkarılması hususlarını planladık.

Gazeteyi yani haftalık dergiyi Doğan Avcıoğlu sevk ve idare edecek, sorumlu müdürü olacak, İlhami Soysal ile İlhan Selçuk da yazıları ile dergiyi takviye edeceklerdi. Derginin finansmanı için Cemal Reşit Eyuboğlu ağırlığı teşkil edecekti. Bizler de bu dergi için mali yardımda bulunacaktık. Burada yapılan konuşmalardan sezinlediğime göre, Cemal Reşit Eyuboğlu, Doğan Avcıoğlu'na bağlı olarak faaliyete katılacaktı. Daha doğrusu faaliyette idi. Çıkarılması düşünülen haftalık gazetenin finansmanına bir adî ortaklık yoluyla gidilecekti. Bu ortaklığın büyük payını Cemal Reşit Eyüboğlu verecek, ben, Coşkun, Coşkun Bölükbaşıoglu (Ankara'da münteşir, iş ve Ekonomi gazetesi sahibi) ve Doğan Avcıoğlu mahdut hisselerle katılacaktık. Benim katılma payım 6.000.- TL idi.

Coşkun Bölükbaşıoğlu ve Doğan Avcıoğlu'nun hisseleri bu miktar civarında idi. Sadece Cemal Reşit Eyuboğlu'nunki 100.000.-TL idi. Bunun için bir adî ortaklık mukavelesi yaptık. Bu mukavele örneklerinden biri benim şahsî evraklarımın arasında mevcuttur. Gerekirse bunu ibraz edebilirim. Toplantımız 3 saat kadar sürdükten sonra evden ayrıldık.”(Numan Esin-Sorgu)

TÜRKİYE'NİN DÜZENİ - DOĞAN AVCIOĞLU

Yön - Devrim grubunun sol içinde asıl karakteristiği işçi sınıfı öncülüğü ile Türkiye'de düzen değişikliğine gidilemeyeceği doğrultusundaki inanç ve düşüncelerdir. Bu akımın teorisyeni olarak bilinen Doğan AVCIOĞLU, «Türkiye'nin Düzeni» adını taşıyan kitabında bu akımın tarihsel nedenlerini göstererek tezlerine uygun kalkınma yönteminin esaslarını çizmiştir. Asıl sorunun ekonomik olduğuna işaret etmiştir.

AVCIOĞLU bu kitabında, gerici parlâmentarizmin bugün Türkiye'de emperyalizm ve işbirlikçilerinin tahakküm aracı olduğuna özellikle işaret etmekte ve emperyalizm ve işbirlikçilerinin hâkim olduğu bu düzenin değiştirilmesinin, ancak millî sınıfların aralarında güçbirliği yapmaları ile mümkün bulunduğunu belirtmekte, yâni sivil - asker-aydın ittifakının ”Milliyetçi Devrimciler“, “Sol Kemalist Devrimciler” olarak “Proleter Devrimcileri” ile güç birliği etmesini önermekte ve Türkiye düzeni, katı sol doğmalarla değiştirilemeyeceği için bir kadro devrimi istemektedir. Türkiye'nin sorunlarını çözebilmek için sivil - asker aydınlarının ordu öncülüğünde iktidarı ele geçirmelerini önermektedir.

Yön - Devrim grubu Türkiye'nin özel ve tarihsel koşullarının ordu öncülüğü düşüncesine açık olduğu kanısındadır. Tarihsel alanda bu öncülüğünün eylemsel ve başarılı örneklerini değerlendirmeye tabi tutarken bu olanaktan günümüzde de yararlanılması sonucuna varır. Ana teması, daima askerlerin bugünkü parlamentarizme karşı çıkmasını sağlamak ve bu amaçla askerî bir müdahaleye zemin hazırlamaktır. Kısaca ifade etmek gerekirse, önerdikleri devrimin stratejisini bir darbeye göre ayarlamışlardır. Yâni her şeyden önce devrim, daha sonra da bilinçlendirilmiş halk desteğinin en kısa sürede sağlanması düşüncesindedirler. Ve bu meydan esasen sivil-asker-aydın zümrenin Devrimci yönde yürüttüğü mücadelelerin, tüm millî sınıfların ve proletaryanın uyanışına, ezcümle devrimi destekleyecek bilinçli halk desteğine öncülük de etmiş olacağı görüşündedirler. Bu bakımdan tepeden inmeciler olarak vasıflandırılırlar.

TÜRK SOLU

“YÖN” dergisiyle yönlendirilen, “DEVRİM” gazetesi ile taraftar bulan bu eğilim, Türk Solu ve Aydınlık'ta çıkan iki yazıyla da destek bulmaya başlamıştı.

Gençleri “anarşistlikle suçlayanlar” şimdi de, Türkiye'de "İşçi sınıfının objektif şartları yok" diyorlardı; yani,” işçi sınıfı yok, varsa da devrime öncülük edemez” .

Bu durumda “zinde güçler” “devrime” öncülük edecektir. Türkiye’de Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabıyla “teorik temelleri” atılmaya çalışılan, YÖN ve DEVRİM Gazetesi etrafında örgütlendirilerek yaygınlaştırılan bu düşünce de giderek sivil-asker devrimci bazı çevrelerde taraftar bulmaya başlıyordu.

Hatta bu “tez” önce Sovyet teorisyenleri tarafından ortaya atılmıştı ve bazı ülkelerde fiilen desteklenmişti. Sovyetler bu “tezi”, tüm tarihsel ve somut içeriğinden soyutlanmış olarak, politik ve ekonomik ilişkilerinde kullanmaktaydı. Sovyet teorisyenlerine göre, Cezayir, Suriye, Irak, Nasır dönemi Mısır’ı, Gana, hatta Hindistan bile “kapitalist olmayan yoldan”dı ve desteklenmeliydi. Bu destek, cılız burjuvazinin “askeri diktatörlükler” ardına gizlendiği ve Sovyetlerle tarafsızlık çerçevesinde iyi ilişkiler kuran bütün ülkeleri kapsamaktaydı.

Bu kavrayış içinde Beyaz Aydınlık'ın "İşçi Sınıfının Objektif Şartları Yoktur" demesinin somut anlamı, "kapitalist olmayan yol geçerlidir", bu da "cuntacıların (Yöncülerin-DEVRİM grubunun) görevidir bugünkü devrimi yapmak, o halde bize düşen görev, Irak, Suriye Komünist Partileri gibi onları ileriye itmektir” anlamına geliyordu.

YÖN’ÜN YÖNSÜZLÜĞÜ

Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yön Hareketi ve devamı olan Doğan Avcıoğlu’nun “Devrim Dergisi”nde ileri sürülen görüşleri eleştirir. Yön’ün yönsüzlüğünü sergiler:

“Bugün Yön adlı dergi ölmüş bulunuyor. Sağlığında onun düşüncelerini yayanlar, şimdi Devrim adlı bir dergi çıkarıyorlar. Yön niçin öldü, Devrim niçin doğdu? Ayrı konu. Her ikisinin de yaşaması gerekirdi. 0lmadı.

Yön battı. Ama ana düşünce Devrim'de sürüp gideceğe benziyor.”

"Yönizm", Türkiye toplumuna "Yön" vermek gibi ağır ve nankör bir çaba içindedir. Bunun için 3 doktrin ve 3 parola ortaya atılıyor. 3 doktrin şunlardır:

1- Batılılaşma doktrini, 2- Ekonomi doktrini 3- Devletçilik doktrini.

3 parolaları da o 3 doktrinden çıkar:

1- İstismarı (sömürüyü) kaldırmak, 2- Sosyal adalet, 3- Planlı istihsal(üretim).

Bu altı nokta, "Yönizm"de olağanüstü birbirine karışık, içiçe ve ayrılmaz durumdalar. Gene de, kimi yerlerini tekrarlama tehlikesini de göze alarak, onları ayrı ayrı bölümlerde gözden geçirmek gerekir. Kendileri yıllardır aynı temayı öylesine ısıtıp ısıtıp öne sürdüler ki, bizim o "temcit pilavı"na fazla kaşık atmamızı pek yadırgamasalar olur.

BATICILIK DOKTRİNİ

Yalnız, "Yönizm"in üç doktrini ile üç parolasına girmeden önce ve rahat girebilmek için, bu eğilimin hangi sosyal kökten kaynak aldığına ve hangi yordamla işlediğine iki üç sözcükte değinmek gerekir.

1- Batıcılık Doktrini: Yöncülerin en tartışılamaz "gerçek" gibi koydukları "Batılılaşma" nedir? Kısaca görelim:

Batılılaşmak mı, Batıdan kurtuluş mu?

Yönizm, Bildiri'sinin 1 sayılı paragrafında şöyle diyor:

"İktisadi alanda hızla kalkınmak. Yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmek."

Bu "hızlı" gidiş hangi yoldan yürüyecek? 1. paragrafın (a) fıkrası yolu şöyle çiziyor:

"Atatürk Devrimlerinin amacı olan Batılılaşmak."

Atatürk devrimleri ulusal kurtuluş ateşi içinde başladı. Bu devrimler "Batılılaşmak"mıdır, "Batılılaşmamak" mıdır? Onu, 42 yıl sonra yazı alanına girecek "Yöncü'lerden öğrenmek yerine, Mustafa Kemal Paşa'nın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki ilk açış söylevinden okumak daha yerinde olur.

Mustafa Kemal Paşa, dünya önünde giriştiği devrimin bir kurtuluş savaşı olduğunu söyledi. Bu ulusal kurtuluşun iki amacı bulunduğunu belirtti: 1- Emperyalizme ve kapitalizme karşı gelmek. 2- Zorbalığa (Osmanlı derebeyliğine) karşı gelmek,

Mustafa Kemal Paşa'nın kendi ağzından çıkan bu iki amacı, Yönizmin atlayarak görmemezlikten gelmesi, nasıl bir "sosyalizm", "solculuk", "hızla kalkınma" ya da "hızla yükselme" olur? Anlaşılmıyor.

Yönizmin, asıl ulusal kurtuluş ortada dururken ve bugünün en yakıcı konusu olmuşken, onu bırakıp önem verdiği "batılılaşma" nedir?

Batılılaşmak Neyin Peçesidir?

"Batılılaşma", en bayağı "elkitabı"nda, en toy ilkokul çocuğunun bile kolayca okuyup anlayabileceği şeydir artık, Türkiye'de bile... Batılılaşma, bir ülkede kapitalizmi kurmaktır. Nitekim Türkiye'de de şimdiye dek yapılmış bütün "Batılılaşma" işlemleri, kapitalistleşmekten başka sonuç vermemiştir. Veremezdi de.

Batılılaşma, "utangaç kapitalistleşmek"tir.

FİNANS KAPİTAL-"BATILILAŞMA" GEVELEMELERİ

Kapitalist sınıfı Türkiye'de her zaman "kökü dışarıda" bir sınıftır. Saltanat çağında komprador kapitalizmdi, yabancı sermayenin Türkiye'deki kontuarlarına bağlı doğrudan doğruya ajanlarıydı. Cumhuriyet çağında finans-kapital oldu. Yani, Türkiye'deki kapitalist sınıfına karşı bile açık yüzle görünemeyecek kertede millete ve vatana karşı, uluslararası finans- kapital ile göbek bağlıydı.

O yüzden, toprağımızda maskeli haydut biçiminde gizli faaliyet göstermek zorunda kaldı. Hele 1920 yılları, ulusal kurtuluş savaşı kapitalizme ve emperyalizme karşı olmayı kutsal bir ulusal amaç olarak tüm insanlığa ilan ettikten sonra, kalkıp, "Türkiye'de kapitalizmi yoktan var edeceğiz!" demek, her babayiğidin harcı değildi.

Ancak, Amerika gelip onbinlerce yabancı uzman ve askeriyle Türkiye'yi "üs" yaptıktan sonra, artık kapitalizmi savunmak büyük bir kahramanlık olmaktan çıktı. Sırt, emperyalizmin ağababalarına dayanmıştı. Öyleyse neden hâlâ "Batılılaşma" gevelemeleri yapılır?

Millete, vatana açıkça ihanet etmek kolay iş değildir. Yapılanlar şirin gösterilmek için, kıyıcığından "zararsız" sözcükler uydurulup kullanılacaktır. "Batılılaşma" o "zararsız" sözcüklerin en sınanmışlarındandır.

EMPERYALİZM-KAPİTALİZM

Yöncülerin "Batılılaşma" sözcüğünü kullanmaları, emperyalizm ve kapitalizme aşık olduklarını mı gösterir? Hayır. Onlar,1920 Türkiyesi’nde olduğu gibi hâlâ emperyalizm başka, kapitalizm başka şeydir sanırlar. Ama kapitalizmin dostu olmadıklarını kanıtlamak için, emperyalizmin düşmanı olduklarını somut açıklamalarla belirtirler.

"Akılcı düşünce" mi "Batı uygarlığının temeli"dir? O da tersine konuyor. "Akıl" hangisidir? Batının, korsanlıkla ve yabancı ülkeleri soyup soğana çevirmekle biriken sermayesini Yönizm belki "akılcılık" sayıyor. Dolayısıyla biz Türklerin sermaye biriktiremeyişimiz akılsızlığımızdan olmalıdır.

Batılı emperyalizm de bunu söylüyor. Hitler onlardan daha da ileri gidiyor. Ne yazık ki kazın ayağı hiç öyle değil. 15 ile 19. yüzyıllar arasındaki Batı kapitalizminin canavarlıklarının akılla ilgisi üzerinde durmayalım. Şu, Batıcı akılın en sultan geçindiği 19. yüzyıl ile birlikte, her 5-10 yılda bir patlak veren ekonomi krizleri, 20 yüzyılla birlikte her 20- 30 yılda bir patlak veren emperyalist evren savaşları, hep, "Batı uygarlığının temeli"nde yatan akıl almaz dinamitler midir? Yoksa "kütlelere yayılmış" o yaman "akılcı düşünce" eseri midir?

Onlar yanılıyor diye, herkesi yanıltmaya kimsenin hakkı olamaz. Hele ulusal çabayı kapitalizme yöneltmek kimin işi, kimin ülküsü olur? Herhalde solların değil. Öyleyse Yönizm, Türkiye'nin Batılılaşmasından ne bekliyor? Bir değişiklik bekliyor. Batılılaşırsak:

1- "Şehir-köy ikiliği ortadan kalkacak",

2- "Batı uygarlığının temeli olan akılcı düşünce kitlelere yayılacaktır."

Doğru mu?

Şehirle köy ikiliği büsbütün artmıştır. Batıda da 'Türkiye'de de, kapitalizm, "istihsal seviyesi yükseldikçe", şehirler hıncahınç dolmuş, köyler ıssızlaşmıştır. Bunu, bütün "Batılılaşan" büyük şehirlerimizi sarmış gecekondu ordugâhları kadar hiçbir şey en kör göze batıramaz.

DEVLETÇİLİĞİMİZ

Gerek Genç Türkler, gerek muzaffer kurtuluş savaşı gibi özel olaylarımız, "devletçilik" kadar ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir kavrama sığdırılamaz. Çok derin ve sosyal anlamlı milletçilik eğilimi, bir milletin yüzlerce ve binlerce yıllık doğuş ve yaşayışından doğar. Devlet ise, milletçe her zaman yok edilebilen gelgeç bir biçimdir. Her milletin tarihinde birçok devlet gelir geçer. Ama, bir devletin tarihinde birçok milletin gelip geçtiği işitilmemiştir.

Bugünkü devletçiliğimiz budur. Millet devlete çuvalla verecek, devlet de öze1 teşebbüse torba torba dağıtacaktır. Devlet öze1 teşebbüsün siyasi hegemonyası altında kaldıkça başka bir sonuca salt devletçilikle varılamaz. Yön "varılır" derse milleti aldatmış olur. Olmayacak duaya amin dedirtir. Yön' ün böyle sahte bir inanç yaratması yersiz olur.

Türkiye'de gerçekten planlı ekonomi isteniyorsa, devletçiliğimizi, finans-kapitalle tefeci-bezirgan tekelinden kurtarmak birinci iştir. Bu iş, halkın gerçekten siyasette söz sahibi olmasıyla başarılır.

BAŞTA İŞÇİ SINIFIMIZ

Ancak o zaman: "İkinci bir kuvayi milliye seferberliği gerektir... Bu mübarek iktisadi kuvayi milliye seferberliğimizin güdücü ruhu -başta işçi sınıfımız gelmek üzere- cahil alim, köylü şehirli... bütün değer yaratan iyi, niyetli vatandaşların, tamamıyla aşağıdan gelme ve tamamıyla serbest “Teşebbüs-Teşkilat-Kontrol”larında bulunur; ve bu emelle, bütün organlarda bilfiil müstahsiller (eylemcil üretmenler) çoğunlukta görülür, yarımız olan kadın ön safta bulunur, gençliğe sonsuz inanılır."

Bu siyasi çaba başarılmadıkça, plancılık istediği kadar göklere çıkarılsın, yapılacak bütün planlar Amerikan tekellerinin ve yerli Demirellerin göstereceği "Yön"de yürür. Yön böyle bir Yön müdür? Herhalde olmamalı. Gerçeği görmüyor mu? Görüyor. Buna karşı ne yapıyor? (Yapmak şöyle dursun, ne düşünüyor?)

Yön, "Türkiye'nin kalkınmasını belli bir siyasi amaca yöneltmek" istiyor. O siyasi amaç nedir? Besbelli (ürkek ya da atak) "sosyalizm" olacak.

Sosyalizm amacına varmak için ne gerekir? Yukarıda değindik. Devlet planlaması gibi bütün devletçiliğimiz de gerçekten halkçı, halkın aşağıdan ve serbest teşebbüs-örgüt kontrolüne dayanmış bir "siyasi iktidarın emrinde" olmalıdır.

Yön tam tersini istiyor. "Siyasi iktidarın emrinde teknik bir organ" olmayacak bir "planlama teşkilatı" tasavvur ediyor! Dünyanın her yerinde teknik ve ekonomi planları siyasi iktidarların emrindedir. Demokratik İngiltere'de de faşist Almanya'da da, komünist Sovyetler Birliği' nde de bu böyledir.

Yön, Türkiye'de bunu tersine çevirebileceğini umuyor. Hem kalkınmayı "siyasi bir amaç"a yöneltmek istiyor, hem yöneltmeyi yapacak "siyasi iktidar"ı -ki devlet demektir- "Devlet Planlama Teşkilatı"na emir veremez hale sokmak istiyor. Neden? Çünkü bugünkü siyasi iktidar AP'nin elindedir.

DEVLET-SOSYAL SINIF

Bunu bildiği halde, siyasi iktidardan bağımsız bir devlet (olabilirmiş gibi) istiyor Yön (isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara diye besbelli). İktidara kafa tutan bir devlet, daha doğrusu devlete karşı devlet. Yön'ün bütün "felsefesi" bu "yeni devletçilik" ilkesini keşif ve icat etmiş olmasına dayanıyor. Çok "orijinal". Bu orijinallik Yön'e nereden geliyor?

27 Mayıs'tan. 27 Mayıs'a nereden geliyor? Osmanlı İmparatorluğu geleneklerinden. Ala. Demek Yön'ü icadı büsbütün temelsiz değil.

Osmanlılıkta devlete karşı devlet, padişah’a karşı yeniçeri kazan kaldırmasıydı. Cumhuriyette devlete karşı devlet, Türkiye Silahlı Kuvvetlerinin DP hükümetini devirmesi oldu. Demek tarihte, Yön'ün kuruntuda kurduğu gibi paradokslar olurmuş. Yeniçerilerin kazan kaldırmaları tarihe karıştığına göre, Yön 27 Mayıs'ın mı ideoloğudur? Pek benziyor.

Ancak, bu gibi değişiklikler adım başında gelmezler, gelince de, onları getiren sosyal, ekonomik ve politik sınıf eğilimlerinden aldıkları amaçla yönelirler.

Bu amacı bizim uyduracağımız ütopik "devletçilik" kuruntuları değil, ortada duran gerçek devletin sahibi, belirli sosyal sınıflar etkiler. Yön'ün tüm hiçe saydığı o etkiler ise bu sosyal sınıf determinizmidir. Yön ise, bir topluma sosyal sınıflar üstünde "yön verebilecek" insanlar bulunduğunu savunuyor.

CENNETLİK CENTİLMENLER

"Sınıf" Yerine "Kişiler"

"Planların yön kazanması ve başarıya ulaşması ancak Türk toplumuna Yön verebilecek durumda bulunan çevrelerin açık bir kalkınma felsefesi üzerinde anlaşmalar ile mümkün olacaktır." (Bildiri, 2/c)

Bildirisini de o "çevreler"den derlediğini yazıyor: "Hazırlanan bildiri Türk toplum hayatının çeşitli kesimlerinde görev almış kimselere danışılarak, onların fikirleri göz önünde tutularak meydana getirildi." (Bildiri, Başlangıç) Ve tekrar ediliyor: "... Kurtulmanın birinci şartı, Türk toplumunun çeşitli kesimlerinde görev almış olanlar ve millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş bulunanlar, düşüncelerini açıkça ortaya koyarak bir temel kalkınma felsefesi etrafında birleşmeli."

En son "felsefe" bu! Adı, sanı belirli olmayan "çevreler". Bunlar tüm küçük-burjuvazi midir?

Küçük - Burjuva Yerine Ayrıcalıklı Kapıkulu

Kimdir o "çevreler"? Bu yerde bakla da ağızdan çıkarılıyor:

"Türk toplumuna yön verebilmek durumunda bulunan: Öğretmen, yazar, politikacı, sendikacı, müteşebbis ve idareci gibi kimselerin belli bir kalkınma felsefesinin ana hatları üzerinde anlaşmaya varmalarını zaruri sayıyoruz." (Bildiri, 2)

Demek bütün planların dayanağı, tümüyle küçük-burjuvazinin büyük yığınları bile değildir. O yığınlar içinden bir avuç insan istibdatta kapıkulu, meşrutiyette münevver, cumhuriyette aydın adı verilen Türkiye'deki azınlık bile değil, "millet kaderine hakim olacak mevkilere gelmiş" hüdavendigarlar. "Söyle Tatar ağası?"

Bütün o cennetlik centilmenleri bir tek "kalkınma felsefesinde" birleştirmek ne güzel şey! Yeter ki gerçek olsun. Gerçek olması için, bu insanların kimlikleri ve çevreleri üzerinde durmak gerekmez mi?

Yüksek Görevliler: İntihar Felsefesi

Kimlikler belli. "Görevliler". Yöncülük kızacak ama, soralım; polis "görevlisi jandarma" da bu görevlilerden midir? Elbette olmalıdır. Şaka etmiyoruz. Camide vaiz ünlü hoca efendiyi dinleyin: "Ülülemr" kimdir? Polistir, jandarmadır.

Toprak gösterisi yapan köylüyü karakola, gösteri yürüyüşü yapan şehirliyi cezaevine "yönelten" odur. Ona "kalkınma felsefemizi" beğendirmezsek epeyce "imkansızlık" değilse bile, güçlük çekeriz.

Ancak Yön bu küçük insanların görevliliklerine de önem vermez. Görevli yüksek tabakadan "millet kaderine hakim" olmalıdır. Yön bu yüce görevlilere güveniyor mu bari?

Hayır. O gibilerin bütün benlikleri hep "dış yardım turizm, meyve sebze ihracı" -yani hep bizim acente bezirganların fikirleri- ile doludur. Yön yazıyor: "Toplum hayatının gidişinde söz sahibi birçok kimse (sebze meyva ihracı -Turizm- Dış yardım yolu ile) kalkınma davasının çözülebileceğine inanmaktadır." (Bildiri, 2/b)

Ne yazık değil mi? Sen bütün umudunu, inancını o "yüce görevlilere" bağla.. Onlar da habire dış yardım-turizmden başkasına inanmasınlar.

FELSEFE

Başkası olsa intihar edebilir. Yöncülerin sinirleri sağlam. Dayanıyorlar. Yalnız "akılcıl düşünce"leri depreştikçe, kendi kendilerine şöyle sokran maktan da "hazin" "üsluplarını" alıkoyamıyorlar:

"İşte en hazin tarafı, (diyorlar) Türkiye'nin kaderine hakim olabilecek durumda bulunan çevrelerde, karşı karşıya bulunduğumuz çetin meselelerin şuuruna henüz varılmamış olmasıdır. Bu çevrelerce benimsenen ve uygulanabilecek olan bir kalkınma felsefesi yoktur." (Bildiri, 2/b)

Şimdi, Yöncülere karşı o "millet kaderine hakim" yüce görevlileri savunmanın sırası bize gelmedi mi dersiniz? Amaç "felsefe" ise, (Yön öyle diyor), yüce görevlilerin felsefesiz olduklarını söylemek iftira olur. Dış yardım turizm v.b. molozlar, finans-kapital başlıklı tefeci-bezirgan sınıflarımız için pekâlâ en parlak felsefedir. Günahlarına giriyor yüce görevlilerin Yön, onları "felsefe"siz ilan ederken. Yöncüler, besbelli kendi "felsefe"lerini yüce görevlilerde bulamıyorlar. Yoksa onlar (görevliler) burjuvaca kalkınma felsefesiz değillerdir, haşa!

FELSEFESİZ

Biz Türkiye işçi sınıfına inanıyoruz. Ve Yöncüleri tutundukları dal ellerinde kaldığı için teselli etmek üzere "bildir"elim.

Şu bizim dört elle sarılınmasını, başta gelmesini istediğimiz Türkiye işçi sınıfımız yok mu? Bugün asıl "felsefesiz" bırakılmış, tek sosyal yığınımız odur. Çünkü işçi sınıfımız ortaçağ felsefesini köyde bırakmış fakat modern burjuva felsefesini bile, henüz şehirde bulamamıştır.

Ancak biz, Türkiye işçi sınıfı felsefesizdir diye üzülmüyoruz. İşçi sınıfının evrensel bir diyalektik yöntemi bulunduğunu ve bu yöntemin hayattan geldiği için Türkiye işçi sınıfımıza anlatılabileceğini biliyoruz. Bütün korktuğumuz, kendilerine kolayca "Marksist" deyiveren küçük- burjuva, aydınlarının "felsefe"lerini işçi sınıfımız içine yaymalarıdır.”

KORKULAN BAŞA GELİYOR

Ne yazık ki; Kıvılcımlı’nın “korktuğu” başına geliyor, kendilerine kolayca “Marksist” deyiveren küçük-burjuva aydınlar “felsefelerini” işçi sınıfı hareketi içine yayarak bu hareketi parçalamakla kalmıyor, devrimci gençliğin bir bölümünü “felsefelerini” yaşama geçirmek için kullanıyorlardı. Daha kötüsü yukarıda ki satırların yazarı, bu duruma göz yumuyor ve “zımnen” onaylıyordu.

Sarp Kuray anlatıyor:

“9 Mart “ittifak” olayı devrimciler tarafından yıllarca devrimci ortamdan saklanmıştır.

12 Mart öncesi (Orhan KABİBAY - İrfan Solmazer - Numan Esin - Talat Turhan) dan oluşan dörtlü çete ile görüşmelerin başladığı anda bizim için olmazsa olmaz iki koşul öne sürülmüştür.

1- Hareketimizin ideolojik - teorik planda önderliğini kabul ettiği Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya öneri sunulacak ve onun kararı belirleyici olacaktır.

2- DEV - GENÇ ve Ordu Gençliği bünyesindeki bütün gruplarla ortak bir toplantı yapılacak, kollektif hareket etmenin zemini aranacaktır.

Sonuçta Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile görüşülüp ‘ittifak’a katılma konusunda olumlu yanıt alınmıştır.

MİHRİ BELLİ-BİR TÜRKÜ YAK YETER

Benim (Güngör Türkeli) 9 Mart olayına karışmam için bir güçlük yoktu. Çünkü Talat Turhan ve arkadaşları (Yüzbaşı Salih Zeki Yılmaz, Yüzbaşı Yılmaz Tokmak ve Yüzbaşı Fuat Turan) 9 Mart olayının önde gelenlerindendi. Dolayısı ile ben de aralarındaydım.

Hani ,Sadi KOÇAŞ “Anamurdan ayrılma” demişti ya..

1971’in Şubat ayı sonunda bir zorunluluk gereği Ankara’ya gitmek zorunda kaldım.

Sülayman Sırrı Sokakta, DEV-GENÇ bürosundayız.

Mihri Belli’yle gündemdeki konuları görüşürken Ulaş Bardakçı,Mustafa Kemal Çamkıran birkaç arkadaşıyla geldi. ODTÜ’de bulunan DENİZ’in benimle görüşmek istediğini akşam üzeri beni götüreceklerini söylemişlerdi. Saat 18:00 de Tarım Bakanlığı’nın önünde buluşmak üzere sözleşmiştik.

9 Mart Olayı hızla gelişiyordu. Sanıyorum, öğleden sonra; MİHRİ BELLİ’ye bir haber geldi. 9 Mart olayının tersine döndüğü haberiydi gelen. 9 Mart olayı için hazırlanan komutanlar, bu eylemden vazgeçip bir muhtıra ile olayı ile çözme kararı almışlar. Mihri Belli, bu haberin en hızlı biçimde Talat Turhan’a iletilmesini istedi. Yüzbaşı arkadaşlarla birlikte durumu değerlendirdik. Benim hemen İstanbul’a gitmem ve durumu Talat Turhan’a bildirmem istendi.

Ulaş’larla Tarım Bakanlığı önünde buluştuk. Durumu kısaca anlattım. “İstanbul’a gideceğimi Deniz’e söyleyin.” dedim. Karşımızda güçlü bir ordu, güçlü bir jandarma ve polis örgütü var. Bizi ve sizleri öldürebilirler. Biz geride kalırsak sizin ardınızdan türkü yakmaktan başka bir şey yapamayız, dediğimde Ulaş; “Ağabey, böyle bir olay gerçekleşirse arkamızdan türkü yakmanız bile bizim için yeterlidir.”dedi ve vedalaştık.

Akşam otobüsle İstanbul’a hareket ettim. Sabah erken saatlerde İstanbul’a ulaşıp TALAT TURHAN’a haberi ulaştırdım. Talat Turhan durumu biliyormuş. Ama biz olayı şansa bırakamazdık.

Hemen Ankara’ya döndüm. Sözleştiğimiz yerde (Sıhhiye’de bir pastanede) Muammer Soysal ve Vahap Erdoğdu’nun eşi Seyhan beni bekliyorlardı. Mihri Belli, Vahap Erdoğdu ve birkaç kişinin daha Malatya’ya gittiklerini beni de beklediklerini ve Ankara’yı derhal terk etmemi söylediler.

Doğrudan Malatya’ya gitmek yerine Uçakla Antalya’ya otobüsle hemen Anamur’a ulaştım. Durumu eşime açınca, “Ben seni toroslarda saklar ve beklerim. Daha güvenli olursun” deyip beni alıkoydu.

Anamurda kaldım. Bir süre sonra da Mihri Belli ve arkadaşlarının Suriye sınırında yakalandıkları haberi geldi. (Üsteğmen Güngör Türkeli Harbiye’den Babıâliye ve ek anlatımı)

ASKER-SİVİL AYDIN ZÜMRE

Ya devrimci gençlerin siyasi liderliğine soyunan Mihri Belli bu konularda ne düşünüyordu ? Şimdi de sözü Mihri Belli'ye bırakalım. O, "asker-sivil aydın zümre" olarak adlandırdığı ve küçük burjuva kategorisine koyduğu subay katmanına devrim stratejisinde son derece önemli, hatta belirleyici bir rol biçiyordu. Türk ordusunun subay kademesinin demokratik devrimden yana olduğunu, hatta sosyalist devrime karşı olmadığını (!) savunacak kadar ileri gidiyordu.

M. Belli, 5 Ağustos 1966'da YÖN dergisinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

"Türk toplumunda pek önemli bir yeri olan, çoğunluğu küçük burjuva kökten gelme asker-sivil bürokrat aydın zümre de... küçük burjuvazi içinde ele alınmalıdır... Bizce bu zümrenin durumu özel olarak ele alınmalıdır ve bunun sosyalist teoriye aykırı bir yanı yoktur... Bugün Türkiye'de asker-sivil memurlar yarım milyona yakındır.

Marks'ın önemle üzerinde durduğu sayının hemen hemen on misli... Bu zümre Tanzimat'tan bu yana Türkiye'nin yönetimini çok kez tekelinde tutmuş, hiç değilse bu yönetimde önemli rol oynamıştır. Yüzyıldan uzun bir süredir Türk tarihindeki gelişmeler bu zümrenin damgasını taşır. Pek yakın bir geçmişe kadar Türk toplumunda son söz bu zümrenindi. Ağa, eşraf, işadamı toplumda ikinci durumdaydı... "

ÇARPITMAK

M. Belli'nin Türk askeri bürokrasisinin "devrimci" karakterini kanıtlamak için hem Marksizm-Leninizmi, hem de tarihsel olguları çarpıtmaktadır. Herhangi bir çağdaş ülkede askeri (ya da sivil) bürokrasinin "ağa, eşraf ve işadamı"nı "toplumda ikinci durumda" bırakarak iktidarı kendi tekelinde tutması olanaksızdır. Bu kural, Türkiye için de geçerli olmuştur. Sömürüye dayanan sınıflı toplumlarda, devlet ve onun temel öğesi olan ordu, her zaman şu ya da bu sömürücü sınıfın -kapitalist toplumlarda burjuvazinin (ve büyük toprak sahiplerinin)- devleti ve ordusu olmuştur. İkincisi, askeri ya da sivil bürokrasinin içinde yer alan kişilerin şu ya da bu toplumsal kökene sahip olması, devletin ve ordunun sınıfsal niteliğini değiştirmez.

"Bu konunun hiç de küçümsenmemesi gereken bir de manevi yanı var: Yüzyıldan uzun bir süredir Türkiye'nin kaderine hükmetmiş olan asker-sivil bürokrat zümre, bir geçmişin, bir geleneğin temsilcisidir. Bu geçmişte örneğin bir Çanakkale var, bir Kurtuluş Savaşı var...

İşte söz konusu zümre böyle bir geleneğin mirasçısıdır, ve bu miras elbette ki zümrenin politik bilinci üzerinde etkili olmaktadır. Onun için bu zümre ile komprador-ağa ittifakı arasında uzun süreli bir uzlaşma yalnızca maddi değil, manevi bakımdan da, gelenek ve tarih bakımından da imkansız görünmektedir...

Hangi yönden bakarsak bakalım bu zümre ile komprador-ağa arasındaki derin sınıf çelişkisi ayan beyan ortadadır. Bu çelişkinin ideolojik alanda tezahürüne değinmeden geçmeyelim: Asker-sivil aydın zümrenin ideolojisinin günümüzün şartlarına uydurulmuş bir Kemalizm olduğu söylenebilir.

Kemalizm’in milliyetçi, anti-emperyalist ilkelerinin Türkiye'de sosyal adaletin gerçekleştirilmesiyle sıkı sıkı bağlı olduğu ve köklü altyapı dönüşümlerinin gerçekleştirilmesinin bugünün Kemalist politikasının gereği bulunduğu bilinci bu aydın çevrelerde yaygındır. Denebilir ki, asker-sivil aydın zümre, gerek kök bakımından, gerek genel durum bakımından içinde sayılması gerektiği Türk küçük burjuvazisinin en bilinçli kolunu, bu sınıfın öncü müfrezesini teşkil etmektedir.

Son yıllarda sosyalist akım, bu zümrenin geniş çevrelerini etkilemektedir. Ve Türk sosyalistleri ne sektarizme ve ne de oportünizme sapmadan gerçekten sosyalist bir politik çizgiyi izleyebildikleri ölçüde, yani gerçek sosyalistler olabildikleri ölçüde, demokratik devrim aşamasında pek önemli bir rol oynaması mukadder olan bu zümrenin önemini doğru değerlendirmek zorundadırlar. İçinde bulunduğumuz aşamada tarihsel inisiyatife sahip bulunan asker-sivil aydın zümre kesin olarak demokratik devrimden yanadır. Sosyalist devrime karşı olması için de sınıf açısından bir neden yoktur."

"Batı'da sosyalizm ile anti-militarizm hep birlikte gitmiştir. Ama Batı'da tarihi gelişmenin bir sonucu olan sosyalizm-antimilitarizm bağdaşması, Türkiye'nin gerçeklerine hiç uymayan bir şeydir. Öteki ülkelerin tarihinde sık sık görülen asker tarafından bastırılan halkçı ilerici hareketler bizim tarihimizde yoktur. Ve bu gerçek bizim ilerici olarak Türk ordusuna karşı tutumumuzun Batı anti-militaristlerinin tutumunun tam karşıtı olmasını gerektirir."

Bu tartışmalar elbette devrimci üniversite ve ordu gençliğini de etkiliyordu.

Ne yazık ki, o dönem özellikle MDD’yi savunan devrimci gençler üzerinde etkili olan Mihri Belli “gerçekten sosyalist bir politika” izleyemememiş ; Türkiye İşçi Partisinden koparttığı devrimcilerin, emekçi yığınlarla birlikte “sosyalist” bir parti çatısı altında örgütlenmesini önlemiştir.

MUHTEŞEM İKİLİ-KILAVUZLAR

Cemal Madanoğlu ve Osman Köksal’ın; 27 Mayıs 1960 hareketi sırasındaki yalpalamalarını daha önce anlatmıştık. 27 Mayıs sonrası Albay Osman Köksal Muhafız Alayı Komutanı, General Cemal Madanoğlu da Ankara Komutanı olarak MBK içinde etkindir. Ancak Talat Aydemir öncülüğünde 6 Haziran 1961 Ordu Gençliği Hareketiyle bu görevlerinden alınırlar. 1961 seçimi sonrası Tabii Senatör olurlar. Sonra tabii senatörlükten ayrılırlar. Zamanın Cumhurbaşkanınca kontenjan senatörü yapılırlar.

Dr. Hikmet KIVILCIMLI bu kişileri Finans Kapitalin adamları olarak görür. 6 Haziran 1961’de bunların tasviyesini, Finans Kapital’e vuruş olarak adlandırır.

Bu kişiliklerin “Karşı-Devrimcilikleri” DEVRİM gazetesi yazarlarınca gençlerden saklanacaktır. Belki de Doğan Avcıoğlu bu iki kişinin zayıf taraflarını bilerek kullanmak için gazetesinde bunları “27 Mayıs’ı Yapan Kahramanlar” olarak tanıtacaktır. Belki de Orhan KABİBAY’ın Generallerine (Gürler-Batur-Kayacan) koz olarak elinde bulundurmak istemiştir. Ne yazıktır ki, o dönemler de gençlerin-aydınların kılavuzları bunlardır.

“SOL” KUŞATMAYA DEVAM

MİT Madanoğlu Cuntası diye bilinen 9 Mart Cuntası Sivil kesiminin toplantılarını 19 Mart 1967’den, 08.Nisan.1972’e kadar cuntaya sızan Ajan Mahir Kaynak tarafından kayda aldırdı. Bu kayıtlar mahkemeye delil olarak sunuldu. Bu tutanaklardan : (Aşağıdaki yazıda adı geçen MİT elemanı Mahir Kaynak’tır).

14 KASIM 1969 TOPLANTISI

“İstanbul'da İlhan ÜNDEĞER'in evinde Emekli Kurmay Albay Zeki ERGUN, Kurmay Albay Adnan ARA-BACIOĞLU, Hava Kurmay Albay Fahrettin TEZEL, Hava Kurmay Albay Orhan Seyfi GÜVEN, Emekli Hava Kurmay Albay Necdet DÜVENCİOĞLU, Osman KOKSAL, İlhan SELÇUK, Doğan AVCIOĞLU, Hıfzı KAÇAR ve MİT elemanından teşekkül etmiş ve Osman KÖKSAL'ın başkanlığında yapılmış ve saat 20. den 24.00'e kadar devam etmiş bir toplantıdır. Ev sahibi İlhan ÜNDEĞER ve eşinin toplantıdan önce evden ayrılmış oldukları cihetle toplantıda bulunmadıkları anlaşılmıştır. Toplantıya gelenler tedbir olarak gerek gelişlerinde ve gerekse toplantı esnasında sık sık testler yapıp etrafı tarassut etmişlerdir. Toplantı, MİT elemanı raporuna müstenittir. (Dosya 1. Dizi 23-24).

Bu toplantıda;

………………………………………………

Adnan ARABACIOĞLU bu defa Doğan AVCIOĞLU'na: “Sivil demek 3-5 kişi demek değildir. İsim sormuyorum, bazı gruplarla temas halinde misiniz? Tabanınız var mı, bunlara ne ölçüde etki yapabilirsiniz” tarzında bir soru yöneltmiş,

Buna karşılık Doğan AVCIOĞLU: “Sosyal Demokrasi Derneklerini ele geçiriyoruz. Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Devrimci Gençlik Federasyonu bizden.” cevabını vermiştir.

Bilâhare Adnan ARABACIOĞLU izlenecek dış politika ile ilgili olmak üzere: “Dış politikamız ne olacaktır” sorusunu sormuş. AVCIOĞLU da cevaben: “Herkesle dostluk politikası güdeceğiz, herkesten yardım alacağız.” demiş..

İlhan SELÇUK söze karışarak aynı suale cevap olmak üzere: “Bağımsız olacağız ve kabul edin ki bu Amerika'nın aleyhine olacaktır. İhtilâlin ilk bildirisinde Nato'ya ve Cento'ya bağlıyız sözlerine lüzum yok. Ama kabaca ittifaklara riayet ediyoruz der ve geçeriz.” demiş,

Bunun üzerine Adnan ARABACIOĞLU İlhan SELÇUK'a : “Nato'dan çıkacak mısınız?” diyerek konuyu açıklamaya matuf yeniden bir sual sormuş.

İlhan SELÇUK: “Hemen çıkmağa lüzum yok.” diye cevap vermiştir.

Bu meyanda söze karışan Hava Kurmay Albay Fahrettin TEZEL : “Yabancılar yardımları bağımsızlığımızı zedeleyerek verdiğine göre, AVCIOĞLU herkesten yardım alıp nasıl bağımsızlığımızı koruyacak. Burada bir mantık hatasına düşüyor.” şeklinde bir konuşma yapmıştır. ……………………………………………”



31 ARALIK 1970, ANKARA,

DOĞAN AVCIOĞLU'NUN İŞ YERİ:

Ankara'da Doğan AVCIOĞLU'nun bürosunda Doğan AVCIOĞLU ile Osman KÖKSAL, soyadı tespit edilememiş, Cengiz isimli bir şahıs ve yine ismi tespit edilemeyen fakat Albay olduğu anlaşılan bir kimse arasında yapılmış bir toplantıdır. Ses bandı ve tapesine müstenit bulunmaktadır. (Dosya. 1. Dizi: 253-272)

Bu toplantıda;

Kimliği meçhul şahıs; Polatlı ile teması olup toplantı için kendisini zamanlı zamansız çağırdıklarını ve bazı gençleri ayarladığını, bu arada Fethi GÜRCAN'ın oğlu Yiğit GÜRCAN (Ömer Gürcan T.Ç) ile de temas kurduğunu ve bu grubun liderini de tanıdığını bildirmiş ve bu sırada Doğan AVCIOĞLU söze karışarak «Mucip» adını söylemiştir.

Aynı şahıs;

Devrim için iki gündür gece yarılarına kadar toplanan gençler arasında bulunduğunu, hattâ bu arada Sarp'ın kendisini suçladığını ve diğer taraftan Orhan KABİBAY ile de teması olduğunu fakat bu şahsın hastalığı sebebiyle işlerin aksadığını bildirmiştir.

Aynı gün yine Doğan AVCIOĞLU'nu bürosunda ziyaret eden TMGT ikinci Başkanı Cengiz HARCIOĞLU ile yapılan görüşmede Doğan AVCIOĞLU bu şahıstan Sarp KURAY'ın durumunu sorarak bu gruptan vurucu güç olarak faydalanmasının mümkün olabileceği düşüncesine sahip bulunduğunu açıklamış ve ne kadar vurucu kuvvete sahip olunursa o kadar iyi netice alınacağını belirtmiştir.”

19 TEMMUZ 1970, İSTANBUL C. MADANOĞLU'NUN EVİ:

İstanbul'da Cemal MADANOĞLU'nun evinde Cemal MADANOĞLU, Osman KOKSAL, Hıfzı KAÇAR, İlhan SELÇUK ve MİT. elemanının biraraya geldikleri, bir toplantıdır. MİT. eleman raporuna müstenittir. (Dosya. 1. Dizi. 38)

Bu toplantıda;

Cemal MADANOĞLU; son olarak Hava Generali Aydın KİRİŞOĞLU ve hava Albay İlyas ALBAYRAK ile temas ettiğini, fakat sivillere daha çok önem vermeleri gerektiğini, önce dışarı da ortam hazırlayıp sonradan askerleri harekete katmayı kabul etmeleri lâzım geldiğini söylemiş ve Osman KÖKSAL'da aynı fikirde olduğunu ifade etmiştir.

Ayrıca MADANOĞLU MİT … elemanı aracılığı ile Doktor Hikmet KIVILCIMLI ve" Profesör İsmet SUNGURBEY'i sivil teşkilâtlanma mevzularını görüşmek üzere evine davet etmiş ve Mihri BELLİ ve bazı talebe liderleri ile görüşmesini temin görevi vermiştir.

12 EYLÜL 1970, İSTANBUL C.MADANOĞLU'NUN EVİ

İstanbul'da Cemal MADANOĞLU'nun evinde ve Başkanlığında Osman KOKSAL, Hıfzı KAÇAR, Öğretmen Cengiz BALLIKAYA, Öğretmen Doğan ERDOĞAN ve MİT… elemanının iştiraki ile yapılmış bulunan bir toplantı olup MİT. eleman raporuna müstenittir. (Dosya. 1. Dizi. 40)

Bu toplantıda;

Cemal MADANOĞLU; kendisinin yokluğunda neler olduğunu ve hali hazır durumu sormuş, bu arada Öğretmen Cengiz BALLIKAYA'nın, Mihri BELLİ'nin bir ajan olduğu ve Devrimci hareketi baltaladığı yolundaki sözleri üzerine de: “Biz birbirimizi itham etmeyelim.” diyerek Mihri ile konuşmak ve işbirliği yapmak niyetinde olduğunu belirtmiştir.

Ayrıca; Dev-Genç, Sosyal Demokrasi Derneği ve TÖS arasındaki işbirliğinin pratik yollarının nasıl olması gerektiği hususunda konuşmalar yapılmış ve genel olarak bütün teşkilâtlara sızmak suretiyle onların ele geçirilmesi prensibine varılarak bu konuda Öğretmen Cengiz BALÜKAYA ve Doğan ERDOĞAN'ın MİT… elemanı ile birlikte bir çalışma programı yapmaları kararlaştırılmıştır.



24 EYLÜL 1970, İSTANBUL,

C. MADANOĞLU'NUN EVİ:

Cemal MADANOGLU'nun İstanbul'daki evinde Cemal MADANOĞLU, Hıfzı KAÇAR, Öğretmen Cengiz BALLIKAYA, Avukat Hüseyin ONUR ve MİT… elemanının birlikte yaptıkları bir toplantıdır. MİT eleman raporuna dayanmaktadır. (Dosya. 1. Dizi. 41). Bu toplantıda bulunanlar ceketlerini çıkararak oturmuşlardır. Sebep de üzerlerinde teknik cihaz olup olmadığını anlamış olmak idi. Bu toplantıda;

Cemal MADANOĞLU; konuşmaların, insan beline takılan bir kuşak üzerine yerleştirilen bir teknik cihazla tespit edildiğini ve bu cihazın anteninin ceket yansına yakın bir yere kadar getirildiğini anlatmış ve daha sonra da, Ankara'da Rus Kültür Ataşesi'nin bir gün Devrim Gazetesi idarehanesine gelerek kâğıt üzerine “Bahçelievler'deki toplantılarınız izleniyor, Komando Birliğindeki adamınız biliniyor.” diye yazdığını söylemiştir.

Daha sonra Ordu içindeki durum incelenmiş ve Kara Kuvvetlerindeki başarısızlığa rağmen Hava ve Deniz Kuvvetleri içinde güçlü olduklarını ifade etmiştir. MADANOĞLU bilâhare, 150 - 200 kadar gözü kara adama ihtiyacı olduğunu, bunlarla ya iktidarın ele geçirileceğini veya iktidarın kendilerini hesaba katmadan iktidarda kalamayacaklarını söylemiş ve bundan sonra kendilerinin siviller arasında da yeraltı faaliyetleri yapmaları lâzım geldiği hususuna dikkatleri çekmiş.

MADANOGLU ayrıca, bir güç birliğinin zaruretinden bahsetmiş ve bunun için TÖS, DİSK, DEV-GENÇ ve TMGT'nin bu güç içinde olmasını söylemiştir. Ve Kürtçülük, Mao'culuk Lenincilik gibi aşırı hareketlerden sakınılması yolunda talimat vermiştir.

9 OCAK 1971, İSTANBUL,

MİT ELEMANININ EVİ:

İstanbul'da MİT elemanının evinde İlhan SELÇUK, Necdet DÜVENCİOĞLU, Türk Devrim Ocakları Başkanı Ahmet Güryüz KETENCİ, Raif ERTEM, Cengiz BALLIKAYA, Ali SİRMEN, Önder UÇTA ve MİT elemanının iştirakiyle yapılmış bir toplantı olup ses bantı ve tapesi ile tespit edilmiştir. (Dosya. 1. Dizi: 390-411).

Bu toplantıda:

İlk sözü alan İlhan SELÇUK: “Arkadaşlar, maksadımız elele beraberce yürümek. Şimdi bir kere hepimizin içinde bir şey yapma ihtiyacı var. İnsan tek başına bir şey yapar. Bir de beraberce bir şeyler yapar. Türkiye de beraberce işler yapmak için birtakım örgütler var; İşçi Partisi. Dev-Genç, TMGT, Devrim Ocakları, Halk Partisi, TÖS var, şu var bu var. Bunlar bir şeyler yapıyor ama bunlar birbirinden çok ayrı ve zaman zaman birbirleri ile çatışan ve çelişen gruplar halinde ortada görünüyorlar. Öğretmen olmadığım için TÖS'e gidemiyorum. İşçi Partisine girsem huzursuz bir durum oluyor. Yazar olarak Halk Partisine girsem büsbütün olmaz. Öbür dernekler de böyle, muallaktayız.

Ya ufak bir fikir ihtilâfı olduğu için, ya başındaki adamları beğenmediği için veya başka sebeplerden böyle başka bir dayanışmaya ihtiyaç duyulduğundan ötürü galiba burada toplandık. Ben şimdi amacımızı şöyle düşündüm. İlkelerimizi şöyle tespit ettim. Amacımız:

1 — Millî Misak sınırları içinde Ülke ve Ulus Birliğini esas tutarak Sosyal Adalet koşullarını gerçekleştirmek. 2 — Devrimci hamlelerle Demokrasiyi kurmak. 3 — Çağdaş uygarlığa yani sömürüşüz uygarlığa kavuşmak. 4 — Mustafa Kemal Atatürk'ün İstiklâli tam ilkesini gerçekleştirmek.

Amacımız Türkiye'de Sosyalizmi kurmaktır, diyebilirdik. Şimdi bakıyorsunuz sol kesime, bir kısmı diyor ki, amaç Sosyalizmdir. Ama ilki Millî Demokratik Devrimdir. O aşamadan sonra gelinir. Öbürü diyor ki hayır doğrudan doğruya Sosyalizme gidilir. Biri de diyor ki; Sosyalizm ne demektir. Atatürkçülük, bir kere baştan parçalanıyor. Halbuki lâflarla parçalanıyor.

Gelecekler düşünüldüğü zaman Marksist-Leninist öğreti dediğimiz kanunlara, kanunları bize anlatan şeyi düşündüğümüz zaman bir süreç içinde... bu sürecin kanunlarını iyi saptarsak şu noktalar etrafında birleşebiliriz. Madem ki bir yere doğru mert bir şekilde kesimlerde yürümek gerekiyor. O zaman elbirliği verecek kimseler bu amacın içine girebilirler diye düşündüm. Fakat bu büyük amaca giderken ilkelerimiz ne? Programımız ne? Ne yapabiliriz, ne edebiliriz, diye.

Durum muhakemesi şöyle: Türkiye'nin sol kesimindeki değişiklikler dediğimiz zaman aralarında büyük uçurumlar olan sol örgütler vardır. Bu dağınıklık, hem cesaretleri kırmakta, hem umutsuzluk gerekçesi olmaktadır. Ama bu dağınıklığı birleştirici güçte bir olağanüstü Devrimci eylem patlak vermeden durum sürecek gibidir. Salt Örgütlerin içindeki Devrimciler de karamsardırlar.

MİHRAK

Bu halde ne yapmak gerekir? Denemeler göstermiştir ki, bir yeni mihrak noktası kurup bütün Devrimci Örgütlere hâkim olma çabası, yeni bir hizip ve yeni bir ayrılık yaratacaktır. Bunun için sorunu bir iktidar ve iddia sorunu olarak değil, bir hizmet anlayışı içinde ele almak gerekir. O zaman hem kendimiz açısından yararlı olacak, hem Türkiye'deki Devrimci eylem açısından yararlı bir iş yapmış olacağız.

İlkelerimizin şöyle olacağını düşündüm.

1. Cumhuriyetçilik baş koşuldur.

2. Milliyetçilik devrimin temelidir.

3. Devletçilik kalkınmanın yöntemidir.

4. Lâiklik Cumhuriyetin tamamlayıcısıdır.

5. Halkçılık vazgeçilmez yöntemdir. Milletin içinden halk ve imtiyazlı sınıflar ayırımı, Milleti ikiye ayırıp tehlikeli çatışmalara yol açan bir durumdur.Millet içindeki imtiyazlı tabaka ve sınıfları, imtiyazlarından tasfiye ederek halk içinde eritmek ve Millî Birliği sağlamlaştırmak yolunda gereklidir.

6. Ordu Millet Ordusudur. İmtiyazlı bir sınıfın Ordusu olmak kadar, imtiyazlı Ordu olmak da Türk Devletini yıkar.

7. Ordu disiplini esastır. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin disiplin geleneği Devrim eylemi içinde titizlikle yürütülecektir.

8. Ordu günlük politikasının dışında, Devrim ideolojisinin içindedir. Bağımsızlığın teminatı; Devrimin güvencesi Silâhlı Kuvvetlerin, Devrim Ordusu olarak zindeliğini korumasına bağlıdır.

9. Devrimi Sivil-Asker Devrimci yürütür. Devrimcilikte Sivil-Asker ayırımı yoktur. İster Asker, ister Sivil olsun Devrimcilikte Devrim üniformasıdır esas olan.

10. Devrim halkın itici gücüne dayanacak ve yürüyecektir. Atatürk'ün deyişi ile memleketin asıl sahibi ve efendisi olan köylü ve işçi yönetimde öncelikle söz sahibidir. Demokratik düzen, köylü ve işçinin yönetimde söz sahibi olması île kurulur ve işler, Devrim, Devrimlerle Demokrasiye ulaşmak ilkesindedir.

DARBE NASIL YAPILIR?

Sözlerine devamla İlhan SELÇUK; zaten bu ilkeler yazılarda, konuşmalarda söylediğimiz hususlardır. Bunlar hakkında itirazlar varsa onları konuşacağız burada. Maksat birlik ve beraberlik içinde ilkeden yürümek.

Şimdi uygulama meseleleri ve ondan önce bizim ne yapabileceğimiz konuları var, biz birtakım hizmet erleriyiz... Bizim kendi içimizde Devrim hareketine bir katkıda bulunmak iddiası var ise bunu bir çekirdek olarak bu akşam başlatmak istiyorum. Zannediyorum ki bu akşam bundan toplandık. Fakat bu çekirdek bir yerde sağlam ölçüler içinde kurulmazsa ondan sonra hayal kırıklığı büyük oluyor. Şimdi Türkiye'de birtakım iyi niyetli, hüsnüniyetli hareketler başlamıştır. Bu hareketler gelmiştir, gelmiştir bir yerde yıkılmıştır. Niye yıkılmıştır onu da söyleyeyim. Biz burada oturuyoruz, bir parti kuracağız, ama şu anda parti kurmak isteyen BEHİCE de parti kuruyor, onun yanında başka şeyler de var. Bir yeraltı örgütü kuralım desek onu da kuranlar var. Ya sandıktan çıkalım, ya darbe yapalım, iktidara geçelim.

Darbe nasıl yapılır? Orduyu elde etmekle. Sandıktan nasıl çıkılır? Bütün Türkiye'yi elde etmekle, etkilemekle. Şimdi bunların ikisi de çok büyük işler. Öyle işler ki, size biraz şey vereyim. Meselâ Sovyet Rusya'da bütün örgütler yıkıldığı zaman, ne bileyim ben, Kafkasya’da bir Stalin Örgütü ayakta durabiliyor. Yani bütün Türkiye'de bütün kuvvetleri zaptırapt altına alacak bir örgüt kurmak kimsenin nasibi değil ama devrimci istikâmette olan hareketleri destekleyecek, hizmet yapacak, iktidara geçip hizmet yapacak ve bütün Devrimci hareketleri destekleyecek birtakım hizmetler yapabilir.

İşte biz bu hizmetleri yapmak için bir araya gelmiş kadro olacağız. Bunun için bu hizmetin iktidara gelme veya maddi hiçbir çıkarı mevcut değildir. Ahmet'in hareketi bizi aşıyormuş, o iktidara daha yakınmış kıskanmayacağız onu. Mihri Behice'yi kıskanıyormuş, Behice Mihri'ye kızıyormuş. Ama o başa geçer. Aman geçsin, geçsin ki şu şeyi yapsın. İşte biz onun desteği olalım. Havacıların içinde Devrimci bir örgüt varmış, onun yanındayız. Bütün ileri hareketleri desteklemek, gerici hareketlerin karşısında olmak bizim şiarımız olacaktır.

KADROLAŞMA

Hizmet anlayışımızı şöyle maddeleme imkânı oldu.

1- Bütün sol örgütleri bir irade altında toplayacak Merkez olma iddiasında değiliz. Her bir örgütün kendi içindeki bağımsızlığı, her bir örgütün içinde bulunduğu ortam ve koşullara göre hareket etmesi zorunluluğunu kabul etmek gerçekçi bir görüştür.

2- Birleştiriciyiz. Her bir örgütün birleşmesi için gerekli ortamı yapmak, çaba göstermek, soldaki çatlakları yapıştırmak için hoşgörü ve elâstikî olmak gerekir.

3- Bütünleştiriciyiz. Çoğu zaman ayrılıklar Devrimci teorinin iyi saptanmamasından, ya da kişisel itişmelerden doğmaktadır. Bu hastalıkları iyi etmeğe çalışarak bütünleşmeğe önem vermeliyiz.

4- Devrimci kesimin vurucu güçleriyle önce Sivil güçler arasında uçurumlar kazmak Emperyalizmin stratejisi ve taktiğidir. Bu taktiği boşa çıkarmak için elden ne gelirse yapılmalıdır.

5- Çeşitli örgütler arasında zincirin halkaları gibiyiz. Bu örgütlerin içinde bulunan arkadaşların, örgütler arası düşünce ve eylem birliğini sağlamak için çalışmalıdır.

6- Devrimci düşüncenin eylemde doğru yola girmesi için ağırlığı o yana kaydırmakta, gerekince ağırlığımızı koyarak yön tayininde etkili olmak görevimizdir.

7- Geleceğe hazırlık için, geleceğin toplumuna ait tasarı ve plânları, yapıcı açıdan hazırlanmalıyız.

Bu günkü topluma eleştiri açımızdan bakılmakta, ama eski kurumların yerine nasıl ve hangi kurumların konacağı sorusu açık kalmaktadır. Bu açığı kapamak için çalışacağız.

İlhan SELÇUK sözlerine devamla: “Yani arkadaşlar el ele verirsek bizim kadrolaşma hareketimiz iktisatta, hukukta, Askerî kesimde, bankacılıkta ve anayasacılıkta, devlet teşkilâtında, şurada, burada birtakım yardımcıları olacaktır. Bütün bunlara geleceğin Türkiye'sinin nasıl olacağı konusunda çalışmalar yaptıracağız. Bu çalışmaları değerlendireceğiz, birleştireceğiz. Kadrolaşma böyle oluyor, bu şart. Bankaları devletleştirelim diyoruz değil mi? Nasıl devletleştireceğiz? 29 tane banka var. İşte bugün radyodan ilân edildi. Nasıl birleştireceksin. İşte birtakım çalışma kuralları koymuş oluyoruz. Bunun dışında bir de araçlarımız var, bir de uygulama yöntemlerimiz var. Buraya kadar olanlar için bilmiyorum bir itirazınız var mı?” demiş.

SAĞA DA GİDER SOLA DA

Cengiz BALLIKAYA: “İlhan SELÇUK'un söylediklerine aynen katılıyorum.”dedikten sonra Orduyu karşılarına almadıklarını bundan önceki toplantılarda da bu yolda karara vardıklarını söylemiştir.

İlhan SELÇUK: “Bugün Ordu öyle bir durumda ki, diyelim ki ileriye açıktır. Fakat bir harekete geçtiği vakit bugün olduğundan daha sola gidebilir.. Hem de duruma göre sağa gidebilir. Yani bunun garantisi yoktur. İşte onun garantisini ancak bizim kesimdeki gelişmeler yaratacaktır. Yani biz bunu şöyle formülleştirebiliriz. Biz orduya tabi değiliz, Orduyu etkilemeye çalışacağız.”

Söz alan Raif ERTEM: “Bu toplantının iki amacı var. Birincisi, hali hazırdaki durumda bir hareket, biz devrime kadar neler yapabiliriz, nasıl yapabiliriz. Bugün birçok teşkilâtlar var. Dev- Genç, TMGT, TÖS var, Ordu var. Birçok teşkilât var. Amacımızı, prensiplerimizi bu gruplara biz nasıl empoze edebiliriz. Devletleştirmekten ne anlıyoruz? Devletleştirme nedir? Hattâ sınıf meselesi. Bu laflar çok laflardır. Devrimden sonra dış ticaret nasıl, Bakkallar nasıl teşkilâtlandırılır? Beyoğlu'ndaki bir sürü o ufak dükkânları nasıl kaldırırız?:.”

İlhan SELÇUK: “Devletçilik şöyle ilerleyecek. Devletçiliği ilkelerimizde şöyle saptadık. Devletçilik kalkınmanın yöntemidir. Devletçilik her mahallede bir milyoner politikasına değil, halka dönük devletçilik olacaktır... Halkçılık vazgeçilmez yöntemdir. Beşinci maddede böyle saptadık. Devletçilik ile halkçılık birbirlerine bir yerde kapanıyor. Onuncu maddede, Devrim halkın itici gücüne dayanacak ve yürüyecektir. Atatürk'ün deyişiyle Memleketin asıl sahibi olan köylü ve işçi yönetimde öncelikle söz sahibidir» dedi. Tabiatiyle fabrika yönetiminde de demokratik düzen köylü ve işçinin yönetiminde söz sahibi olmasıyla kurulur ve işler.

Devrim devrimlerle Demokrasiye ulaşmak ilkesindedir. Devrimcilik tek başına süreç olarak alınmıyor zaten. Ondan sonra ayrıca bir de uygulama yöntemleri var. Bir de ayrıca bu noktaya gitmek için araçlar var. Araçlara geldiğimiz zaman, orada Devrimci Parti aracını göreceğiz. Devrimci Parti, öğretmenler, gençlik ve ordu. Araçlar, Devletçiliğin halkçılığa, işçiye, köylüye dayandığını ortaya çıkaracak.”

Ali SİRMEN: “Halkçılığa şöyle bir teklifim var: Türk ulusunun maddi ve manevi değerinin yaratılmasında alın teri bulunan ve maddî ve manevî değerlerinin en iyi şekilde yaratılmasında, bunların en iyi şekilde gerçekleştirilmesine ve ilerlemesine engel olmayan kişiler Türk halkının ayrılmaz parçalarıdır, dersek o zaman ithalâtçı, ihracatçı yok Moranolar bilmem neler engel oldukları için, yani belirli bir üretimde engel oldukları için, kolaylıkla bunun dışında bırakılmış olabilir. Böylece de halka dönük Devletçilik belirtilmiş olur” demiştir.



DEVRİM ÜNİFORMASI

İlkelerin 9 ncu maddesinde yer alan Devrimi Sivil-Asker devrimci yürütür. Devrimcilikte, Sivil - Asker ayrılığı yoktur. İster asker ister sivil olsun. Devrimcilikte Devrim üniformasıdır esas olan.. Bölümü ile ilgili olarak yapılan açıklama ile ilgili olarak söz alan İlhan SELÇUK: “Bu köylüyü, işçiyi, askerin seviyesine çıkarmak demektir. Bu komünist partisinin de ilkesidir” demiş ve ayrıca ortaya konmuş olan ilkelerin yer yüzünde Baas partisinden komünist partisine kadar bütün her taraftaki Devrimci Partilerin ilkesi olduğunu ifade etmiştir.

Yapılmış olan görüşmeler sonunda maddeler üzerinde mutabakata varılmıştır.

Ayrıca da bu hizmet prensipleri altında inşasını düşündükleri Türkiye için dört amaç saptamışlardır.

1- Köylü - işçi, esnaf, küçük toprak sahibi ve milli sanayiciden meydana gelecek DEVRİM PARTİSİ kurulacaktır.

2- Siyasi parti kadrolarına eleman hazırlayacak, yozlaşmağa istidatlı kurumlara karşı Devrim ilkelerinin direnme kaynağı olacak ve bütün Anadolu'yu kapsayacak GENÇLİK ÖRGÜTÜ teşkil edilecektir.

3- Bütün toplumu Devrimci bilinç ve bilgiye kavuşturmakla görevli ÖĞRETMEN ÖRGÜTÜ kurulacaktır.

4- Millî Bağımsızlık ve kalkınmayı amaç edinen Devrim eyleminin desteği olarak, iç ve dış düşmanların karşısında bulunacak SİLAHLI KUVVETLER kurulacaktır.

5- Devrimci partiye genç subay ve öğretmenin üye olabileceği kabul edilmiştir.

Bu programların uygulama yönleri (Başlıklı kısmında)

1- Kooperatif çiftliklere dayanan bir tarım yapısı kurulması,

2- Dış ticaret, banka ve sigorta şirketlerinin

kamulaştırılması,

3- Yabancı sermaye kuruluşlarının millileştirilmesi,

4- Büyük sanayinin devletin elinde olması,

5- Ulusal ordunun gerçekleştirilmesi,

6- Amerika ile bağımlı ilişkilere son verilmesi,

7- Ulusal bir savunma stratejisi tespit edilerek bu stratejinin çizilmesinde halk savaşma önem verilmesi gibi esaslar yer almıştır.

Toplantıda ayrıca, faaliyet mensuplarının kadrolaşmayı genişliğine ve derinliğine geliştirmekle görevli olduğu, üyelerin bir kişiyi kendisine irtibat noktası seçip teması onunla yapacağı ve faaliyetlerin şimdilik İstanbul'a münhasır bulunduğu ve bilâhare Türkiye'deki Devrimci hareketlerle birleşileceği bahis konusu edilmiştir.

15 Ocak 1971 günü saat 19.30 da Ferruh ÖZDİL'-in evinde toplanmak üzere toplantıya son vermişlerdir.”

DEVRİM DERGİSİNDE görev alan ve o dönemde yazılar yazanlar, 12 Mart sonrasında Devrimci Gençliği, “silaha sarılmakla”, “goşistlikle”, “çıkmaz yola” girmekle suçlayanlar, 12 Mart öncesi aynı gençleri adeta silahlı eylemlere teşvik ediyorlardı.

DOĞAN AVCIOĞLU-GERİLLA

(Devrim, 23 Şubat 1971)

NATO’nun kuzeyden gelecek her saldırıya karşı Türkiye’yi korumayacağı, ünlü Johnson mektubuyla anlaşılınca, Genelkurmay’da bir ulusal savunma stratejisi çizme ihtiyacı doğdu: Türk vatanı, üstün hasım karşısında kendi olanaklarıyla nasıl korunacaktı? Bu sorunun cevabı gerilla idi. Bütün mazlum milletlerin, süper devlet saldırıları karşısında tek savunma yolu gerilla idi. Çok başka koşullarda yürütülen Kurtuluş Savaşımız dahi, bir gerilla hareketi olarak başlamış değil miydi?

Gerilla savaşı için hazırlanma zorunluluğu Genelkurmay’da herkesce teslim edildi. Fakat bu yolda ciddi bir adım atılmadı. Gerilla savaşı, Johnson mektubuyla birlikte unutuldu gitti...

Şimdi Türkiye’de başka tip bir gerilla savaşının belirtileri görülüyor. Bu, ülke içinde, siyasi iktidarlara egemen sınıflara ve emperyalistlere karşı bir savaş... Adına “şehir gerillası” deniyor ve bu savaşı devrimci gençliğin başlattığı öne sürülüyor.

Oysa, devrimci gençlik kitlesi, üç-dört yıl öncesine kadar, yürürlükteki hukuk düzeni içinde, Devrim’in sandıktan çıkacağı inancındaydı. Enerjisini, ilerici saydığı siyasi partilerin saflarında harcıyordu. Bu tutumda belirli ilk değişiklik, 1968 yılında görüldü: Gençlik üniversitede reform istiyordu. Aradan üç yıl geçti, hiçbir şey yapılmadı. Gençlik, kurulu düzen taraftarlarının reform yapamayacağını gördü. Reform yerine, iktidarlar, devrimci gençliğin karşısına silahlı komandolar dikti. “Fruko”lar, kırmızı görmüş boğa gibi devrimci gençliğin üzerine sürüldü. Vahşet, son SBF ve Hacettepe olayları ile görülmemiş ölçülere ulaştı. Silahlanmak ve savaşmak, “nefis müdafaası”nın gereği oldu.

Gençlerin ilerici saydığı siyasi partiler, giderek gençliğin aleyhine döndüler. Antiemperyalist eylemleri kınadılar. “Haytalar, serseriler” edebiyatı başladı. Silahlı çatışmalardan devrimci gençlik suçlu tutuldu.

Politikacılar, oybirliği ile gençliği suçlamaya koyulurken, ülkede ekonomik ve toplumsal bunalım şiddetlendi. Toprak ve fabrika işgalleri hızlandı. Köylüler, barikatlar kurdular; işçiler sokaklara döküldüler. Yargıçlar yürüdüler, vali ve kaymakamlar dahi direnişe geçtiler. “Şellefyan düzeni” bütün pislikleriyle gözler önüne serildi.

Bu iflas tablosuna rağmen, iktidarı ve muhalefetiyle birlikte siyasi parti yöneticileri, gaflet ve dalalet çizgisindedirler. Bunlar, içine düşülen çıkmaza bir çözüm getirmekten acizdirler. Ne Demirel’in düşmesi, ne de erken seçim hiçbir şeyi değiştirecek değildir. Parlamento, partilere ve meb’uslara Hazine’den para sağlamak amacıyla Anayasa’yı değiştirmeye kalkışacak kadar akıl almaz bir vurdumduymazlık içindedir. Millet Meclisi’nde Abdülhamit övülmekte, Atatürk yerilmekte ve inşa olunacak Meclis Camii’nde Cuma namazı kılınıp kılınamayacağı tartışılmaktadır.

Manzara-ı Umumiye, 1919 yılını hatırlatacak kadar karanlıktır. Devrimci gençlik, bu duruma haklı olarak isyan etmektedir. Artık hiçbir etki uyandırmayan bildiriler, toplantılar, gösteriler dönemi geçmiştir. Polis vahşeti, bunu en açık biçimde göstermektedir. Gençliğin kurulu düzeni protestosu -istense de istenmese de- en şiddetli biçimlere dönüşmektedir. İktidarın vahşet tedbirleri, kaçınılmaz biçimde devrimci şiddeti körükleyecektir.

Şehir gerillası, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Ve hatırlanmalıdır ki, egemen sınıfların yayılmasından pek korktukları gerilla, toplumun aynı isyanı paylaşan uyanık kesimlerinden destek gördüğü takdirde mümkündür. İktidarın vahşetine karşı dikilen toplumun uyanık kesimleri, devrimcilerin safında cesaretle yer aldığı ölçüde, gerilla, yenilmez bir güç haline gelir.

Türkiye’de şimdi bu koşullar hızla oluşmaktadır. Ülkede devrimci bir iktidar iş başına gelene kadar bu koşullar değişmeyeceğine ve hatta ağırlaşacağına göre, gerilla eylemlerinin büyümesi ve genişlemesi beklenmelidir. Ancak devrimci bir iktidar, devrimcilerin bugün şiddete yönelen enerjisini, ülkenin inşasına çevirebilir.

Faşizmin artan vahşetine de son vermek üzere, var gücümüzle devrimci bir iktidar için mücadele edelim.”

DELİKANLILAR-TRENİ KAÇIRMAMAK

Parti örgütlülüğünden ve disiplininden yoksun bırakılan devrimci gençler bu kargaşa içerisinde kendi göbeklerini kendileri kesmek zorunda kaldılar.

Tartışılan konu özünde yine mücadele biçimlerine ilişkin bir sorundu. DEV-GENÇ yönetimine etkin olan grup, bir yandan Beyaz Aydınlığın "İşçi sınıfının objektif şartları yoktur" önermesine ve “cuntacılığa” karşı çıkarken, “halk savaşı yoluyla devrimi”, “gerilla savaşını” savunuyor, bu öncülüğü henüz örgütlenmesi tamamlanmış “işçi sınıfı” adına “profesyonel devrimcilerden” oluşan “gerilla”nın yapacağını ve mücadele içinde “işçi sınıfı”nın örgütlenerek “partisinin” oluşacağını varsayıyordu. Ama ayrılıkların sonu gelmiyordu. “Halk savaşı” kırdan mı başlamalıydı, şehirden mi? Esprili bir şekilde KIRŞEHİR’DEN başlatılmasını önererek “Orta yolu” bulmaya çalışanlar da yok değildi.

Kontr-gerillanın cinayetleri, özellikle Taylan Özgür’ün katli ile başlayan ve devam eden cinayetler, tutuklamalar devrimci gençleri “silahlanmaya” ve “gerilla” tipi örgütlenmelere yöneltiyordu. Öğrenci liderleri birer birer vuruluyor, ya da tutuklanıyorlardı. Artık, okullarına, evlerine gidemez olmuşlardır. Bilinçli bir şekilde yok ediliyorlar veya kendi kitlelerinden tecrit ediliyorlardı.

Artık şehirlerde yaşama olanakları kalmamıştı, şehirleri kırdan kuşatmak için gerilla yaşamına başlamalıydılar. “Dağların özgür havası” onları bekliyordu.

Bu ortam, bir yandan egemen güçlerin, diğer yandan “cuntacılar”ın ekmeğine yağ sürüyordu.

Egemen güçler, giderek güçlenen halk kitleleriyle bağ kuran devrimci hareketin, kalıcı örgütlenmesini ve yükselen dalgasını önlemek için “ağlarını” germiş; “Devrimci Cuntanın” içerisine ajanlarını, ajan provokatörlerini yerleştirmiş, “balığı” başından “kokutmuş”, tespit ve tecrit etmek üzere ağa düşen devrimci subayların çetelesini tutmaya başlamıştı. Önce devrimci subaylar tasfiye edilecek, daha sonra da, su üstüne çıkan “balıklar” teker teker avlanacaktı.

“Cunta”nın sivil-asker “zinde güçleri” ise ; çepeçevre kuşatıldıklarını bile bile, dün “anarşist” diye suçladığı gençleri, “cunta”larına “zemin hazırlamak” üzere, “anarşiye” teşvik etmekten çekinmiyorlardı. Kimin eli kimin cebinde belli değildi.

Gençler, “yağmurdan kaçarken, doluya tutuluyorlardı”. Geleceği görüyor, nereden gelirse gelsin “askeri bir cuntanın” ülkeyi “devrime” götüremeyeceğini kavrıyorlardı. Ancak ok yaydan çıkmıştı. Bu kargaşa ortamında bazıları “askeri örgütlenmelerle” dirsek temaslarını sürdürürken, bazıları “Hazırlık için Filistin'e” gidiyorlardı. Fedai hareketiyle ilk bağlantılar kurulmuş, yollar öğrenilmişti. Sanki “tren kaçıyordu”. Halk savaşına bir an önce başlamak gerektiğine göre yapılacak iş, Filistin'e gitmek, silah kullanmayı, savaş sanatını, gerilla savaşı taktiklerini öğrenmekti. Orada Parti'yi de kurar, Güney'den girer, Amerikan üslerini vura vura ilerler ve halk savaşını başlatırlardı.


FİLİSTİN

1960 sonrası Türkiye'den Filistin'e ilk kez Gaziantepli Abdülkadir Yaşargün ile Mustafa Çelik isimli gençler, 1 Ekim 1968 tarihinde gitti. Mustafa Çelik, 8 Haziran 1969 tarihinde Filistin'deki bir çatışmada öldü.

Daha sonra, 1969 yılı Temmuz ayında İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencileri Ömer Erim Süerkan, Deniz Gezmiş, Cihan Alptekin, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öğrencisi Kıbrıslı Fadıl Hasan ve Kıbrıs Türk Ulusal Öğrenci Federasyonu (KTUÖF) İkinci Başkanı Kuydul Turan ve FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli birlikte Filistin’e gittiler. Mahir Çayan’da bu grupla birlikte gidecekti. Ancak babasının rahatsızlığı nedeniyle gidemedi.

Filistin'de bulunduğu sırada Deniz, Naif Havatme ile görüşüyor. Yusuf Küpeli, bu konuda özetle şunları anlatmıştır:

“Bizleri Naif Havatme ile karşılaştırdılar. Deniz, büyük ve gizli bir örgütü temsil ettiğimizi, kendisinin bu örgütün sözcüsü olduğunu vb. söyledi. Burada kalıp çarpışacağız, belki öleceğiz vb. diye anlatmaya başladı. Abu Süleyman da çeviriyordu. Havatme, kibarca, 'Biz zaten enternasyonal bir tugay kurmak istiyoruz, buna katılmanız, diğer arkadaşlarınızı da getirmeniz yararlı olur’ dedi.”

Abdülkadir Yaşargün ile Deniz Gezmiş, 1969 Ağustos ayında birbirlerinden habersiz ayrı ayrı Türkiye'ye gelirler. Deniz ve Yaşargün, 26 Ağustos'ta başlayan ODTÜ Öğrenci Birliği ile FKF olağanüstü kongrelerinin yapıldığı 9-10 Ekim günleri, ODTÜ-SFK'de tanıdıkları arkadaşlarına, El-Fetih kamplarında yaşadıklarını anlatırlar.

Abdülkadir Yaşargün, kendisinin yeniden El-Fetih kamplarına döneceğini, ayrıca, gitmek isteyen olursa götürebileceğini söyler. Yaşargün'ün bu konuyu daha çok konuştuğu kişi ise Hüseyin İnan'dır. Hüseyin ve bir grup arkadaşı, silahlı mücadeleye katılmak amacıyla, bir süredir Vietnam ve Latin Amerika'da gerilla mücadelesi veren bir ülke veya Küba'ya gitmeyi düşünmektedir. Fakat Vietnam, Latin Amerika ve Küba'ya gitmek o dönem kolay değildir. En yakın yer Filistin'dir. Hüseyin ve bir grup arkadaşı, Yaşargün'le El-Fetih kamplarına gitmeye karar verir.

10 Ekim 1969 Cuma günü, otobüsle Ankara'dan Gaziantep'e gider. Burada diğer arkadaşlarıyla bir araya gelen Hüseyin İnan, Abdülkadir Yaşargün, Yusuf Tunbay Aslan, Celal Özcan, Ahmet Tuncer Sümer, Mustafa Yalçıner, Alpaslan Özdoğan, Halil Çelimli, İbrahim Seven, Fevzi Yaşar, Cemal Bağcı, Recep Alpay ve Ercen Kanar, Gaziantep'ten Birecik'e geçer.

Nizip-Karkamış istasyonundan 12 Ekim 1969 Pazar günü, trene binen 13 kişi, Fırat Köprüsü'nü geçtikten sonra arazi yapısı nedeniyle Suriye sınırına giren trenin bir rampada yavaşlamasından yararlanılarak trenden Suriye topraklarına atlar. Suriye üzerinden Amman'a geçerler, ardından El-Fetih eğitim kamplarına ulaşırlar. Kamplarda askeri eğitimin yanı sıra Türkiye'den götürdükleri bazı kitapları okuyarak teorik eğitim de yapılır. Türkiye'den gidenler, zaman zaman, İsrail denetiminde olan bölgelere düzenlenen saldırılara katılır, çatışmalara girer. 13 kişi arasında bir süre sonra öğrencilik ve yerel kültürel özelliklerden kaynaklanan bazı anlaşmazlıklar çıkar.

Gaziantep grubu, Hüseyin İnan ve arkadaşlarından ayrılır, başka bir kamp kurar. Halil Çelimli ile İbrahim Seven, kısa bir eğitim yaptıktan sonra Türkiye'ye döner. Bir süre sonra da Hüseyin İnan ile Ercan Kanar, yeni kadrolar getirmek için 9 Kasım 1969 Pazar günü Türkiye'ye gelir. Hüseyin İnan, Ankara'da Teoman Ermete'nin evinde ve ODTÜ'de bir kısım arkadaşıyla bu konuyu görüşür. Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi Fikir Kulübü Başkanı Kadir Manga'nın Ankara'ya gelmesi için Tuncer Sümer imzasıyla Erzurum'a telgraf çeker. Hüseyin İnan, bu arada, İstanbul ve İzmir'e de gider. Hüseyin İnan, İzmir'de iken 20 Aralık 1969 Cumartesi günü yapılan 6. Filo'yu protesto mitingine de katılır.

MACERACILIK VE EKONOMİZM

Ercan Kanar da Filistin'e götürmek amacıyla Gaziantep ve Ankara'da bazı kişilerle görüşür. Filistin'de yaptıkları eğitimi Ankara'da Ulaş Bardakçı ile Mahir Çayan'a anlatır. Mahir, Ercan Kanar ve arkadaşlarının yaptığı eylemi, ''Maceracılık ve ekonomizm'' olarak eleştirir. Ulaş Bardakçı ise devrimci kitle çizgisini savunarak Kanar'a, bu işin yanlış olduğunu söyler. Ercan Kanar, aralarında Hacı Tonak'ın da bulunduğu bir gurubu Filistin'e götürür.



Hüseyin İnan, El-Fetih kamplarına katılmak isteyen ODTÜ- SFK Başkanı Atilla Keskin ve, Ahmet Müfit Özdeş, Ercan Enç, Hamid Yakup, Teoman Ermete, Bahtiyar Emanet, Ali Tenk, Hüseyin Elmacı, Halis Özkan ve Yavuz Kaçar ile Gaziantep'te buluşur. Birkaç gün burada kaldıktan sonra Suriye'ye geçen grup, yılbaşında Amman'dadır.

Tuncer Sümer Filistin’e gidişle ilgili şunları anlatıyor:

“1969 yılının Haziran ayında Ankara’da Hüseyin İnan’ı buldum; Hüseyin’in kafasında bir düşünce vardı. Yusuf Aslan’da bu düşüncelere katılıyordu. “Silahlı Mücadele” verilmesi konusunda hemfikir hale gelmiştik; yani Türkiye’de bir “Halk Kurtuluş Savaşı” nın örgütlenmesi gerektiğine…

Hüseyin İnan ‘Filistin’e gitmek gerektiğini’ söylüyordu. Sonra, Filistin’den beklediğimiz haber geldi. Gaziantep’te 13 kişi olduk, Halep’e geldik; El Fetih’teki yetkililerle temas kurarak bir gün orada kaldık. Şam’a oradan Amman’a geldik. Amman’da görüştüğümüz en önemli yetkili Ebu Cihad oldu; o dönemde ‘Filistin El Fetih Örgütünün Siyasi Şube Sorumlusu’ydu. Sonra bizi oradan aldılar. Bir eğitim kampına götürdüler. Yaklaşık 2 ay eğitim gördük. Silah söküp takma; silah kullanma; kültür fizik gibi şeylerdi. Sonra Hüseyin İnan, Türkiye’ye dönüp yeni bir grup getirdi.

Biz Filistin’e gitmeyi şunun için istemiştik: Tabii Türkiye’de ‘Amerikan Emperyalizmi’ kovulmadan gerçek ‘Devrim’in olamayacağına inanıyorduk. ‘Amerikan Emperyalizmi’ni kovmanın tek yolu ‘Silahlı Mücadeleden’ geçerdi; ama, ‘silahlı mücadeleyi vermek için önce silahın nasıl kullanılacağını; ‘Halk Savaşı’nın ne olduğunu öğrenmek gerekiyordu.

Bunu nereden öğrenebilirdik ? Latin Amerika’da öğrenebilirdik. Orası bize çok uzaktı; ya da doğrudan Vietnam’a gidip ‘Emperyalizme karşı savaşarak öğrenebilirdik. O da bize çok uzaktı. En yakında Filistin’in İsrail’e karşı yürütmüş olduğu ‘Gerilla Savaşları’ vardı. Buralarda kendimizi eğitebileceğimizi, Halk Savaşı’na böylece askeri yönden de kendimizi hazırlamış olacağımızı düşündük ve böylece gittik Filistine …..”

DİYARBAKIR TUTUKEVİ

El-Fetih kamplarında yaptıkları yirmi günlük bir eğitimden sonra Hüseyin ve 15 arkadaşı, 1 Şubat 1970 Pazar günü, Suriye sınırından gizlice Türkiye'ye girer. Grubun bir kısmı Diyarbakır'a gelir.

Hüseyin İnan, Alpaslan Özdoğan ve Mustafa Yalçıner, yanlarında getirdikleri silahları Diyarbakır surlarında bir yere gömer. Daha sonra Diyarbakır Tıp Fakültesi önünde buluşmak için anlaşılır.

Tıp Fakültesi önüne geldiklerinde fakültenin polis tarafından basılmış olduğunu gören Hüseyin, Alp ve Yalçıner, Adana'ya gitmek için Diyarbakır dışından bir benzin istasyonunda otobüse binerler. Otobüs, Gaziantep yakınlarında bir yerde jandarmalar tarafından durdurularak aranır. Yanyana koltuklarda oturan Hüseyin ile Alp, gözaltına alınır. Onlardan ayrı oturan Yalçıner, şans eseri gözden kaçar. Adana'ya, oradan da Ankara'ya gider.

Müfit Özdeş, Teoman Ermete ve Atilla Keskin ise Malatya'da tren garında yakalanır. Sonuçta, yakalananlardan Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Teoman Ermete, Müfit Özdeş, Ercan Enç, Alpaslan Özüdoğru, Hamit Yakup, Ahmet Tuncer Sümer, Kadir Manga, Ali Tenk, Bahtiyar Emanet tutuklanır ve Diyarbakır Tutukevi'ne konur. Filistin'den dönenlerden Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan ve diğer 3 kişi, yakalanamaz, ancak yakalananların Emniyet'te verdiği ifade nedeniyle Mustafa Yalçıner ile Ahmet Erdoğan, gıyabi tevkif kararı ile aranmaya başlanır.

TEPEDEN VURUŞ’A HAZIRLIK -SADİ KOÇAŞ

1968 Eylül’ünün 16’sı; 12 Mart Darbe Hükümetinin Başbakan Yardımcısı olmasından yaklaşık 3 yıl önce, Sadi KOÇAŞ; Genelkurmay Başkanlığı eski sekreteri Kurmay Albay Ertuğrul Alatlı’nın işyerine gelir. O tarihte KOCAŞ emekli kurmay albaydır ve CHP Konya Milletvekilidir.

Alatlı’ya ilginç bir teklif yapar; kendisine Devrimci bir darbe ile kurulacak Devrim Hükümetinin başına geçmesinin teklif edildiğini, kendisinin devrimci bir kadro hazırladığını, Alatlı’nın da bu kadroda yer alıp almayacağını sorar.

Koçaş, kendine yapılan liderlik teklifini de şu şekilde açıklar: “Erdek Körfezi’nde Denizkent Sitesi’ndeki yazlığımda tatildeydim. Ağustos 1968 sonlarına doğru Ankara çıkışlı, imzasız bir telgraf aldım. Telgrafta ’.. şu tarihte, mutlaka Ankara’da bulununuz.’ deniliyordu. Tatilimi keserek istenilen gün Ankara’da bulundum. Çakı gibi bir kurmay albay evime geldi ve bana : ‘Türkiye’de Devrim yapmak için, başında büyük rütbelilerin de bulunduğu bir Gizli Teşkilatımız var. Bizler, Devrim’in Ordu’ya ilişkin tüm hazırlıklarını yapıyoruz; 27 Mayıs’taki yanlışı tekrar etmek istemiyoruz: bu nedenle Devrim Hükümetinin sivil kadrosunu da şimdiden oluşturmayı uygun bulduk. Yaptığımız çeşitli inceleme ve araştırmalar sonucunda İhtilal’den sonra kurulacak Devrim Hükümeti’nin başında sizi görmek istiyoruz. Teklifimizi kabul ederseniz, kadronuzu oluşturup listenizi bize vermenizi diliyoruz’,dedi. (Ertuğrul Alatlı 9 Mart )

Sadi KOÇAŞ bu teklifi kabul eder ve kadrosunu oluşturmaya başlar. Ertuğrul Alatlı’ya da işte bu kadro içinde görev almasını önerir. Alatlı sorar peki kadronda başka kimler var ?

Cevap çok ilginç. KOÇAŞ sayar: “ Türkan Akyol, Selahattin Babüroğlu, İhsan Topaloğlu, Özer Derbil, Atilla Sav, Memduh Aytür, Sezai Orkunt, Şinasi Orel.”

Gerçekten de çok ilginç değil mi ?

3 yıl sonra Sadi KOÇAŞ “Devrim Hükümetinin” başı değil ama “karşı-devrim” hükümetinin baş yardımcısı; saydığı isimlerin çoğu da bakanı olur.

ŞAİBELİ TUTUKLANMALAR

Bu ortamda 17 Ekim 1970 tarihinde DEV-GENÇ’in V. Kurultayı yapılacaktı. Normal olarak Atila Sarp Başkanlığındaki bir önceki yönetim (Atila Sarp, Ruhi Koç, Tuncay Çelen, İrfan Uçar, Ergün Aydınoğlu, Ahmet Bozkurt, Oktay Etiman, Nurettin Öztürk ve Hüseyin Onur) yeniden aday olacak ve muhtemelen seçileceklerdi. 15 Ekim tarihinde toplanarak Kurultayın son hazırlıklarını gözden geçirdiler. Karşılarında başka bir liste çıkacak gibi görünmüyordu.

Ancak ne tuhaftır ki, tam da kurultaydan bir gün önce Atilla Sarp ve Merkez yürütme kurulunun diğer üyeleri polis tarafından evlerinden alınıyor ve TCK 141’den (gizli örgüt kurmaktan) tutuklanıyorlardı. İddiaya göre DEV-GENÇ gizli örgüttü. Aynı gün taşradaki bazı DEV-GENÇ yöneticileri de (Malatya, Gaziantep, Adana, Balıkesir Devrimci Gençlik Dernekleri) gözaltına alınıyor ve İstanbul Bölge Yürütme Kurulunun üç üyesi tutuklanıyordu.

Daha garibi, yöneticileri gizli örgüt kurmaktan tutuklanan “gizli örgütün” Genel Kurulu, açıkça, hem de hükümet komiserinin denetiminde yapılıyor ve o güne kadar DEV-GENÇ tabanının fazla tanımadığı, Ertuğrul Kürkçü DEV-GENÇ başkanı seçiliyordu. İşin ilginç yanı bu Genel Kuruldan bir hafta sonra, 141’den tutuklanan cezaevindeki DEV-GENÇ yöneticileri serbest bırakılıyordu.

Yöneticileri “gizli örgüt kurmaktan“ tutuklu, DEV-GENÇ’in Genel Kurulu 17-18 Ekim 1970 günleri Ankara’da Yusuf Küpeli’nin divan başkanlığında yapıldı. Bu kurultay ile Ertuğrul Kürkçü, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga Dev-Genç’e tamamen hakim olmuşlardır. Bu hakim oluş, Dev-Genç’i gençliğin devrimci bir kitle örgütü olma durumundan hızla çıkması, kitlesinden uzaklaşması ve giderek marjinalleşmesi sonucunu getirmiştir. Olmaması gereken bir şey olmuş, gençlik örgütü gençliğin demokratik kitle örgütü DEV-GENÇ, olmayan “işçi sınıfı” partisi yerine konulmak istenmiştir.

MARKSİST-LENİNİST BİR SAVAŞ PARTİSİ

1970'in Ekiminde yapılan DEV-GENÇ Kongresi, MDD içindeki ayrışmanın da netleşmesi demekti. Bu kongrede Mahir Çayan uzun bir konuşma yaptı.

Mahir bu konuşmasında:

"Devrimi gerçekleştirecek iki unsurun profesyonel devrimciler ve geniş işçi ve köylü kitlesi olduğunu, kitlelerle bağ kuruldukça örgütün sınıfsal önem kazanacağını, kurulacak örgütün düzen örgütü olmayıp bir savaş örgütü olacağını, Dev-Genç'ten üstün Marksist-Leninist bir savaş partisi kurulması gerektiğini, bu örgütlenmenin başta parti adını almayabileceğini, fakat aslında bunun bir parti olduğunu' söylemiş, ayrıca, konuşmasında, 'Milli Demokratik Devrim Stratejisinin’ nasıl kavranması gerektiğini, Milli Demokratik Devrim Stratejisinin bir savaş stratejisi olduğunu, bu devrimci savaşın görevlerinin bir gençlik örgütü (Dev-Genç) tarafından asla yerine getirilemeyeceğini; bunun bir parti örgütlenmesi içerisinde çözümlenmesi gerektiğini" anlatmıştı.

Mahir, bir savaş örgütünün önderliğinde ve devrimin işçi-köylü ittifakı temelinde emperyalizmin etkisinin en zayıf olduğu kırlardan kentlere doğru bir rota izleyerek gerçekleşeceğini de bu konuşmasında belirtmişti.

DOLAMBAÇLI YOLLAR

Bu netleşme, MDD içinde birlikte olunan Mihri Belli ile de yolların tamamen ayrılması demekti. Bu ayrılık Aydınlık Sosyalist Dergi'ye yazılan bir "Açık mektup"la ilan edildi. Mahir tarafından yazılan ve Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ve Ertuğrul Kürkçü tarafından da imzalanan broşürde :

"Bu durumda hareket bölünmesin diye, proletaryanın devrimci ilkelerinin çiğnenmesine, Leninizm’in bayrağının oportünizm batağına sokulmasına göz yumacak mıydık?

Hayır, bin kere hayır!

Artık M. Belli'nin sağcı görüşlerinden dolayı harekete tam bir kargaşa hakim olmuştur. Bu kargaşa, hareketin hem teorik, hem de pratik ilerleyişine engel olmaya başlamıştı.

Artık, ayrılık parolamızdır.

Ve proletaryanın devrimci ilkelerini her şeyden üstün tutan, devrimci şeref ve namusu olan her devrimcinin yapacağı gibi Mihri Belli ve onun temsil ettiği akımla bütün organik bağlarımızı kestik!

Bizimle düne kadar ilkelerde hemfikir olan bazı arkadaşlar bu sağcı görüşlerin yanında yer aldılar.

Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Bazıları düşerler, gerilerde kalırlar. Daha düne kadar beraber omuz omuza yürüdüğümüz arkadaşlarla artık beraber değiliz. Onlar için daha fazla duramayız. Çünkü onlar tercihlerini geriye doğru yaptılar. Onlar bataklığı tercih ettiler. Ve maalesef, namlularını bize çevirdiler. Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur. Sınıflar mücadelesinde proletarya yoldaşlığının dışında feodal ve ataerkil ilişkilere yer yoktur."

KEMALİZM SOLDUR

Mahir, Dev-Genç içinde herkesten çok teoriye yakındı ve hep araştırıcı olmuştur. TİP’e, MDD tezine ve Beyaz Aydınlığa karşı Dev-Genç platformunun görüşleri, eleştirileri büyük ölçüde onun kaleminden çıkmıştır. Kurtuluş savaşı ve Kemalizm konusunda yaptığı tespitler de vardır.

“Kemalizm, Emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin Devrimci-Milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’in özü emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizm bir burjuva ideolojisi veya küçük burjuvazinin veyahut asker- sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır.

Kemalizm küçük burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin, milliyetçilik tabanında antiemperyalist bir tavır alıştır. Bu yüzden Kemalizm soldur. Milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm devrimci milliyetçilerin emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur. Dünyada ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal milliyetçiler, bu bakımdan ülkemizin –kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğe dayanan– bir orijinalitesidir. Kemalistler için ülkemizdeki asker-sivil aydın zümrenin jakobenleri diyebiliriz.” (Mahir Çayan bütün yazılar sayfa 398)

BİÇİMLENME

Mahir Çayan’a göre DEV-GENÇ aşılmalı, hareket partileşmelidir. Mahir bu dönemde yaptığı bir konuşmada bu ihtiyacı şöyle belirtir:

"Ayrıca Dev-Genç örgütlenmesi düzen örgütlenmesidir. Oysa yaptığı iş düzenle savaştır. Bu ikisi arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki ortadan kaldırılmalıdır."

Esasında bu görüş, oldukça uzun süre önce netleşmişti. İlişkiler buna göre biçimlenmekteydi. Daha 1969 kışında SBF'de Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Hüseyin Cevahir, İlhami Aras, ODTÜ'de Ulaş Bardakçı, İrfan Uçar, Münir Aktolga kendi iç disiplini olan bir "gizli" örgütlenme temelinde anlaşmışlardı. Daha sonra bu ilişki ağına mühendis Bingöl Erdumlu ve işçi Necmettin Giritlioğlu da katıldılar.

Çekirdek örgütlenme ODTÜ'den Aktolga-Bardakçı ve SBF'den Küpeli-Çayan'dan oluşuyordu. Grup 1970 yazında oluşturdukları plan doğrultusunda yoğunlaşma bölgeleri tespit ederek Anadolu'ya dağıldı.

PROVOKASYONLAR SÜRÜYOR

Karşı güçler de boş durmuyor, provokasyonlarını sürdürüyordu.

20 Ocak 1971’de üniversitelerdeki eylemleri engellemek için yeni bir yasa tasarısı hazırlandı. Yeni saldırılar başlamıştı. Bu saldırıların hedefleri arasında öğretim üyeleri de yer alıyordu. Sağ ve sol, kuşatma altında boğuluyordu. TÜRKEŞ’in gençleri silahlı saldırıyı artırırken, Orhan KABİBAY da işbirliğine aldığı gençlere sağı solu bombalatıyordu.

ODTÜ Rektörü Erdal İnönü, öğretim üyeleri Mümtaz Soysal ve Uğur Alacakaptan’ın evleri bombalandı.

Sarp Kuray anlatıyor ve soruyor:

“İttifak” oyununda bizim nasibimize doğrudan Faruk Gürler ve Muhsin Batur’a bağlı “Orhan KABİBAY – İrfan Solmazer – Numan Esin – Talat Turhan” çetesi düştü.

Bu çete elemanlarından Orhan KABİBAY şimdi yaşamıyor, kalan üçlüye tüm kamuoyu önünde açıkça ve cevaplanması dileğiyle 1976’dan beri tekrarladığım aşağıdaki soruları yeniden soruyorum.

1- Bizlerin ; yani has adamınız Kemal Kayacan’ın, donanma komutanı olduğu dönemde ordudan atılmış denizcilerin yaptığı Taksim soygununun arkasındaki istihbarat verenler, bizi bu soyguna yönlendirenler, kesik imzalı pusulalarla randevu tespit edenler ve tutuklanmamızı fırsat bilip paralara oturanlar kimlerdir?

2- Yükseliş Kolejine konulması istenen ve konulan bomba yönlendirilmesinde, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un MGK de yapacağı bir konuşmanın alt yapısı hazırlanmak istenmiş midir? Bu eylemin kararını kimler almıştır?

3- Deniz Gezmişlerin Ankara’da saklanması için sizlerden dayanışma istediğimi noktada eski Tarım Bakanı Turhan Şahin’in özel arabasını bizlerin kullanımına bırakırken bu kararınızı kime onaylattınız? Turhan Şahin o dönemde kimlerle ne iş yapmaktadır?

4- 12 Mart sonrasında ispiyoncu Atıf Erçıkan’ın evinin bombalandığı günün sabahı bizler ( denizciler – Askeri tıbbiyeliler ve bir kısım Dev-Gençliler ) sizlerden hangi yardımı istemişizdir? Bize verilen ret cevabı kimler arasında kararlaştırılmıştır? Önerdiğimiz eylemin içeriği nedir?

5- Çetenizin elemanlarından MBK cı TIR cı Numan Esin’in 12 Mart sonrası sahibi olduğu Vatan gazetesinde bütün uyarılarımıza rağmen hangi “proleter devrimciler” görev almışlardır? Kimler yazar, röportajcı, olarak bu çalışmaya katılmışlardı? Gazetenin politik çizgisi hangi çizgide ve nasıl belirlenmiştir?”

SICAKLIK ARTTIRILIYOR

Kısa bir süre sonra 21 Ocak 1971’de ODTÜ süresiz olarak kapatıldı. 25 Ocak günü AÜ SBF’de polisin saldırısına devrimci öğrenciler direnerek cevap verdiler.

10 Şubat’ta Hacettepe Üniversitesi Senatosu üniversiteyi ve yurdu kapattığını açıkladı. Devrimciler ve tüm gençlik, okulları açılana kadar üniversiteyi terk etmeyeceklerini açıkladılar. Direnişe saldıran polis onlarca öğrenciyi yaraladı.

28 Şubatı 1 Marta bağlayan gece, Kırıkhan'daki Hamidiye Camii'nde bir bomba patlamıştı. Caminin caddeye bakan penceresinde 4.5 metre uzunluğunda dinamit fitili bulunmuştu. Halil Çeken adlı bir yurttaş, savcılığa giderek, fitilin uzandığı yöndeki evde Ali Çalışkan adlı bir Ülkü Ocaklı'nın oturduğunu, eylemin kışkırtma olmasından kuşkulandığını söylemişti. Dinleyen bile olmamıştı.

2 Mart günü Türk Ocağı, Ülkü Ocakları, Hayır İşleri Cemiyeti, Esnaf Kefalet Kooperatifi, Kuvayı Milliye Cemiyeti ve Türkiye Milliyetçi Öğretmenler Derneği ortak bir bildiri yayınlamışlar ve "Düşman ordusunun yapmadığını bu dinsiz komünistler, mukaddes camiimize bomba koyarak tahrip etmişlerdir. Cuma günü namazından sonra bu olayı protesto için bir yürüyüş yapılacaktır. Bütün Müslümanların buna katılması gerekmektedir" demişlerdi.

5 Mart Cuma günü sabahı, Malatya İmam Hatip Okulu'nun mehter takımı kasabaya getirildi. Cami hoparlörlerinden yürüyüşün yapılacağı duyuruldu. Malatya, Osmaniye, Dörtyol ve Maraş'tan da yürüyüşe katılmaya gelenler vardı. Topluluk, Kaymakamlık binasına doğru yürüyüşe geçti. Kaymakam kalabalığa, yürüyüş yapılmayacağını söyledi. AP İlçe Başkanı Ahrazoğlu ise, "Yürüyüş kanunsuz da olsa bunun mesuliyetini üzerime alıyorum. Ben burada inkılâp yapacağım. Dinsiz solculara hesap soracağız." dedi.

Namazdan sonra topluluk, dere kıyısından getirtilen taşları da alarak yeniden Kaymakamlığa yöneldi. Kasabanın matbaası ateşe verildi. Bir astsubay havaya ateş açarak kalabalığı durdurdu. Matbaa'dan Ali Göçmen ve Şaban Bakır adlı çalışanları asker kurtardı. Kalabalık bu arada Kanatlı Caddesi'ne varmıştı. Ve olanlar burada oldu. CHP'li, TİP'li ve Alevi olarak tanınanların mağaza ve dükkanlarına saldırıya geçildi. Gasip İnsal linç edilerek öldürüldü. Bir çok kişi ağır yaralandı, yaralananlardan ikisi hastaneye kaldırılırken öldü.

BAHANE-5 MART ODTÜ

5 Mart 1971 tarihinde, THKO önderi Deniz Gezmiş ve bazı devrimcileri arama bahanesiyle ODTÜ yurtları polis ve jandarma tarafından sarıldı. Öğrenciler barikat kurarak direnişe geçtiler.

Jandarma ve Komando birlikleri ODTÜ'ye sevk edildi. On saate yakın bir çatışma yaşandı. Jandarma Albay Mehmet Öztoprak, bu işin aslında toplum polisinin işi olduğunu vurgulayarak, aramanın polisçe yapılmasında diretti.

Saatlerce sonra ODTÜ'ye girildi. 1500 dolayında öğrenci spor salonunda, 400'den fazlası da Emniyette sorguya çekildi. 14 Savcı görevlendirildi. Albay Öztoprak, 30 bin asker ve polisin yürüttüğü operasyona karışıp öğrencileri tahrik eden AP'li Belediye Başkan Vekili Muhlis Şenöz'ün de sorgulanması gerektiğini söyledi. Kimse umursamadı.

Olaylarda öğrenci Şener Erdal, Jandarma eri Mevlut Meriç ve aşçı Aziz Yalta ölmüş; bir Üsteğmen, beş er ve yirmi öğrenci de yaralanmıştı.

Demirel, "ODTÜ komünizme karşı bir ilim yuvası olmak için kurulmuştu" derken aynı anda ABD Senatosu'nda Çoğunluk Grup Başkan Vekili Byrd de, "Amerikan vergi mükellefinin parasıyla Amerikan aleyhtarı genç devrimciler mi yetiştirilecek? Bu üniversiteye yardım kesilmelidir" savındaydı.

ODTÜ'de aranan hiçbir sol eylemci bulunamamıştı. Ama Ekrem Göksu, Şahap Kocatopçu, Ahmet Tokuş, Fahir Armaoğlu, Vecdi Diker, Akif Tuncel ve Osman Bozok'lu Mütevelli Heyeti, aradığı fırsatı bulmuştu. "Politik davranışlarda bulunmak"la suçladıkları Akademik Konsey'i lağvettiler. Rektör Prof. Dr. Erdal İnönü kararı protesto ederek görevinden çekildi. Rektör Yardımcısı Ertan Acaroğlu, İdari İlimler Fakültesi Dekanı Yaşar Gürbüz ve Mühendislik Fakültesi Dekanı Erdoğan Tekin ile Vekili Sedat Özkol, Mütevelli Heyet tarafından üniversiteden uzaklaştırıldılar.

5 Mart günü ODTÜ öğrencileri saldırıları protesto için Eskişehir yolunu trafiğe kapattılar.

>>>>savassiz somurusuz bir dunya