ANA SAYFA | KÜTÜPHANE |  HESAPLAŞMA

8. BÖLÜM
SAVAŞSIZ VE SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA
Çatışma-Katlediliş-Lekesiz Bayrak
KENDİ GÖBEĞİNİ KESME

1970’li yıllardan itibaren bir işçi sınıfı partisinin varlığından disiplinli önderliğinden yoksun gençlik kendi göbeğini kesmeye, olmayan “işçi sınıfı partisi” yerine kendi örgütlenmelerini yapmaya başlamış ve bunun sonucu olarak da bir takım örgütlenmeler ortaya çıkmıştır.

1- THKO – Deniz GEZMİŞ

2- THKP/C –Mahir ÇAYAN

3- TİİKP (TKP/ML –İbrahim KAYPAKKAYA)



PARTİ ORDUDAN DOĞACAK



1969 yılının sonlarına doğru, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun temelleri atılıyordu. Üniversitelerde başlayan ve giderek köylerde toprak, şehirlerde fabrika işgallerine ve grevlere dönüşen devrimci hareket ve gelişen bu hareketi kırmaya yönelen karşı-devrimci dalga devrimci gençleri yeni arayışlara yöneltmişti.

ABD büyükelçisi Komer’in arabasının yakılması olayına katılan ODTÜ öğrencileri ve ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü üyeleri Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil ve Taylan Özgür bir öğrenci hareketi olma noktasından çıkan devrimci mücadeleyi “halk örgütlenmesine” taşıyacak, bu uğurda ölümü göze alacak inançlı ve yürekli kadrolardan oluşacak bir “örgüt” oluşturmaya karar verdiler.

Hüseyin İnan’a göre, “sol” adına hareket eden mevcut oluşumlar yetersizdi. TİP ve Mihri Belli önderliğinde yürütülen mücadelenin başarı şansı yoktu. Örgütlü bir “halk hareketi” oluşturulmadan “Ordu içindeki” devrimci örgütlenmeler yoluyla iktidara gelinse bile, bu iktidar “halkın iktidarı” olamayacak, 27 Mayıs İhtilali gibi emperyalizm tarafından kuşatılarak, karşıtına dönüştürülebilecekti. Ancak ne var ki, gündemde “sol” bir askeri hareket söz konusu idi ve “ordu” bir iç çatışmanın eşiğine gelebilirdi. Bu durumda “halk güçlerini” örgütleyerek devrime önderlik edebilecek “Parti” oluşturulabilirdi. Küba deneyiminde olduğu gibi “ ordu partiden değil, parti ordudan doğacaktı."



KIR -ŞEHİR GERİLLASI

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) fikri bu anlayıştan doğdu. Öncelikle silahlı mücadele yöntemlerini öğrenmiş kadroların oluşturulması gerekiyordu. Bu hedef doğrultusunda Filistin'de eğitime giden Hüseyin İnan, Tuncer Sümer, Teoman Ermete, Atila Keskin, Ercan Enç ve Müfit Özdeş, 1970 baharında geri dönüş yolunda, Diyarbakır'da yakalanarak tutuklanırken, dışarıda kalan Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Yusuf Arslan ve Gülay Özdeş ODTÜ içinde eleman kazanmayı sürdürdüler. Diyarbakır cezaevi, cezaevinde tutuklu arkadaşlarını ziyarete gelen devrimci gençlerin buluşma ve görüşme yeri oldu.

Diyarbakır’da tutuklananların tahliyesinden sonra, 1970 Eylül ayında Bursa cezaevinden çıkan Deniz Gezmiş de ODTÜ’ye gelerek oluşuma katıldı. Bu süreçte, Müfit Özdeş ve Ercan Enç gruptan koptular.

1971 başında, Malatya Akçadağ'da devrimci köylü hareketleri oluşumu içinde bulunan Teslim Töre, Hacı Tonak, Metin Güngörmüş, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan ile ilişkiye geçen grup, yapılan işbölümü sonucu bu kadro önderliği altında kır gerillası oluşumu sürecini başlatırken; Ankara'daki diğer kadrolar ise silahlı mücadele için şehir gerillası yapılanmasını örgütlediler.



ŞEREFLE ÖLMEK-KENDİNE GÜVENMEK

THKO 11 Ocak 1971 tarihinde İş Bankası Emek şubesini soyarak harekete geçti; 15 Şubat 1971’de Amerikalı bir çavuşu Balgat'taki Amerikan üssünden kaçırdı.

4 Mart günü de NATO'nun Kepekli Boğazı'ndaki Elektronik Taburu'nda görevli ABD'li erler Larry Heaver, Richard Carazci, James Cholson ve Çavuş Jimmy Sexton isimli 4 Amerikalı çavuşu kaçırdılar.

Anadolu Ajansı'na gelen silahlı üç kişi ise, THKO adına kaçırılan dört ABD'linin iade koşullarını açıklıyorlardı:

- 400 bin dolar fidye,

- Tutuklu tüm devrimcilerin salıverilmesi,

- THKO'nun amaçlarını açıklayan bir bildirinin radyodan ilanı.

Eğer koşullar kabul edilmezse, dört Amerikalı 36 saat içinde kurşuna dizilecekler, radyoevi ve ajans binaları havaya uçurulacaktı.

THKO’nun amaçlarını açıklayan bildiri şöyleydi.

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunun Sesidir.

1. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu halkımızın bağımsızlığının silahlı mücadeleyle kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır.

2. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bütün yurtseverleri bu kutsal mücadele saflarına çağırır ve hainlere karşı giriştiği kavgaya en son savaşçısına kadar devam edeceğini bildirir.

3. Amacımız Amerika’yı ve bütün yabancı düşmanları temizlemek, hainleri yok etmek ve düşmandan temizlenmiş tam bağımsız Türkiye’yi kurmaktır.

4. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ezilen halkımızın öncü gücüdür, halkımızın Kurtuluşu dışında hiçbir harekete girişmez.

5. Halkımıza şunu duyururuz: Düşmanın zenginliğine, sayısına, imkanlarına ve dehşetine aldırmayınız. Düşmana boyun eğmeyiniz, haklarımızı zorla alacağız, çünkü onlar her şeyi bizden zorla alıyorlar.

6.

Bütün Yurtseverler: Şerefsiz yaşamaktansa şerefle ölmek, yalvarmak yerine zora başvurmak, başkasına değil kendine ve kendin gibi olanlara güvenmek, nerede ve nasıl olursa olsun hainlere boyun eğmemek parolamızdır.



Devrimciler: Barışçıl şartlar içinde mücadele metotlarını bırakınız. Halk kitlelerini Kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye THKO’nun saflarında katılınız. Ulusal Kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım.



SİLAHLANMA- SİYASAL YÖNTEM-TIKANMA

THKO’nun eylemlere başlaması, THKO adının duyulması ve bünyesinde Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil gibi tanınan ve sevilen gençlik liderlerinin bulunması, devrimci saflarında kısa zamanda sempati yaratmış, “silahlı eylem” olgusu, bir başka açıdan tartışılır olmuştur.

Planlı bir şekilde gençliğe dayatılan meşru müdafaa çizgisindeki silahlanma, bu aşamadan sonra silahlı mücadelenin bir siyasal yöntemine dönüşmüştür.

Ne var ki bu gelişmeler, aynı zaman devrimci gençliğin tüm örgütsel ve ideolojik engelleri aşarak açmaya başladığı kitle kanallarını tıkamaya ve kazanılan birikimleri kaybettirmeye başlamıştır. Geniş gençlik kitlesi o güne kadar birlikte oldukları, omuz omuza mücadele ettikleri arkadaşlarını ancak “resmi medya”dan, gazetelerin “çarptırılmış” haberlerinden ve “fısıltı” gazetesinden takip eder olmuştur.



KIRSAL ÜS NOKTALARI-ÇABALAMA

Rehineler 10 Mart günü serbest bırakıldı. Dört ABD'liyi Amaç Apartmanı'nda serbest bıraktıktan sonra Sinan, Deniz, Yusuf, Emek'teki subaylara ait eve gelirler. Orada bir gece kalan Sinan, Deniz ve Yusuf, daha sonra, Koç Yurdu'nun arkasında bulunan Barınak Oteli'nin yanındaki bir eve geçerler.

12 Mart Muhtırası verilir bu sıra. Hüseyin İnan 'ın değerlendirmesi şöyledir: ''Gelen sağ bir darbedir. Amaçları bizi ezmektir.''



ODTÜ yurtlarının çatışmalar sonucu kapatılmasının ardından, şehir kadroları kırsal üs noktalarına gitmek üzere ayrıldılar. Ancak Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan 16 Mart'ta Sivas'ta; Hüseyin İnan ve Mehmet Nakiboğlu ise 21 Mart'ta Kayseri'de yakalandılar. Böylece, THKO kıra geçmeyi başaran Sinan Cemgil komutasında kırsal faaliyetlerini, ve İstanbul'da kalan Cihan Alptekin komutasında şehir faaliyetlerini yeniden organize etmek zorunda kaldı. 31 Mayıs günü Malatya Kürecik ABD radar üssünü basmak üzere yola çıkan gruptan, çıkan çatışmada, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga vurularak öldürüldü (Nurhak Katliamı), diğerlerinin büyük kısmı ise yakalandı.

THKO'nun İstanbul kolu ise mali kaynak sağlama amacı ile eylemlerini sürdürdü. Bu gruptan, Ömer Ayna Unkapanı soygununda yakalanırken, İbrahim Öztaş İzmir'de polis tarafından öldürüldü. Peşi sıra, Cihan Alptekin, Tayfun Cinemre, Osman Bahadır, Oktay Kaynak, Zerruk Vakıfahmedoğlu yakalanınca, THKO'nun eylem ve faaliyetleri dışarıda kalan Nahit Töre ve Fevzi Bal aracılığı ile sürdürüldü.

Kasım ayı içinde Cihan Alptekin ve Ömer Ayna'nın ve ardından Kartal Askeri Cezaevi'nden THKP-C liderleri Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz'ın kaçması, ilişkileri yeniden hareketlendirdi.



ÜNİFORMA-DAYANIŞMA

Gruplara bölünmüş her biri kendini geleneğin merkezi ilan eden devrimci ortamda, her mahfil kendini ifadelendirirken diğerini yok saymaya, olmadı susuşa uğratmaya, bu da olmadı karalamaya ve sonuçta bilerek veya bilmeyerek birikimi darmaduman etmeye yönelse de, Askeri Tıbbiyelilerin 1971 öncesi süreçte mücadeleleri, başta THKO olmak üzere hayata geçirdikleri dayanışmalar, Kayseri ve Kahramanmaraş kırsalındaki çalışmaları Dev-Genç teki devrimci duruşları, ordu içindeki faaliyetleri döneme damgasını vuran yaşanmış gerçeklerdir. Nihat Erim başbakan olduktan sonra yaptığı ilk radyo konuşmasında Askeri Fakülte ve Yüksek Okulları’nı kendi ifadesiyle ‘anarşi ve terörün merkezi’ ilan etmiş ve bu ocağı eline geçirmiş devrimci asker öğrencileri hedef göstermiştir.

Bizim Deniz Gezmiş ile yaptığımız dayanışma hiçbir ön koşul olmaksızın, ciddi ve tutkun sosyalist kardeşlik içinde yapılmıştır. Hesapsız ve çok doğal bir birlikteliktir. Ankara’da, her köşede arandığı bir ortamda evden eve geçerken, benim (Sarp Kuray) atılmadan önce deniz kuvvetlerinde giydiğim üniformayı giyecek kadar da yakın arkadaşımdır. O dönemde ODTÜ’de askeri öğrenci olan öncü arkadaşlarımızdan Ömer Gürcan ve arkadaşları Hasan Ataol, Zeki Gümüşel vb. dayanışmayı yaşayan en sağlam referanslardır. Ayrıca bu dayanışma, birlikte olduğumuz Atilla Sarp ve Ruhi Koç tarafından çok farklı düzeylerde perçinlenmiştir.



GENEL KOMİTE-MERKEZ KOMİTE

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) Aralık 1970’te kuruldu ve kısa bir süre sonra eylemlere başladı.

Aralık 1970’de Ankara Küçükesat’ta bir evde yapılan toplantıda 11 kişilik bir Geçici Genel Komite seçildi. Geçici Genel Komite de üç kişilik bir Merkez Komite seçti ve yetkilerini Merkez Komiteye devretti. Geçici Genel Komitede yer alan kişiler şunlardı; Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga, Ertuğrul Kürkçü, Bingöl Erdumlu, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Sina Çıladır, Orhan Savaşçı ve Sırrı Öztürk.

Genel Komitede yapılan işbölümüne göre Merkez Komite hareketin genel gidişatından ve Kurtuluş Dergisinin yayınından sorumlu olurken, Mahir Çayan ve Münir Aktolga, ideolojik, politik görüşlerin ayrıntılı olarak hazırlanması, bunların Kurtuluş gazetesinde açıklanması, Yusuf Küpeli bu görüşlerin kitle toplantılarında sözcülüğünün yapılması görevini yüklendiler.



Genel Komite ise zaten her biri belli bir alandan gelen ve alanın ilişkilerini fiilen temsil eden kişilerden oluşuyordu ve alanlarına ilişkin sorumluluklarını sürdüreceklerdi. Ziya Yılmaz, Karadeniz'de, Ertuğrul Kürkçü gençlik içerisinde, Hüseyin Cevahir Doğu Anadolu’da, İrfan Uçar Güney Anadolu'da, Bingöl Erdumlu başkanı bulunduğu İzmir Yapı İşçileri Sendikası ve genel olarak işçiler arasında, Sina Çıladır Ereğli'de maden işçileri arasında, Orhan Savaşçı askeri kesim içinde; ideolojik eğitimin yürütülmesi, kadroların hazırlanması görevlerini üstlendiler. Ulaş Bardakçı ise esas olarak şehir gerillası hazırlıklarıyla görevlendirildi.

Parti-Cephe’nin örgütlenmesi ağırlıklı olarak gençlik içindeki kadrolardan oluşuyordu. Bunun dışında ordu içindeki örgütlenmeler ve işçiler, aydınlar içinde çeşitli örgütlü ilişkileri vardı.

Bu dönemde Mahir Çayan, örgütlenme için daha uygun olması nedeniyle İstanbul’a geçmişti, Ankara örgütlenmesinde ise Yusuf Küpeli, M. Ramazan Aktolga, Ertuğrul Kürkçü ve Hv. Yzb. Orhan Savaşçı bulunuyordu.

İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Afyon, Kütahya, Kayseri, Merzifon ve Diyarbakır da görev yapan havacı subay ve astsubaylar ile Hava Harb Okulunda bulunan devrimci öğrenciler 69 sonu ve 70 yılı başlarından itibaren örgütlenmeye başladılar.

THKP-C’nin Ankara askeri örgütlenmesinde Yüzbaşı Orhan Savaşçı, Eskişehir askeri örgütlenmesinde Teğmen Şükrü Sütçüoğlu, Kayseri örgütlenmesinde ise Üsteğmen Muhittin Bilgen bulunmaktaydı.

THKP-C’nin ilk silahlı eylemi 12 Şubat 1971 günü Ankara Küçükesat Ziraat Bankası eylemidir.



BİRLEŞME YERİNE PARÇALANMA

Daha önceki sayfalarda belirttiğimiz gibi, 1960 lı yıllarda yükselişe geçen ve giderek kitlelerle buluşmaya ve kitleselleşmeye başlayan Türkiye solu 1969 yılından itibaren ayrışmaya, parçalanmaya “fraksiyon” laşmaya başlamıştı. Ayrılan her grup, kendi yayın organını çıkarıyor, bu “yayın organlarında” yalnız, “sistemi eleştirmekle”; kendi görüşlerini savunmakla yetinmiyordu. Kendi dışındaki “sol” grupları da acımasızca eleştiriyordu. Çok zaman bu eleştiriler, “eleştiri” sınırlarını da aşarak “hakarete”, “küfüre” dönüşebiliyordu. Bu tutum “sol”un yeniden biraraya gelme ve güçlerini birleştirerek güçlenen kitlesel hareketlere önderlik edebilme olanağını da ortadan kaldırıyordu.

Ayrılan her “fraksiyon” önce “kendi” yayın organını, ardından “kendi” örgütünü oluşturuyordu. “İşçi Sınıfın güçlü örgütü” nün oluşmadığı, “oluşturulamadığı” ülkemizde ; herkes “kendi”, “çekirdek” partisini kuruyordu.

Aydınlık Dergiden ayrılacak olan Doğu Perinçek ve taraftarları taraftarları da 21 Mayıs 1969 tarihinde Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)’ni kurmaya karar verdiler..



KOMİTELER-BİRLİKLER-BÜROLAR

Doğu Perinçek bu konuda şunları anlatır :

“21 Mayıs 1969 Çarşamba günü akşamı, Mihri Belli’nin annesinin Ankara Kızılay Çelikkale sokaktaki evinde yeni bir örgütlenme kurmak amacıyla toplandık. Bizim amacımız; sosyalist bir kurultay toplayarak hep beraber bir parti kurmaktı. Mihri Belli parti kurmayı reddetti. Diğerleri de dağa çıkmayı savunuyorlardı. Fikir birliğine varılmadan herkes ayrıldı. Mihri Belli’nin annesinin evinden çıktıktan sonra ben, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Ömer Özerturgut ve Gün Zileli, gece yarısı Güvenpark’a gittik oturduk. “Bu böyle yürümüyor. Biz, bir çekirdek oluşturalım ve diğerleriyle de birleşmeyi amaçlayalım” diye konuştuk. Aydınlık dergisi çevresinin fiiliyatta ikiye ayrılması, yani bölünmesinden sonra Merkez Komitesini oluşturduk” (İBO İbrahim Kaypakkaya – Turan Feyizoğlu- s. 156)

TİİKP’nin ilk Merkez Komitesi şu isimlerden oluşmuştu : Doğu Perinçek, Vecdi Özgüner, Hasan Yalçın, Ömer Özerturgut, Gün Zileli, Mehmet Altun ve Oral Çalışlar. Yedek Üyeler : Bora Gözen, Ferit İlsever, Halil Berktay ve İbrahim Kaypakkaya.



TİİKP Merkez Komitesine bağlı Ankara, İstanbul, Ege Bölgesi, Doğu Anadolu Bölge Komitesi, Yurt Dışı Bürosü Komiteleri kurulur. Bu komitelere bağlı olarak da, İhtilalci Köylü Birliği, İhtilalci Gençlik Birliği, Şafak Basım Bürosu, Ordu kesimlerinde çalışmakla görevli komite, çeviri komitesi, sahte kimlik ve pasaport yapma komitesi gibi kuruluşlar oluşturulur.





PDA’CILAR

TİİKP illegal bir kuruluş olduğu için MDD içindeki bu ayrılma, ‘sol’ kamuoyuna pek yansımaz. ‘Sol’ kamuoyu, ayrışmayı Aydınlık Dergisi’nin Ocak 1970 ayı içerisinde, Aydınlık Sosyalist Dergi (ASD) ve Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) olarak iki ayrı dergi olarak yayınlanmasıyla, somut bir şekilde yaşayarak görür. Bu tarihten sonra TİİKP taraftarları PDA’cı olarak anılırlar. Bu ayrışma ister istemez gençlik hareketi içerisinde de kendini gösterir. Dev-Genç yönetiminden tasfiye edilen Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisi taraftarlarının gençlik içindeki çalışmaları zayıflar, çalışmalarını Proleter Devrimci Aydılık Dergisi ve İşçi-Köylü gazetelerinin yayın ve dağıtılması şeklinde sürdürüler.

12 Mart faşizmi, diğer örgütleri olduğu gibi TKİİP’yi de hazırlıksız yakalar.



ŞAFAKÇILAR

12 Mart 1971 darbesinden sonra 30 kadar TİİKP önderi, 10-12 Nisan günleri Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde bir araya gelirler. Doğu Perinçek’in başkanlığında yapılan toplantıya; Halil Berktay, Yücel Sayman, Bülent Tanör, Nuri Çolakoğlu, İbrahim Ömer Madra, Nejat Bayramoğlu, İbrahim Kaypakkaya, Bora Sabri Özen, Vecdi Özgüner, Muzaffer Oruçoğlu, Mehmet Altun, Ayhan Özer, Halis Özkan, Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Cemil Fazlı, Abdurahman Taşçı, Mehmet Latif Güvercin, Gün Zileli, Müfit Özdeş, Ercan Enç, Ferit İlsever, Aydoğan Büyüközden, Hasan Yalçın, Atıl Ant, Oral Çalışlar katılır.

Bu toplantıda İbrahim Kaypakkaya ve beş arkadaşı özetle İşçi-Köylü gazetesinin kapatılması, köylere gidilmesi ve silahlı mücadeleye başlanılması önerisinde bulunur.

26 Nisan 1971’de başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere 11 ilde sıkıyönetim ilan edilir.

27 Nisan 1971’de Sıkıyönetim Komutanlığı İşçi Köylü gazetesi ile Proleter Devrimci Aydınlık dergisini kapatır. Bunun yerine illegal yayın “Şafak“ dergisinin ilk sayısı 1 Mayıs 1971’de çıkartılır. Bu derginin isminden dolayı bu tarihten sonra TİİKP’liler “Şafakçılar” olarak da anılırlar.

TİİKP, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Parti Çalışmalarını yürütmek amacıyla, Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) adlı Oral Çalışlar, İbrahim Kaypakkaya ve Muzaffer Oruçoğlu’nun sorumluluğunda bir komite oluşturdu.

Oral Çalışlar, Kaypakkaya ile birlikte gittiği Gaziantep’te 11 Temmuz.1971’de yakalanır. Kaypakkaya kaçarak kurtulur.

Oral’ın yakalanması üzerine Komite üyeleri İstanbul’a dönerler. 1971 Eylül ayının ikinci haftasında TİİKP MYK’si Doğu Perinçek başkanlığında bir toplantı yapar. Toplantıya Kaypakkaya katılmaz. Bir eleştiri mektubu gönderir.





DERGİCİLİKLE HALK SAVAŞI

Mektupta şu görüşlere yer verir :

“.........Gerçekleri dobra dobra söylemekte sayısız faydalar vardır. Söylediklerimiz kafadan uydurulmuş faraziyeler değil, içinde yaşadığımız ve bugün kötü sonuçlarını elimizde hissettiğimiz gerçektirler. Bir düşünelim biz Mihri Belli ile ayrıldıktan sonra (öncesini saymıyorum) ne gibi faaliyetlerde bulunduk. Önceleri bir gazete ve derginin (hatta bir ara Devrimci TİP Haberleri de vardı), daha sonra bir derginin yazılması, basılması ve dağıtılması....Bütün faaliyetimizin belkemiği buydu işte. ........Hatta bizim ‘parti’ adını verdiğimiz örgütlenme bile dergicilik faaliyetine hizmet eden tali bir unsurdu. En değerli kadrolarımız, dergi faaliyeti alanında kendi günlük hayatını sürdürüyordu.........

Arkadaşlar, bütün bunlar sağ hatadır ve hem de, bütün dünya çapında devrim şartlarının (yani silahlı mücadele şartlarının ) çok elverişli olduğu ve ayrıca ülkemizde, halk kitlelerinin, devrimci mücadelenin kabardığı, hakim sınıfların şiddetli ve derin buhranlara düştüğü dönemlerde işlediğimiz hatalardır...... Peki biz halk savaşını neyle ve nasıl yürütmeyi düşünüyorduk? Yazı kurullarıyla mı? İşçi-Köylü çalışma komiteleriyle mi? Yoksa hakim sınıfların istediği zaman kapatabileceği gazetede attığımız sloganlarla mı? Bu sloganlar ne gibi bir örgütlenmeyle ve pratik çalışmayla hayata uygulanacaktı? Ben, böyle bir örgütlenme ve böyle bir pratik faaliyet bilmiyorum, bilen arkadaşlar söylesinler! Ayıbımızı örtmek için attığımız parlak ve keskin sloganlar bizi, ‘dediği başka, yaptığı başka’ bir grup haline getirmekten başka bir işe yaramadı. Ve halk kitleleriyle birleşmek ve kaynaşmak kesinlikle mümkün olmadı......

Bütün yukarıda sıraladığımız hataları, belli bir sınıf içgüdüsüne ve sınıf tavrına bağlamıştık. Bu içgüdü ‘burjuva içgüdüsü’, bu tavır ‘burjuva sınıf tavrıdır’ ve hareketimiz esas itibariyla burjuva içinde kök saldığından, onların sağladığı imkanlar vs.ye yaslandığından, yukarıdaki hatalar kaçınılmazdı. Saflarımız burjuva hayat tarzına, burjuva alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı unsurlarla doluydu ve esasen bizzat yürüttüğümüz faaliyet, bu faaliyetin muhtevası, bu unsurları saflarımızda toplamıştı. O faaliyet, yani legal dergi faaliyeti, hakim sınıfların bir darbesiyle ortadan kalkınca, bugün ortada pek az arkadaşla kaldık ve devrimci (kelimenin gerçek anlamıyla devrimci) bir faaliyetin örgütlenmesine giriştiğimizde kadro bulamıyoruz.”







KOPUŞ-PARTİYİ RED

TİİKP Merkez Komitesi, kongrenin Aralık 1971'de yapılmasını, İbrahim Kaypakkaya ise 1-15 Ocak 1972 tarihleri arasında yapılmasını teklif etmektedir.

Yapılmasını istediği kongrenin tarihine uygun olarak İbrahim Kaypakkaya, 1971 yılı sonlarında, TİİKP'in militan kadrolarını etrafına toplamak için çalışmalar yapar. Sırasıyla peş peşe dört yazı kaleme alır ve bu yazıları, ortak bir karara dönüştürür. Bora Sabri Gözen, bu kararlar ile 1972 Şubat ayı ortalarında Avşar'a gider, parti yöneticilerine, ''İbrahim Kaypakkaya ile Muzaffer Oruçoğlu'nun partiyi reddettiklerini'' anlatır.

Bunun ardından, İbrahim Kaypakkaya ile Muzaffer Oruçoğlu, 26 Mart 1972 Pazar günü, Ege'nin Beşparmak dağlarında Doğu Perinçek ile görüşür. Doğu ile baş başa yaptığı tartışmada İbo, yazdığı yazılar temelinde iddialarını tekrar eder ve ''Ben, Parti'den ayrılıyorum'' der.



DAİMİ KOMİTE-TKP(ML)

Muzaffer Oruçoğlu, Filistin'den döndükten sonra, İbrahim Kaypakkaya ve Kabil Kocatürk ile Siverek'te bir toplantı yaparak, Filistin'de gördüklerini ve yaşadıklarını arkadaşlarına anlatır. Bu kampların Türkiye’de de kurulmasını önerir. Kaypakkaya öneriyi destekler.

İbrahim, ''Askeri kanadı olmayan örgüt olmaz. Silahlı çekirdekler kurabiliriz. Nerede bir bölge komitesi varsa, nerede bir parti örgütü varsa, 3-5 kişi de olsa, bunun bir bölümünün mutlaka silahlı gücü de olması gerekir. Partinin örgütünün olduğu her yerde bir silahlı çekirdek kurulmalı. Diyelim Siverek'te beş kişiyiz. Bunun iki kişisinin partinin askeri kolu olması lazım. Bu şekilde örgütlenmeliyiz. Bu nedenle çok çabuk bir şekilde askeri bir üs kurmamız lazım. Dediğimiz bu gençleri o zaman bu şekilde mücadele içinde partiye üye yaparız,.'' der.

Sıra “askeri örgüte” isim bulmaya gelmiştir. Muzaffer Oruçoğlu’nun önerisi kaul edilir. TİİKP terimine yakın olduğu düşünülen TİKKF (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Fedaileri) ismi üzerinde mutabakata varılır.

Malatya, Gaziantep, Siverek bölgelerinde yapılan çalışmalardan sonra Tunceli'de de parti çalışması başlatılır. Kaypakkaya ve arkadaşları çalışmalarında artık Türkiye Komünist Partisi Marksist-Leninist TKP (ML) ismini kullanmaya başlarlar.





DAĞDA GENÇLER

TKP (ML)’nin silahlı ilk eylemi, 31 Mayıs 1971 tarihinde Nurhak’ta çatışmada öldürülen Sinan Cemgil ve arkadaşlarının, berberde traş olurken “dağda gençler olduğunu, kendisinin onlara ekmek götürdüğünü söyleyerek” yakalanmasına sebep olan, İnekli köyü muhtarı Mustafa Mordeniz’in öldürülmesidir.

İbrahim, 1972 Aralık ayı sonunda İstanbul'dan Tunceli'ye geçer.

24 Ocak 1973 de, Tunceli'nin Haydaran bölgesi Munzur dağlarının kolu üzerinde bulunan Seyithan ile Gökçek köylerine yakın Vartinik mezrasında kaldığı ev jandarma tarafından kuşatılır. İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları, jandarmayla çatışarak kaçmaya başlarlar. Kaçmaya çalışanlardan önce Ali Haydar Yıldız, sonra İbrahim Kaypakkaya, vurulur. İbrahim Kaypakkaya, jandarmalar bakmaya gelince ölü numarası yapar. Başından kan aktığını gören ve öldü sanan jandarmalar, yakalamak amacıyla kaçanların peşine düşer. Muzaffer Oruçoğlu, kendini uçurumdan aşağı atar. Karlar içinde dereye kadar iner. Askerlerin ateşi ve bombaları altında iki saat kadar uçurumun altındaki dere yatağının içinde kalan Muzaffer Oruçoğlu ile Hüseyin Bozkurt, sonunda oradan kurtulur. Dedesi 1938'deki Dersim İsyanı'nda Haydaran bölgesinin lideri olan Ali Haydar Yıldız ölmüştür.

SER VERİP, SIR VERMEYEN

Yaralı olan İbrahim Kaypakkaya, fırsattan istifade ederek çatışma bölgesinden uzaklaşır.



İbrahim Kaypakkaya, ayakları donmuş vaziyette, 29 Ocak 1973 Pazartesi günü, Barıkbaşı Köyü Mirik mezrasında bulunduğu evde, Üsteğmen Fehmi Altınbilek ve komutasındai askerler tarafından yakalanır. 1 Şubat 1973 Perşembe günü Tunceli'den Diyarbakır'a götürülerek, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı askeri makamlarına teslim edilir.

İbrahim Kaypakkaya, 20 Şubat 1973 Salı günü, Diyarbakır Askeri Hastanesi'nde ayaklarından ameliyat edilir. Bir gün sonra arkadaşı Bora Gözen, 1973 yılı 21 Şubat'ında Filistin'de İsrail gizli örgütü MOSSAD ajanları tarafından 7 arkadaşıyla birlikte öldürülür.

İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır Askeri Hastanesi'nde 56 gün kalır. Hastaneden cezaevine nakil tarihi, 17 Nisan 1973'tür. İbrahim Kaypakkaya, 19 Nisan 1973 Perşembe günü hastaneden alınarak Diyarbakır Askeri Cezaevi'nin yanında, TİKKO davasından yargılanacak olan arkadaşlarının da bulunduğu ayrı bir binadaki 3 no.lu hücreye tek başına konur. Yakalanmasından itibaren, sürekli fiziki ve psikolojik işkence altında tutulan İbrahim Kaypakkaya örgütü ile ilgili detay bilgileri inatla vermez. Tüm baskı ve eziyet karşısında dirençli ve yiğit bir karşı duruş sergiler. 17 Mayıs 1973 Perşembe günü, Sıkıyönetim ilgilileri tarafından, İbrahim Kaypakkaya'nın öldüğü açıklanır.

İbrahim Kaypakkaya, arkadaşlarınca yeni kuşaklara “ser verip, sır vermeyen” yiğit devrimci olarak anlatılır.



ELEŞTİRİLECEK OLAN

Devrimci hareketin ikinci miladı olan bu tarihsel dönemin ciddi bir eleştirisi yapılacaksa, bunun merkezine devrimci gençliği koyarak yapılması devrimci tavır olamaz. Elbette o dönemin devrimci gençleri olarak bizlerin de eleştirilmemiz gereken yanlarımız vardır. Ancak bunlar meselenin izahı için yeterli değildir.

Asıl “özeleştiri” yapması gerekenler, devrimci gençliği bir parti çatısı altında yönlendirme şansına sahipken, parti çatısı altında toplanan, gençliği dışlayanlar veya gençliği, işçi sınıfı mücadelesiyle bütünleştirecek “parti”yi oluşturmak yerine, başka güçlerin peşine takmak isteyenlerdir. Esas hesap vermesi gerekenler, kendi aralarındaki kişisel anlaşmazlıkları ideolojik kılıflara büründürerek devrimci hareketin parçalanmasına neden olan eski kuşak sosyalistleridir.



BOMBALA -TARA VE YOK OL

Burada bazı kitaplarda geçen bir değerlendirmeyi cevaplamak ve düzeltmek istiyorum. Ertuğrul Alatlı adında emekli bir Kurmay Albayın yazdığı, “Belgelerle 9 Mart 1971. Anti-emperyalist- Baasçı darbe girişimi” adlı kitapta, Emekli Deniz Binbaşı Erol Bilbilik, ben ve Deniz Gezmiş konusunda 9 Martla ilgili bazı değerlendirmeler yapmıştır:

“Bir gün KABİBAY’ın evinde toplandık. Hava kurmay albay Hidayet Ilgar, emekli kurmay yarbay Talat Turhan, emekli personel yüzbaşı İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. Bir aralık İrfan Solmazer bana : “Sen denizcileri ihmal etmişsin” dedi. “kimi ihmal etmişim” diye sorduğumda, “Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı ihmal etmişsin. Hiç temas kurmamışsın. Ama ben İstanbul’da Ankara’da onlara mısır patlatır gibi bomba patlatıyorum.”dedi. Ben şaşırdım, yanımdaki Talat Turhan’ında -yüz ifadesinden- çok şaşırdığını anladım. “Başka ne yapıyorsunuz?”diye sordum. Yanıtı şu oldu. “Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı falan oturtuyorum. Demokratik bir tartışmayla eylem kararı alıyoruz. Amerikan büyükelçiliğinin kapısının kurşunla taranmasına demokratik olarak karar veriyoruz. Bu demokratik tartışmada ben lider oluyorum. Emri ben veriyorum. -Deniz Gezmiş Amerikan Büyükelçiliğini tara ve yok ol diyorum. Sarp Kuray’a git şurayı bombala emrini veriyorum.” Bu işlerden KABİBAY’ın mutlak bilgisi vardı.

Dolayısıyla Deniz Gezmiş’i, Sarp Kuray’ı, herkesi kullandılar.”



YALAN SÖYLEMEKTEDİR

Deniz Gezmiş’in DÖB ve sonraki dönemde CHP içinde mevzilenmiş Orhan KABİBAY grubu ile siyasi bir ilişkisi olmuş mudur, olmamış mıdır? Bu konuları ben bilmem. O dönemde askerdim. Doğru referanslar eski DÖB'lü arkadaşlardır. Onlara sormak gerekiyor. Ancak 9 Mart öncesinde Deniz Gezmiş benimde olduğum bir toplantıda İrfan Solmazer’le hiçbir zaman yan yana gelmemiştir.

İrfan Solmazer eğer böyle bir laf ediyorsa yalan söylemektedir. Gelelim bana “git burayı bombala” emrini vermesi konusuna. Bırakın Solmazer’i hayatım boyunca bana hiç kimse böyle bir emir verme şansına sahip olamamıştır. Bundan sonraki yaşantımda da olamayacaktır. Ama benim bildiğim İrfan Solmazer Askeri Tıbbiyelilerin ve Denizcilerin dikkatini çekebilmek için bu tarz eylemlerde çok heveskar davranmıştır. Bende bu konuda arkadaşlarımın dikkatini çekmişimdir. Benim bildiğim bunlardır. Beni cevaplamak isteyen, istediği şekilde ortaya çıkıp konuşabilir. Hep birlikte izleriz.

SOSYALİST KARDEŞLİK

Aynı süreçte Dev-Genç saflarına katıldım. Atilla Sarp genel başkan, Ruhi Koç’ta genel sekreterdi. İkisi de arkadaşımdır. Dev-Genç in bu dönemi henüz daha bünyesinde gruplaşmaların tam olarak oluşmadığı, büyük gençlik kitlelerini arkasından sürüklediği coşkulu bir süreçtir. Saflarda ciddi ve tutkun bir sosyalist kardeşlik vardır.

İstanbul’da Deniz Gezmiş, Mustafa Zülkadiroğlu ve Mustafa Gürkan’ın öncülüğünü yaptığı DÖB (Devrimci Öğrenciler Birliği) lü öğrenciler, Ankara’da Yusuf Küpeli’nin başkanlık yaptığı FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) li gençlerle yapılan bir genel kurulda buluşarak TDGF (Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu) yi yani popüler ismiyle Dev-Genç’i yarattılar.

Devrimci gençliğin akademik-demokratik talepleri ile başlayan eylemliliği kısa sürede üniversite duvarlarını aşıp işçi sınıfımız ve yoksul köylülüğümüzle buluşma isteği ve kararlılığına dönüştü. Ben 11 Nisan 1971’de tutuklandığım ana kadar Dev-Genç saflarında mücadele ettim.

İKİ SİYASAL ÇİZGİ

Gençler kitleler halinde sosyalist hareketin içine doğru akmaya başlamıştır. Yükselen mücadelede iki siyasal çizgi belirginleşmektedir.

1. 50 yıllık sosyalist geleneğin devamcıları değişik yerlerde ve düşüncelerde olsalar bile, aynı geleneğin insanları olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, TİP (Behice Boran, M. Ali Aybar- Sadun Aren) ve dışarıda da İsmail Bilen ve diğerleri..

2. 1963 ten itibaren yığınsal olarak sosyalist harekete akan ve mücadelede ikinci kanalı oluşturan gençlik gerçekliği. Bunun adı da DEV-GENÇ ve Devrimci Ordu Gençliği oldu.



DEV-GENÇ VE ORDU GENÇLİĞİ

Dev-Genç ve Ordu Gençliği platformu :

Başlangıçta sosyalist bilinç ve inanç kavramlarının gelişme zemini olarak değerlendirilmelidir. Kitlesel bir niteliğe sahiptir, elli yıllık gelenekten gelmiş önderlere ve örgütlere karşı saygılı ve itaatkar bir tutum vardır.

27 Mayıs ve 21 Mayıs yenilgilerinin, Tarihsel Devrimci gelenekten koparak getirdiği sonuçla, yoksul yığınlarla buluşma ve bir halk muhalefeti oluşturma çabası anlamında büyük bir potansiyel taşımaktadır. Anti-emperyalisttir ve tavrını Dolmabahçe’de Amerikan bahriyesi subay ve erlerini denize dökecek boyutta göstermektedir. Devrimci gençlik saflarındaki bu antiemperyalist tavır, Mustafa Kemal Paşa’nın emperyalizme ve yerli gericiliğe karşı Kurtuluş savaşını başlattığı Samsun’dan Ankara’ya kadar yürüyerek gerçekleştirilen Mustafa Kemal Yürüyüşü ile güncelleştirilmiş, 1969’da eski Vietnam kasabı, yeni Türkiye ABD büyük elçisi Komer’in Amerikan bayraklı arabasının ODTÜ’de yakılması ile altı bir daha çizilmiştir.

15-16 Haziran büyük işçi direnişinde DÖB’ lü gençler aşağı yukarı her bölgede yürüyüşlere katılmışlar, hatta bazı bölgelerde direnişin inisiyatifini ellerine geçirmişlerdir. Devrimci gençler ülkenin her yanında fındık, üzüm, tütün, çay vb. mitinglerine katılmakta ve hatta bazı bölgelerde bu mitingleri kendileri köylülerle birlikte organize etmektedirler.

Tüm bu gelişmeler derin devleti rahatsız etmiş ve devlet desteğindeki Amerikancı çeteler tarafından provake edilmiştir.

Beyazıt Meydanı’nda şehit edilen Taylan Özgür’ün ve diğer arkadaşlarımızın cinayetlerinin nerelere dayandığı bugün artık bilinmektedir.Bu saldırıların yoğunlaşması ister istemez devrimci gençlik saflarında meşru müdafaa çizgisinde silahlanmayı getirmiştir.



GENÇLİĞİ İTELEME

Bu aşamada TİP “kıpırdamayın faşizm gelir” diyerek gençliği saflarından itelemeye başlamıştır.

Kıvılcımlı’nın tespit ettiği gibi TİP içinde A.B.A’cı (Aybar, Boran, Aren) toyların bilime ve bilince tepeden bakarak işledikleri binbir taktik yanlışın bir tek özü vardır: A.B.A’cilerın yürekleri, beyinleri ya da çapları gereği, Türkiye’nin devrimci ortamını değerlendirmeyi becerememişlerdir. O yanlış değerlendirme TİP içinde ve TİP dışında bir takım çabaları bilerek veya bilmeyerek körlerin - sağırların dövüşüne doğru itmiştir.

TİP’in sendikalist ve parlementarist zümreler tekelinde kuruluşunda toplanan doğuştan günahlı durumu, o yüzden zamanla törpülenmemiştir. O yüzden sorunlar doğru konulmamış, gereğince tartışılamamış, proletaryaca çözüme kavuşturulamamıştır.

O dönemde, Türkiye’nin gündeminde konu, gelecek devrimin güler yüzlü ya da demokrat olup olmayacağı değildi. Sosyalizm bir maksima programdı. Halbuki ülkemizde bir minima program kendisini dayatıyordu. Minima programın binlerce yakıcı konusu ortada çözüm beklerken, Sosyalist Devrimden konu açıldı, hatta bunun seçimlerle parlamentoda halledilebileceği umuduna kapılındı. 27 Mayıs’a tepeden inme devrimcilik suçlamaları yapılırken, kendilerinin 27 Mayıs’tan sonra ve ihtilalin açtığı imkanlarla işçi sınıfının başına tepeden inme ansızın geliverdikleri unutuldu.



KABUĞUN PARÇALANMASI

Devrimci Gençlik gerek TİP ve gerekse sonraki MDD’ci dönemlerinde, yani eski kuşakların yönlendiricilik işlevi gördüğü yapılanmalar içinde yer aldıkları süreçte, yüklü bulundukları toplumsal fonksiyonun doğal sonucu bir işlev görmüş ve elli yıldır kendi kabuğunda sıkıştırılmış sosyalist mücadeleye yol açıcılık yapmışlardır. Neticede varlığı ve onun fonksiyonları, geleneksel sol yapı ile çatışmış ve Dev-Genç içinden, önderliklerini bizzat devrimci gençlik öncülerinin yaptıkları örgütler doğmuştur.

Bu gruplardan biri olan THKO’nun eylemlere başlaması, gençlik saflarında kısa zamanda sempati yaratınca, “silahlı eylem” konusunda hızlı bir hareketlenme yaşanmış ve soğuk savaş stratejisi çerçevesinde planlı bir şekilde gençliğe dayatılan meşru müdafaa çizgisindeki silahlanma, bu aşamadan sonra silahlı mücadelenin bir siyasal yöntem olarak kabulüne dönüşmüştür. Bu gelişmeler, devrimci gençliğin tüm örgütsel ve ideolojik engelleri aşarak oluşturduğu birikimler ve açılan kitle kanallarını duraksamaya uğratmıştır.

Daha 6-7 ay önce , aralarında cüppeleriyle gelmiş Yargıtay, Danıştay, baro üyelerinin olduğu yüzbinlerce devrimci-demokrat ve ilerici insanın katıldığı “Anayasaya Saygı” yürüyüşünü düzenleyen Dev-Genç parçalanmaya başlamış, kitleselliğini kaybetmiş ve gruplar illegaliteye çekilip mücadeleye girmişlerdir. Bu çizgi hepimiz için geçerlidir. Gençlik cephesinde bu süreç yaşanırken, işçi sınıfımız İstanbul ve İzmit’te 15-16 Haziranda yüzbinlerle sokaklara inerek ve önüne dikilen polis ve asker barikatlarını aşarak sendikal haklarını koruma mücadelesi veriyorlardı. Diğer yandan ordu içinde ordu gençliği devrimci mücadeleyle kendiliğinden buluşuyor, diğer bir kanalda da ”tepeden inmeci” müdahaleci geleneğin unsurları radikal bir darbenin teşkilatlanmasını ve programını hazırlıyorlardı.

Tüm bu kanalların bir parti çatısı altında toparlanarak sentez edileceği ve iktidar yürüyüşüne yönlendirileceği bir aşama kendini gelip dayatmıştı.

Devrimci hareketin ikinci miladı olan bu tarihsel dönemin ciddi bir eleştirisi yapılacaksa, bunun merkezine devrimci gençliği koyarak yapılması devrimci tavır olamaz. Kendi adıma söylüyorum bizim eleştirilmemiz gereken yanlarımız vardır. Ancak bunlar meselenin izahı için yeterli değildir. İçeride ve dışarıda, kendini, işçi partisi ilan edenler ve devrimci gençliği bir parti çatısı altında yönlendirme şansına sahip eski kuşak sosyalistleri bu eleştirinin merkezine koyulmalıdır düşüncesindeyim.



KRİTİK 48 SAAT

Karşı-devrimci Amerikancı güçler 9 Martı tasfiye ederek 12 Martı gündeme sokmuşlardır. İsmet Paşa yine sahnededir. “Rejim açısından çok kritik 48 saat geçirdik“ diyerek demokrasiye şal örtme formülünün yaratıcısı Nihat Erim, başbakan olarak komutanların hizmetine sunulmuştur. Sonrası Türkiye halkı için acılarla dolu karanlık ve kanlı bir süreçtir. Tasfiyeler, tutuklamalar, işkenceler, katliamlar, idamlarla dolu bir dönemdir. Finans-kapital cephesi bu dönemde, 1970’deki devalüasyonla birlikte gündeme soktuğu ve bir türlü parlamentodan geçiremediği önlem paketini yürürlüğe sokmuş ve tekelleşme sürecinde önemli mevziler kazanmıştır. Toplumun demokratikleşmesi için imkanlar sunan 61 Anayasası’nın kısmi özgürlükler ortamı büyük darbe yemiştir. 21 Mayıs yenilgisine 9 Mart yenilgisi de eklenerek ordunun içindeki kurtuluş savaşçılığı geleneği ve devrimciler ciddi bir tasfiyeye uğratılmışlardır. 12 Mart’ta başlayan süreç, 12 Eylül faşist darbesiyle nihai şeklini almıştır.



İTTİFAK DENEMESİ

9 Mart; 1919’da Kurtuluş Savaşında ve ardından 27 Mayıs’ta sosyalist hareketin reddedilişinin bir değerlendirmesi yapılarak reddiyeyi kırma ve ülkedeki yeniden yapılanma sürecini işçi sınıfı yörüngesine çekme anlamında “işçi sınıfı“ adına yapılan bir ittifak denemesidir. Sosyalist hareket yine reddedilmiştir. Adeta tarih tekerrür etmiştir. “Hiyerarşi ve sicilli cuntacı taşeronlar”ın haricinde 9 Mart darbe girişiminin ordu içindeki teşkilatlanması, hazırladığı anayasa taslağından da açıkça görülebileceği gibi ilerici devrimci askerlerdir. Çoğu müdahale sonrası tasfiye edilmiş ve Ziverbey köşkünde, İstanbul dukalığının değnekçiliğini yapan Faik Türün çetesi tarafından işkencelere çekilmişlerdir.

1970’lerde ülkemizdeki devrimci dinamikler açısından, ittifak politikaları içinde en önemli sorun ordu içindeki radikal güçlerle dostluk içinde mi, yoksa sırtımızı onlara dönme prensibi ile hareket edip etmeyeceğimiz sorunuydu. Önümüzdeki siyasal ve toplumsal tabloda ön gördüğümüz stratejik hedeflere yönelik sürecin, demokratik devrim karakterinde ve halkın tüm çalışan yığınlarını kapsayacak bir biçimde olması konusunda hemen hemen herkes aynı görüşteydi. Hiçbir grup bu ittifakta kendi kuvvetlerini radikal güçlere bağlamak ve onların kuyruğuna takılmak görüşünde değildi. Doğru olan ve yapılması gereken o konjonktürel koşullar içinde, bu siyasal eylemde, imkanlar dahilinde bağımsız bir güç olarak yer almak ve bu tarihsel vurucu güç eylemciliğini yönlendirmekti. Devrimci dinamikler içinde paylaşılan genel ve ortak görüş, mevcut düzen içinde hoşnut olmayan bütün halk sınıf ve tabakaları ile birlikte gerçekleştirilmesi öngörülen Demokratik Halk Devrimi tezi idi.



VURUCU GÜÇ

Bizim teşkilatlanmamız açısından bu hedef Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın tespit ettiği ilkeye göre şöyle formüle ediliyordu:

“Vurucu güç : Gerici iktidarı, sırası gelince bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası öne geçen öz gücün niteliğine kalıyor. Bu nitelik karşı-devrimci ise, vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise sosyal devrim yörüngesine oturabilir. Demokratik devrim özgücü olan işçi sınıfının yanına konulan proletarya aydınları deyimi, o devrimci özgücün daha özel karşılığı olur. Vurucu güç : proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir”

Demek ki devrimci dinamiklerdeki belirgin olan temel yaklaşım, radikal ordu güçlerine ittifak politikaları açısından devrimci güçler arasında yer verilmesiydi. Onlar açısından da hedefe ulaşabilmeleri için ittifakı yapabilecekleri yegane güç devrimci dinamiklerdi.

Sonuçta olaylar bu öngördüğümüz çerçevenin dışına taşarak farklı yönlerde gelişti. Radikal gruplar, bırakın eylemi bizimle hayata geçirebilmeyi, teşkilatlanmaları kendi içinde provoke edilerek süreç, karşı-devrimci bir müdahaleye dönüştürülmüştür.

Finans-kapitalistler, kendi sınıf çıkarları açısından yürürlüğe sokmayı planladıkları ve parlamentodan bir türlü geçiremedikleri ekonomik önlemler paketini (finansman kanunları, emlak vergisi kanunu, ithal imkanlarının genişletilmesi, vergi muafiyetleri vb.) her dönemde olduğu gibi orduyu yedeklerine alarak gerçekleştirebileceklerini bildiklerinden pusuda bekliyorlardı. Gelişen ittifaklar politikası ve vurucu güç içindeki bilinçlenme onlar için rejim sorunuydu. Ve tam bu noktada daha önceki müdahale momentlerinde olduğu gibi ordu hiyerarşisi ile anlaşıp devrimci dinamikleri ve radikal ordu güçlerini tasfiye etmişlerdir.



SİYASET FAHİŞELERİ

Şimdi birtakım ne olduğu belirsiz adamlar çıkacaklar, bizleri “cuntacılıkla”, “derin devletin solcusu olmakla”, “omuzu kalabalıklara kabalık etmememizle”, “kullanılmışlığımızla” falan suçlayacaklar. Gerçek ortadadır. Konjonktürel avantajları da arkasına alarak devrimci hareket, tarihinde hiç rastlanmayan bir düzeyde iktidar meselesine yaklaşmıştır.

9 Martçılar tarihi arka yapıları ile birlikte ortadadır. Düşünceleri, hedefleri, hazırladıkları anayasalar tüm detayları ile yazılıp çizilmektedir. Tasfiyeyi yapan 12 Martçı güçlerin sınıfsal yapıları, uluslararası bağlantıları ortaya çıkmıştır. Bunların içinde iki taraflı oynayan siyaset fahişeleri deşifre olmuşlardır. “Derin devlet” denilen ve Petagon’la paralel hareket eden yapılanmanın bu olay içindeki konumlanışı tüm detayları ile yazılıp çizilmektedir.

Gizli hiçbir şey kalmamıştır. Darbenin neden engellendiği, sınıfsal olarak nasıl bir rejim tehlikesi potansiyeli taşıdığı en yetkili ağızlarda dillendirilmiştir. Kitaplar, gazeteler, dergiler ve televizyonlar anılarla dolup taşmaktadır. Devrimcilerin 12 Mart’tan sonra başından geçenler de ortadadır. Yaşanmış, görülmüştür. Öncüler katledilmiş ve idam edilmişlerdir. Binlerce devrimci işkenceden geçirilmiştir. İşkencecilerin 9 Mart gerçekliği karşısındaki tavırları ve öfkelerini sağır sultan bile duymuştur.







ORTAK BİR TAVIR

Gülhane askeri hastanesinde bel fıtığından yatan, eski MBK üyesi ve 14’lerden dönemin CHP milletvekili Orhan KABİBAY, askeri tıbbiyeli arkadaşlarımızın aracılığı ile bizimle görüşme talebinde bulunmuştur. İki askeri tıbbiyeli ve bir deniz subayı arkadaşım ile birlikte hastaneye gittim. Orhan KABİBAY’ın odasında İrfan Solmazer (eski MBK üyesi 14’lerden ve CHP milletvekili), Numan Esin (eski MBK üyesi 14’lerden CKMP milletvekili adayı), Talat Turhan (emekli kurmay yarbay) hazır bulunuyorlardı. Uzun bir gecenin sonunda hazırlıkları yapılan bir ihtilali desteklememiz istenmiş, 27 Mayıs’ın düştüğü hatalara düşülmeyeceğini, hazırlanan anayasa taslağından örnekler göstererek, bizi ikna etmeye çalışmışlardır.

Bu toplantı sonunda bizim verdiğimiz yanıt, hiçbir spekülasyonu içinde barındırmayacak kadar açıktır:

1- Dr.Hikmet Kıvılcımlı’ya danışılacak ve onun tavrı bizim açımızdan belirleyici olacaktır.

2- Dev-Genç içinde birlikte mücadele ettiğimiz tüm gruplar toplantıya çağrılacak, yapılan öneri onlara aktarılacak ve ortak bir tavır belirlenecektir.



HANİ ŞU ‘YAĞMURLU’ GECE

İkinci maddeyi hayata geçirmek üzere yaptığımız toplantı, bazı sol yayın organlarında ‘’Dikmen toplantısı’’ diye isimlendirilmiştir. Turhan Feyizoğlu adındaki genç bir yazar, çeşitli çevrelerle konuşarak hazırladığı ”Mahir” adlı kitabında bu toplantının içeriği ile ilgili bazı yorumlar yapmıştır.

Onu tanıyorum, iyi niyetinden şüphem yoktur. Ancak bizim organize ettiğimiz böyle bir toplantı ile ilgili değerlendirmeler yaparken bizlere danışması ve fikirlerimizin alınması gerekirdi, devrimci metod budur. Bu yönteme pek itibar edilmiyor.

Bu toplantı ile ilgili neler yazdığını izleyelim;

“Deniz teğmeniyken, arkadaşlarıyla beraber yayınladıkları bir bildiri gerekçe gösterilerek subaylıktan atılan Sarp Kuray ve ekibi, 1971 Mart ayının ilk günlerinde Dikmen’de Harp okulunun yakınında İrfan Solmazer’in evinde bir toplantı düzenlemiştir [Düzeltelim diyoruz; bu ev İrfan Solmazer’in değildir, o tarihte Solmazer’i, yalnız GATA’daki toplantıda tanımıştık. Bu ev denizci bir doktor arkadaşımızın evidir ve ileriki günlerde, Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Yusuf Aslan belli bir süre bu evde saklanmıştır. S.K.].

Toplantıda Türkiye’nin her tarafından gelen subaylar vardır. Toplantı başladığında, toplantıya katılan bütün subaylar, kendilerinden emin olarak konuşmaya başladığında ‘’benim adım şu, ben şu askeri birliği veya şu askeri okulu temsilen geldim’’ diyerek kendini takdim eder ve tartışmaya katılır. Toplantıda bulunanların hemen hemen hepsi, pırıl pırıl 14’lü tabancalarıyla gelmişlerdir. Sarp Kuray ise biraz liderliğinden, biraz ittihatçı anlayıştan gelen bir tavır sergileyerek ‘’biz bu işe kellemizi koyduk, ben bu harekatta resmi elbisemi giyerek sokağa çıkacağım’’ diye konuşur [Düzeltme: Bu bir önerinin tartışılma toplantısıdır, ben bir açılış konuşması yaparak, öneriyi tartışmaya açmışımdır, daha henüz kelleler üzerine değerlendirme yoktur. S.K.].

Toplantıda TDGF adına, TDGF genel sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru ile merkez yürütme kurulu üyesi ve ‘askeri işler’ sorumlusu Şaban İba katılır fakat isimlerini söylemezler [Düzeltme: Aşağı yukarı herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda, kimse ismini ve durumunu saklamamıştır. S.K.] ve toplantıda ilişkide oldukları havacı subaylarla daha önceden anlaştıkları gibi,birbiriyle aynı konularda paslaşarak ama sanki aralarında bir ilişki yokmuş, birbirlerini tanımıyormuş gibi davranırlar. [Düzeltme; bizim açımızdan buna imkan yok, toplantıyı organize eden biziz ve kimleri çağırdığımızı biliyoruz. S.K.]. Toplantıda Sarp Kuray’lar, TDGF’lilere ve özellikle onlarla ilişkisi olan havacı subaylara, ’yakında bir harekatın olacağını’ söyler ve ‘buna katılarak destek vermelerini isterler…Toplantıda ‘biz yokuz’ diyen havacı subaylara biraz yüklenilerek ‘ayrı bir harekete gitmenin iyi olmayacağını’ ima ederler. (Turhan Feyizoğlu ‘Mahir’ sayfa 340).



BİZ YOKUZ

Dev-Genç merkez yürütme üyesi iki arkadaş ve iki havacı subayın ‘biz yokuz’ diyerek, toplantıyı terk etmelerinden sonra toplantı devam etmiştir. Olayı Turhan Feyizoğlu’nun kitabından izlemeye devam edelim;

“İTÜ-ÖB başkanı Gökalp Eren şunları anlatmıştır; ’İlk toplantımız ordu içindeki sosyalizm taraftarlarıyla oldu. Şaban İba, Kazım Özüdoğru askerlerden Mazhar vardı. Ankara eski Dev-Genç’ten birileri, Sarp’lar (Sarp Kuray), tanımadığım subaylar askeri tıbbiyelilerden temsilciler vardı. Üç kişiydik biz. Ömer Güven, Namık Kemal Boya ve ben. Tam bir görüş birliğine varılamadı, THKP-C dışta kalmayı tercih etti. Çünkü o ordu içinde daha yükseklere kadar ulaşıyor. Bir hiyerarşileri var. Deniz’ler, ‘o toplantıda bulun ama bizi temsil etmiyorsun’ demişlerdi. Daha sonra yukarıdan subayların bulunduğu toplantıya katıldık, Numan Esin vardı, sivil giyinmiş yaşlı subaylar vardı. Rütbeler genellikle binbaşı, emekliler eski ihtilalciler’’

Deniz’lerin haberi var mıydı, yok muydu tartışması çok yapıldı. Kendilerine bu toplantı ben (Sarp Kuray) ve askeri tıbbiyeliler tarafından önerildi ve sonucu aktarıldı. Ondan sonraki günlerde Deniz’ler ile bizim çok sıcak dayanışmalara girdiğimiz günlerdir ve darbecilerden kısmi de olsa birtakım destekler alınmıştır. Deniz Gezmiş, 9 Mart’ın sonucunu bekleyerek, Yusuf Aslan ile birlikte 14 Mart’ta Ankara’yı terk etmiştir.







SAKLAMBAÇ

Devrimcilerin gündemdeki bir konu ile olan ilişkisini, benim (Sarp Kuray) bildiğim kadarıyla ideolojik bakışları belirler. 9 Mart olayı maalesef, devrimciler arasında herkesin yazdığı, çizdiği ortada olmasına rağmen saklambaç oyununa dönüştürülmüştür.

Bu davranış özellikle bu dönemin mirasını sahiplenmek isteyenler arasında çok daha belirgindir. Halbuki, ortada kimimizin “zinde kuvvetler”, kimimizin “ulusal kurtuluşçuluk”, kimimizin “asker-sivil aydın zümre”, kimimizin de “kurtuluş savaşçılığı-vurucu güç” ismini koyduğu bir gerçeklik vardır. Ve sonuçta kiminin yönlendirme, kiminin de ittifak dediği siyaset gündeme sokulmuştur. Kimse gizli kapaklı bir iş yapmamıştır. Gizli kapaklı olan o dönemin bazı devrimcileridir.

Deniz subayları bildirisinin Devrim gazetesinde yayınlandığı günkü sayısında Uluç Gürkan Deniz Gezmiş’le bir röportaj yapmıştır:

“Tutucular koalisyonu tertiplerinde “gençliği” ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, “devrimci gençlik eylemi”, “Mustafa Kemalci zinde güçler” saflarını birbirine kenetlemiştir. Öğrenci olarak “devrimci mücadeleye katılmak, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir.”



BİZ VARIZ

Dikmen toplantısı sonucunda bir komite oluşturulmuş (ben bu komitenin içinde yokum) ve ertesi gün, Gökalp Eren’in yukarda ki alıntıda bahsettiği nihai toplantıya gidilmiştir. Toplantı Orhan KABİBAY’ın evinde yapılmıştır ve bir ittifak yapılmasına karar verilmiştir. Şimdi dönelim, “biz yokuz” diyenlerin “kararlılıklarını” izleyelim:

“9 Mart günü herkesin bir görevi vardı”. 9 Mart 1971 Salı günü gecesi, THKP-C’nin kadroları, gruplar halinde Ankara’nın değişik evlerine dağılmışlardır…Selçuk Polat, Ertuğrul Kürkçü, Mustafa Hüdai Arıkan, Sinan Kazım Özüdoğru ve Yusuf Küpeli, Ertuğrul Kürkçü’nün ODTÜ’den bir bayan arkadaşının Maltepe’deki evinde, silahlarıyla birlikte ‘düğmenin basılmasını’ radyodan verilecek mesaja göre ve kendileriyle irtibatlı olan havacı subaylar aracılığı ile hazır bir şekilde bekler…Ankara Emniyet Müdürlüğüne el koyma görevi THKP-C ile irtibatlı olan subaylarla birlikte yapılacaktır. Böyle bir görev ‘düğmeye basacaklar’ tarafından bilinerek bu ekibe verilir…Binbaşı İbrahim Keskin; THKP-C’ye haber verdim. Çok iyi hatırlıyorum, yağmurlu bir gündü, hava kuvvetleri karargahının önüne gelerek beni beklediler, gelenler arasında Orhan Savaşçı, Mustafa Şahin, Mazhar Ataç’ın adlarını hatırlıyorum. O ekip arasında sivil yoktu, THKP-C üyesi Orhan Savaşçı ve diğer genç subaylar,o gece bana yardımcı olacaklardı’’ (Turhan Feyizoğlu ‘Mahir’ sayfa 335).

Bu örnekleri daha başka kaynaklarla çoğaltabiliriz. Demek ki bu arkadaşlar, Dikmen toplantısında, “biz yokuz” diyerek, bizimle olmayacaklarını kastetmişler. Aslında başka bir bağlantı kanalından, ’biz varız’ demişlerdir.



9 MART GECESİ-HABER VERİLMEYENLER

Bu güne kadar üstü örtülen ve bizim tarafımızdan altı her yerde çizilen bir gerçeği yeniden belirtmek istiyorum: 9 Mart gecesinden, hani şu ‘yağmurlu’ geceden, Dikmen Toplantısında içeride kalıp devam edenlerin haberi olmamıştır. Tabii bunun nedenleri vardır. KABİBAY’ın evinde yapılan nihai toplantıdan sonra bizden, taktik planda siyasi iktidarı yıpratma çizgisinde bazı eylemler yapmamız istenmiştir. Bunlar yapılmıştır, bizim de bazı isteklerimiz olmuştur. Bir kısmı karşılanmış, (İstanbul’da bazı kamulaştırma eylemlerinde, yönlendirme ve istihbarat) bir kısmı da oyalamaya sokulmuştur. Deniz Gezmiş’in saklanması konusunda isteklerimiz olmuştur, ucu kendilerine dokunmayacak tarzda bazı yardımlar yapmışlardır. Ancak, bizim Devrimci yapımız hiçbir hiyerarşik bağlantı içinde olmadığından onların karşısında her durumda, pazarlık gücümüzü ve bağımsızlığımızı korumuşuzdur. Onlara hep mesafeli davranmışızdır. Bu başımıza buyrukluğumuz onları mutlu etmemiştir. Özellikle İrfan Solmazer bazı eylemlerin içine sokularak, arkadaşlarımızın kafasını karıştırıp, bizi parçalamaya uğraşmışlar, başaramayınca, ilişkilerini yavaş yavaş açığa almışlardır. Bu nedenlerle 9 Mart Gecesinden bizim haberimiz olmamıştır ama açık konuştuğumuz için, 9 Mart, devrimci ortamda bize ihale edilmiştir, özelliklede genç kuşakların gözünde.

12 Mart’tan sonra bizim arkadaşlarımız sıkıyönetimin ilan edilmesi ile birlikte tutuklanmış ve ordudan çıkarılmış olmalarına rağmen, 9 Mart’ı destekleyen THKP-C’li havacılar, Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Maltepe askeri cezaevinden kaçmalarından sonraki olaylar aşamasına kadar, orduda kalmışlar sonra tutuklanmışlardır. (Sarp Kuray)



ÖDÜL-ALTIN KOZA

23 Eylül 1971 yılında Altın Koza Film Festivali’nin tüm ödüllerini Yılmaz Güney aldı. 26 Eylül’de Yılmaz Güney, Altın Koza ödülünü Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na verdi. 12 Mart olalı henüz 5 ay olmuştu.

9 Ekim 1971’de Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşı idama mahkum oldu. “Muhsin Batur’la flörtün devamını gösteren bir ödül” değil mi?

Turhan Feyizoğlu’nun ‘Mahir’ adlı kitabında, bu gecikme ile ilgili tespitlerine bakalım;

‘’Mahir Çayan’ın 29 Kasım 1971 tarihinde, hapishaneden kaçışında bazı subaylarında devrede olduğunun Hükümet tarafından açıklanması, ABD Büyükelçiliğinde bazı değerlendirmeler yapmalarına yol açıyor.

”Büyükelçi Hendley’in değerlendirmelerinin önem taşıyan yanı, hükümetin, subayların aşırı eylemcilerle ilişkisinin üstüne gidişinin,hava kuvvetleri komutanı,Orgeneral Muhsin Batur’u güç duruma soktuğunu belirtmesi.

Büyükelçi şöyle diyor;’bu açıklama,bugünkü şartlarda olağan üstününde ötesinde bir durum yaratıyor. Çünkü bu açıklama,hava kuvvetleri komutanı,Muhsin Batur’a dönük bazı sonuçlar doğuruyor,perde arkasında bir hayli faaliyet yürüttüğü yolunda haberler alıyoruz’(Mahir,sayfa 471).



ACABA?

Hiyerarşi bu desteği, denizcilere, askeri tıbbiyelilere vermiyor, onlar hemen içeri alınıyorlar. Sıkıyönetimden 8 ay sonra havacı tutuklamaları başlıyor. Muhsin Batur, tamamen kendini korumak amacıyla, havacıları koruyor. Dev-Genç’in 5. Kurultay öncesi Atila Sarp ve Dev-Genç Yürütme Kurulunun tutuklanmaları, Kurultayda Ertuğrul Kürkçü’nün seçilmesi de, bir “acaba?” sorusunu akla getiriyor.



SOSYALİST KARDEŞLİK İLİŞKİLERİ

“Bu arkadaşlarımızın, bizi ‘Dikmen’ toplantısında kandırmış olmaları, tabiî ki 1971 başlarındaki devrimci ortamda kırılma noktalarını, ciddi ve tutkun bir sosyalist kardeşlik ilişkilerinin yediği darbeyi açıklaması açısından çok önemlidir ve derslerle doludur. Ama bizce işin en üstünde durulması gereken yanı; 1974 sonrasına da bu örtü taşınmış ve yeni gençlik kuşaklarının mutlaka bilmesi gereken gerçekler öğrenilememiş ve alınması gereken ideolojik ve yapısal önlemler oluşturulamamıştır. 12 Eylül 1980 faşist darbesinin komuta kademesinde bulunan Haydar Saltuk olayı ve devrimci ortamdaki bazı yayın organlarının darbe öncesi bu generale yaklaşımları ibretle incelenmeye değerdir.

Mahir Çayan, sevdiğim ve her zaman kişisel boyutta iyi ilişkilerimiz olmuş bir arkadaşımdır. Onun sembol olmuş hayatı ve anısı yaşadığım sürece bende heyecanını ve devamlılığını sürdürecektir “ (Sarp Kuray)





Oktay ETMAN, Cenap NURHAT, Şerif BAYKUT, Sami TEZVEREN,

Halil İbrahim ERGÜN, Mahir ÇAYAN, Savaş DİZDAR



FLÖRTÜ BOZMAK

(http://www.sinbad.nu/ YUSUF KÜPELİ)

Size THKP-C nin kurucularından Yusuf Küpeli’nin uzun bir yazısını aktaracağız. Yusuf Küpelinin gözünden olayların yorumunu izleyelim. Muhsin Batur ilişkisini ve Mahir Çayan’ı bu ilişkiyi bozduğu için nasıl suçladığını görelim.



HER ŞEYİN HESABI

Bilindiği gibi Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ardından, 1925 yılından itibaren tüm sendikal faaliyetler ve özellikle proletaryanın politik örgütlenme hakkı yasalarla engellenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ve çok partili dönemde ise, proletaryanın politik örgütlenmesi üzerindeki yasaklar sürmüştür. Faşist İtalya’dan alınıp Ceza Yasası’na konulan 141nci ve 142nci maddelerle proleterya partileri yasaklanmışlardır. Buna karşın aynı dönemde göstermelik, devletin denetiminde ve grevsiz bir sendikal örgütlenme hakkına izin verilmiştir... Proletarya verdiği mücadele ile 1961 anayasasına grevli- toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme haklarını sokabilmiş ve süreç içinde aydınları ve üniversite gençliğini de etkileyen güçlü bir sendikal mücadele geliştirmiştir...

Komünist olmamakla ve Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya müdahalesinin hemen ardından parçalanmış olmakla birlikte relatif güçlü bir Türkiye İşçi Partisi (TİP) doğmuştur... Söz konusu gelişme CHP’yi de etkilemiştir... Gençliğinde Alman Nazizmi’nin etkisi altında kalmış olan ve politik yaşamının başlangıcında faşizme özgü bir korporatismi savunan Ecevit, başlarında Turan Güneş’in olduğu SBF cuntası tarafından “ortanın solu”nu temsil ediyor görünümünde öne sürülmüştür. Aralarında büyük toprak sahiplerinin de olduğu üst sınıfların bu devlet partisine, Ecevit ile birlikte yeni bir imaj kazandırılmaya, halkçı bir hava verilmeye çalışılmıştır... Sonuçta Türkiye çok hızlı ve pozitif bir değişim süreci içine girmiştir. Aynı süreç içinde NATO’nun, ikili anlaşmaların, halktan gizli kotarılmış olan her şeyin hesabı yavaş yavaş sorulmaya başlanmıştır...



NAZİ YARDAKÇISI

Silahlı Kuvvetler de aynı gelişmeden etkilenmiştir... Bu olumlu toplumsal politik gelişme iç ve dış karşı-devrimci güçlerin yüreklerine korku salmıştır. Eski Nazi yardakçısı Türkeş’in önderliğinde MHP ve bu partiye bağlı paramiliter (yarı askeri) gençlik örgütlenmesi yaratılmıştır. Devlete bağlı gizli servisler içindeki bazı odaklar tarafından şekillendirilen bu faşist örgütlenme, 1968 yılının Aralık sonunda ilk saldırılarını başlatmıştır...

MHP, Alman Nazizmi’nin tersine, Türkiye’ye özgü biçimde devlet içindeki bir güç tarafından yaratılmıştır. Şüphesiz MHP’yi yaratan aynı iç güç CIA ve NATO ile de bağlantılıdır ve MHP tüm sözde milliyetçi söylemine karşın aynı zamanda Pentagon’un ve NATO’nun yararlarının savunulması için şekillendirilmiştir. Kuruluş biçimi ve yapısı gereği MHP, faşizme özgü milliyetçilik, din ve sosyalizmden çalınma karışık yamama bir söylemin yanında “devleti koruma” söylemini de ön plana çıkartmıştır...

Aslında bu son söylem bazı darbeci milliyetçi “sol” guruplaşmalara da özgü olmuştur ve aynı çevreler şimdi açıkça MHP’ye yaklaşmaktadırlar... MHP, doğrudan iktidara yürümek yerine, asıl olarak faşist eğilimli veya faşist NATO’cu darbeler için katalizatör rolü oynamıştır, darbeyi hazırlayacak ortamı olgunlaştırma işinde kullanılmıştır.



SUBAY’IN İŞÇİYE SEMPATİSİ

Dikkatle altını çizmek gerekir... Gençliğin sosyalist ve ulusal içerikli yığınsal haklı kalkışmasından kopan kişilerin ilk terör eylemleri, işçi sınıfının 15- 16 Haziran 1970 şahlanışının hemen ardından başlamıştır. Olayların merkezindekilerin bir kısmı tezgahın farkında olmasalar bile, söz konusu kişilerin eylemleri sonuçta belli darbeci çevrelerin hesabına yazmıştır. Bu terörist guruplaşmaları ve bunları alkışlayan “devleti koruma” görevini üstlenmiş milliyetçi “sol” çevreleri darbecilerin karanlık hesaplarından soyutlamaya olanak yoktur. Zaten tüm bu guruplaşmalar sonuçta da işleriyle darbeci karanlık odakların değirmenlerine su taşımışlardır...

Gelmekte olan ekonomik krizle birlikte işçi sınıfının ekonomik mücadelesini engelleyici yönde sendikalar yasasında yapılmak istenilen değişik, 15- 16 Haziran 1970 günü İstanbul ve İzmit’te sokaklara dökülen yüzbinlerce işçi tarafından protesto edilmiştir. Tankların üzerinden geçen işçilere birçok subay sempati ile bakmıştır, direnişi engellemeye kalkışmamışlardır. Bu olay üst sınıfların yüreğine ve NATO’cu çevrelere derin bir korku salmıştır. Hemen ardından sıkıyönetim ilan edilmiş ve bazı sendika önderleri tutuklanmışlardır...



BOMBALAR-SOYGUNLAR

Anlatılan ölçüde yığınsal bir proletarya eyleminin hemen ardından sağa sola bomba atmaya başlamak, saçma önemsiz soygunlar yapmak, adam kaçırmak, konsolos öldürmek, bir kız çocuğunu rehin almak vs., hiçbir mazeret kabul etmeyecek ölçüde işçi hareketine, halkın ekmek kavgasına ve politik mücadelesine düşmanca işlerdir. Bunlar, halkın yığınsal demokratik mücadelesini bastırma peşindeki NATO’cu faşist çevrelerin ekmeklerine yağ süren eylemler olarak ortaya çıkmışlardır. Ve zaten aynı bireysel terör eylemleri, gelişmekte olan işçi hareketinin, bu hareketin iyi- kötü politik örgütlenmesinin, demokratik örgütlerin ve bunlara hukuki dayanak sağlayan 27 Mayıs Anayasası’nın ağır darbeler yemesine yol açmışlardır. Söz konusu kitlelerden kopuk ahmakça ve haince terör eylemleri bahane edilerek halkın örgütlenme çabalarına saldırılmıştır.

İşçi sınıfının 15- 16 Haziran yığınsal kalkışmasından tam dokuz ay sonra Demirel Hükümeti’ne 12 Mart 1971 Muhtırası verilmiş ve Demirel şapkasını alıp iktidar koltuğunu terk etmiştir ama, bu 12 Eylül’de olduğu gibi tam bir uzaklaşma olmamıştır. Demirel, geriden işleri karıştırmayı, süreci derinden etkilemeyi başarmıştır... Süleyman Demirel, bölünmüş olan ve bu bölünmüşlüğü dışa açıkça yansıyan ordu içindeki Tağmaç- Türün kanadına yaslanarak müdahalenin daha sağa, faşist sayılabilecek bir çerçeveye çekilebilmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Birinci Erim Kabinesi'nin spekülatif işleri ve mafyalaşmayı durdurmaya yönelik bazı reformlarını engellemeyi başarmıştır.



KİTLELERDEN KOPUK TERÖR

Türkiye’deki bu ikinci büyük askeri darbeyi, 12 Eylül darbesinden ayıran önemli farklar vardır. (İkinci büyük diyorum, çünkü 27 Mayıs 1960’ın ardından arada 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 başarısız darbe girişimleri olmuştur.)

Farklardan birincisi, 12 Mart 1971 darbesi gerçekleşirken, kitlelerden kopuk terör daha doğuş aşamasındadır ve rolünü asıl olarak 12 Mart Muhtırası’nın hemen ardından oynamaya başlamıştır. Darbenin ardından hızlanan kitlelerden kopuk ve emniyette etkili bazı çevrelerce izin verilmiş terör, birinci ve ikinci Erim Kabineleri’nin yıkılması işlerinde, sürecin faşizme doğru çekilmesinde kullanılmıştır...

İkincisi, aynı darbe gerçekleşirken silahlı kuvvetlerde gerçek bir bütünlük yoktur. Altan gelen daha sol ve milliyetçi baskılar -aralarında derin bir iktidar kavgası olmakla birlikte- üst kademenin mevcut rekabetini soğutup anlaşmasına yol açmıştır. Üst kademe tam güvenli olmayan sahte bir uzlaşmaya gitmiştir. Bu uzlaşma sonucu 8- 9 Mart müdahalesi engellenmiş, NATO’nun yararları korunurken, sonu belirsiz bir iç çatışmanın da önü alınmıştır. Aynı göstermelik uzlaşmanın sonucu olarak 12 Mart muhtırası verilmiştir ama, sivil ve asıl olarak askeri kesimdeki kavga sessizce ve şiddetlenerek sürmüştür...



22 ŞUBAT VE 21 MAYIS “GAZİSİ”

Silahlı kuvvetlerin üst kademelerindeki ayrışma şu şekilde özetlenebilir... Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve İstanbul'u denetiminde tutan Birinci Ordu Komutanı Faik Türün, daha NATO’cu ve faşist eğilimi temsil eden bir ekip olarak ortaya çıkmışlardır- diğerlerine “demokrat” ve gerçek anlamda ulusalcı demekte olanaksızdır şüphesiz ve sonuçta hepsi belli nüans farkları ile NATO’cudurlar... Anlaşıldığı kadarıyla “Kontr-gerilla” denen yasa ve kuraldışı NATO örgütlenmesi asıl olarak bu ilk guruptaki generallerin denetiminde olmuştur ve işkenceli gizli sorgu merkezlerini de yine aynı kişiler denetlemişlerdir... Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan eski genelkurmay başkanı, 22 Şubat ve 21 Mayıs “gazisi” Cevdet Sunay da ağırlığını bu faşist ekipten yana koymuştur. Demirel de bunlarla birlikte davranmıştır. Zaten darbenin bitişiyle birlikte Demirel, Faik Türün’ü partisinden saylav seçtirerek ödüllendirmiştir...



GADDAFİ GİBİ ADAM

İkinci gurupta, -belli çevrelerce şişirilerek sosyalist hareketin başına bela edilmiş yaşlı bir psikopat tarafından “Gaddafi gibi adam” olarak reklamı yapılan- Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur vardır. Yine bunların safında adı ön plana çıkmış olan General Celil Gürkan ve başka generaller ve subaylar vardır. Bu birliğin tam homojen olduğunu ve disiplinli olarak örgütlenebildiğini söylemek olanaksızdır. Aralarında Cemal Madanoğlu gibi emekliye ayrılmış olduğu halde silahlı kuvvetler içinde saygınlığı ve etkisi süren daha ulusalcı emekli generaller de vardır... Yaşamıma girmiş olan söz konusu başarısız darbe girişimlerinde de tanık olduğum gibi, ikili oynayan, “rüzgara göre yelken açan” bir sürü fırıldakçı tipi ve ajanları da hesaba katmak gerekir şüphesiz. [Yusuf Küpeli Harbiyeli olarak 21 Mayıs 1963 harekatına katılmıştır. T.Ç.]

Özellikle Madanoğlu’nu tasviye etmek hesabıyla sadece bir ajan deşifre edilmiştir ve bir generalde tesadüfen deşifre olmuştur ama, benzerlerinin sayılarının çok kabarık olduğunu anlamak için özel yeteneğe gerek yoktur...



UZATILAN MUZ

Sonuçta, andığım ilk ekip, Tağmaç- Türün cuntası, süreç içinde bu ikincilerin altlarını ustaca oymayı başarmıştır. Bunları pasifize etmiş, aralarına kama sokmuş ve kariyer hırsı ile yandığı anlaşılan Faruk Gürler’e Cumhurbaşkanlığı muzunu uzatmıştır. Uzatılan muzu yutmaya çalışırken tabanından kopan Gürler, Demirel ve Ecevit tarafından Meclis’te kolay bir lokma olarak yutulabilmiştir... Bu son anılan gelişmenin zararlı olduğu söylenemez; çünkü, iktidar koltuğuna oturacak olsa, işçiler ve tüm çalışanlar ve aydınlar açısından Gürler’in yapacakları ilk anılanların yapmış olduklarından ve yapacaklarından hiç de farklı olmayacaktı...



BATUR’UN ALTININ OYULMASI

Batur’un ve daha başka kişilerin anılarında birçok gerçeği gizledikleri ve bazı bilgileri de özellikle kendilerini koruyacak biçimde manupule ederek yansıttıkları kanısındayım... Özellikle Batur’un altının oyulmasında, Elrom’u öldürmüş olan ve bu işini eline düşmüş olduğu Tağmaç- Türün denetimindeki servislere tüm ayrıntıları ile anlatan kişi önemli rol oynamıştır [Mahir Çayan kastediliyor T.Ç.]. Olaya arkadaşlık bağlarıyla zorla sürüklenmiş ve ev tutmuş olmanın dışında bir şey yapmamış olan Yüzbaşı İlyas Aydın’ın adının ifade değiştirtilerek duruşmalar sırasında “katil” olarak yansıtılması, Batur’a yönelik darbede kullanılmıştır. Baştan ayrıntıları ile anlatılmış olan cinayetin sonradan ifade değiştirtilerek İlyas Aydın'a yüklenmeye çalışılmasının tek nedeni de zaten, Hava Kuvvetleri Komutanı Batur'u etkisizleştirebilmektir... Cinayetle kesinlikle uzaktan yakından bağı olmayan İlyas Aydın’ın duruşmalar başlarken “Elrom’un katili” gibi yansıtılması ve Faik Türün’ün emrindeki savcı albay Naci Gür’ün ilk ifadelerle çelişen bu söylemin üzerine gitmemesi, tamamen Batur’un cuntasına yönelik saldırı ile bağlantılıdır. Savcı soruşturmayı derinleştirmeyerek bağlı olduğu Tağmaç- Türün cuntası tarafından tezgahlanmış yalanı kolayca onaylamıştır. Ve yalan Batur’un pasifize edilmesi ve altının oyulması işinde kullanılmıştır...

Hava kuvvetlerinden bir subayın “Elrom’un katili” biçiminde yansıtılması, Batur’un elini kolunu bağlamış, çevresindekileri korkutmuş ve Tağmaç- Türün takımının önünde eğilmesine yol açmıştır...



ELROM’U ÖLDÜRMÜŞ OLAN KİŞİ

Şüphesiz öykü çok daha uzundur ve herhangi gizli bir merkezle işbirliği içinde olmayan bir katil, cinayette kullandığı silahı gizli ilişki içinde olduğu politika dışı bir kadına teslim ederek bir yerlere yollamaz. Ve o kadın, 6.35 mm ve Lama marka olduğu bile bilinen silahı “Üsküdar- Beşiktaş arasında denize attım” diyerek işin içinden kolayca sıyrılamaz.

Söz konusu tabanca gerçeği bilinir ve geriye alınmazken, mahkeme tarafından da kabul edilirken, “katilin” Yüzbaşı İlyas Aydın olduğu senaryosunu Yeşilçam bile onaylamaz. Bu trajedi aynı zamanda Türkiye’deki aydınların, basının ve “sol” hareketin düzeyini, pespayeliğini sergilemesi açısından da ilginçtir ve aynı olayla bağlantılı olarak daha bir sürü yalan üretilmiştir...

Elrom’u öldürmüş olan kişiye [Mahir Çayan kasdediliyor. T.Ç.], “Neden İlyas’ın adını verdin, gerçekten o mu öldürdü, yoksa ajan mı demek istedin?”, diye doğrudan sordum. Yanıtı, “Hayır o öldürmedi, ajan da demek istemedim, sadece yurtdışında olduğunu sandım!” oldu. “Peki yakalansa idi ne olacaktı?” diye soruyu sürdürdüğümde, yanıtı, “İfade değiştirecektim!”, oldu...

Şüphesiz o günlerde İlyas gibi birini politika gereği, işlerin, tezgahın bozulmaması için yakalamayacaklarını ve bir biçimde yok edeceklerini düşünebilecek düzeye gelmemiştim... Gerçekten gizli servisin adamı olan birinin de İlyas Aydın gibi başı boş bırakılmayacağı bellidir. Adı Elrom'un katiline çıkartılmış olan adamlarına güvenmiyorlarsa eğer, bu kişiyi daha dışarıya çıkmadan kendileri yok ederler- aralarında Naci Gür'ün de olduğu bazı adamlarını yok etmiş oldukları gibi kendileri yok ederler. Ya da bu kişi gerçekten güvenilir adamları ise, değişik örneklerde gözükmüş olduğu gibi, yakaladıktan sonra biraz yatırıp “temize çıkartarak” kurtarırlar...

Adı “Elrom’un katiline” çıkartılmış bir “ajanlarını” başı boş bırakmazlardı ve böyle biri gerçekten ajan olsa ahmakça sıradan Filistin örgütlerine değil, doğrudan doğruda Suriye istihbaratına veya bir benzerine sığınırdı. Ve her şeyden önce eğer İlyas Aydın gerçekten adamları olsaydı, ifadesini değiştirterek İlyas Aydın'ın adını verdirttikleri kişiye hava kuvvetlerinde işe bulaşmış bir başka subayın adını rahatça verdirtebilirlerdi. Kendi adamlarını "katil" olarak yansıtmaz, birçok tetikçiyi ve katili korudukları gibi Aydın'ı da korurlardı.



SİVİL POLİTİK ARENA

Aynı darbede süreci içinde sivil politik arenada ise şöyle bir ayrışma gözlemlenmektedir:... Sol olarak adlandırılanlar, aralarında birçok farklar olmakla birlikte temel olarak darbeci olan ve olmayan biçiminde ikiye bölünmüşlerdi... TİP kararlı bir şekilde darbeye karşı çıkmıştır ama, bölünmüş olması, içindeki oportünizm ve görebildiğim başka hataları nedenleriyle bu yönde yeterli bir mücadele verememiştir- bunları yukarıdan yargıç havasında ve herşeyi daha iyi bildiğim iddiasıyla söylemiyorum ve konunun açılması gerekir şüphesiz.

Özünde bilimsel anlamda sosyalist veya Avrupa’da şekillenmiş olan sosyal demokrat partiler gibi olmamakla birlikte artık “sol” olarak anılmaya başlanmış olan Bülent Ecevit’in başkanlığındaki CHP, gelmekte olan darbenin karşısında yer almıştır- her şeye karşın CHP içinde de bazı darbeci unsurlar vardı. Fakat malesef bu iki parti ve kararsızlık içinde olan pusuladan yoksun yığınsal ilerici gençlik hareketi darbe karşısında demokratik süreçler için birleşememişlerdir- aslında birleşmek akıllarına bile gelmemiştir. Ve zaten bu gençlik hareketi kendi dışından gelen etkilerle de bölünmüş, içinden kopan bazı gruplar -daha öncede belirtmiş olduğum gibi- faşist darbeci güçlerin ekmeklerine yağ sürecek bireysel terör eylemlerine sürüklenmişlerdir... Çok daha genişletebileceğim hakkındaki eleştirilere karşın Ecevit’in darbelere yönelik tavrı son derece olumludur ve zaten -yaşamdan kopuk aşırı milliyetçi düşleri ile- öne sürülüp kullanılmak istenen bu devlete sadık çelişkilerle dolu kişinin süreç içinde politika ve mevcut devlet yapısı hakkında daha fazla bilgilere sahibolduğu ve belli ölçülerde değiştiği kanısındayım.



DARBECİ “SOL”

Diğer yanda, şimdi bir kısmı MHP ile bütünleşme süreci içinde olan veya MHP’yi aratmayacak bir söylemi ön plana çıkartan darbeci bir “sol” ortaya çıkmıştır. Bunlar asıl olarak, -önceki araştırmalarının yanında ileride de değerli araştırmaları ile Türkiye’nin kültür yaşamını zenginleştirecek olan- Doğan Avcıoğlu’nun motoru olduğu YÖN dergisi çevresi ve kendi içinde parçalı MDD hareketi içinde şekillenmişlerdir...

Doğan Avcıoğlu’nun asıl olarak Muhsin Batur örgütlenmesi ile bağı olmuştur. Bu subaylar Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabından etkilenmişlerdir. Fakat kanımca tüm bu örgütlenmelerin İtithat ve Terakki Partisi içinde gözüktüğü gibi disiplinli bir yapıları olmamıştır. Aralarında kurulan kuralsız ve müeyyidesiz ilişkiler her türlü ihanete açıktırlar...





PALAVRACI-PALYAÇO

Doğan Avcıoğlu çevresinin yardımıyla adı duyurulup TİP’in başına bela edilen palavracı ise, “tam bağımsızlık” söylemi ile Sovyetler Birliği’nden de bağımsız olacağı ve “gerçekten demokratik” söylemi ile de halk cumhuriyetlerinde olan gibi “demokratik” olmayacağı garantisini NATO’cu çevrelere verip buduna bakmadan icazet istemiştir...

Şüphesiz olay komiktir ama, böyledir. Şimdi anlatmakta olduğu masallara karşın söz konusu malum kişi, üretimsizliği, yeteneksizliği ve sorumsuzluğu nedeniyle kayda değer bir iş başaramadan izole olmuştur.

Aynı kişi sahte anılarında, sorumlu yazı işleri müdürlüğüne getirerek onlarca yıl ceza yükümlülüğü altına soktuğu genç insanlar hakkında, “onu hiçbir zaman ciddiye almadım” biçiminde ifadeler kullanacak kadar derin bir moralsizliği sergileyebilmektedir. Bu tip, TİP’e de dişe dokunur bir zarar verememiştir ve politika sahnesinin palyaçosu olarak işlevini sürdürmüştür. TİP asıl darbeyi kendi içinden, merkezinden yiyerek bölünmüştür...



BELKEMİKSİZ TİPLER- KIŞKIRTMA

Kısacası, bu cuntacı legal ve sözde illegal guruplar TİP’i ve Ecevit’i yıpratmak için çaba harcarlarken, politik destabilizasyona neden olarak darbe ortamını hazırlayacağı umudu ile bireysel terör eylemlerini kışkırtmışlardır. İş umduklarının tersine dönünceye dek olanları açıkça alkışlamışlardır.

Her şey bittikten, sular bulanıp durulduktan sonrada, “tertemiz demokratlar” veya “proleter devrimcileri” olarak yeniden sahneye çıkıp ahkam kesmekten geri durmamışlardır... Aynı kişiler ileride, Türkiye’deki demokratik süreçleri toptan yok etmek isteyen NATO’cu Kontragerilla çevreleri ile birlikte bireysel terörün önde gelen adlarını bir dokunulmazlık halesi ile çevreleyip politik arenada prim toplamaya çalışmışlardır.

Şüphesiz bu tavırları oynamaya çalıştıkları “demokrat” veya “proleter devrimci” rolleri ile yüzde yüz çelişkilidir ama, zaten her şeyleri yalan ve ticaret olduğu için buna şaşmamak gerekir. Daha öncede dokunduğum gibi, sosyalist hareketin içine düştüğü kısır döngünün başlıca nedeni de aynı belkemiksiz tiplerdir. Bunlar, Türkiye’nin çalışan insanları açısından içine sürüklenmiş olduğu içler acısı durumun ve sosyalist hareketin sürüklenmiş olduğu kaosun yaratılmasında başlıca rolü üstlenmişlerdir...



ANITKABİR’İ BOMBALAMA

Bazı servisler kendi açılarından akıllıca davranarak bu tip belkemiksiz kişilerin yollarının açılmasına özen göstermektedirler... Örneğin şöyle bir dokunup geçecek olursak... O yıllarda bana ciddi ciddi Anıtkabir’i bombalamayı, gerekli bombaları getirmeyi teklif edenlere bile rastladım- şüphesiz başkalarının böyle bir şey yapmaları dahi engellendi. Ayrıca, para teklifleri ile birlikte Ankara ve İstanbul’u toptan ateşe vermeyi önerenler çıktı.

İlk teklifi yapan daha sonra “tertemiz bir demokrat” rolünde CHP’den, Atatürk’ün partisinden Meclis’e girdi ve çok önemli görevler üstlendi.

Diğer, alanında ünlü zengin psikopatın ise namaza başladığını duydum vs... Şüphesiz bunlar biraz ekstrem örnekler ve açığa çıkmamış üst düzeyde provokatörler olmakla birlikte, Gürler'e "Gaddafi gibi adam" derken birden "proleter devrimcisi" olabilen tip ve bir sürü benzeri diğer küçük işportacılar söz konusu işin asıl malzemeleri olarak sıralanabilirler.

Şüphesiz diğer politik akımlarda aynı konuda alabildiğine bir zenginliğe sahiptirler; "şehit" ve din ticareti eski bir meslektir. Parazit balıklar hiçbir zaman denizlerin kıralı olamazlar ama, bir başka büyük vahşinin artıkları ile geçinerek durumu idare edip yaşamlarını sürdürürler.

Sosyalist hareket içindeki parazitlerden kurtulamadığı sürece edilgen kalmaktan kurtulamayacaktır ve bu durum tüm politik hareketler için genel geçerli bir gerçektir.

NİHAT ERİM’E DARBELER

Muhtıra’nın hemen ardından kurulan teknokratlardan oluşma Birinci Erim Kabinesi aslında Türkiye ekonomisininin endüstride bir sıçrama yapmasını sağlayacak reformlar planlamıştır... Bilindiği gibi, halen egemenliğini sürdüren tefeci tüccar sermaye, mafya tipi işlerle birlikte üretici olmayan spekülatif alanlara yönelen sermaye, endüstride kapitalizmin gelişmesine set çeker. Bu kolay ve çok az riskle kazanılan gelirler hiçbir zaman üretici alanlara yönelmezler... Kısacası -demokratik olmayan yöntemlerle iktidara gelmiş olsa da- ilk Erim Kabinesi’nin programı spekülatif işlere akan fonları endüstriye aktaracak köklü tedbirleri içermekteydi ve şüphesiz böyle bir gelişme Demirel gibi politikacıların geleceklerini de tehlikeye sokmaktaydı...

Erim ilk büyük darbesini, Elrom’um kaçırılıp -bilinçli ve önceden kararlaştırılmış biçimde karşılığında verilebilecek hiç birşey istenmeden- öldürülmesi ile yedi.

İkinci darbeyi, vaktiyle M. A. Ağca’nın da kaçırılmış olduğu İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki Askeri Cezaevi’nden kaçışla yedi ve reformlarında geri adım atmak, kabinesini Demirelciler ile ortak kurmak zorunda kaldı. (İkinci Zırhlı Tugay’ın ortasındaki cezaevinden Ağca’yı kaçırtmış olan Nurettin Ersin ile aynı cezaevini 1970’li yılların başında denetiminde tutan Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün arasında kayda değer bir fark olmadığını burada hemen belirtmeliyim...).

Erim, Kızıldere olayı ile de politikaya veda etti ve anılarını yazarken öldürüldü...

Hakkında daha açığa çıkmamış bir sürü gerçek olan Kızıldere olayı, içeriye girseler en çok 4- 5 yıl yatarak kurtulabilecek bir sürü değerli genç insanın ölümüne neden olduğu kadar, İsmet İnönü’nün elini kolunu bağlayarak Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan gibi hiç kimseyi öldürmemiş üç genç insanın -yasa dışı- idamlarını da kolaylaştırdı... Yıkılan Erim’in yerine önce çok daha sağcı Ferit Melen ve ardından da Naim Talu hükümetleri geldi... Erim gerilerken, aslında Demirel- Tağmaç- Türün kanadının hakimiyeti adım adım pekişti...

Eğer Sovyetler Birliği’nin uzayda sağlamış olduğu egemenlikle birlikte dünyamız bir yumuşama, birlikte var olma, detant sürecine girmemiş olsa idi, 12 Eylül ile başlamış olan süreç daha 12 Mart darbesinin ardından yürürlüğe girecekti.



KARANLIK İLİŞKİLER

Sonra ne oldu? “Anahtar suya düştü, suyu inek içti, inek ormana kaçtı, orman yandı kül oldu, vay benim köse sakalım.” Karanlık ilişkiler ağında bildikleri ile birlikte sadece Erim mezara gömülmedi...

Elrom cinayeti üzerine sonradan politik nedenlerle mahkemede uydurulan veya Türün cuntası tarafından söylettirilen yalanları kabullenip işi ustaca kapatmış olan savcı albay Naci Gür “faili meçhul” bir cinayete kurban gitti.

Basındaki bilgilere ve araştırmacı yazar Uğur Mumcu’nun aktarmasına göre, özel arabası içinde ölü bulunan Gür’ün üzerinden 9 ayrı kimlik çıkmıştı. Basın organları tarafından MİT ajanı olduğu iddia edilen Albay Gür, muhtemelen yakından tanıdığı kişiler tarafından tuzağa düşürülerek kolayca öldürülmüştü ve artık bilgileri ile kimseye şantaj yapamayacaktı.

Elrom'un kaçırılması olayındaki sırrı bilen, duruşmalar sırasında kaçırılma planlarından önceden haberi olduğu kesinlikle ortaya çıkan İstanbul Emniyet Müdür Muavini Ilgız Aykutlu, vurulup öldürülecek ve bildikleri ile birlikte mezara gidecekti. Ilgız Aykutlu Demirel’e ve Türün’e yakınlığı ile tanınıyordu ve onun bildiği şeyleri diğerlerinin bilmiyor olmaları olanaksızdı...

Araştırmacı yazar Suat Parlar'ın yazdığına göre, 27 Mayıs 1960 askeri darbesini gerçekleştiren subaylardan biri olan eski Milli Birlik Komitesi üyesi İrfan Solmazer, İsrail Başkonsolosu Elrom'un kaçırılacağının sekiz gün önceden bilindiğini söylemiştir. Aynı zamanda eski MİT'ci olduğu söylenen İrfan Solmazer'in bu konuda verdiği bilgiye inanılabilir...

Elrom'un kaçırılacağını bilenler şüphesiz bu eylemi kimlerin yapacağını ve kaçırılan Elrom'un hangi adreste tutulduğunu da biliyorlardı ve ev dinleniyordu. Eichman’ı Arjantinden getiren ekip içinde olan emekliye ayrılmış Elrom politik hesaplar uğruna feda edilecekti...

Faik Türün'ün sağ kolu konumundaki ve aynı zamanda Elrom’u öldürmüş olan kişinin sorgusuna da katılmış olan General Memduh Ünlütürk, kapısını çalan subay üniformalı üç kişi tarafından vurularak öldürülecekti. İstihbaratcı General Ünlütürk’ü öldüren kişilerin kurbanları ile belirli bağları olduğu ve bu nedenle Ünlütürk’e rahatca yaklaşabildikleri hissedilmektedir. Ünlütürk’ün katilleri de hiçbir zaman yakalanmamışlardır ve cinayet kolayca unutturulmuştur... Şüphesiz iz silme cinayetleri burada kısaca kaydedilenlerle sınırlı değildir.



BİLİYORUM, AMA VAKTİM YOK

Bazı çarpıcı karelerle ve özü özetlenmeye çalışılarak yansıtılan 12 Mart darbesinin 12 Eylül’e başlıca katkısı, kitlelerden kopuk terörü, terör örgütlerini kurumlaştırmak olmuştur.

Sosyalist hareket, işçi hareketi kesintiye uğratılır, yeniden toparlanması zorlaştırılır ve arasına çelişkiler sokulurken, çok daha mükemmel biçimde denetim altına alınmış olan terör örgütleri kurumsallaştırılmış ve hatta her türlü eleştirinin dışına çıkartılmışlardır. Bu gelişme şüphesiz kendilerinin başarabileceği bir iş değildir. Kurumsallaştırılan ''sol'' terörün ve faşist MHP'nin yardımları ile 12 Eylül 1980 askeri darbesinin psikolojik ortamı hazırlanmıştır. Bugün demokrasi yanlıları tarafından değiştirilmesi istenen ve faşist maddeler içerdiği açık olan, faşizme özgü ve her türlü yolsuzluğun temel kaynağı mevcut korporatif yapının hukuki temelini oluşturan 12 Eylül Anayasası (1982 Anayasası), söz konusu terör örgütlerinin yarattığı dehşet ortamı içinde halkın yüzde yüze yakınının evet oyları ile kabul edilmiştir...

Şüphesiz daha söylenecek çok söz vardır ve bazı istihbarat servislerinin büyük emperyalist güçlerin politik hesapları doğrultusunda manupule edilmiş gerçekdışı raporları -olayların göbeğinde olmayan- generallerin önlerine atarak onları kışkırttıklarını, kullandıklarını kesinlikle biliyorum ama, bu konuya şimdi girecek yerimiz ve vaktimiz yok.. (Yusuf Küpeli-11 Eylül 2004 )



5 GENERAL+ 5 ESKİ İHTİLALCİ- PROVOKASYON

Talat Turhan: 03 Mart 1971 Toplantı'sına bakmak lazım. Bir provokasyon toplantısı yapıldı; ben de oradayım. Bir tarafta Ordu'nun 5 generali, bir tarafta 5 eski ihtilalci; içinde ben de varım.

Gazeteci: Bu 10 kişi bir İhtilal hazırlığında mı? Siz orada ne arıyordunuz?

Talat Turhan: Hayır; Türkiye'nin... Eeee...Tabii bir 'İhtilal'e giden, yani ‘Darbe'ye giden bir Ordu var. Onun görüşmesini yapıyorlar.

Gazeteci: Siz orada ne arıyorsunuz, siz bu cuntanın içinde misiniz.?

Talat Turhan: Hayır, değilim! Türkiye'nin menfaatinin olduğu her yere girerim...Orada Türkiye'nin kaderi konuşuluyor; bunu bilmem lazım!...

Gazeteci: Orada 10 kişi konuşuyor; 10 kişiden biri nasıl olabildiniz?

Talat Turhan: Silahlı Kuvvetler'de bir dalgalanma olduğu vakit Silahlı Kuvvetler güvendiği adamları arar; Silahlı Kuvvetler'de dalgalanma olduğu için beni de aradılar yani!..

Gazeteci: O 10 kişi arasında size güvenen kimdi?

Talat Turhan: Şimdi; O... Hareket'e giderken....eeee....O Hareket'in oluşumunda varım ben de zaten: anlatabildim mi?..."

diye gazetecinin sorularını cevaplandıran Talat Turhan’a bizzat ben (Ömer Gürcan) sordum :

Orhan KABİBAY kimdir? Tek kelime ile cevap verdi. ‘Hain’. Ya İrfan SOLMAZER? diye sordum. “ Siz daha iyi bilirsiniz” diye cevap verdi .



10 İHTİLAL GÜCÜ= MAHVOLACAĞIZ!..

"Her neyse, biz çalışmalarımızı sürdürdük ve 09 Mart 1971 günü saat 17:00'de İşi(Darbe'yi) bitirme kararı aldık., her şey hazırdı; elimizdeki güçle 10 tane İhtilal yapılabilirdi!..

09 Mart günü 15:30-16:00 civarında Doğan Avcıoğlu ile, İstatistik Enstitüsü önünde buluştuk.

Bana ‘ne düşünüyorsun?' diye sorunca: Mahvolacağız!.. cevabını verdim; 'Ben de öyle düşünüyorum!..' dedi." diye anlatan Emekli Deniz Binbaşısı Erol Bilbilik'e aynı soruyu sordum:

'Orhan KABİBAY kimdir ? cevapladı 'CIA ajanı'

Bunlar bilinmeden “banka soydu”, “devleti yıkacaklar” diye bir avuç gencin öldürülmesi anlaşılamaz. Onlara (Talat Turhan-Erol Bilbilik) “Yazın”dedim. “Yazacağız” dediler. Beklemedik, biz yazdık.



OLANI ÖZETLEMEK

Sadi KOÇAŞ, yazdığı dört Ciltlik “Atatürk’ten 12 Mart’a” ve “12 Mart Anıları” kitaplarında bu görevini açıkça anlatmaktadır. Ertuğrul ALATLI yazdığı “ Belgeleriyle 09 Mart 1971 Darbe Girişimi” kitabında bu görevliyi teşhir ediyor. 1968 Ağustosunda 9 Mart 1971 sonrası kurulacak hükümette görev alacak bakanların isimlerinin nasıl belli olduğunu açıkça yazıyor.

Ersal YAVİ “İhtilalci Subaylar” adlı 3. kitabında Alpaslan TÜRKEŞ ile ilgili ortaya bir belge koyuyor. Belgede denilen şu: Amerikan Büyükelçisi üstlerine yazdığı raporda ‘Alpaslan TÜRKEŞ’i Cemal GÜRSEL’in altına kendisinin yerleştirdiğini’ söylemektedir. Ayrıca 1944‘de Türkçülük davasında beraber yargılandığı Nihal ATSIZ’ın grubunun internetteki sitelerinde TÜRKEŞ’i 1961 sonrası sürüldüğü Hindistan Yeni Delhi de Amerika’yla işbirliğine girdiğini ve Türk-İslam sentezine bu şekilde yönlendiğini iddia etmektedir.

Orhan KABİBAY’ın görevi yayınlanan onlarca anı, mahkeme tutanakları, Sarp Kuray’ın, bizzat benim (Ömer Gürcan) ve arkadaşlarımın yaşadıklarıyla belirlenmiştir..

Bu ÜÇLÜNÜN görevleri yaşananlarla ortaya serilmiştir. Üçü de çırılçıplaktır.

Bizim burada yaptığımız, olanı özetlemektir.



ÖZET

TÜRKEŞ’in görevi bellidir. Sağ dinamikler örgütlenerek sol dinamiklerin çember içine alınarak sıkıştırılması ve gerektirdiği takdirde yok edilmesidir. Sol dinamikler “komünist” tanımıyla belirlenmiş, sağ gençlik “ülkücü”, “komando” adıyla belirlenerek bu iki gençlik kesimi çarpıştırılmış, gençlik hızla yasa dışına itilerek, silahlı hareketlere ve terör içine sokulmuştur.

Orhan KABİBAY, Orgeneral Faruk GÜRLER ve Orgeneral Muhsin BATUR‘un liderliğinde sözde sol bir cuntanın örgütlemesine başlamıştır. Bu baş görevlinin yanındaki ana görevliler şunlardır. Fakih ÖZFAKİH adlı avukat aynı zamanda CHP milletvekili; Numan ESİN MHP Başkan Yardımcısı ve 14’lerden eski MBK üyesi; İrfan SOLMAZER 14’lerden eski MBK üyesi ; Talat TURHAN emekli yarbay İstanbul Bölge sorumlusu.

Orhan KABİBAY görünürdeki örgütleyici olarak sivil kadrosunu da oluşturmuştur. Bu kadroda Doğan AVCIOĞLU, İlhan SELÇUK, İlhami SOYSAL ve birçok sol yazar önemli görevler almışlardır. Bu yazarlar “Devrim” gazetesiyle ve günlük çıkan gazetelerinde yazılarıyla bilerek veya bilmeyerek bu aşağılık tezgaha alet olmuşlardır.

Bu asker-sivil aydın grup gençleri yasadışı hareketlere teşvik etmişler, gençlerin coşkusunu şehir gerillacığına doğru yönlendirmişler, yaptırdıkları ya da teşvik ettirdikleri bombalama ve soygunlarla gençleri hızla terörün içine sokarak halk kitlelerinden tecrit etmişlerdir.

“Devrim” dergisinde yazılarında bu açıkça görülmektedir. Doğan AVCIOĞLU’nun “Gerilla” adlı yazısı bunun en çarpıcı örneğidir.

Devrim Dergisi’nde sol gençliğin çarpıştırıldığı gençlik, “gerici” ve “komando” olarak belirlenmekle yetinilmektedir. Bunun arkasındaki Alpaslan TÜRKEŞ saklanmaktadır. Bir kere TÜRKEŞ’ten bahsedilmekte, o haberde de TÜRKEŞ övülmektedir. Haber; Yahudi iş adamlarına karşı gösteri yapan gençlerin partiden TÜRKEŞ tarafından uzaklaştırılmalarıdır.

Benzer şekilde Alpaslan TÜRKEŞ’e yakın ve denetimi altında bulunan o dönemdeki yayın organları incelendiğinde, tezgahlanan sol cunta görünürlü harekete bir tepki yoktur. Olamaz da; çünkü her şey iç içedir. Komando kamplarını kuran Dündar TAŞER kurulacak devrim konseyinin içindedir. Fakih ÖZFAKİH bunu sorgusunda özellikle belirtiyor.

Bütün ilerici unsurlar Orhan KABİBAY’ın kurduğu bu örgütlenme aracılığıyla denetim altına alınmıştır.

Doğan AVCIOĞLU’nun alternatif olarak yaratmak istediği Cemal Madanoğlu ve Osman KÖKSAL da bu oyunun içine “kontrollü” olarak yerleştirilmiştir.( Cemal Madanoğlu’nun sol kolu Mahir Kaynak MİT görevlisidir.)

Sadi KOÇAŞ; Orhan KABİBAY ve TÜRKEŞ ile temasını sağlayarak daha üst düzey ilişkileri düzenlemiştir. Yurt içi düzenlemelerde Nihat ERİM, Cevdet Sunay, İsmet İnönü ve niceleri arasında mekik dokumuştur.

Hala bu provokasyonu, bomba, samba palavralarıyla olayların ve bu kişilerin üstlerini örtmeye çalışmak, en büyük Sol Kontr-Gerillacılık’tır.

Bilmeyerek bu oyunda görev alanların bilgilerini açıklamaları, asılan, öldürülen ve ezilen gençlere ve gelecek nesillere karşı namus borçlarıdır.



BİZİ AYIRAN NEDİR?

Rasih Nuri İleri'nin anlatımları o günleri yansıtıyor:

"TİP'ten ihraç edildikten sonra çıkan bir Türk Solu dergisi vardı. Bir cephe dergisiydi. Diğer tarafta ise Yön vardı. Yön bir tarafta belki ordu içindeki bir grupla temastayken Türk Solu daha çok milli birlikçiler ile birlikteydi. O sıralar Demokratik Devrim Derneği (Dev-Güç) vardı.

Bir gün Dev-Güç'ün toplantısına katılmamı söylediler, gittim. Dev-Güç'ün başında milli birlikçi Kadri Kaplan (Tabii Senatör) vardı. Mihri Belli grubundan, Halk Partisinden, Yapı-İş gibi bazı sendikalardan ve derneklerden temsilciler vardı. Ve şüphesiz gençlik hareketi olarak Dev-Genç vardı. Toplantıda Deniz Gezmiş ve başka arkadaşları da vardı. Fakat toplantı başlamadan Deniz toplantıyı terk etti.

Deniz, abi ben gidiyorum dedi. Dur, önemli şeyler konuşulacak katıl dedim. Abi siz katılın, kararları alırsınız, ben uygularım dedi ve gitti. Deniz eylemci olarak yetişmişti.

Burada Kadri Kaplan bana şu ilginç sözü söyledi: ‘Biz Atatürkçüler ile siz sosyalistler bu işi beraber yapacağız, zafere ulaştıktan sonra birbirimizi tasfiye ederiz.’ Ben derhal itiraz ettim. ‘Bir ayrılık varsa önce onu tartışalım, evvelâ mücadele edelim sonra tartışalım diye birşey olmaz. Önce tartışalım sonra mücadele edelim. Derdiniz nedir? yani bizi ayıran nedir ‘diye sordum. Pek tutarlı bir yanıt alamadım..."



İKTİDAR’A MARŞ MARŞ

Orhan Kabibay’ın Örgütü, “Devrim Kurulu” adı verilen bir üst kurul tarafından alınan kararlara göre genişleme yapıyor; bu arada örgüt üyeleriyle düşünsel planda iletişim kuruyordu. Amaç, şöyle özetlenmekteydi:

“Türkiye’nin ulusal kurtuluşu için Sömürge düzenini yıkmak,

Türk Ulusu’nu uydulaştıran ve köleleştiren gerici, tutucu ve gayri milli güçleri yok etmek,

Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak,

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusal tam bağımsızlık ülküsünü gerçekleştirmek.“

Devrim Kurulu bu görüşlerini “Devrimci Ordu Gücü” adıyla yayımladığı bir ilk bildiriyle kamuoyuna yansıttı. Daha sonra aynı imza ile iki bildiri daha yayımlandı -özellikle ilk bildiri medyadan ilgi gördü, tam metin olarak yayımlandıktan başka bazı yazarlar tarafında köşelerine alındı.

HERŞEY YAZILIP ÇİZİLDİ

1- Örgüt, ulusal varlığın korunması ve süreklilik kazandırılması, günün yarınla birlikte güvenliğe kavuşturulması ve geleceğin gelişimlerine açık tutulması amacıyla; Uluslaşma, çağcılaşma, ulusal gücü yaratma ve ulusal güvenliği sağlama yolunda; ezilmekte olan çoğunluğu ve çoğunluğun koşutunda olan aydınları tutarak, devrimi gerçekleştirecektir.

2- İnançlı, bilinçli bir kadro yaratmak esirgenemezlik ister. Örgüt ayırtlı hareketlere dayandırılmalıdır. Güvenlik vermeyen gösterişli bilgiçlerden kaçınmalıdır.

3- Örgütü devrimci güçlerden 33 üyelik Devrim Genel Kurulu yönetecektir. (Aydın çevre, gençlik ve ordudan 11’er kişi)

4- Devrim; Devrimci bilinçten yoksun, körlemesine zorlamacılık eden, sözde ve ısmarlama başlarla başarıya ulaşamaz. Örgütün ortak düşünüşü ve güvenini yükümlenecek, eylemin sarp ve sakar tırmanmalarında kendisini gösterecek, tanıtacak ve benimsetecek, azimli ve yetenekli gerçek önderler çıkıncaya kadar, önder gereksemesi; Genel Başkanlık, Genel Yönetmenlik ve Özel Yönetmenliklerle karşılanacaktır.

5- Sorunlar, Devrim Genel Kurulu ( D.G.K.)’nda çözümlenecektir. D.G.K.nu toplamaya olanak bulunamayacak ivedi durumlarda, Genel Başkan ya da Genel Yönetmen toplayabilecekleri özel yönetmenler ve bölge başkanlarıyla uygun gördükleri ölçemleri alabilmelidirler. (Genel Başkan ve Genel Yönetmen kendi başlarına, hattâ bunlardan birisinin tek başına karar alacakları sıkışık durumlar da olabilir) Elverir ki, olan biten D.G.K’na hemen ulaştırılsın.

6- Genel Başkan ve Genel Yönetmen D.G.K.’nun ilk 11 üyesinin bağlaşık oylarıyla seçilecektir. 11'lerden sonra D.G.K.’na alınacak üyeler Genel Başkanın onayından geçirilir. Genel Yönetmen Genel Başkanca, özel yönetmenler Genel Yönetmence, bölge başkanları özel yönetmenlerce seçilirler ve D.G.K.nun onayından geçirilirler.

Ulusal Devrim Partisi kurulunca bütün bu seçimler yenilenecek veya sürelenecektir.

7- Örgütün güvenliği, kadrocuların özel kişi, düzen koşullarına bağlanmalarını ve kendilerine kişisel güvenlik tanınmasını gerektirir. Sıkı düzen bölmesi kadronun sıkı düzen koşullarıyla üyelerin ayrıcalıklarını belirleyecek, ayrılıkçı tutkulara kapılanları uyaracak, yola getiremediklerine sert ölçemler uygulanacaktır.

8- Gerçeklerden kaçınmaksızın, eleştirisel açıklık üzerine kurulacak olan Ulusal Devrim Partisi'nin devirmeyi izleyecek 30-40 gün içinde kurulması, örgütlenme bölgesince planlanacaktır.

9- İç, dış politik ve güvenlik ölçemlerinin alınması, ekonomik, sosyal, kültürel gereksemelere uygun amaç plânlamaları, plânlama bölgesince yapılacaktır.

10- Özel Yöntemler, aydın çevre için: Üniversiteler, Akademiler, Fikir kulüpleri, sendikalar, basın ve benzeri üzerinde; gençlik için T.M.G.T., Devrim Ocakları, Talebe Federasyonları, Birlikleri ve Dernekleri, Partilerin Gençlik Kurulları, Komandolar ve benzeri üzerinde, ordu için: Kara, Deniz, Hava ve bunların kümeleri üzerinde gerekli bölme ve kesimleri örgütleyeceklerdir.

11- Devirme sonuca sarkarken, ya da en geç sonuç alınır alınmaz Devrin (Dönemin T.Ç) Hükümetinin yeri Devrim Hükümeti ile; Cumhuriyet Senatosunun yeri, Devrim Kurultayı ile doldurulacaktır. Böylece ulusal sisteme kaynak arama, devrimcilerin kökeni, yöneticilerin eğilimleri üzerinde yürek oynatan söylentilere yer ve olanak bırakmadan, sallantısız ve güvenli bir kararlılıkla eyleme geçilmiş olacaktır. D.G.K. Başbakan ve Başbakan Yardımcılarını kendi içinden, Bakanları ve Devrim Kurultayının D.G.K. dışındaki üyelerini örgütten daha önce seçmiş bulunacaktır.

12- Devrim Hükümeti D.G.K.nun denetiminde çalışır.

13- Devrim Kurultayı D.G.K. ile birlikte 100 üyelik olacaktır. Kurultay, devrimci yasalarını çıkaracaktır.

14- Ulus kurultayı: Köylü, işçi, emekli, öğretmen,emekli idareci, eski muharip ve ekonomistlerden kurulacak 300 üyelik Ulus Kurultayı, Devrim Kurultayına yasa önerisi yapacak ve devlet başkanını seçecektir. Kurultay, devirmeyi izleyecek bir ay içinde açılmış olacaktır. Devrim kısa zamanda ulus kurultayına kavratılmalıdır.

15- D.G.K.nun yapacağı tüzük ve yönetmelikler bu ana yönergenin yönetici düşünü içinde düzenlenmelidir. Örgüt, ulusal varlığın korunması ve süreklilik kazandırılması, günün yarınla birlikte güvenliğe kavuşturulması ve geleceğin gelişimlerine açık tutulması amacıyla; Uluslaşma, çağcılaşma, ulusal gücü yaratma ve ulusal güvenliği sağlama yolunda; ezilmekte olan çoğunluğu ve çoğunluğun koşutunda olan aydınları tutarak, devrimi gerçekleştirecektir. (İddianameden)



RİCAD-SATIŞ

Her şey yazılıp çizilmişti. Ama kim yapacaktı? Kim onlara iktidarı teslim edecekti? Genç subayları örgütleyip liderliğine geçseler, Talat Aydemir-Fethi Gürcan’ın başına gelen onların da başına gelebilirdi. Ona da yürek dayanmazdı. Madanoğlu, 27 Mayıs sonrası üsteğmenlerin kendisini azarlamasını unutmamıştı. Bir kere hiyerşi bozulursa düzeltmek zordu, hareketin nereye gideceği de belli olmuyordu. 27 Mayıs’ın ardından Talat Turhan, üsteğmenin arkasından yürüyen generali görünce ne kadar sarsılmıştı. Mektup yazmak kolaydı ama ihtilal zordu. Devrim ağızda çok güzeldi ama uygulamada altüstlüktü. O nedenle altüstlük olmadan, hiyerşiye uygun “Devrim” yapılacaktı. Kuvvet Komutanları tamamdı. Gürler-Batur- Kayacan baştaydı.

Ne bekliyorlardı o zaman?

Genel Kurmay Başkanı Mehduh Tağmaç’ı ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ı da “ Devrim’e kazandırmayı.

Onlar da askerdi. Bunu da onlar adına başlarına geçirdikleri Atıf ERÇIKAN sağlamaya çalışıyordu. Karşılarında sadece asker olmayan, “gariban” şapkası elinde bekleyen Başbakan Demirel ve Emniyet Genel Müdürlüğündeki Polisler vardı. Bütün İhtilal Planı Süleyman Demirel’in tutuklaması ve Emniyet Genel Müdürlüğünün ele geçirilmesi üzerine yapılacaktı. Eldeki güçler yetmediğinden THKP-C’sinin sivil elemanlarından da yardım istenmişti.

Devrim’i yapmaya yürek yetmeyince önce Paşalar onları ortada bırakacaktı. Onlar da altlarındakini. Alttakiler de alttakileri. Devrim yapılmadan bitmişti. Şimdi ricat zamanıydı. Ne de olsa hepsi “asker kültürü” almıştı. Tam siper’e uzandılar. İyi uzanamayanlar harcandı.

1960 dan beri ricadı, tam siperi ve arkadaş satmayı öğrenmişlerdi.



TAM SİPER NASIL ALINIR?

Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur, tam siperini anlatıyor:

"O dönemde Silahlı Kuvvetler Doğan Avcıoğlu grubu ile siyasete bulaştı ve ikiye bölündü. Bu bölünme hem devlet erkanı tarafından, hem askerler tarafından biliniyordu. Ben kendi raporumda da onu belirttim.

Peki niye onlara karşı tedbir alınmadı? Alınamadı çünkü Türkiye'yi onlar bu hale getirmemişti. Onlar da hal çaresi arıyordu. Onların hal çaresi çok katı idi. Biz uyum göstermiyorduk. Doğan Avcıoğlu'nun planına göre bütün partiler kapanacak, sendikalar kapanacak, devrim konseyi kurulacak, (...) ithalat-ihracat devletleşecek... Böyle bir düzen. Ama biz hiçbir şey yapmasak alt taraftan bir hareket gelecekti. 27 Mayıs örneği gibi. Biz 12 Mart Muhtırası vererek orta yolu bulmak istedik.”

DEŞİFRE

Muhsin Batur, ilişkili olduğu “9 Mart Cuntasını” çoktan deşifre etmiş, kendisiyle ilişkiye geçenlerin isimlerini açıklamıştı.

25 Ocak 1970’de Marmara Köşkünde (Atatürk Orman Çitliğinde MİT’in hizmetine verilen bina) bir MGK toplantısı yapılır. Toplantıya Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay; Başbakan Süleyman Demirel ve MGK’nun diğer asker ve sivil üyeleri katılırlar. Bu üyeler arasında Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’da bulunmaktadır. MİT Müşteşarı Fuat Doğu ve ekibi ‘Madanoğlu Cuntası’ nın takibine ilişkin ‘Balon Operasyonu’ hakkında bilgiler verirler. Cunta ile ilgili Muhsin Batur’un da ismi geçmektedir.

Batur söz ister ve şunları söyler:

“MİT Başkanının açıkladığı ‘Balon Projesi’ meselesinin tamamen yabancısı değilim. Orhan KABİBAY, Ekrem Acuner ve Mucip Ataklı ve bazı kimseler, bir buçuk-iki yıl evvel benimle temas etmişler. Kendilerini, ‘İhtilal’ için ortamın müsait olmadığı ve esaslı bir sebep bulunmadığı, Türkiye’yi dış dünya ile desteksiz bırakacağı ekonomik bir felakete yol açacağı ve eninde sonunda yine demokratik Rejime dönüleceği gerekçeleriyle reddettim!..”

BALON

Muhsin Batur’un “arkadaşlarını” ele vermesinden sonra Milli Birlik Komitesi üyesi Ekrem Acuner hakkında dosya hazırlanıyor, “İhtilal Hazırlığı” nedeniyle dokunulmazlığı kaldırılıyordu. (20 Temmuz 1970). Ama nedense ‘Balon’ herkesçe bilinmesine rağmen ‘patlatılmıyor’ tam tersine habire şişiriliyordu.

Orhan KABİBAY ise hala elini kolunu sallaya sallaya, bir eli gençlikte, diğer eli silahlı kuvvetlerde, ‘balonu şişirmeye’ devam ediyordu.



İSO’NUN DAMADI

Gazeteci :”Bu askeri gruplar içinde çok ilginç kişiler olduğu söyleniyor; bunlar kimlerdir ?”

Denizci Binbaşı Erol Bilbilik (Cumhuriyet Gazetesi 10.Mart.1996-Pazar Konuğu):

”Bence en ilginci 14’lerden CHP İstanbul Milletvekili, Emekli Kurmay Yarbay Orhan KABİBAY’dır.

…Orhan KABİBAY 1960 İhtilali’nden sonra, İstanbul Sanayi Odası Başkanı Osman Nuri Köni’nin kızıyla evlendi; Milli Birlik Komitesi içindeki bazı çok gizli bilgileri, çok yüksek derecede Mason olan Köni’nin İSO’ya (İstanbul Sanayi Odasına) verdiği kuvvetle söylenir…

KABİBAY: “Numan Esin-İrfan Solmazer-Talat Turhan Grubu” içinde “Baş” kabul edilen kişidir. “ 13 Kasım 1960 Cuntası” ndan olup yurt dışına sürülüp geldikten sonra dönünce İsmet İnönü’nün CHP’sinde milletvekilliği yaparak CHP içinde Cuntalar kurmuştur. Bu cuntalara Turhan Feyzioğlu, Emin Paksüt, Sezai Orkunt’u da katmıştır. İrfan Solmazer’i müthiş kullanmıştır. Fakat Solmazer’de en az KABİBAY kadar bilmecedir!..

1973 Haziranında bizler Erenköy’deki “Ziverbey Köşkü”nde Kontrgerilla tarafımdan alınmamızda, KABİBAY’ın fevkalade bilgilere sahip olmasına rağmen KABİBAY, ifadesi alınmadan salıverilmiştir!.”



İKTİDAR ÇANTADA KEKLİK

Herkes yapılacak ihtilali değil, ihtilal sonrası ne yapılacağını planlıyordu. Hava ve Kara Kuvvetleri'nde örgütlenen bu kurmay subaylar yapılacak bir askeri müdahalede devletin alacağı biçimi ve yeni Bakanlar Kurulu listesini bile hazırlamışlardı. Hazırlanan plana göre, "Selim Bey" kod adlı Orgeneral Faruk Gürler devlet başkanı, "Yavuz Bey" kod adlı Muhsin Batur ise başbakan olacaktı. Bahri Savcı Adalet Bakanı, Osman Olcay Dışişleri Bakanı, Nusret Fişek Sağlık Bakanı, Altan Öymen de Basın Yayın Bakanı olacaktı.

Muhsin Batur, 1971 yılının Ocak ayı başlarında (9-16 Ocak) program dışı bir ABD gezisine çıktı. ABD’ye gelişi dolayısıyla Washington Büyükelçiliğimizde onuruna verilen bir kokteylde, “Paşam Türkiye’nin hâli ne olacak?” türünden sorulara, “Merak etmeyin, yakında Türkiye’de önemli şeyler olacak” yanıtını verdi .

İlgililere raporunu verip, gereken talimatını alarak Türkiye’ye döndü. Bundan sonrasını 12 Mart belgeselinden (M.Ali Birand, C.Dündar Çaplı) izleyelim.



NİŞAN HAZIRLIĞI

Uluç Gürkan (Gazeteci):

"Herşey hazır. Harekete geçirilecek birlikler, ele geçirilecek yerler... bir klasik darbe tekniği içinde, işte radyonun alınması, bakanlıkların önüne tankların çekilmesi, silah ve insan yerleştirilmesi, bunların hepsinin planları hazır. O gece Hasan Cemal’le birlikte bürodan eve gitmedik. Tankların çıkacağını, orduevini alacağını tahmin ediyorduk. O konuda bilgilerimiz vardı. Ben kendimi bir şeye şartlamıştım. Şimdiki eşime haber vermeden nişan yüzüklerimizi almıştım. Karşıma çıkan ilk tanktaki tank komutanına taktırmayı düşünüyordum."

ALARGADA KALMA

Celil Gürkan (Kara Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı):

"Batur ev sahibi sıfatıyla ilk konuşmayı yaptı. Ve Gürler'e söyle dedi: 'Paşam, hazırlıklar tamam. Bir müdahale halinde zat-ı aliniz Devlet Başkanı olacaksınız. Ben de Başbakanlık görevini üstleneceğim. Biz hazırlıklarımızı size arzedelim, siz nihai kararı verin'. Faruk Paşa bu ciddi tablo karşısında gerçekten çok sıkıntılı bir duruma girmişti..

Bu arada Gürler, görev alacak sivil kişiler hakkında bilgi istedi. Onun üzerine Batur, General Çokgör'e 'Ömer Paşa, oku dosyadan' dedi. General Çokgör bazı isimler okudu. 'Ahmet Bey şu bakanlık, Mehmet Bey şu bakanlık' gibilerden... Gürler, okunan her isim üzerinde duruyor, kimisi hakkında lehte, kimisi hakkında aleyhte görüş bildiriyordu. Bir ara Batur'a dedi ki, 'Muhsin Paşa, Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Eyicioglu'na haber verdiniz mi? Niye gelmedi?' diye sordu. Batur'un bu soruya verdiği yanıt bugün hâlâ belleğimde bütün inceliğiyle mevcuttur: 'Paşam, Allahınızı severseniz, o adam daima alargada kalmayı tercih eden bir adam. Onun için haber vermedim'. O toplantıda Gürler her davranışıyla, her konuşmasıyla gösterdi ki, ciddi ve somut bir karar alınmasına hazırlıklı ve istekli değildir.



DEV-GENÇ’E KARŞI DEV-KUR

Emin Değer (MSB Hukuk Müşaviri):

"Saat 11 sıralarında 28. tümenden bir muhabere binbaşısı telefon etti. 'Sizi mutlaka görmem lazım komutanım' dedi. 'Buyur gel' dedim. Geldi heyecanla, 'Bize' dedi, 'biraz evvel alarm verildi. DEV-KUR (Devleti Kurtarma Planı) diye bir plan var. Bu, NATO planıdır. Bütün NATO ülkelerinde devlet içten veya dıştan herhangi bir tehlikeyle karşılaştığı zaman, özellikle sosyal planda içten sol içerikli bir darbe hareketi veya bir girişimle karşılaşıldığında o plan yürürlüğe girer. DEV-KUR planını yürürlüğe soktular. Alarm verdiler. Haberiniz olsun".



TELAŞA KAPILMA- SOL BİR DARBE GELECEKTİ

Emin Değer, bu haber üzerine hemen diğer ihtilalcileri aradı. Arabayla Ankara'daki birlikleri gözlemeye çıktılar. Gerçekten de olağanüstü bir hava vardı. Hâlâ bunun Gürler'e karşı bir plan olduğunu düşünüyorlardı. Heyecanla Gürler'in emir subayının evine gittiler:

Emin Değer (MSB Hukuk Müşaviri):

"Saat 2:00 gibi uyandırdık. Anlattık. Dedik ki, 'Böyle bir alarm verilmiş. Bize haber geldi. Faruk Gürler'i tutuklayacaklarmış'. 'Bunu mutlaka komutanla konuşmalıyım' dedi. Çok önemli bir konu olduğu için hemen telefon etti. Komutanların lojmanları o zaman Cumhurbaşkanlığı Köşkü içindeydi. Aradı. Gürler telefona gelmiş ve 'Telaşa kapılma' demiş, 'alarmı ben verdim. Sol bir darbe gelecekti onun için verdim' demiş".



ZOR GÜNLERİN ADAMI KOÇAŞ

CHP ise sessizdi. 12 Mart'a hâlâ teşhis koyamamışlardı. Oysa herkes İnönü'nün ne diyeceğini merak ediyordu. Paşa, beklenen çıkışı 12 Mart'tan tam 3 gün sonra, Meclis grubunda yaptı:

Ali İhsan Göğüs (CHP Milletvekili):

"Fevkalade şiddetli bir çıkış yaptı. Dedi ki; 'Bir Meclis'e askeri kıta gibi "şunu söyle, bunu böyle yapacaksın" demeye imkan yoktur, icranın emri altında bulunan kumandanların takdir edeceği veya tenkit edeceği ölçüye göre hükümetler kalacak veya kalmayacak. Böyle bir düzen demokratik düzen değildir. Biz demokratik rejim dışında bir rejim kabul etmeyeceğiz".

Bu çıkış, Ankara'yı sarstı. Paşa, generallere rest çekiyor ve bir seçim hükümeti kurulup, acilen seçime gidilmesini istiyordu.

Genelkurmay Başkanı Tağmaç bu konuşmayı duyunca sinirlendi, İnönü de karşılarına geçerse iş zorlaşırdı. Hemen eski bir asker olan CHP milletvekili Sadi KOÇAŞ'ı çağırıp, İsmet Paşa'ya bir mesaj iletti: "Biz 12 Mart'ta muhtıra vermesek, 9 Mart'ta bazı radikal subaylar yönetime el koyacaklardı. Şimdi tam onları tasfiye aşamasındayız. Aman Paşa bize destek versin" dedi. KOÇAŞ bu mesajı hemen Pembe Köşk'e uçurdu.

Sadi KOÇAŞ (CHP Milletvekili):

"Gittim ve Genelkurmay'daki görüşmeleri anlattım. Bir yanlış anlaşılma olduğunu, kendisinin çıkışının muhtırayı verenleri güç duruma düşürebileceğini söyledim".

İnönü, anlatılanlardan sonra ikna oldu ve "Meclis'i kapatmazlar ve güvenilir bir Başbakan bulurlarsa desteklerim" dedi. (12 Mart Belgeseli)

EL Mİ YAMAN BEY Mİ YAMAN

İnönü krizini böylece aşan Genelkurmay Başkanı Tağmaç hemen bir kararname hazırlattı: 9 Mart'ta ihtilal hazırlığı yapan reformcu subaylar derhal tasfiye edileceklerdi. Henüz hükümet kurulmadığından, kararnameyi, vekaleten Başbakanlığı sürdüren Demirel imzalayacaktı. Kendisini devirme hazırlığı yapanların emeklilik kararına imza atmak ona kısmet oluyordu:

Süleyman Demirel (Başbakan):

"Bir Albay geldi. Dedi ki; 'Efendim, bir takım üniformalı kişiler var, emekli edilecek, imzalar mısınız?' 'Getir imzalayayım' dedim. Ben hâlâ Başbakanım. Fakat artık Güniz Sokak'ta oturuyorum. Getirdi adam. Tuğgeneral Mehmet Tuğcu; Genelkurmay Başkanı'nm Özel Kalem Müdürü. Yok bilmem Kemal Tunusluoğlu Hava Kuvvetleri Komutanı'nın Özel Kalem Müdürü. Celil Gürkan, Plan ve Prensipler Dairesi'nin komutanı. Çok parlak bir general. Meğer devlete el konursa, bundan sonra neler yapılacağının planlarını bunlara yaptırmışlar. Tabii mesele oraya gelince, o plan uygulanamayınca bunlar tasfiye oldu iyi mi?.."

5 general, l amiral ve 35 albay o gün apar topar emekliye sevkedildiler. Gürler ve Batur'un bilgisi dahilinde, onlann karargâhlarında Demirel'i devirme hesaplan yapanlar, yine Gürler ve Batur'un bilgileri dahilinde hem de devrik Demirel'in imzasıyla tasfiye edildiler.

BEN BAŞBAKAN OLDUM

12 Mart'ın üzerinden bir hafta geçmişti ve ülke hâlâ başbakansızdı. Herkes, generallerin bulacağı "tarafsız ve partiler üstü" başbakanı bekliyordu. Oysa muhtırayı veren generaller de aynı beklenti içindeydiler. Bekledikleri haber, bir cenaze merasiminde yanlarına geldi. Hem de hiç beklemedikleri bir şekilde:

Muhsin Batur (Hava Kuvvetleri Komutanı):

"Nihat Bey yanımıza geldi ve 'Ben Başbakan oldum' dedi. Biz üçümüz şaşırdık. Memduh Paşa hiç şaşırmadı. Çünkü biliyormuş. Çankaya'da konuşulmuş. Yani biz 12 Mart'tan birkaç gün sonra devre dışı kaldık. Üçümüz de..."

Ertesi gün, Nihat Erim İnönü'den izin alıp, CHP'den istifa etti. Sonra da Çankaya Köşkü'nde düzenlenen bir törenle Hükümeti kurma görevini Sunay'dan aldı.



LÜKS

Sıkıyönetimden sonra sıra askerlerin ikinci isteğine geldi: Anayasa değişikliği...

Genelkurmay Başkanı Tağmaç, sosyal uyanışın, ekonomik kalkınmayı aştığı görüşündeydi. O halde bu uyanış engellenmeliydi. Askerin bastırması üzerine Başbakan Erim ünlü demeçlerinden birini daha patlattı:

"Bu anayasa bize lükstür" dedi.

Birkaç ay içinde 1961 anayasasının tam 40 maddesi budandı ve insan haklarına, kişi özgürlüklerine, toplu sözleşme ve grev hakkına, üniversite ve TRT özerkliğine tam bir darbe vuruldu.

27 Mayıs'ta askerin getirdiği anayasa, 12 Martta yine asker tarafından geri götürülüyordu.(12 Mart Belgeseli)

Şimdi de “ağlanacak hale gülen” Amiral Vedii Bilget’in anlatımlarını izleyelim.



CUNTA BAŞI-ORDU BAŞI

“Cunta”ya 1970 Ağustosunda Brüksel’den dönen Korgeneral Atıf Erçıkan da katılmıştı. Brüksel’den dönünce Genelkurmay Plan-Prensipler Başkanlığına atanan Erçıkan “cuntaya” katılmakla kalmamış, “cunta”nın “başı” bile olmuştu.

“Cuntanın başı” da “cunta”nın tüm çalışmalarını günü gününe, saati saatine “Ordunun Başına” Genel Kurmay başkanına Memduh Tağmaç’a bildiriyordu.

Artık bu aşamadan sonra, yapılması öngörülen eylemin “düşünsel-ideolojik yanı” bir yana bırakılmıştı, konuşulmuyordu. Sadece darbenin kuvvet komutanlarının koruyucu kanatları altında nasıl yapılacağı tartışılıyordu. Olay “devrimci bir hareketten ” basit bir darbe” ye, daha doğrusu karşı-devrime dönüştürülmüştü.”

DEMİREL’İ UYANDIRMA

1970’in Kasım ayında Muhsin Batur’un Başbakan Demirel’e yazdığı uyarı mektubu olayından sonra “devrimci darbe” nin yapılabilmesi olanağı kalmamıştı.

Batur, bu mektubunda ülkedeki durumun giderek kötüleşmekte olduğunu uzun uzun uzun anlatıyor ve sonunda şu yargıya varıyordu: “Silahlı Kuvvetler içinde örgütlenmeler var. Bu gidişe ‘dur’ denmezse Türkiye’nin kaderinde yazılı 10 yıllık devre bitmek üzeredir.” Batur açıkça cuntaları kastediyor ve yaklaşan bir müdahalenin işaretini veriyordu.

“Vermemek için sebep yok. Çünkü Ankara içinde birtakım toplantılar yapılıyor. Bu toplantıları askerler yapıyorlar. Bu toplantılarda ne konuşulduğunu biz günü gününe takip ediyoruz. Örgüt gittikçe büyüyor. Biz atıl kalırsak, birtakım önlemler alınmazsa bir askeri müdahale beklenebilir. Bunu gizlemek ayıp ve hata bana göre. Onun için bunları yazma mecburiyeti hissettim.”

CUMHURBAŞKANINA ARZ

Şubat 1971 ayı sonlarında Ankara’da düzenlenen bir ihtilal toplantısına (!) bir tuğgeneral başkanlık etmiş, bu toplantıya neredeyse garnizondaki bütün tabur komutanı düzeyindeki subaylar katılmışlardı. Esasen durumun vahametini görerek bu tür toplantılara katılmama kararı alan bir general ve bir amiral, gelişmelerden rahatsız, yakın buldukları inançlı arkadaşlarını uyarmaya başlamış bulunmaktaydılar.

Yukarıda sözü edilen ihtilal toplantısına (!) katılanlardan birkaçı, harekâtı elinde makineli tabanca ile bizzat yöneteceğini bağıra çağıra söyleyen korgeneralin (Atıf Erçıkan) niçin gelmediğini sorunca tartışma çıkmış ve iki subayın (Erol Bilibik-Yılmaz Akkılıç) o generalin evine giderek çağrıda bulunmaları kararlaştırılmıştı. O iki kişi generalin Emek Mahallesi’ndeki evine gittiler. General çağrıya “Merak etmeyin, durumu Genelkurmay Başkanı’na arz ettim, yarın -veya sonraki gün- Çankaya’ya çıkarak Sayın Cumhurbaşkanı’na da bilgi vereceğiz” karşılığını verdi. Yani artık olay, tamamen “devrim” den “komedi”ye dönüşmüştü.

Hemen ertesi günlerde Hava Kuvvetleri binasında 180 dolaylarında general ve amiralin katıldığı bir toplantı yapıldı, herhangi bir kalkışmaya karşı alınacak önlemler görüşüldü. Bu toplantı sırasında bazı gençler heyecanlı dakikalar yaşadılar.



HEİL HİTLER!

Bu günleri Vedii Bilget “Girdap” adlı kitabında şöyle anlatıyor:

”Muhsin Batur, Ömer Çokgör'ü çağırmış. Korgeneral Ahmet Dural ile Tümgeneral Hulusi Kaymaklı'nın eylemin içine alınıp alınmadıklarını sormuş. Çokgör, doğal olarak "hayır" yanıtını verince çok kızmış. Her iki generali de Adnan Menderes'i tutuklama anından beri tanıdığını, yazgı birliği ettiğini söylemiş. Hemen ilişkiye geçilip harekâta alınmalarını istemiş.

Çokgör, Albayrak'a gelmiş. Her iki generale de birlikte gitmişler. Konuyu açmışlar. İkisi de çekinmiş, olumsuz tutum almışlar. Ne zaman ki bunun Batur'un istemi olduğunu öğrenmişler, o zaman neredeyse selam durur gibi ayağa fırlayarak harekâta katılacaklarını söylemişler.

Albayrak şaşırmıştı, "Harekâta inançları yok, Batur'a var. Bir 'Heil Hitler' diye bağırmadıkları kaldı" diyordu.

Bense gülüyordum. Artık iş bitmişti. Tüm bunlar açık göstergesiydi durumun.

"Hayır, diye direniyordu Albayrak. Baksanıza Batur nasıl çalışıyor."

Gülmeyi sürdürüyordum. Albayrak'ın şaşkınlığı bu kez bana yöneliyordu.

"Siz, iyi misiniz?"

Kuşkusuz, "iyi" değildim. Ama Tağmaç, "iyi" bir sindirme taktiği uyguluyordu.

3 Mart günü "sinema salonu" toplantısını yaptı ve "biz bu filmi daha önce de görmüştük" dedirtti. Elbet, görenlere...



ERKEN KALKAN HOROZ

Tağmaç çok sinirliydi. Bir açtı ağzını, hiç susmak bilmedi.

"Türkiye'de ihtilâl yapılmasını isteyen sağ ile soldur. Bunu orduya yaptırarak ya padişahlığı ya da komünistliği getirmek amacı güdülüyor... Biz, Silahlı Kuvvetler olarak günlük politikaların dışında kalacağız. Parlamentonun sorunları biz askerleri değil kendilerini ilgilendirir... En üst düzeydeki komutanlarınıza güvenin. Heyecana kapılıp yanlış adımlar atmayın. Erken kalkanın horoz olmasına izin vermeyiz... Anarşik olaylar, bilhassa aşırı sol mihraklar tarafından kasten çıkarılmaktadır... Vaziyet çok vahim değildir. Meselelerin halledilmesi için gereken çareleri bölünmeden bulacağız... Bugünkü siyasal bunalımın kökünde Anayasamızın bünyemize uygun düşmeyecek aşırı özgürlükler getirmiş olması yatıyor. Ülkemizde sosyal gelişmeler ekonomik gelişmeleri aşmıştır... Bize kayıtsız şartsız güvenin. Karar vermekte gecikmeyeceğiz. Ne yapacaksak biz yapacağız!"

Artık iş bitmişti. Ama kimse Tağmaç'ı ciddiye almıyordu. Öyle olunca da işin bittiğine inanmıyordu. Belki de bunca çabadan sonra inanmak istemiyordu.



VAHİM

Bence Tağmaç'ın konuşmasının en ilginç saptaması, "Vaziyet çok vahim değildir" olanıydı. O da mı "olağan" bulmaya başlamıştı durumu? "Çok vahim" olmayan "az olağanüstü" müydü yoksa?

Eğer öyleyse, "az olağanüstü"ye "az müdahale" yeterdi. "Ne yapılacaksa" onlar yapardı, olur biterdi.

İlyas Albayrak salonda olsaydı, Memduh Tağmaç'a da "Heil Hitler" çekmeye hazır onlarca kişi görüp daha da şaşıracaktı belki.

Muhsin Batur, Ömer Çokgör'ü çağırmış ve "Faruk Gürler ile görüşüp mutabık kaldık" demişti. Mesai bitiminden sonra Batur'un odasında o, Faruk Gürler, Atıf Erçıkan, Ahmet Dural, Hulusi Kaymaklı, Celil Gürkan, Şükrü Köseoğlu ve ben toplanacaktık. Batur, bana ivedilikle ulaşılmasını istiyordu. Ama bana gelen bir başka haber, Gürler'in Batur'la görüşmeden önce Atıf Erçıkan'la konuştuğuydu. Erçıkan, 8 Mart gecesi Tağmaç'la uzun bir görüşmede bulunduktan sonra, sabahın erken saatlerinde Gürler'e gitmişti. Bir mesaj ilettiği güçlü olasılıktı. Daha sonra Mehmet Tuğcu da onlara katılmıştı.

TER BASAN –ÜRKEN DEVLET BAŞKANI

Hilmi Fırat hâlâ bana ulaşmaya çalışıyordu. Ama telefonlara çıkmıyordum. Akşam, Numan Esin ve Memduh Eren ile görüştüm. Toplantı haberleri gelmişti. Batur, müdahale sonrasında kendisinin Başbakan, Gürler'in Devlet Başkanı olacağını söylemişti. Gürler'i ter basmıştı o anda. Çok heyecanlanmıştı. Ürkmüş bir havası vardı. Durmadan, Eyiceoğlu'nun da harekete katılmasını, onsuz olmayacağını söyleyip duruyordu. Batur, karşı çıkıyordu. Gürler, toplantının hemen bitmesini ister bir devinim-deydi. Herhangi bir karar çıkmamasını, ertesi gün yapılacak Genişletilmiş Komuta Konseyi toplantısına dek beklenilmesini önermişti.

ARKADA KİMSE YOK

Dışarıda silahlı subaylar bekliyordu. Çokgör, toplantıdan bir müdahale kararı çıkacağına hâlâ inançlıydı ve gereken eylemler için hazırlık yapmıştı. Batur, ona çok kızmıştı. Toplantı uzadıkça dışarıdakiler de sinirleniyordu. Hidayet Ilgar, "Gelin içeri girelim ve kararı çıkarttıralım" demişti. Herkes odaya yönelmişti. Ilgar tam kapıyı açacakken bakmıştı ki, arkasında tek kişi yok. O sırada kapı içeriden açılmış, Batur ve Gürler dışarı çıkmışlardı. Bir süre sonra da arabalarına binip Tağmaç'ın Orduevi'nde verdiği akşam yemeğine gitmişlerdi. Yemekte, ertesi gün yapılacak Genişletilmiş Komuta Konseyi toplantısına katılacak Kor ve Orgeneral ile Amiraller buluşacaklardı.

İPLER

10 Mart sabahı erkenden uyandım. Orduevi'nde kahvaltı ederken gazetelere göz gezdirdim. Neyin ne olacağı belliydi artık. Cüneyt Arcayürek, "Komutanlar mektup ya da muhtıra yoluyla hükümetin çekilmesini isteyecekler" diyordu. İpler, Tağmaç'ın eline geçmişti. Komutanlara dilediğini yaptıracağa benziyordu. Herhangi bir harekât filan olmayacaktı. 27 Ocak'ta ortaya attığı ve tüm Komutanların karşı çıktığı "Yahya Han" yöntemini uygulatacaktı. Hem de o karşı çıkanları zorlaya zorlaya. Ama gelişimin tüm açıklığına karşın, hâlâ harekât umudunda olanlar vardı.

Sabah, Genişletilmiş Komutan Konseyi, Genelkurmayda toplanmıştı. Tağmaç ve Kuvvet Komutanlarının dışında 27 üst rütbeli General ve Amiral de oradaydı: Deniz Kuvvetleri'nden Kemal Kayacan, Bülend Ulusu ve Necmettin Sönmez; Kara Kuvvetleri'nden Zeki İlter, Semih Sancar, Eşref Akıncı, Faik Türün, Kemalettin Eken, Hamza Görgüç, Hamza Günalp, Kemal Tarhan, Doğan Özgöçmen, Kemal Ersun, Fehmi Başer, Hayati Savaşçı, Turgut Sunalp, Zeki Erbay, Fethi Esener, Atıf Erçı-kan ve Kenan Evren; Hava Kuvvetleri'nden Nahit Özgür, Remzi Yelman, Ahmet Dural, Mehmet Eziler ve İrfan Özaydınlı.

O’NA GÖRE-BU’NA GÖRE

Tağmaç, komut verir gibi sert bir sesle "Bugüne nasıl gelindiği ve siyaset üzerinde durmayacağız. Ortam nedir ve ne yapılması gerekir sorularına cevaplarınızı istiyorum" demişti.

Kemal Kayacan'a göre, "Silahlı Kuvvetler'de birlik ve beraberlik ve Komuta zincirinden ayrılmamak temin edilmeli, subay ve astsubaylar biliçlendirilmeli, en kısa zamanda seçime gidilmeli, milli bir koalisyon ya da kuvvetli bir hükümet kurulmalı, Anayasa'nın öngördüğü sosyo-ekonomik reformların ele alınması" gerekiyordu.

Bülend Ulusu, "Bugün toplum bir bölünme içindedir, birkaç yıl sonra durum daha da kötü olacaktır. Bölünmenin Silahlı Kuvvetlere sıçramayacağını söylemek güçtür. Kuvvetli Parlamento ve hükümet teşkili emir komuta zinciri içinde sağlanmalıdır" görüşündeydi.

Necmettin Sönmez, "Tedbirlerle meseleler halledilir. Ancak bu sistemle Türkiye'nin problemlerine çare bulunamaz. Atatürk'ün ilkeleri bugün yokolmuştur. Yönetimde bir fikir ve doktrin yoktur. Seçim ve başka bir hükümetle çare aramak gaflet olur. Ufak tefek tedbirlerle durum düzeltilemez. Zaman, Silahlı Kuvvetler aleyhine çalışmaktadır. Zamanın takdiri size aittir. Ancak hazırlıklı bulunmak ve Silahlı Kuvvetleri bir fikrin etrafında toplamak gayreti gösterilmesi gerekir" kanısındaydı.

Semih Sancar,"Ordu, cereyanların tesiri altındadır. Fakat orduda bir örgüt olduğunu sanmıyorum. Başka fikirler besleyenler dışarı atılmalıdır. Hiyerarşik düzende dahi bir hareket yapılsa bile biraz sonra ekipler birbirini yemeğe başlar. Emir Genelkurmay Başkanından gelmeli, Kuvvet Komutanları fazla ses vermemelidir" düşüncesindeydi.



EL ATMA

Eşref Akıncı, "Bu Anayasa ve demokrasi ile mesele hallolmaz. Ordu el atsın deniyor, önümüz-de 1960 misali var. Sonra ne olacak? Bu işten nasıl sıyrılacak?" diye soruyordu.

Faik Türün, "Anayasa bize uygun değildir. Etnik grupların ve mezheplerin faaliyetleri gelişmiştir. Aşırı ideolojiler gelişme zemini bulmuştur. Öğretmen kadrosu aşırı sola kaymıştır. Yargı organı aşırı sola hizmet etmektedir. Gençlik sol eylemlerin mihrakı olmuştur. Sendikalar sola kaymıştır. Bölücülük ve sol beraberdir. Basın ve TRT memleketin parçalanmasında rol almaktadırlar. Büyüklere bazı tarihi vazifeler düşmektedir. Fazla zaman kaybedilmemelidir. Ordunun bu işe müdahale etmesi lazımdır. Yeni bir Kurucu Meclis kurulmalıdır. Ordu aktif vazife alıp yıpranma-malıdır. Aşırı solun beli kırılmalıdır. Öğretmen kadrosu tasfiyeye tabi tutulmalıdır" yanıtını vermişti.

Hamza Günalp, "Sosyal ve ekonomik reformlar yapılmalı, Gençliği ve milleti Kemalizm etrafında toplamalıdır. İktidarın çekilmesini temin edip itibarlı bir kişi etrafında yeni hükümet kurmak gerekir" demişti.

Doğan Özgöçmen, "Bugünkü ortam, 1960'a benzememektedir. Hükümet fiilen memleket çocuklarını ikiye bölmüştür. Yüksek komuta hiyerarşik durumunda bir değişiklik yapılmadan iktidarın değiştirilmesi gereklidir" savındaydı.

Hayati Savaşçı, "Basın, yayın, TRT nizama konulmalıdır. Gerekirse Anayasa tadil edilmelidir. Silahlı Kuvvetlerin tedavisi şarttır. Kurala uygun kararı Komuta katı vermelidir" biçiminde konuştu.

Turgut Sunalp, "Memleketin iç güvenliği kritik hale gelmiştir. Hükümet başkanının ve muhalefet liderinin durum ve tutumları malumdur. Ordu içinde ve dışında tertip ve hazırlıklar vardır. Geçen zaman, sağ ve solun lehine, ordunun aleyhinedir. Alttan gelecek bir hareket memleketi batırır. Dur demenin zamanı gelmiştir. Komuta zinciri içinde verilecek emre amadeyim" diye kestirip atmıştı.



EL KOYMA

Atıf Erçıkan, "Hep demokrasiyi zedelemeyelim diye işe karışmama yolu tuttuk. Ama maalesef el koyma zamanı gelip geçti" savındaydı.

Nahit Özgür, "Silahlı Kuvvetler mensupları durumdan memnun değiller. Bir karışıklık var. Birçok nedenlerle bugüne gelinmiştir. Ordudaki genç kuşaklar bu mesele ile meşguldürler. Bu ortam-da gittikçe aktif rol alma eğilimi artmaktadır. Bir karar safhasına gelinmiştir. Bu kararı komuta katı vermelidir" görüşünü savundu.

SİZ BÜYÜKLER

İrfan Özaydınlı, "Halk efkârı Silahlı Kuvvetler'den bir karar beklemektedir. Esas konu, bu kararın nasıl tecelli edeceğidir. Silahlı Kuvvetler idareye el koysun mu koymasın mı? Bu mecburiyet er geç doğacaktır" düşüncesini öne çıkardı.

Ahmet Dural, "Fertler ne bugünden memnun ne yarından emindirler. İktisadi istikrarsızlık ve emniyet olmayınca durum tabii olarak bu hale gelmiştir. Durumu siz büyükler düzeltirsiniz" diyerek susmuştu.“

TUZAK

9 Mart son tahlilde bir tuzak, dikkatli tasarlanmış bir aldatmaca idi. Gerçi o gün Hava Kuvvetleri’nde en üst düzey bir toplantı düzenlenmiş, müdahale gerekliliği ve müdahale yöntemlerinin belirlenmesine ilişkin görüşmeler yapılmıştır. Tabii bu arada harekât hazırlık emri de verilmiştir. O toplantıda neler görüşüldüğü, başta Kara Kuvvetleri Komutanı olmak üzere kimlerin nasıl görüş açıkladıkları ve sergiledikleri tavır, Emekli General Celil Gürkan’ın “12 Mart’a Beş Kala” adlı yapıtında ayrıntılı biçimde verilmiştir. Yani her şey komuta katlarının bilgisi altında yapılmıştır ve böylece eylem yapmaları olası kadrolar açığa çıkarılmıştır. Tümü de tasfiye edildiler.

KORUMAK-KOLLAMAK

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu'nun imzasını taşıyan muhtıra verildi.

12 Mart günü TRT radyolarından okunan muhtıra metni şöyleydi:

1. "1. Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.

2. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkilap kanunlarını uygulayacak, kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruridir.

3. Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri, kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır."

ORDU TESKERESİ

Bu muhtıra 12 Mart günü saat 15'te açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde oturumu yöneten Meclis Başkan Vekili Fikret Turhangil tarafından da okutuldu. Tek itiraz sesi Demokratik Parti Milletvekili Hasan Korkmazcan'dan geldi. Korkmazcan yerinden kalkarak, "Meclis'te ya Cumhurbaşkanlığı tezkeresi ya da Başbakanlık tezkeresi okunur, ordu tezkeresi okunmaz." dedi. Türkiye'nin çift Meclis'le yönetildiği bu donemde Cumhuriyet Senatosu Başkanı AP'li Tekin Arıburun, muhtıra metnini kendisine getiren subayı geri çevirdi; ancak bu metin üç gün sonra Senato'da da okundu. Arıburun, Senato Genel Kurulu'nda yüksek sesle şu eleştiriyi yaptı: "Bir Meclis'e askeri kıta gibi 'şunu şöyle, bunu böyle yapacaksın' demeye imkan yoktur. İcranın emri altında bulunan kumandanların takdir edeceği ve tenkit edeceği ölçüye göre hükümetler kalacak veya kalmayacak. Böyle bir düzen demokratik düzen değildir. Biz demokratik rejim dışında bir rejim kabul etmeyeceğiz."

DEMOKRATİK İSTİFA

Bu gelişmelerden birkaç saat sonra da Muhtırayı, anayasa ve hukuk devleti anlayışıyla bağdaştırmanın mümkün olamayacağını belirten Başbakan Demirel hemen istifa ederken, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ordunun görevini yaptığını, ana muhalefet partisi CHP lideri İsmet İnönü ise başbakanın istifasının demokratik bir istifa olduğunu söyledi.

16 Mart 1971'de 9 Martçı olduğu bilinen 13 subay Başbakan Demirel’in imzasıyla tasfiye edildi. Tümgeneral Celil Gürkan'ın yanısıra Tümgeneral Şükrü Köseoğlu, Hv. Tuğgeneral Ömer Çokgör, Tuğgeneral M. Ali Akar, Tuğamiral Vedii Bilget, Kurmay Albay Nedim Arat, Kurmay Albay Bahattin Taner, Piyade Albay Kadir Tandoğan, Piyade Albay Ömer Şamlı, Kara Pilot Albay Hidayet Ilgar, Muhabere Albay Mehmet Namlı, Tank Albay Kadir Ok ve Tank Albay Cavit Bayer tasfiye edilen subaylar arasında yer aldı.

PROFESÖR DOKTOR NİHAT ERİM

Cumhurbaşkanı Sunay, parti liderlerine bir mektup yazdı ve "Yeni Bakanlar Kurulu'nun, Anayasa'nın 103'ncü maddesine göre siyasi partilerimizin iştiraki ile teşkili için, Kocaeli Milletvekili (Bağımsız) Profesör Doktor Nihat Erim tarafından teşkiline bir şart ileri sürmeden partinizin iştirakini ve güvenoyuna mazhar kılınmak suretiyle Anayasa gerçekleri çerçevesinde yapılacak yürütme görevlerinin de partinizce desteklenmesini rica ederim" dedi.

İNCE DARBE

Nihat Erim, CHP'den istifa etmiş ve bağımsızlaşarak Başbakan olmuştu. Ecevit'in egemenliğindeki CHP Merkez Yönetim Kurulu ise, duruma karşı çıkmış ve dörde karşı on oyla Erim'e bakan vermemeyi kararlaştırmıştı. Ama İnönü, bu kararı olumlu karşılamadı.

20 Mart'ta Bülent Ecevit, CHP'nin hükümette yer alması durumunda görevinden çekileceğini açıkladı. Aynı zamanda muhtıraya ilişkin ilk yorumunu da yaptı: "Türkiye'deki müdahale, hiç değilse vermeye başladığı sonuçlar bakımından Yunanistan'daki müdahale modeline uymaktadır. Onun daha incesidir, daha ustacasıdır. Çünkü demokrasinin kurumları işler gibi görülüyor."

İNCE KEK (Koçaş-Erim-Kabibay)

Erim, çalışmalarında kendine yardımcı olarak Sadi KOÇAŞ'ı seçmişti. Tüm iletişimi o sağlıyordu. Ekip, Hariciye Köşkü'ne yerleşmişti.

Muhtıranın üzerinden bir hafta geçmişti. İlk anda koşulsuz destek verenler şimdi olaydan kuşku duymaya başlamışlardı. Hele Erim'in adı ortaya çıkınca, kuşkular büyük ölçüde tedirginliğe dönüşmüştü. Bu tedirginliği gidermek, ilerici kuruluşlarının sessizliğini sağlamak ve Milli Birlik Grubu ile Tabii Senatörleri kazanmak için biri sürekli toplantılar düzenlemeye başlamıştı. O biri de, Orhan KABİBAY'dı!

KABİBAY'ın evi bir karargâh olmuştu. CHP'nin -Ecevit'çi kanat dışında kalan- tüm ileri gelenleri orada toplanıyordu. Durmadan telefonlar ediliyor, kurulacak hükümetin desteklenmesi yolunda bildiriler hazırlanıyordu. KABİBAY, KOÇAŞ'a kabine için isimler salık veriyordu. KOÇAŞ bunları Erim'e iletiyor, Erim ise Kemal Satır'la birlikte yeni isimler bulmaya çalışıyordu.

KEK’İ YİYENLER

Orhan KABİBAY’ın yönlendirmesiyle kendilerini "devrimci" olarak niteleyen kuruluşlar da muhtırayı destek bildirileri yayınlıyorlardı. Türkiye Öğretmenler Sendikası, Devrimci Avukatlar Derneği, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı, Teknik Personel Sendikası, Üniversite Asistanları Derneği, Mimarlar Odası, Türk Hukuk Kurumu, Elektrik Mühendisleri Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mezunları Derneği, Maden Mühendisleri Odası, Orman Mühendisleri Odası ve Dev-Genç bildiriye imza koymuşlardı.

Aynı saatlerde DİSK de muhtırayı desteklediğini açıkladı.

CİDDİ BUHRAN

TİP ise, muhtıraya kesinlikle karşı olduğunu ve olayın "Anayasal düzen ve demokratik hakların zedelenmesinden doğan ciddi bir buhran" biçimi alacağını bildirdi.

Kendisine yeni hükümeti kurma görevi verilen CHP Kocaeli Milletvekili Nihat Erim, partisinden istifa ettikten sonra, 26 Mart'ya yeni hükümeti açıkladı. 25 kişilik kabinede 5 AP'li, 3 CHP'li ve 1 de MGP'li üye yer alırken, kalan 14 bakan TBMM dışından seçildi.

DEVRİM HER TARAFTAN GELİR
Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, Şarkışla'da yakalanmışlardı. İstifa etmiş hükümetin İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu, basını toplamış Gezmiş'i gösteriyordu.
"İşte bu pejmürde adam THKO'nun kumandanıymış. İyi bakın kılığına, kıyafetine, suratına..."
"Ben THKO kumandanı değil, neferiyim."
"Sen kahraman mısın?"
"Siz de kahraman olduğunuz için istifa ettiniz değil mi? Siz, Demirel'in neferisiniz; ben THKO'nun."
Gazeteciler gülüyordu. Bozulan Menteşoğlu sertleşiyordu.
"Nereye gidiyordunuz?"
"Devrime."
Menteşoğlu, eliyle duvardaki haritada Sivas'ı işaret ediyordu.
"Devrim o tarafta mı?"
Gezmiş başını dikleştirip yanıtlıyordu.
"Devrimin o tarafı, bu tarafı yoktur. Her taraftan gelir."
Bakan, basın toplantısını yarıda kesti.

ELVERDİ MAHKEMESİ

Sarp Kuray, Ruhi Koç ile birlikte 'Erçıkan davası' adı verilen davada yargılandı. Bu sıkıyönetimin ilk davasıdır. Bizi yargılayan mahkeme Ali Elverdi'nin başkanlık yaptığı, sonradan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan,Yusuf Aslan'a idam cezası veren mahkemedir. Sarp Kuray ve Ruhi Koç’u mahkum ettiği gerekçeli kararında “sanıklar bu suçu örgütlü olarak işlemişlerse, eylem 146/1 kapsamına girer” hükmünü vermiş ve 12 Mart terörünün hukuk dışı çerçevesi böylelikle çizilmiştir. Mahkeme başkanı 21 Mayıs gecesinin sahte kahramanı ve tutuklu olarak getirildiği Harbiye’de Talat Aydemir Albayın ayaklarına kapanan Ali Elverdi’dir.

YURTSEVER HAKİMLER

Sarp Kuray, Ruhi Koç’un, Atilla Sarp’ın, Mustafa Gürkan’ın, N.Kemal Boya’nın, Metin Eşrefoğlu’nun da içinde bulunduğu büyük kısmı Deniz Subayları, Askeri Tıbbiyeliler ve Harbiyelilerin oluşturduğu “83 sanıklı” dava açılmıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı davanın bir numaralı sanığıdır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı bir ön savunmada yargılandığı mahkemeye göndermiştir

Bu dilekçesinde ''Varna kıyılarından kedi miyavlamalarıyla, yurt hasreti gösterilerine kalkışacak anlayışta ve mizaçta değilim, geliyorum, saygılarımla'' demiştir. (Yugoslavya’da bir askeri hastanede 11.11.1971 tarihinde hayata gözlerini kapamıştır. Cenazesi Türkiye'ye getirilmiştir.)

İstanbul 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin yurtsever hakimleri, Albay Remzi Şirin ve binbaşı Refik Kara, davanın 146.madde kapsamına girmediğini, gücümüzün iktidarı ele geçirebilecek bir düzeyde olmadığını belirterek eylemleri tek tek cezalandırma yolunu seçmişlerdir. Bu mahkeme Cihan Alptekin ve arkadaşlarının yargılandıkları “THKO İstanbul davası'”nda da benzer bir karar vererek, Ankara’da Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına idam kararı vermiş, Ali Elverdi mahkemesinin yolunu kesmeye çalışmıştır, ama bu hukuk dışı anlayışın ve uygulamanın karşısında yenik düşmüş, Deniz Gezmiş'in avukatlarının İstanbul kararlarını emsal göstererek yaptıkları itirazlar dikkate alınmadan idam cezaları infaz edilmiştir.

Mahkeme Faik Türün'ün emirlerine uyarak, idam cezası vermediğinden ve 146.maddeyi, onların istediği gibi yorumlamadığından ve bu yolla Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını durdurma girişimi içinde bulunduğundan dolayı lağvedilmiştir.

DAYANIŞMA SİMGESİ -KIZILDERE
Kızıldere
Böyle akışın nere
Bizde hal mı bıraktın
Sana can vere vere
Dere bizim deremiz
Suyu alın terimiz
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz



Kızıldere. Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı küçük bir köydü 30 Mart 1972 tarihine kadar. Ama o gün büyük olaylara sahne oluyor; destansı bir direnişe, kanlı bir yargısız infaza, bir katliama tanıklık ediyordu.

Kızıldere aynı zamanda, bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olan Devrimci Dayanışmanın simgesi olarak tarihe iz bırakıyordu.

Anadolu, bir kez daha, zulme ve zalime karşı, haksızlıklara ve sömürüye karşı isyan eden; halktan ve haklıdan yana yiğit insanlarını bağrına basıyordu.

"Toprakta, tohumda hakça" diyerek, isyan eden ve isyanlarıyla Selçuklu Devleti'nin sonunu getiren Baba İshak'ları, Baba İlyas'ları; "Ferman padişahın dağlar bizimdir", diyerek, zalime başkaldıran, dağları dost bilen, boyun eğmeyi değil, isyanı seçen Dadaloğlu'nu bağrına bastığı gibi.

Kızıldere’ye türküler yakıyordu, Anadolu halkı; İnancı için ölümü kucaklayan ve "Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal'ların yaktığı türküler gibi.



HER ŞEY ARKADAŞ İÇİN

Çünkü ;yollarından dönmeyen; bu nedenle idamlarına karar verilen üç yiğit arkadaşlarını Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i kurtarmak için, ölümü göze alıyorlardı ve gözlerini kırpmadan ölümün üstüne yürüyorlardı. Aralarındaki örgüt ayrılıklarına bakmadan, birlikte cezaevinden kaçıyorlar, birlikte eylem planlıyorlar ve birlikte direniyorlar ve ölüme birlikte koşuyorlardı.

Aceleleri vardı. 9 Ekim 1972 tarihinde Denizler hakkında idam kararı verilmişti. Karar avukatlar tarafından temyiz edildiğinden Yargıtay aşamasındaydı. Her an Yargıtay’ca karar onaylanabilir ve Meclis’te oylanarak idam gerçekleşebilirdi. İdamın önlenmesi gerekliydi.

İstanbul, Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’nde; başta THKO’nun liderlerinden Cihan Alptekin ve diğer devrimciler hummalı bir faaliyet içerisindeydiler. Denizleri kurtarmak için dışarıda olmaları, bunun içinde cezaevinden kaçmaları gerekiyordu. Gece gündüz kaçacakları tüneli kazıyor, çıkan toprakları yastıklara dolduruyorlardı. Tünel bitmişti, ancak Cihan; tünelin ortaya çıkması riskini dahi göze alarak, Mahir’in Selimiye Kışlasından, Maltepe Cezaevine getirilmesini bekliyordu.

Beklenen gün geldi, iki örgüt, THKO ve THKP-C, tarihe geçenek büyük bir dayanışma içerisinde ; 29 Kasım 1971 tarihinde kazdıkları tüneli kullanarak; Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı, Ömer Ayna ve Ziya Yılmaz, birlikte cezaevinden kaçtılar.

10 Ocak 1972 tarihinde idam kararı Askeri Yargıtay’ca onaylandı. Mahir ve Cihan Ankara’da buluşarak arkadaşlarını kurtarmanın çarelerini aradılar. Artık onlardaki tek düşünce, ne pahasına olursa olsun arkadaşlarını kurtarmaktır. 3 Şubat 1972’de Askeri Yargıtay idamlarla ilgili karar düzeltmesi istemini reddeder, karar kesinleşir ve 9 Şubat 1972’de Millet Meclisi Adalet komisyonunda görüşülmesine başlanır. Bu arada cezaevinden kaçan devrimcilerden Ziya Yılmaz, 19 Şubat günü yaralı olarak yakalanır, Ulaş Bardakçı ise aynı gün İstanbul’da öldürülür. Ankara’da da Denizleri kurtarmaya çalışan THKP ile THKO arasındaki iletişimi sağlayan Koray Doğan 8 Mart 1972’de öldürülür.

Zaman hızla akmakta. Denizlerin idamlarıyla sonuçlanacak süreç hızlanmaktadır.

10 Mart 1972’de Millet Meclisi; 16 Mart 1972 günü de Cumhuriyet Senatosu idam kararını onaylar ve karar 25 Mart 1972 günü Resmi Gazetede yayınlanır. CHP’nin Anayasa Mahkemesine iptal başvurusu nedeniyle infaz ertelenir.



İDAM’I DURDURMAK

15-16 Mart 1972 günlerinde Mahir, Cihan, Ömer ile Ertuğrul Kürkçü ve Ertan Saruhan, Karadeniz bölgesine geçerler. Fatsa’ya yerleşirler. Ankara’dan giden Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp ve Sabahattin Kurt da Fatsa’ya ulaşarak başka bir eve yerleşirler.

26 Mart 1972 günü Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü ve Hüdai Arıkan, Ünye radar üssünde görevli, ikisi İngiliz biri Kanadalı üç teknisyeni, evlerini basarak rehin alırlar ve birlikte 28 Mart 1972 günü Kızıldere’ye gelirler. Aynı yere Sinan Kazım Özüdoğru, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz da gelir ve burada buluşurlar.

Kaçırdıkları İngilizlere karşılık Denizlerin idamlarının durdurulmasını istemektedirler:

1. İnfazlar derhal duracak.

2. Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacak

3. En çok 48 saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.



ÖLEN KİM? YAŞAYAN KİM?

30 Mart sabahı saklandıkları köy muhtarına ait ev kuşatılır, bölgeye resmi, sivil olağanüstü güçler yığılır “Teslim olun ve rehin aldığınız teknisyenleri serbest bırakın” çağrıları reddedilir. Çünkü onlar, kendilerini değil; idama giden arkadaşlarını kurtarmak için oradadırlar. Ağır silahlarla donanmış, MİT’iyle CIA’sı ile, özel güvenlik güçleriyle binlerce kişi tarafından kuşatılmış, köy evi, yargısız infazda kararlı bu güçlerin 30 Mart 1972 saat 17:00’deki bombalarıyla yerle bir, kurşunlarıyla delik deşik edilir.

Resmi tarihe göre Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Hüdai Arıkan, Sinan Kazım Özüdoğru, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz katledilir. Ertuğrul Kürkçü ertesi gün samanlıkta sağ olarak bulunur.

Ne var ki, dönemin başbakanı Nihat Erim ölümünden sonra yayınlanan anılarında Kızıldere’de kuşatılan devrimcilerin bazılarının yaralı olarak, sağ yakalandıklarını ve daha sonra öldürüldüklerini belirtir. Bu konunun basına yansıması üzerine, bilgisine müracaat edilen Ertuğrul Kürkçü, bu bilgiyi onaylar “Sanırım yakalandıktan sonra verdiğim sorguda bu hususu ifade etmiştim” der.

Şairin dediği gibi "Ölen kim gerçekte, yaşayan kim?"

YAŞANANLARDAN DERS ALMAMAK

Emekli Yarbay Osman Deniz 21 Mayıs 1963 ihtilal girişimi hazırlıklarında İstanbul bölgesi temsilcisiydi. Girişim başarısız olunca ihtilali hazırlayanlardan dört kişi (Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer) idama mahkum oldu. TBMM’ce cezası müabbede çevrildi. İdam edilen Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’la Mamak Askeri Cezaevi’nde 13 ayı birlikte geçirdi. Arkadaşlarının idama götürülüşüne tanık oldu. En sakıncalıların gönderildiği Sinop Cezaevi’nde 3 yıl, İstanbul Toptaşı Cezaevi’nde de 8 ay yatıp, çıkan afla serbest kaldı.

Bu döneme ilişkin anılarını, Parola: Harbiyeli Aldanmaz “ adlı kitapta yayınladı. Bu kitap 12 Mart 1971 hareketinin baş aktörlerinden Faruk Gürler ile Muhsin Batur’u en iyi tanıtan, başvurulabilecek temel kitaptır.

3 sene Sinop Cezaevi’nde yattıktan sonra getirildiği İstanbul Toptaşı Cezaevinde kendisini sık sık ziyaret edenlerden biri de Talat Turhan‘dır. Onunla olaylar konusunda baştan hemfikirdiler.

Ne yazık ki Osman Deniz en güvendiği arkadaşı Talat Turhan’ın yaşananlardan ders almadığını, yine dönemin generallerinin peşine takıldığını görecek, gençlerin onun gibilerin ihanetleri yüzünden kıyıma uğrayışlarını çaresizlikle seyredecek ve kendiside bir ilgisi olmadığı halde ülke gerçeklerini bilen önemli görülen bir şahsiyet olarak Talat Turhan’ın yüzünden tutuklanacak, 7 ay Selimiye Cezaevi’nin soğuk taş zeminlerinde yatacaktır.

Aşağıda Osman Deniz’in ağzından o döneme ilişkin yaşanmış bazı anılara yer verilmektedir.

MEKTUPÇU

Fethi Gürcan, Talat Turhan’a “mektupçu” derdi. Biz ihtilal hazırlıklarıyla uğraşırken o genç subaylara bildiri dağıttırırdı. Onun için adı “mektupçu” kaldı. Başka bir lakabı daha vardı; “Kürt Talat” diye. Fakat bu lakap 12 Mart döneminde takılmıştı. Kendisi ile cezaevindeyken bu lakap üzerine bir söyleşim oldu. “Kendinden büyük bedene sahip olunamaz” demiştim. “Mektupçu” lakabıyla anıldığı dönemde bir bildiri yüzünden tutuklanmış ve bir müddet bizlerle beraber Mamak Askeri Cezaevi’nde yatmıştı.

Toptaşı Cezaevi’ndeyken de sık sık ziyaretime gelirdi. Ziyaretlerinde durum değerlendirmesi yapardık. Birlikte hareket etmeye karar vermiştik. Ne acıdır ki kendisinin Orhan KABİBAY ve o dönemin generallerinin başını çektiği örgütlenme içinde üst düzeylerde görev aldığını sonradan öğrenecektim. Bu ikili oynayışı beni çok üzdü.

Hapisten çıktıktan sonra ilişkilerimiz devam etti. Aldığımız karar doğrultusunda ben ikimiz beraberiz zannediyordum. O ise beni Orhan KABİBAY grubuna bağlamak için hazırlık yapıyormuş.



KARAKTERSİZ- HAYIR, FARUK GÜRLER

Talat o zamanlar Ankara’ya devamlı gider gelirdi. Bir gün Orhan KABİBAY’ın beni görmek istediğini söyledi. Orhan KABİBAY’ın kendisi o dönem CHP milletvekili idi. Bir ara Orhan KABİBAY’la Fakih Özfakih’in yazıhanesinde buluştuk. Özfakih’in kullandığı arabaya binerek Atlı Spor Tesislerine gittik.

Araba içinde konuşmaya başladık. Avukat ve CHP milletvekili olan Fakih Özfakih’le böyle tanıştım. Orhan KABİBAY beni överek sözlerine girdi, oradan Türkiye’nin meselelerine getirdi sözü. Bir şeyler yapmak gerektiğini belirterek, beni de aralarında görmek istediklerini söyleyerek konuşmasını bitirdi.

Ben de kendisine “Bu teşkilatlanmanın lideri sen misin?” diye sordum. Cevaben “Hayır, Faruk Gürler” dedi. Şaşırmıştım. Geçmişte yaşanan o kadar acı deneylerden sonra böyle bir adama nasıl güvenebilirlerdi. “Ben onu çok iyi tanırım. 22 Şubat’ta İstanbul’da yanındaydım. Talat Aydemir’i nasıl sattığını, ne kadar karaktersiz bir adam olduğunu“ söyledim. KABİBAY’da bana cevaben “Çok değişti. Geçmiş olayların altından çok sular geçti“ dedi. Tekliflerini kabul etmedim.

“AKILLI” KURMAYLARIMIZ

Talat Turhan’la karşılaşınca ağzıma geleni söyledim. Beni ikna etmek için çok uğraştı. İkna edemedi. İkna olamazdım.

İlişkilerimiz ondan sonra arkadaşlık düzeyinde devam etti. İşyerini ziyaretlerimde değişik kişiler geliyor ben de sohbetlere katılıyordum.

Nihayet 12 Mart hadiseleri oldu. Olayın başını çeken Muhsin Batur ve Faruk Gürler ikilisi 22 Şubat’ta yaptıkları gibi yaptılar. Bizim akıllı geçinen kurmaylarımızı ve genç subaylarımızı birden ortada bırakıverdiler.

Bir müddet sonra bunları içeri aldılar. Beni de göz altına alıp sorguya götürdüler. Talat Turhan’ı ziyaret edenlerden bazıları benim hakkımda ifade vermişler. Bu ifadelerde, beni orada gördüklerini, hükümet ve meclisi eleştirdiğimi söylemişler. Ben de söylenenleri doğruladım. Olan – bitenlerle hiçbir ilişkim olmadığını anlattım.

Talat Turhan‘la cezaevinde karşılaştığımda bu olaylara adımın neden karıştırıldığını sorarak tepkimi koydum. Talat Turhan ve diğerleri sorguda verdikleri ifadeleri savcılık karşısında reddetmişler, birçok sorumluluk içeren olaylarda gençleri içine attıkları tuzaklara karşın kendilerini kurtarma telaşına düşmüşlerdi.



SORUMLULUĞU SIRTLANMA

Tepkilerim karşısında Talat Turhan “Karşı planlamacılar var. Onların zorlamalarıyla ifadeler alındı. Sen de mahkemede savcıya karşı söylediklerini reddet “ dedi.

“Bunu yapamam . Hayatım boyunca ne söyledim ve ne yaptımsa hep arkasında oldum. İlgim olmayan bir olayda böyle davranmamı neden istiyorsun. Bu kadar olayın sorumluluğunu başta olanların sırtlaması gerekmez mi? Gerçekleri gizlemenin kimseye yarar sağlamayacağını, böyle bir davranışta bulunanların sorumluları gizleme anlayışını kendine bir görev biçenlerin anlayışı olacağını, kendisine böyle bir görev biçip biçmediğini “ sorduğumda Talat Turhan’ın verdiği yanıt ilginç oldu.

“Evet, generalleri kurtarma görevini üzerime aldım. Yakında Faruk Gürler Cumhurbaşkanı olacak ve bizleri kurtaracak“ dedi. Ben de ona sorguda başımdan geçenleri anlattım.

YUKARILARI KORUMAK

Sorgulayıcıların T.Turhan’ı kastederek “ Senin kaz kafa, içerde Faruk Gürler’in Cumhurbaşkanı olunca kendilerini kurtaracağını söylüyormuş. Faruk Gürler’in Genel Kurmay Başkanı iken yapamadıklarını, Cumhurbaşkanı olarak mı yapacak“ diye alay konusu yapıldığını söyledim. İnanmadı.

Talat’ın taktiği 22 Şubat mektup davasındaki taktiğin aynısıydı. Yukarıları korumak, içeride kalanların ezilmesine kayıtsız kalmak.

İHTİLALLERLE OYNAMAK

“Senin bu taktiğine ben bir şey diyemem, bu senin tassarufun ama ifademden de vazgeçmem. Ben bu ülkenin hasbelkader ihtilalcilerinden biriyim.

İhtilallerle oynamak çocuk oyuncağı değil, ağır sorumluluklar gerektirir. Hasbelkader bir ihtilalci olarak verdiğim ifade doğrudur.” diye konuşunca o da bana “Ya Osmancığım biz birbirimizi severiz. En kötü durumda sen en fazla 10 sene alırsın, fakat ben her şeyi söylediğimde idamı alırım. Benim için 10 sene alsan ne olur.“

“Ben 10 sene yatarım ama senin için değil, bildiklerimi savunmak uğruna yatarım, bunu bilmiş ol. Sende şayet ihtilalciysen, çık konuş o zaman. En azından beni Orhan’ın yanına gönderdiğini söyle. O zamanlar bu işin yürüyemeyeceğin, bu işlerden çekil dediğimi söyle “ dediğimde bana karşılığı “Tamam ama o şekilde söylemem“ oldu.

ÜSTÜNE PERDE

Duruşmalara çıktığımız bir gün mahkeme reisi “gereği düşünüldü” deyince ben de dahil herkes şaşırdı. Mahkeme reisi devamla “Osman Deniz’in tahliyesine” dedi ve beni duruşmalardan vareste tutan ek kararı da açıkladı.

Herkes suskun bir vaziyette taş kesilmişti. Sanırım orada bulunanlar o an için meseleyi “dışardan bir etki” vb. yorumlar yaptılar içlerinden. Ben ise “her şeyin üstüne perde çekiyorlar” diye düşündüm.

Öğlen duruşmaya ara verildiğinde Talat Turhan ve Numan Esin “geçmiş olsun” dilekleriyle yanıma geldiler. Talat’a son lafım “bu tahliyenin arkasında kimse bir şey aramasın, ben ifademle dışarı çıkıyorum. Sen de artık rahat edebilirsin” dedim.

70 TANE TIR

Sonra bir ara Numan Esin bana birşeyler söylemek istedi.

“Böyle şeyler olur. Talat’tan ben de tedirginim. Sana özel bir şeyler söyleyeceğim. Ordu komutanını tanıyorsun. Kendisi eski Silahlı Kuvvetler Birliği Örgütü’nün üyesiydi. Onu ziyaret eder misin? Onlar seni sever.

70 tane TIR’ım yurtdışında kaldı. İşler karımın sırtında. Benim mutlaka dışarı çıkmam gerekiyor. Seni tanırlar, bilirler. Rica edersen beni dışarı alırlar.” dedi.

Ben de “ Hayır, onlar her şeye, bizlere, gençlere ihanet ettiler. Numan sen 27 Mayıs’ta yönetim kadrosundaydın teşkilatın. Siz başarılı olmasaydınız tutumunuz böyle mi olacaktı? Nasıl böyle bir şeyi bana teklif edebilirsin? Şimdi söylediğin yere gitsem sen bunu kabul edecek misin? Nasıl ihtilalcilersiniz siz?“ dememe rağmen, benden bu isteği yerine getirmemi defalarca söyledi…”

YALAN KILIFLARI

Deniz Gezmiş-Yusuf Aslan-Hüseyin İnan’ın idamlarında İsmet İnönü’nün ve bazı kişiliksizlerin tavrı bilinmelidir.

Denizlerin idamlarında Süleyman Demirel ve Alpaslan TÜRKEŞ açıkça tavırlarını göstermişlerdir. Asıl önemlisi onlarla birlikte hareket ederken tavırlarını saklayan, devrimci kesimlerce hala bizim saflarımızda düşünülen ve üzerine gidilmeyen partiler ve tiplerdir. Bunları bilmemek ayıp, saklamak ihanettir.

CHP’liler ve 27 Mayısçı geçinen bazı zatlar, Denizlerin idamının suçunu Adalet Partisi’ne ve Süleyman Demirel’e yüklerler.

“27 Mayıs’ta asılan üçe karşı üç kişinin asıldığını anlatarak” olayı açıklarlar. Kendileri sözde 27 Mayısçı, diğerleri “27 Mayıs Karşıtları. Asanlar onlar”.

Bu zavallıların ellerinden ne gelebilirdi ki? Buna 27 Mayısçı geçinen basındaki büyük kalemler bilir ve bilerek bu örtbas orkestrasına katılırlar. Yalan kılıfları yapmaktaki bu ustalar,devrimci mücadelemiz için daha tehlikelidirler.

HASTALAR

Bilmezler ki, insan medeniyete yazı ile geçmiştir. Bu gerçek elbet suratlarına çarpılacaktır.

İsmet İnönü’nün ve CHP’ nin Denizlerin İdamındaki Tavrını bir daha, bir daha bakın. 68 Kuşağını "HASTALAR" olarak bakışının altını çizin.

“...Arkadaşlarım, bir büyük cemiyetimiz bir büyük hastalık geçiriyor. Bunda gençler anarşiye müptela olmuşlardır. Bunda gençlere, genç yaşlarında içerden ve dışarıdan tahriklere kapılarak genç yaşlarında büyük işler görmüş ve büyük salahiyetlerin peşine düşmüş hastalar olarak görünüyorlar.

Böyle olaylarda cemiyetin iki vazifesi vardır. Birincisi zorla yanlış maksatlarını yürütmek isteyen genç veya yaşlı insanlara zorla sakat fikirlerini tatbik edemeyeceklerini, Devletin onların kafasına dank dedirtecek kadar sokmasıdır...

Hükümet, Sıkıyönetim, Ordu, bütün cemiyet bütün millet bunlara zorla iş yapamayacaklarını öğretmiştir. Şimdi ikinci vazife geliyor... onlara müebbet hapislikleri zamanında rahat bir hayata kavuşmayarak çalışma mecburiyetinde bulundukları ceza usulleri ile göstermektir...

Biz bu fikirlerle idam cezalarının yapılmamasını isteriz. Bunun için, “yapılsın” veya “yapılmasın” diye idam gibi bir meselede arkadaşlarımız arasında bağlayıcı karar almadık.Tamamıyla vicdanı meseledir,aramızda farklı fikirler ve reyler görürseniz bunu bizim zaafımıza vermek yanlış olur,bu bizim siyasi hayatta da davranışımızın örneğidir.”( 24.4.1972 C.H.P Grubu Adına İsmet İnönü)

Evet Hastayız Devrime ve Halkımıza.

İsmet İnönü, Parti Başkanı olduğu CHP den 144 kişiden kaçını idamlar aleyhine oy kullandırmaya ikna etti? Sadece kendi dahil 47 kişi.

CHP’nin siyasi hayatta davranışına örnek olarak 97 kişi oylamalara katılmadılar.Sözde renklerini göstermediler.

Ne büyük oyun: Aleyhte çıkan oy sayısı 48. Bunun içinde 1 tane TİP’li var.

Sadece 47 CHP’li idamlara karşı çıkıyor.

97 CHP’li idamlara karşı çıkmıyor.

İsmet İNÖNÜ, İKİNCİ ADAM, bu kadar güçsüz, sözleri, görüşü dikkate alınmayan biri mi?

Oylamaya katılmayarak tavırlarını saklamaya çalışan bazı isimleri biz yazalım. Bunlar Orhan Birgit, Orhan Eyüpoğlu, Orhan KABİBAY, Rıza Kuas, Sezai Orkunt, Sadi KOÇAŞ.

YARIDA BIRAKILAN DAVA

Denizlerin Avukatı Sayın Halit Çelenk anlatıyor:

“İnfaz olayında anımsatılması gereken önemli noktalardan biri de CHP Genel Başkanı İsmet İNÖNÜ'nün tavrıdır. İsmet İNÖNÜ başından beri infazlara karşı çıkmış, Türkiye Büyük Millet Meclisinin infazların yerine getirilmesi kararına karşı, bu kararın usul ve esas yönlerinden iptali için CHP adına Anayasa Mahkemesine dava açmıştır. Anayasa mahkemesi usul bakımından Meclisin kararını iptal etmiş ve kararı esas yönden incelemeye ,usule göre gerek görmemiştir. Çünkü, yüksek mahkemeler inceledikleri bir kararda usul açısından yasaya aykırılık görürlerse kararın bu yönden bozulmasına karar verirler ve kararın esasını incelemezler, bu incelemeyi usul yanlışlığının düzeltilmesinden sonraya bırakırlar.Bu olayda da böyle olmuştur. Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi usul hatasını düzeltmiş ve infazların yerine getirilmesine yeniden karar vermiştir.

Böyle bir durumda, davacı konumunda olan CHP Genel Başkanı İsmet İNÖNÜ'ye bir görev düşmektedir. Bu da Anayasa Mahkemesine kararın esas yönünden incelenmesi için yeniden başvurmaktır. Ancak bu aşamada, her nedense İsmet İNÖNÜ davayı yarıda bırakmış ve esasın incelenmesi için Anayasa Mahkemesine başvurmaktan kaçınmıştır.

NEDEN?

Böyle bir davayı açan kişinin ya da tüzel kişinin görevi davasını sonuna kadar izlemek ve sonuçlandırmaktır. Şu soru ister istemez akla gelmektedir: İsmet İNÖNÜ, kendi kişisel düşüncelerinde bir değişiklik olduğu için mi davayı yarıda bırakmıştır? Eğer böyle ise bu düşünceler nelerdir? Yoksa kimi dış etkenler ve baskılar mı buna neden olmuştur?

Burada dış etkenler ve baskılar rol oynamışsa İsmet İNÖNÜ gibi güçlü bir kişiyi haklı olduğuna inandığı bu davadan vazgeçiren etkenler NE olabilir?

Deniz GEZMİŞ, Yusuf ARSLAN, Hüseyin İNAN ve arkadaşları; yirmi iki yaşlarında, Cumhuriyetin tüm ilkelerine bağlı, ülkenin bağımsızlığına en büyük değeri veren, ikili anlaşmalara ve emperyalizme karşı, 1961 anayasasını savunan tastamam uygulanmasını isteyen, bu anayasanın geriye doğru değiştirilmesini protesto amacı ile Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü yapan, her türlü sömürüye karşı, yurtsever insanlardır.

(Deniz-Yusuf-Hüseyin Meclis/Senato 1972 İdam Kararı Tutanakları ,

68’liler Birliği Vakfı Yayınları Birinci Baskı:Ekim 1998 s-9-10)

OYLAR-OYLAMALAR

Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair Kanun tasarısına verilen oyların sonucu: (kabul edilmiştir)

Üye sayısı: 450 Oy verenler:323
Kabul edenler: 275
Reddedenler: 48 Çekimserler:2
Partilerin Milletvekili sayısı:
AP: 260 CHP: 144 GP: 14 BP: 7 MP: 6 YTP:3 TİP:2 MHP:1 MNP:1 BAĞIMSIZ:11 Açık:1
Bir de Cumhuriyet Senatosu oylamasına bakalım.

Üye sayısı: 183
Oy verenler: 145
Kabul edenler: 111
Rededenler: 34
Çekimserler: 0
Oya katılmayanlar: 36
Açık Üyelik: 2
CHP nin 34 üyesi var.
Red eden CHP’li sayısı 18

Buradaki oylamaya katılmıyan ilginç isimler.: Tabii Üyeler: Emanullah ÇELEBİ, Fahri ÖZDİLEK, Mehmet ÖZGÜNEŞ ve Ahmet YILDIZ. Cumhurbaşkanınca seçilen üyeler: Lütfi AKADLI, Selahattin BABÜROĞLU, Özer DERBİL, Nihat ERİM, Fahri KORUTÜRK, Ragip ÜNER ve Suad Hayri ÜRGÜPLÜ.

ÖLÜMLE NİKAH

27 Mayısçı CHP’liler, 27 Mayısçı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, tabii senatörler ve kontenjan senatörleri, 27 Mayıs’çı Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, diğer ordu mensupları, 27 Mayısçı Yargıtay mensupları, 27 Mayısçı Basın mensuplarının ve isimlerini ve unvanlarını sayamadığımız nice değerli şahsiyetlerin şahitliğinde, üç devrimci arkadaşımızın ölümle nikahı hakim sınıflarca kıyılmıştır.

BİR İNSANI ÖLDÜRMEK

"Ben Amerikalıların başında bekliyordum. Onlara savaşları, Amerika'nın yaptıklarını filan anlatıyorum. Sinan onlarla içli dışlı olmamak için elinden geleni yapıyor. 'Sonunda öldürmek gerekir de belki öldüremem' diyor. Suçsuzlar.

Üstelik silahları da yok. Biz silahlıyız karşılarında. Ben, cellat pozisyonuna girmişim gibi bir duygu içindeyim. Kendimi bir an onların yerine koyuyorum. Anamı babamı düşünüyorum. 'Olmaz' diyorum. Üçüncü gün filandı Larry'nin gizlice karısına mektup yazdığını gördüm. Aldım mektubu; vasiyetiydi.

'Artık görüşemeyeceğiz' filan diyordu. Dayanamadım. 'Göreceksin ulan karını' dedim. Ve öldüremedik. Kolay değil, bir insanı öldürmek..." (Deniz Gezmiş'in Erdal Öz'e Anlattıklarından)

ÖNEMLİ OLAN

Baba,

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin desem de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler.

Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı, süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum: Oğlun bu yola bilerek girdi ve sonun da bu olduğunu biliyordu. Cenazem için avukatlarıma gererli talimattarı verdim. Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, abimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Oğlun Deniz Gezmiş

GİTTİLER

Ve Deniz GEZMİŞ;
Ardından Yusuf ASLAN;
Ardından Hüseyin İNAN .
6 Mayıs 1972 …
Ve Üçü de,
“Yaşasın Marksizmin, Leninizmin yüce ideolojisi;
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi;
Kahrolsun emperyalizm, Kahrolsun faşizm…”
“Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir kere ölüyorum. Sizler, bizleri asanlar şerefsizliğinizce hergün öleceksiniz, Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerikanın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler kahrolsun faşizm.”

“Ben şahsen hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler , köylüler ve devrimciler.”

diye haykırarak ….
Üniversitelerde;
Fabrikalarda;
Köy meydanlarında;
Mitinglerde;
Yürüdükleri gibi
Aynı cesaretle;
Gönül gönüle;

Elele;
Omuz omuza;
Halay çekerek sonsuzluğa yürüdüler.
Halkların yüreklerinde, gençlerin bilincinde
Son sözleri yankılanarak yürümeye devam ediyorlar.
Ölen ve öldürülen tüm devrimcilerle birlikte,
Günün gençleriyle , buluşuyorlar.
Meydanlarda, emekçilerle birlikte yürüyorlar.

Bir türkü dillerinde:


Gün doğdu
Hep uyandık
Siperlere dayandık
Bağımsızlık uğruna
Al kanlara boyandık
Yolumuz Devrim Yolu
Gelin Kardeşler gelin
Yurdumuza yanki doldu
Vurun kardeşler vurun
TÜRKÜMÜZ YARIM KALMAMALI!


Tertemiz beyaz bir karanfil sadeliğinde ki 68’li asker ve sivil gençliğin Amerikan Emperyalizmi ve bu siyasetin pusulasında; başta CHP ve AP’li siyasetçiler ve 27 Mayıs İhtilaline ihanet eden eski Milli Birlik Komitesi üyeleri, TSK mensupları olmak üzere, yargı, basın mensupları ve bürokratlarca nasıl hoyratça ezildiğini sergilemeye çalıştık.

TÜRKÜMÜZÜ YARIM BIRAKANLARLA,

BAĞIMSIZLIK VE SOSYALİZM BAYRAĞINI

ŞEREFLE TAŞIYAN DEVRİMCİLERİ KATLEDEN, KATLETTİREN;

GÜNÜMÜZDE DE BENZER GÖREVLERİNİ SÜRDÜREN

EMPERYALİZMİN HİZMETİNDEKİ ŞEREFSİZLERLE

TARİH ÖNÜNDE HESAPLAŞIYORUZ.

Son nefeslerine kadar, Hiçbir çıkar gözetmeden halkının mutluluğu ve bağımsızlığı için savaşan, bunun için şerefleriyle ölüme giden, arkadaşlarımız gibi haykırıyoruz.

TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZLIĞINDAN VE HALKIMIZIN ÖZGÜRLÜĞÜNDEN BAŞKA BİR ŞEY İSTEMEDİK VE İSTEMİYORUZ. BU NEDENLE EMPERYALİZME VE İŞBİRLİKÇİLERİNE KARŞI MÜCADELE VERDİK. VERİYORUZ.

GENÇLER!.


DENİZLER’İN SON NEFESİNE KADAR ŞEREFLE TAŞIDIĞI 68’LİLERİN ONURLU VE LEKESİZ BAYRAĞINI SİZLERİN ENERJİNİZE TESLİM EDİYORUZ.


TÜRKÜMÜZ YARIM KALMAMALI.

TUNCAY ÇELEN-ÖMER GÜRCAN 2006-Ankara

>>>>